• 240 syf.
    ·1 günde·10/10
    Hasan Ali Toptaş'ın süslü cümlelere hiç ihtiyacı olmadı. Kitapta sevgisini tanımlarken bile Halil karakteri ile gayet sade ama bir o kadar kurulan süslü cümlelerden daha ağırdı
    "bir insan bir insanı ne kadar çok sevebilirse, işte o kadar çok sevmiştim."
    Ne kadar saf, ne kadar güzel...
    Yalansız, dolansız...

    Öncelikle kitaba başlarken isimden yola çıkarak biraz daha farklı bir roman beklerken okuduklarım karşısında küçük dilim tutuldu. İnanın okuduğum 3.kitabı yazarın ama hala şaşırmamayı beklerken nasıl şaşırıyorum anlamıyorum. İnanılmaz bir kalemi var Hasan abinin. Daha önce hiçbir kitabını okumadıysanız, başlamak için güzel bir eser ama ben yine de ilk önce gölgesizleri okumanızı tavsiye ediyorum. İkisi arasında seçim yapamam ama gölgesizleri ilk okumanızı tavsiye etmek isterim, niye ben de bilmiyorum...
    Hasan Ali Toptaş çok farklı bir yazar. Size boş öğütler, nasihatlar vermiyor; hikayesini anlatıp çekiliyor.
    Siz ne yapmak isterseniz onu yapıyor ve ne isterseniz onu düşünüyorsunuz.
    Kitabı okurken aklıma sık sık bir zamanlar okuduğum "kitle pskolojisi" kitabı aklıma geldi. Tekrar okumayı düşünüyorum açıkçası. Kitapta sık sık insanların nasıl kitleler halinde vahşi ve kötü olduğunu görüyoruz. Kitleden sıyrılmayı başaran ise amansız bir ölüme sürükleniyordu. Güçlü, güçsüzü eziyor; güç sürekli el değiştiriyordu.

    Kitap Bahriye'nin Güldiyar isimli kızını, babasına azık götürmesi için yola göndermesiyle başlıyor.
    Gönderirken de :
    - git, ama dikkatli ol tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanıyor cesetleri bulunuyor sağda solda.
    Diye telkinde bulunuyor.
    Güldiyar eve döndüğünde ise taş ağlamaya başlıyor. Sürekli anmesinin sorduğu gibi kitap bitene kadar bizde sorup duruyoruz "Güldiyar ne yaşadı babasına giderken ? "
    Hasan Ali Toptaş bunu her kitabında yapardı ama bu sefer gerçekten sırf kız neden taş ağlıyor diye düşünmekten bir günde kitabı bitirdim.
    En başta Bahriye'nin verdiği öğütte mi gizli acaba diye de düşündüm ama hala tam olarak çözemedim.
    Zaten önemli olan Güldiyar ne yaşadı değil, sonrasında neler olduğu...
    İşte acı gerçekler oradan başladı.
    İnsanlar akın akın, Güldiyar taş ağlıyor diye eve gelmeye başladı ve acıyı mı izliyorlar, merak mı ediyorlar anlayamıyoruz...
    Güldiyar'a geçmiş olsun dahi demeden, hal hatır sormadan sadece karşısına geçip izliyorlardı. Bu durum bana biraz televizyon karşısında izlediğimiz olayları anımsattı. Bizler de her gün binlerce acıyı, olayı, yaşamı bu şekilde izlemiyor muyduk?
    Tabii bu izleme olayı sonradan birtakım kirli adamların işin içine girmesiyle para karşılığı olmaya başladı.
    Tam olarak burda kendimi sorguladım... Müge Anlı'da, haberlerde, Esra Erol' da kaç olayı izledim böyle, sırf zevkine, sırf ne olacak merakından! Kendime o kadar çok kızdım, o kadar çok kızdım ki!

