• Bu dönen kubbede aşk sözünün sesinden daha hoş bir yadigâr kaldığını görmedim.
  • Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Tutunamayanlar’dan

    Bu anlatacağımın Selim Işık’la ilgisi yok.
    Bu Selim’le aynı koğuştaydık, cezaevinde. Üst katımda yatar, geceleri homurdar, horuldardı. Ben topal olduğum için alt katı vermişlerdi bana. Selim’in horultusundan uyku tutmazdı beni. O böyle horuldayınca, geceleri suya uyanır gibi, ben uykuların en güzelinden uyanırdım. Uyanır uyanmaz da “içeri”nin ağırlığı bir karabasan gibi üstüme çökerdi. Ben böyle olur olmaz, gider “dışarı”ya sığınırdım. Sığınırdım sığınmasına da, birden yatağımda bulurdum kendimi. Biraz toparlanayım desem, kafamı ranzanın demirine toslardım. Aklımı başıma toplar, mezarından çıkmaya çalışan ölü gibi, içeride olduğumu hatırlar, döner, yastığımı ıslak bulurdum yine. Sonra Selim’in horultusunu tekrar duyar, bu horultu beni alır dışarıya tekrar gönderir, eskilere gider gelir, beynime kazınır, ona takılıp kalırdım.
    Böyle uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken ben, duvarlarda onun görüntüsü büyür, büyüdükçe bu görüntü, ben un ufak olur, erirdim. Ben eriyedurayım, uğrun uğrun bir uğultu gelip kalbime sızar, vücudumu zangır zangır titretirdi.

    Derken, hep aynı şarkıyı çalan bozuk bir teyp gibi, bakışlarımı bu görüntüden alamaz, gözlerine takılıp kalırdım.
    Ben böyle takılıp kalırken, bu duvardaki görüntüyle sevişedururken, bozuk teybin önce cızırtılar çıkarıp sonra da aniden pat diye durması gibi, ben de dışarı ile içerinin birbirine karıştığı o görüntüler arasında, bir an önce çıksa da kurtulsam Selim’in horultusundan, bu beni dışarıya gönderip gönderip dönmemelerimden, diye düşünürdüm.

    Ama Selim de siyasiydi. Hem, ağırdı. 125’ten. Müebbet.
    Yerimi değiştirin desem, şu kalorifer peteğinin yanına, o hiç olmaz.
    Arkadaşlar anlattılardı geçende, Selim’in refiki: “Dağda yakalamışlar bunu, hain bir pusuda, üzerinde kalaşnikovuyla. Önce gözaltı, sonra apar topar buraya.” Zorlamışlar önce, zorlamaz olurlar mı, ama Selim gitmemiş itiraf koğuşuna. Kendi içinde net, tutarlıymış. İhanet etmezmiş. Edemezmiş. Koğuşa geldiğim ilk günü hatırlıyorum da şimdi. Aman Allahım yüzüm gözüm şiş, tuzla buz! Topal ayağımı daha mı bir sürtüyorum, ne. Başıma üşüştüler. Bir sorgu da burada. Kimseyi okumuş muyum, hangi bilgileri verdim, yazılı olarak bir rapor ver, dediler.
    İşte o an gözüme ilişti Selim: İnce, uzun. Sigaradan bir nefes alışı var ki, beni bile rahatlatıyor. Köşeye çekilmiş, uzaktan bakıyor. Elleri alnında. Ara ara yüzündeki sivilceyle oynuyor. Sonraki gündü galiba, ağzından bir çift laftı dökülen: “Geçmiş olsun!” Duyduğum bu sesle kalakaldım çok zaman.
    Kaç zaman oldu, hâlâ alışamadım buraya. Buranın kasvetine. Selim’le iki çift laf edeyim desem, Selim konuşmaz, ötekiler “Ahbap çavuş ilişkileri yok arkadaş” derler. Dışarıyı düşünsem, boynumu ellerimden uzak tutmalıyım. Çünkü boynum ve ellerim iki üvey kardeş gibi şimdi. Hangi birini diğerine uzatsam, yüzüme gözüme bulaştıracağımdan korkuyorum.
    Beni burada biraz da yaşatan Selim galiba. Onun bir sır gibi susması. Ben de kendime sussam biraz, oldu olacak. Her tarafımdan kelimeler dökülüyor; mutsuz, kara harflerden oluşan kelimeler. Öteye beriye karışıyor. Topal ayağımla eziyorum da kelimeleri, olmuyor, olmuyor, yine olmuyor. Sıkılıp Selim’i gözler buluyorum kendimi yine. Bu aralar Selim biraz tuhaf.

