• Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • SEN YOKSAN BENDE YOKUM... CANIMIN İÇİ
    Sonu gelmesin diyorum bu mesajın ama elimde değil hayatımıza sabah kaldığı yerden devam edeceğiz.Gecenin 4’ü oldu malum sabah erken kalkacağım , yastığımı toparlarken baş ucumda duran resmine bakıp bir öpücük konduracağım , benim için en önemlisi sensin , bu mesajı okurken sabah yüzünde ki mutluluğu görmek için saatlerce yürür gelirdim ama olsun bir seni seviyorum mesajına bile gülerim.Seni çok ama çok seviyorum , Allah ayırmasın yarim.

    Seninle tatile çıktığımız günü hatırlıyor musun ? ne kadar da masumdun .Kış dı ocak ayıydı yeni yılı kutlayıp gelmiştik Uludağ’a kar kadar güzeldi tenin.Bembeyaz tenine dokundukça

    gülümsüyordun ve ben o anını hiç unutamıyorum.Başında bembeyaz bir el örgüsü şapka ve elinde ise yoldan gelirken aldığımız bir eldiven.Kalbim atıyor seni anlattıkça.

    Uzandım şuanda geleceğimizi düşünüyorum , geleceğin gününü dört gözle bekliyorum.Hava da çok soğuk üşütme sakın , biraz hasta gibiydin içdin mi ıhlamurunu.Sevda kokan saçlarını

    iyi kuruttun mu ?

    Boş bir sokakta seni aramak dedikleri bu olsa gerek. Tek bir ses, tek bir ayak izi yok. Ben hala senden bir parça bulmaya çalışıyorum geceleri bu boş sokaklarda. Seni sevebildiğim kadar sevmek istiyorum. En sonuna kadar sevmek, iliklerime kadar sevmek, damarlarımdaki kanın akışını hissedercesine sevmek istiyorum. Seni sevmekten başka hiçbir işle boğuşmak istemiyorum. Aklımda, ruhumda, bedenimde sadece senin düşüncen yer alsın istiyorum. Seni seviyorum.

    Benim sana kurduğum her cümle şiir kokar. Sen insanın içindeki şairi parçalarsın; acısını son damlasına, sevincini en dibine kadar yaşatırsın. Senin adın ilham, senin adın aşk…

    Tarafsız seviyorum seni ben. Rakının beyazında, denin mavisinde, güneşin sıcaklığında… Sadece kendi tarafımca seviyorum. Sır gibi saklıyorum seni dillerden. Öğrenirlerse onlarda seni rakının beyazında, denizin mavisinde, güneşin sıcaklığında sevecekler. Sana başka aşk değmesin diye saklıyorum seni.

    Ey aşk atla içimden. Yakıp kavurma bedenimi, gençliğimi soldurma. Yüzümde ki hüznü al da öle git zira delireceğim. Tutamayacak hiçbir zincir beni. Bedenimi ortadan ikiye yaracak. Git aşk, git benden.

    Sana zarar vermeden seviyorum seni, arama sorma artık. Konuşma benden. Bir ölüyüm, bırak rahat yatayım mezarımda. Dürtme beni, dokunma bana.

    Senin aşkın dillere efsane gibi, her ağızdan ismin dökülür. Ey yar, nasıl da tutsak ettin beni. Kafesimin kapısı bir an bile aralanmıyor. Senin olmaktan şikayetçi değilim fakat azat et beni. Uçayım sana doğru, süzülsün kanatlarım göklerde. Beni fark et.

    Her geçen gün biraz daha soğuyor geceler. Yokluğun sinci bir yılan gibi sokuluyor koynuma. Boğazıma çöküyor her gece. Uyan sevgili, gecemi ısıt, koynuma yerleşen yılanı sök benden.