    İnsanlar bir acıyı iyileştirmek, yardımcı olmak yerine artık sadece üstüne parasını, zamanını vere vere izliyordu. Sadece izliyordu. Duygusuzca, merhametsizce...
    Sadece tek bir yerde Güldiyar ve babasına yapılan bu işkenceye karşı çıkan biri vardı, Halit. O saf sevgisinin kurbanı olan, Halit şöyle diyordu :
    - Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam da o zaman kendi yüzüme bakamam diyorum. "
    Yine de anlamıyor insanlar onu." "Ben seni anladıysam ne olayım "diyor içlerinden biri ve anlamıyorlar. Oysa Halit açıklıyor bu yapılan zulümlere el birliğiyle karşı koyabilecek güçte oldukları halde, bu kadar kişi iki adamın hakkından gelemediklerini . O sırada,içerde zulüm görenlerin köylüsü olan, yaşlı bir adam polisin dahi olaya el atmadığını söyleyerek vicdanını rahatlatmaya çalışıyor oluşu beni çok üzdü. Günlük hayatta hep karşılaştığımız bir durum değil mi?
    En çok yakınlarımız kurtarmaz bizi...
    Hikaye hakkında, çok şöyle oldu böyle oldu demek istemiyorum. Zaten yeterince spoiler verdim diye düşünüyorum
    ama daha çok anlamlar gizli içinde emin olun.
    Okurken, kendiniz bulabilirsiniz ancak ne kimse anlatabilir, ne de kimse okumadan anlayabilir. Çark dönmeye devam ediyor kitabın sonunda, yani böyle gelmiş böyle gidecek demek istiyor sanırım yazar. Bizler hep korkup, haklı olanları zulüm karşısında savunmadıkça hep devam edecek. Ve her bir gün bir başkası kurban olacak içimizden. Ta ki, bizler izlemeyi bırakıp insan olduğumuzu hatırlayana kadar. Bu kitap beni derinden yaraladı gece gece. Ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.
  • 272 syf.
    ·1 günde·5/10
    Kitabımız, Prens T'Challa'nın Amerika'daki bir macerasını anlatıyor. Wakanda'ya yapılan saldırılar nedeni ile arkadaşı M'Baku ile Chicago'ya gönderilen genç panter elbetteki orada da başını derde sokmanın bir yolunu buluyor.

    Anlamadığım bir şey var; elinde Wakanda gibi okuyucuyu kitaba kitleyecek ve yazarın rahatlıkla detaylar ekleyip çıkartabileceği eğlenceli bir dünya varken insan neden bunun yerine hikayeyi Chicago gibi sıkıcı bir yere kurar ki? Kitabı okurken, Genç Prens'in Wakanda'da geçen daha iyi bir versiyonunu düşünmeden duramadım. Black Panther değince akla gelen üç kelimeden biri Wakanda olabilir. Onu bu kitapta görememek ve onun yerine Chicago'da alelade bir ortaokul görmek beni çok üzdü.

    Kitabın adı Genç Prens olunca haliyle T'Challa'yı Black Panther olarak görmeyeceğimiz anlaşılıyor ama bu kadar basit bir karakter ve basit bir kitap okuyacağımızı da düşünmememiştim. Sanırım Genç Prens, sıkılarak okuduğum nadir middle age kitaplardan biriydi. Karakterlere karakter demem bile doğru değil çünkü hepsi tiplemeydi. Ne bileyim ya, insanları etiketlemeyi ve onları sadece tek bir yönleri ile değerlendirmeyi geçmemiş miydik?

    Kitapta, çizgi romanlarda önemli bir karakter olan White Woolf'u yani Hunter'ı da görüyoruz ama olmasa da olurmuş. Sırf T'Challa'nın ergen triplerine girmesi için kitaba eklenmiş. Bunun dışında da bir işlevi yok. Yani bu karakterleri kitaba ekleyip harika bir hikaye yazmak yerinde kendilerini saçma sapan şeyler için kullanmak neden?
    Kitapta harcandığını düşündüğüm bir diğer karakter M'Baku oldu. Neden yazık edildiğine pek fazla değinemiyorum çünkü spoiler ama yani karakter kitapta çok farklı şekillerde kullanılabilecekken bilerek ve isteyerek harcanmış resmen.

    Kitaba başlamadan önce kitap için gayet heyecanlıydım ama maalesef kitap elimde patladı. Yani kitaptaki her şey o kadar basit ve genel ki biri neden çıkıp böyle bir kitabın yazılmasına izin vermiş aklım almıyor. Middle age bu kimse umursamaz falan mı diye düşündüler diyeceğim ama Harry Potter da middle age. Kötü bir kitaba her halükarda kötü derim yani.

    Kitapla ilgili düşüncelerim bu şekilde. Uzun zamandır bu kadar beğenmediğim bir kitap olmamıştı sanırım. Kitabı Rüya'ya okutma gibi bir düşüncem var. Eğer küçük yaşta bir tanıdığınız varsa Genç Prens onlar için heyecanlı bir şekilde okuyacakları bir kitap olabilir ama beni baya üzdü.
  • 72 syf.
    ·2 günde·10/10
    Gulliver'in Gezileri hikayesini çok sevdim, ki kısaltılmış halde cüceler ülkesi ve devler ülkesindeki hikayelerini içeriyormuş sanırım sadece. Oysa 4 bölümden oluşan, 4 seyahatmiş asıl hikâyesi. 48 sayfa hikâye, geri kalan sayfalar yazarımız Jonathan Swift'in hayat hikayesi ve de Gulliver'in Gezileri hikayesi hakkında bilgileri içeriyor. İş Bankası Çocuk Yayınları, bu hikâye sonrası için böyle uygun görmüş, güzel de olmuş.

    Gelgelelim beni hikayeden sonraki kısım çok düşündürdü; çocuk klasiği olduğu için, anlatılan siyaset hayatı ve de birçok edebi kelimeleri anlamak benim için bile güç oldu. Nedenini kavrayamadığım tek konu budur ki, çocuklar için anlatımı hikaye kadar sade olması neden mümkün olmadı? Hikaye hakkında anlatım da anlaşılır olmamalı mıydı? Aslında kitaba puanım tek bu yüzden 9, ama hikâye güzelliği açısından 10 puan verdim. :)

    Ben bir "İş Çocuk Klasikleri" kitabını daha eğlenerek okudum (ki bu şimdilik üçüncü kitabımdı), gerekli görmediğim şekilde sonunun da anlaşılamaz oluşu beni biraz üzdü sadece...
  • 448 syf.
    ·6/10
    Son Ve Ötesi |3/5|

    Yarışlarda bitiş çizgisinin gerçekten bir bitiş olmaması gibi bu kitapta da ölüm, karakterimizin sonu olmuyor. Aksine çözmesi gereken başka yarışların başlangıçları oluyor. Ötesinde olan ve henüz göremediği yarışların.

    Direkt konuya girmek istedim çünkü bu kitap biraz üzdü beni. Patrick Ness, öteki eserleri ile tanıma şansınızın yüksek olduğu bir yazar. Genç-yetişkin türüne kendini adamış nadide yazarlardan biri olan Patrick Ness’in bu kitabı başlangıçta beni çok heyecanlandırmış olsa da, ilerleyişi ne yazık ki hayal kırıklığına uğrattı.

    Kapak tasarımı oldukça yaratıcı, hoş. Kitabın ismi, kapağın kesilmiş olan kare bölgenin arkasındaki sarı sayfada yazıyor. Son ve Ötesi isimli bir kitap için güzel bir tasarım. Görebildiğiniz gibi, kapak tasarımı kitabın içeriği hakkında hiçbir şey söylemiyor. Arkasına baktığınızda, sadece ölmüş ve başka bir yerde uyanmış olan bir karakterden bahsediyor. Kısacası, bu kitabın içeriğindeki sürprizi belli eden hiçbir şey yok.

    Bir karakterin ölmesiyle kendisini başka bir yerde uyanmış olarak bulması hikayesini her noktaya çekebilirsiniz. Her türlü hikaye çıkar oradan. Bu sebepten ötürü kitabın arkasındaki yazıyı okumanızla aklınıza birçok ihtimal gelebilir. Şöyle mi olur, böyle olabilir mi diyerekten birçok yol düşünürsünüz. Ben de böyle düşündüm. Kitabın ilk yüz sayfası benim için tam bir muallaktı ve bu durum çok güzeldi. Karakterimizin adı da bir gizem olduğu için bahsetmeyeceğim.