    Sen dünya üzerindeki en büyük ormansın. Yolların, ağaçların, dalların, yaprakların, birbirinden güzel çiçeklerin var senin. Bir de köklü bir çınarın..Gölgene çekilip saklanmak istiyorum, kabul et beni. Ayırma gövdenden…

    Kalbimden geçen sözler, dilimden havaya seker her cümlemde. Sen havaya seken cümlelerin yarısından bile bir haber. Karşılıksız aşk dedikleri bu oluyor sanırım. Milyonlarca kez söylenen ama bir kez bile duymadığın sözlerim var.

    Sen kendini en özel hissetmesi gereken kadınsın. Sen ateist bir insanı Allah aşkıyla donatırsın. Sen elinin değdiği her yere dua okunansın. Sen kadın, sen iyi ki hayatımda varsın.

    Beni unutma, ses ver arada. Sadece nefesini duysam da olur. Yeter ki yaşadığına dair bir ses fırlat. Bağır, çağır yahut küfret… Yeter ki bana soluk ver,

    Adını Soruyorlar

    Çok sular aktı üstünden,

    Öyle ki hiç dinmedi bu kanayan yaran.

    Pıhtılaşmış bir iç acın,

    Bir de sancın kaldı artık.

    Lüzumsuz olan ne varsa bende bu aralar,

    Özlem,

    Acı,

    Umut,

    En lüzumsuzu da aşk biliyor musun ?

    Hiçbir işe yaramıyor sensiz,

    Hep eksikliğini hissettiriyor soluma.

    Tek celsede boşanacak olsa ruhum, bedenimden

    İnan hiç düşünmem !

    Keserim bileklerimi,

    Tüm günahlarımı alır çeker giderim !

    Bir dakika yaşamam bu evde yokluğunla !

    Uzun zamandır bekliyorum bu satırları,

    Ha geldi, ha gelecek

    Ve bana seni anlatacaklar ümidiyle…

    Bak ; Sabah ezanında defin ettiğim yalnızlığımı,

    Tutuyorum elimde…

    Dudaklarımda ise sıkışmış bir cümle var,

    Elhamdulillah dedirtecek kadar üstelik…

    Benden sonraki durağın

    Mutlu sabahlar olur !

    Senden sonraki durağım

    Bayramdan, bayrama hatırlanan

    Penceresinde, yabani otlar yetiştirdiğim

    Ve komşularımı hiç tanımadığım, açık adres…

    Sanma ki günbe, gün ölüyorum !

    Ben sadece yeni bir aşkın tohumunu mezara ekiyorum..

    İçinde adından bir harf taşıyan cümlelere

    Şefkatle yaklaşıyorum artık.

    Seni sessiz harflere yerleştiriyorum,

    Kendimi, sesli harflere.

    Ve biz yanyana bir ‘Seviyorum’ yazamıyoruz…

    Adını soruyorlar hiç tanımadığım komşular,

    Ve ben ;

    Yaratan, yâr etti

    Yâr, yara oldu.

    Yaradan ötürü,

    Yaratana sığındım,

    Adı aşk oldu…

    Diyorum…

    Zengin şiirlerim yoktur benim,

    yazamam sana altın uçlu kalemle.

    Fakirdir şiirlerim, bir cebi delik.

    Üstü başı yırtıktır sözlerimin.

    Ama temizdir dizelerim,

    ama sıcaktır sana yüreğim.

    Ve bu hayatı seviyorum senle,

    sakın hiç bir yere gitme..

    Sana gelince..

    Sen, tek bir cümleye sığdırılamayacak kadar büyük duygularımın sahibi,

    bir cümleyle ifade edilemeyecek kadar kadar özel birisin.

    Sen insanın kendinden bile önce sevebileceği biri. Sen iyiki varsın…

    Seni sevmek,

    uçsuz bucaksız deniz gibi.

    Seni sevmek,

    pembe bir rüya gibi.

    Seni sevmek,

    Denizin üstünde yürümek gibi.

    Seni sevmek,

    denize vuran yakamoz gibi.

    Seni sevmek,

    sonu olmayan bir yol gibi.

    Seni sevmek,

    tatlı sükuta teslim olmak gibi.

    Seni sevmek,

    güneşin doğuşu gibi.

    Seni sevmek,

    kalabalığa inat her yüzde seni görmek gibi.