    Karakterimiz kendini başka bir yerde buluyor, evet. İlk sayfalarda uyandığı yerin neresi olduğu gibi gizemleri çözmeye çalışıyor. Bir yandan da geriye dönüşler (flashback) yaşanıyor. Gizemi hala üstünde tüttüğü için kitap beni kendine çekmiş ve sürükleyici bir biçimde okutmayı da başarmıştı. Sonra ne mi oldu dersiniz? Yazarın bütün bu gizemi ne için kurduğunu anladım ve bütün hayallerim söndü. Çünkü kitabın böyle büyük bir gizem yaratmasına sebep olan o olay, hiç de böyle büyük bir gizemle örtülmesine gerek olmayan bir olay. Defalarca filmlerde/dizilerde/oyunlarda/animelerde/kitaplarda gördüğümüz bir şey.

    Bu sebepten ötürü, kitabın bu kadar gizemli davranmasının, okuyucu iyi yönde şaşırtmaktan ziyade daha çok, “içeriğin ne olduğunu bilmesinde alsın okusun işte” motivasyonundan kaynaklandığını düşünmekteyim. Çünkü kitabın aslında neyi anlattığını en başta bilseydim, okumazdım.

    Negatif olarak başlamış olabilirim yoruma. Ancak kitap hakkında beğendiğim güzel şeylerde vardı. Mesela karakterimizin, uyandığı bu gizemli dünya hakkında yürüttüğü fikirler oldukça gerçekçiydi. Gerçekleşen bütün olayların benmerkezcilik yüzünden kendine yorması olayını beğendim. Bu da süper orijinal değil ama okumak hoştu.

    Bir diğer beğendiğim şey, karakterimizin kardeşiyle yaşamış olduğu travma bana enteresan geldi. Genel filmlerde ve kitaplarda çok da karşılaşmadığımız, benzerlerini gördüğümüz ama böylesine çok rastlamadığımız bir durum. Süper orijinal değil ama hoş.

    İlk sayfalar monoton geçiyor ama gizem havası kendini koruyor. Siz de karakter ile birlikte dünyayı anlamaya ve neden öyle bir yer olduğunu, o yerin neresi olduğunu çözmeye çalışıyorsunuz. Kitap sizin aklınıza onlarca fikir sokuyor ve bunların hiçbirini gerçekleştirmiyor.

    Yazın dili olarak ise oldukça düz ve ara ara birkaç güzel cümle ile karşılaşılan bir tarz. Alınacaksa edebiyatı için değil içerdiği mesaj ve anlatmak istediği meram yüzünden alınır.

    Ben böyle ortalama bir not vermiş olabilirim ama şunun uyarısını geçmek isterim. Muhtemelen bu kitaptaki gizemin arkasındaki kitabın asıl konusu çok beğenecek, çok marjinal bulacak kitle elbet vardır. Çünkü Patrick Ness genç yetişkin romanı yazıyor ve bu kitapların okurlarının bir kısmının 80-2005 arası bilimkurgu filmlerini kaçırmış olması mümkün.
    Bir de o son hakkında konuşalım.

    Öyle bir son yapılmış ki; ya devam kitabı gelecek ya da yazar kitaptan sıkıldı ve tam ortasında bıraktı. Çünkü bu kitabın bir üyesi olduğu kitapların kümesinde, bu kitabın finalinde yaşanan olaylar diğer kitapların tam ortasında yaşanan şeyler. Aslen kitap, şimdikinin iki katı uzunluğunda olacakmış da tam ortadan kesilmiş gibi. Cliffhanger dediğimiz türden bir final denendiyse olmamış çünkü bir çarpıcılığı yok. Devam kitabı yazılmak isteniyorsa, yazılabilecek kitabın diğer alternatifleri arasından orijinal biçimde sıyrılması çok ama çok zor.

    Kısacası benim kitap hakkındaki düşüncelerim bunlar. Beklentilerinizi daraltırsanız, indirimde yakalarsanız alınacak bir kitap. Ancak yarattığı gizemin perde arkasını gözünüzde büyütmemeniz lazım. Ortalama bir roman olarak ele alınıp incelenmeli.

    Herkesin sonların ötesine varacağı güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • 151 syf.
    ·3 günde·5/10
    İnsanoğlu kendine yapılan iyiliği de kötülüğü de kolay kolay unutmaz. Aklının bir köşesine yazar, gün gelir ansızın su yüzüne çıkarıverir eski yaşanmışlıkları; borçları, alacakları. Tabi iyilik ve kötülük kavramlarına inanıyorsa. Nitekim A'mak-ı Hayal kitabı Raci'nin iyi ve kötüyü aramak için çıktığı bir yolculuktu. İnsanın, kendisini aradığı mistik bir rüya.
    En muhteşem sanat eseri olan insanoğlunun, sanatçısını arayışı.
    #41927048


    " İyilik, insanlık sanatıdır " demiş Genceli Nizami. Ta, 12. Yüzyılda. Evet, iyilik bir sanattı. Gizli yapılan bir sanat aleni olursa iyilik, iyilik olmaz.

    Bugün sizlere; bir iyilik zincirinden, daha doğrusu zincirin halkalarından bahsetmek istiyorum.

    İyiler Ölmez, Mustafa Kutlu'nun kaleminden okuduğum beşinci hikaye kitabı. Diyebilirsiniz ki çok mu seviyorsun bu yazarı? cevabım "hayır" olurdu. Çünkü bu sıralar hikaye okumak hoşuma gidiyor. Kutlu'nun hikayelerini okumak insanı yormuyor üslubuna alıştıktan sonra rahatlıkla okunuyor.

    Şimdi gelelim zincirin halkalarına; zincir, bir bütünken güçlüdür, kırılmaz. Onu oluşturan halkaların da haliyle sağlam olması gerekir. Kardeşlik, sırdaşlık bağlarıyla halkalar kenetlenmeli sımsıkı. Kitapta her halka, ayrı bir hikayede anlatılıyor ve bir noktada buluşuyor halkalar (Hacı Kadir'in kahvesi)

    -- Sıtkı
    -- Civan
    -- Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa
    -- Doktor
    -- Dörtler Makamı

    Ben en çok Sıtkı ve Civan'ı beğendim. Söyle ki, kitap adeta Yeşilçam tadında başladı. Kendim de bir an, eski türk filmlerinden birini izliyormuş gibi hissettim. Fakat Yeşilçam esintisi çabuk geçti. Çünkü yazar klişelere bir dur der gibi,

    "Sevgili okur!" diyerek okura seslenmesin mi?

    " Sevgili okur! Burada araya girmek zorunda hissettim kendimi. Ben öyle dalmış gitmişim. O günlerin İstanbul'undan bahsederken..."(syf: 37)

    Böyle daha devam ediyordu nutuku. Ben daha fazla yazmak istemedim. Açıkçası şaşırdım ve eleştirme gereği duydum. Çünkü bu gördüğüm durum Tanzimat Edebiyatı 1. Dönemi'nde görülen bir durumdu. O dönem yazarların (Namık Kemal, Şinasi, Ahmet Mithat Efendi v.s) eserlerinde çokça gözlemlenir. Yazar hikayenin bir yerinde kahramana ya da olaya karşı yorum yapar, görüş bildirir.

    Ayrıca Kutlu, okura "seslenmeyi" bir kere yapmadı kitapta. Birkaç kez daha seslendi. İlk "Sıtkı" adlı hikayede seslendi. Ara ara da yorum yapmayı ihmal etmedi.