    Seni sevmek,

    çocukluk neşesi gibi.

    Seni sevmek,

    sabah ezanı gibi.

    Seni sevmek,

    bahar gibi.

    Seni sevmek,

    ölene dek beklemeyi kabul etmek gibi.

    Seni sevmek,

    simit-ayran gibi.

    Seni sevmek,

    güzel şey…

    Örselenmiş bir çocukluk işte benim bütün hikâyem. Kaç sevda geçse de üzerinden bu yıkıntıları onaramazsın. İstersen hiç başlamasın geç kalmışız birbirimize, yanlış kapılarda geçmiş bunca yıl dönemeyiz artık ilk gençliğimize, istersen hiç başlamasın söz verelim kendimize.

    Sorarlarsa beni sana; sevilmeden seviyordu de. Ne kadarda saftı de. O kadar seviyordu ki kaldıramadım de. İçin de bir ateş yaktım halen yanıyor de. Gitmeyince aramayınca eridi bitti de. Bir de dünyası vardı onu da ben kararttım de. Kendi eliyle bir çukur kazdı. Ben de gömdüm de!

    Seni şartsız seveceğime, hayallerin konusunda sana destek olacağıma, seni onurlandırıp sana saygı duyacağıma, seninle gülüp seninle ağlayacağıma, umutlarımı ve hayallerimi seninle paylaşacağıma, ve ihtiyaç duyduğunda sana teselli sağlayacağıma söz veriyorum. Ve yaşadığımız süre boyunca üzerine titreyeceğime.. E.L James

    Saçların topuz, başın göğsüme değdiğinde parmaklarım saçlarına dokunmakla ödüllendirilir. Seninle üçlü koltukta sarılıp iki battaniye ile bir olunur. Filmler tekrar kez izlenilir. Ezberlenen replikler sen varken unutulur. Mutfakta demlik yakılır, belki yemek alabilir yerini. Her gün aynı çeşit yemeklerle doyulur. Sen dokundun diye yoğurdun tadı başka, ekmeğin tadı başka oluverir. Sonra sen gülümsedin diye uğruna bir ömür serilir. Emekli maaşı almaya birlikte gidilir, birlikte sıra beklenir. Oturacak yer olmasa bile, iki genç dürtüklenir, dinlenmen için yer hazırlanır. Maaş’a küfür edilerek birlikte eve geri dönülür. Anahtar hangisi? karıştırılır. Yeşil saplısı dış kapının, mavi saplısı iç kapının. Tüm bunlar sen varsın diye olup bitiverir. Tüm renkler sen bakıyorsun diye maviye dönüşür. Ben bakınca siyaha. Ama ben sana bakınca cennet görülür. Cennet rengârenktir, siyah bir renk değildir. Gülüşüne gökkuşağı denilir, gök; sen’sindir
  • Dikkat edersen biz diyorum çünkü bu aralar ben çok kalabalığım. İçimde milyonlarca Mecnun var, her Mecnun'un gönlünde tek bi' Leyla var.
  • 288 syf.
    ·4/10
    Bu hikayeyi ilk kez Wattpad'e çıktığı haliyle hatırlıyorum. 2013 yıllarındaydı sanırım. O zamanlarda Hazar'ı bir kahramana, Kayla'yı sürekli mızmızlık eden bir genç kıza benzetirdim. Bu benzetmeleri yapmamın sebebi Kayla'yı o soğuk ve ıssız günlerinde aldığı ceket, eldiven ve atkılarıyla içimi ısıtmıştı.

    Ne yani biri bana da alsa -_- diye sitem etmeme neden olmuştu, ne gerek vardı sanki.

    Şu aralar bir daha pdf aracılığıyla okuduğumda ise bakış açım daha da değişti. Hazar'ı mızmızlık eden bir çocuğa, Kayla'yı ise bir kahramana benzetmeye başladım. Çünkü en zalim insanların yanında yine de güçlükle durabildiğini gördüğüm için Kayla'ya olan samimiyetim daha da arttı. Tabii kitaba birazcık.