    " O güne kadar Atalay'ın yanına mümkün olduğu kadar fazla kalmış, mesleki sorular sormuş, hocası onu "işi ile ne kadar ilgili bir kız" şansın diye elinden geleni yapmış. Atalay buna inanmış. *Söyledik saftirik adam. *Kadınları hiç tanımıyor."(syf: 117)

    hatta bundan da ileri giderek Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa öyküsü birebir Uzun Hikâye adlı kitabında da yer alıyormuş nitekim yazar kendisi söylüyor. Tek fark Uzun Hikâye 'de fotoğrafçının adı Selami imiş. Hikaye ise birebir aynıymış. Açıkçası bu durum beni üzdü okurun düşüncelerini önemsemez gibi hem aynı hikâyeyi yazmış hem de kitap ile okur arasına girerek yorum yapmıştı. Böyle yaparak okuyucunun ne düşüneceğini kendisi yönlendirmiş oluyor. Bu da okuyucu açısından hoş bir durum değil.

    Kitabın sonunu da beğenmedim. Neden beğenmedim. Aceleye gelmişti bir an önce bitirme gayesi içinde olduğunu hissettirdi bana. Şöyle söyleyeyim başta hissedilen Yeşilçam tadı burda artık kabak tadı verdi, acı bir tat bıraktı damağımda. Hani olur ya televizyonda iyi bir dizi olur izletir kendini fakat bir anda senaristin acemiliğinden kötü bir final yapar ve orda noktalanır. Öyle hissettirdi bana kitabın sonu.

    Bu kadar eleştiriden sonra zincir halkalarına geri dönecek olursak (Umarım kafa karışıklığı olmamıştır). Bana göre hikayeyi ve bu iyilik halkasını en iyi anlatan şu diyalogtur:

    -- Bu bir serap olmasın hocam?
    -- Hayırrr... Bunca ilim adamı, sanatçı, siyasetçi yanılmış olamaz dediğim gibi muhalifleri temizlediler. Oysa biz korkmuş kapitalizmin aldatmaya dayalı sahte demokrasisinden öte gerçek demokrasiyi insan haklarını, özgürlüğü getirecektik.(syf: 23)

    #42554429


    İyilik; içten, samimi, emek vererek yapılırsa iyilik olur. Emekle yapılır. Emeğin yanında olunur. Emek korunur. İyilik yayılır. İdeolojilere bağlı değildir.

    Kitapta da bu var, tek olan zincir halkaları bir masa etrafında toplandı. Hepsi emeklerini koydu masaya. Düşmüşün, acizin, yaşlının, gencin, çocuğun toplumun bir köşeye attığı insanların yanında oldular. Fakat onlarda insandı dertleri, acıları kalp kırıklıkları vardı. İyilikle, tebessümle o yaraları sarmayı tercih ettiler.
    İsimleri dörtler makamı oldu. Öylece anıldı.

    "Böyledir
    Biz de iyiler ölmez"(syf:151)


    Keyifli okumalar dilerim.
  • 176 syf.
    ·4 günde·10/10
    Öyle bir kitap düşünün ki bitmesini hiç istemediğiniz ancak sonunu da deli gibi merak ettiğiniz ..
    Düşünüyorum da acaba neden bu kitabı okumak için hep bir bahane bularak bu kadar ertelemişim :)
    Müthiş bir aşk hikayesi , ancak sonu hüzünlü biten .. Raif Efendi ve Maria Puder yani Kürk Mantolu Madonna .
    Raim Efendi çalışmak içim Almanya’ya gider . Oraya yerleştiği zamanlardan birinde bir resim sergisini gezer ve orada gördüğü bir esere aşık olur. Her gün bu sergiye gelir ve o resmin önünde durarak eseri inceler . Günlerden bir gün aslında eserin sahibi olan ( ancak Raim bu kişiyi ressamlardan biri sanar) Maria, Raim’in yanına gider ve hikaye buradan itibaren başlar :)
    Eserin sonunun hüzünlü bitmesi beni üzdü ancak kitabın satır araları, okuyucular için müthiş yorumlamalar, minik hayat dersleri vermektedir.
    Ben bir kaç alıntı yaparak incelememi bitirip keyifli okumalar diliyorum..

    “Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.”

    “İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır?”

    “Bütün teessüflerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?”

    “İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”

    “Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum olduğunu öğrettin.”