    Birazcık diyorum çünkü bu hikayeyi bir daha okuduğumda o beğendiğim tadı alamadım.

    Kitapta gördüğüm bir takım hataları da vardı. Mesela Hazar Kayla'nın en kötü hallerini gördüğü halde, yine de kıza bok gibi davranmasına uyuz oluyorum. Bu kısımları görünce sanki gerçek bir aşk hikayesi gibi hissettirmediğini fark ediyorum.

    Bu yüzdendir Buray'ın Aşk Bitsin şarkısını bu hikayeye ithaf ediyorum. Çünkü ikinci olarak çıkacak kitapta (Tabii ikinci kitap çıkar mı bilmiyorum ama) Hazar kendisini hiç düzeltmeyecekse, bu aşk bitsin arkadaş.

    Bir de mekan konusunda bir bilgi verilmemesi bana isim şehir oyunu oynuyormuşuz gibi bir hava verdi. İsimler belli, mekan belli değil. Nereye gidiyoruz wtf? Gerçi tahminim Alaska olduğu yönündeydi ama yine de bu bilginin olmaması kitaptaki en büyük eksikliklerden biriydi.

    Puan vermem gerekirse eğer: 4/10

    - 2 puan betimleme eksikliğinden kırdım, zira karakterlerin hangi ülkede yaşadıkları belli bile değildi. (Hazar ile Kayla Türk, diğerleri yabancı ama neredeyiz oğlom biz, wtf?)

    - 2 puan iki karakterin yaşadıkları aşkın fazla derin olmaması. Aslında aşk da değil, karakterler de yeterince derin değildi.

    - 1 puan özgün bir konu olmayışından, 1 puan da konuyu yeterince detaylı işlenilememesinden kırdım.
  • Günaydın haziran gülüşüm, gülüşümün tek adresi. Şimdi soracaksın bana, benden başkasına gülümsemedin mi? Diye; evet güldüm çok güldüm ama ben kimseye sen gibi gülmedim yani gözlerimin parladığını kimse söylemedi.. Bilirsin ben görmeden özlediğimi hissetmem ama bu aralar doğa benimle oyun oynuyor gibi, hafiften bir rüzgar esiyor sanki sen az önce yanımdan geçmişin gibi, dönüp etrafıma bakıyorum. Yağmur yağıyor, seninle aramızda geçen diyalog geliyor aklıma bilirsin sevmem ben islanmayi sen ise benim aksime seversin yağmurda özgürce yürümeyi sonra hüzün yerini yüzümde ki tebessüme birakıveriyor. Kar; duydum ki şehrine kâr yağmış sahi sevgilim biz seni seninle karda yürüdük mü? hiç ayak izlerimizi biraktikmi, kar topu oynadikmı parmaklarlarimız üşüyene kadar ya da bunlar sadece benim düşlerimde ki hayallerden birimiydi bilmiyorum .. Ben seni özledim galiba ya da bu yine bana doğanın bir oyunu.. 🎈
  • ''SAPIK FAKİR' - 'ÇAPKIN ZENGİN'

     

    Geçen sene dindar ile dincinin farkını havi bir yazı yazmıştım. Bu aralar da paralı ve parasız ya da zengin ve fakir farkı kafama takıldı bir açılayım şöyle dedim hani. Buradaki zengini gönül zengini değil parası, malı, mülkü,  makamı olan anlamına anlayınız. Çünkü her paralı zengin değildir. Nice fakirler vardır parası yoktur ama zengindir. Bu ayrı bir makale konusu, şimdi biz toplumumuzda maalesef açıkça riyakâr ve bencil bir yaklaşımı içeren zengin (paralı) fakir ayrımını göreceğiz. Yer yer de mizahi durumlara şahit olacağız.

     

    Binaenaleyh, aşağıda kınanan  zengin tipi; paylaşımcı /cömert olmayan, toplumu küçümseyen, bencil, kapitalist dünyanın kölesi olmuş,  ahlaksızca hayat süren gönül zengini değil de para-mal mülk zengini olan tiplerdir…

     

    *Fakir ölür, zengin hayata gözlerini yumar

    *Fakir madenlerde ölür, zengin ya köşkünde ya da suit odasında yaşamını yitirir.

    *Fakir çalarsa hırsızlık, zengin çalarsa yolsuzluk

    *Fakir suç işlediğinde kodeste, zengin ya Maldivlerde ya da Alpler’de…

    *Fakirin hanımı vardır, zenginin aşkı (Nalân ne olur bırakma beni)

    *Fakirin yavuklusu vardır, zenginin metresleri

    *Fakir bir hatuna baksa ona azgın boğa ya da sapık derler, zengine çapkın

    *Fakir poposunu açsa “terbiyesiz manyak” zengin açsa “cesur poz”

    *Fakirinki zinadır, zenginin yaptığı yasak aşk” ya da kaçamak

    *Fakirden peyda olan çocuk “piç”, zenginden olan “yasak aşk meyvesi”

    *Fakirin pantolonu yırtık olursa yırtık, zenginin yırtığı moda

    *Fakirin giydiği gocuk, zenginin giydiği mont

    *Fakir dini ve milli değerlere saygısızlık yapınca aforoz edilir, “vay imansz, kitapsız, cehennem odunu” denilerek azarlanır ya da hapse atılır, Zengin aynı şeyi yaparsa “Onu biz tanırız O öyle demek istemedi, aslında dine ve milli değerlere saygılıdır mîrim…

    *Fakir olursan Hüseyin Efendi, zengin olursan Okan Bey

    *Fakirsen Zeliha Kadın, zengin bir bayan isen Zeliş Hanımefendi

    *Fakire kafayı sıyırmış, zengine psikiyatrik destek alıyor derler (psikiyatriste gidince)

    *Fakirde A4 kâğıttır, zenginde harika bir araba markası

    *Fakirin atı sütçü beygiri, zenginin atı “safkan”

    *Fakir toplanırsa çete, zengin toplanırsa “toplantı” olur

    *Fakirin başı döndüğünde “açlıktan” zenginin başı döndüğünde “vertigo”

    *Fakir trafikte hız yaparsa “trafik canavarı”, zengin yaparsa “hız tutkunu”

    *Fakir tarhana içer, acur turşusu yer, zengin ıstakoz yer, kurbağa bacağı filan

    *Fakir ayran içer, zengin viski, tekila, likör, kanyak, petrus şarabı filan..

    *Fakir “basur” olur, zengin hemoroid

    *Fakir Allahaısmarladık ya da "hayırlı akşamlar Tahsin abi"der, zengin çüz, çav, bye bye filan der.

    *Fakir yaşlanan anne ve babasına evinde bakar, zengin (sosyete) huzurevine gönderir.

    *Fakirin insanlık ayarı yüksektir, zenginin bazen kandil gecelerinde manevi hisleri depreşir.

    *Fakirler ikindi namazına müteakiben toprağa verilir, zenginler son yolculuğuna uğurlanır.

    *Fakir kiloluysa “az ye camış gibi oldun” zengin kiloluysa  “balık etli canım” derler

    *Fakirin ninesi vardır, zenginin anâ-nesi

    *Fakirin aksi çocuğu piç kurusu/fırlama filan, zengininki “yaramaz” ya da “afacan”

    *Fakir radara yakalanınca polisin yazdığı cezaya itiraz edemez, zengin benim kim olduğumu biliyor musun” demeye başlar (onca varlığına rağmen)

    *Fakirin bir iki camiden salâsı verilir, zenginin salâsı yeri göğü inletir

    *Fakirin cenaze namazını mahalle camiinin imamı Hurşit Hoca kıldırır, Zenginin cenaze namazını o şehrin müftüsü ya da üst düzey makamdaki bir din adamı kıldırır.

    *Fakirin pamuğu sıradan Adana pamuğu, zengininki papatya ya da ipek filan

    *Fakirin kefeni 7. Sınıf  bezden  zengininki belki atlastan.