    Tuhaf dedim ya, bu sıralar garip bir şeyler oldu Selim’e. İlkin kimse bir anlam veremedi. Havalandırmada birkaç volta attıktan sonra gidip köşesine, özel köşesine çekilmeye başladı. Ben yoruluncaya kadar volta atar, erken düşerdim. Hoş görürlerdi. Günlerce böyle oldu bu. Selim’in attığı voltaların sayısı günbegün azalmaya başladı. Hatta bazı günler volta bile atmadığı oldu.
    Havalandırma açılır açılmaz, Selim her zamanki köşesine çekilir, gözleri karşı mavi apartmanın son balkonunda gezer, dolaşırdı. Sonra o yorulmak bilmeyen gözlerini bir an için
    balkondan alır, o an yanında oturan bana, gözlerime dikerdi. Ne var lan, der gibi. Galiba bazılarını hayat erken büyütüyor. Selim de onlardan biri. Hayatın en erken ve en önce büyüttüklerinden. Hayata hep geç kalanlardan. Selim hiç kuşkusuz bunlardan biri. Gecikmeli yaşayanlardan…

    Ama Selim konuşmazdı. Ben sorardım, o anlatmazdı. İki parmağını dudağına götürüp sigara isterdi. Verirdim. Yeni sorulara boğardım onu. O inatla susardı. O böyle durmadan susunca, gırtlağımda bir harf, gider bildiğim en eski küfre dönüşür, o yine hiçbir şey anlatmazdı.

    Sonra sonra, gizli gizli, kulaktan kulağa bir sır gibi dolaştı: Selim âşık olmuş, dediler. Mavi apartmandakine. Dediler de herkes inandı. Şehre yeni gelmiş bir film gibi, ortalığı bir şenliktir aldı. Uzun sürmedi.

    İdareden bir haber geldi. Bu haber bir uğultu halinde koğuşta yayıldıkça yayıldı. Hatta yayılmakla kalmayıp herkesin yüzüne gözüne sindi. Duvarlarda bu ses yankılandıkça, herkesi bir ürpermedir tuttu. Kimi cılız bir sesle, ”Bizi öldürsünler bari!” dedi. Sonra yüksek sesle, bir marşa eşlik eder gibi, herkesten, “Bu kadarı da fazla. Bizi öldürsünler bari!” homurtuları yükseldi. Birden sigaralar yakıldı. İlk nefeste öksürük tuttu birkaç kişiyi. Döndüm Selim’e baktım. Üzgün buldum. Benim Selim’e bakmamla koğuş sorumlumuz ikili konuşmaları susturdu. Ağzı bir silah da kurşundan sözler dökülüyor. “Direneceğiz. Yarından itibaren dönüşümlü açlık grevini başlatıyoruz.” O böyle, “……. yapılacak ……. uyulacak……. Bu bir karardır……. Aksi takdirde…….” derken, ben döndüm gene Selim’e baktım. Daha da üzgün buldum. Sanki içine doğmuş garibimin. Yüzü sapsarı kesilmiş. Elleriyle, parmaklarıyla oynuyor. Tırnaklarını kemiriyor.

    Bizim koğuşu ikiye böleceklermiş. Öteki koğuşa geçeceklerin isimleri er geç belli olurmuş. Yakın bir zamanda da yeni bir sisteme geçilecekmiş. Bu yeni sistemden şimdilik anladığımız; ikişer üçer kişilik odalarda kalacağımız. Yani içerinin de içerisi bir yer. O gün köşesinden hiç kalkmadı Selim. Havalandırmada yine yanına çömeldim. Parmaklarını dudaklarına götürmeden, çıkarıp sigara verdim. Ben de yaktım bir tane. Gözlerimi Selim’den aldım. Kız çamaşır asıyordu balkonda. Selim’in gözleri onda. Fark edilmeyecek gibi değil. Yok, olacak gibi değil, Selim bir türlü konuşmaz. Kalp çarpıntılarını duyacağım neredeyse. Birden benim de içim doldu. Ağladım ağlayacağım. Selim’in gitmesine mi, balkonu artık görememesine mi, kendi halime mi, bilmiyorum. Bildiğim şu ki, buradayken birkaç kez çıktım dışarıya, yani mahkemeye. Ring aracındayken, gelip geçenleri görürdüm. Beklerdim, o gelip geçenlerden biri de beni görsün diye.
    Olan oldu, çok geçmedi. Akşama isimler okundu, öteki koğuşa geçeceklerin isimleri: ……. Selim Işık; 1974/Lice……. Neyse ki benim adım yok.
    Üç gündür üst katım boş. Yine uyuyamıyorum. Yok, Selim’in gidişine değil. Dışarısı beni sarıp sarmalıyor. Görüşe de gelmez oldu şu aklımdan çıkmayan: O. Evet, büyük O. Başka nasıl yazılabilir ki!

    Yoksa başka biri mi?.. Dayanmalıyım. Gidip tıraş olmalı, yüzüme gözüme daha özenle bakmalıyım. Bakıyorum. Çaresiz buluyorum yüzümü. Bekliyorum, biri gelsin ve beni kurtarsın ya da ondan bir haber getirsin.

    Dayanamıyorum. İçim içimi yiyor. Annemlere de soramam ne oldu diye! Zaten kaç görüştür, onların da bana bir şey söylediği yok. Eve ziyarete gelen bir iki arkadaştan haber veriyorlar, getirdikleri dolmaları ve yeşil soğanı yedim mi yiyemedim mi, bir ihtiyacım var mı yok mu, diye soruyorlar. Ben lafı evirip çevirip O’na getirmeye çalışsam da, uzun bir suskunluğun üzerine dökülmüş kelimeler gibi, bir türlü anlamıyorlar. Anlamıyorlar. Dayanmalıyım. Dayanmalıyım. Evet, iki kere. En iyisi oturup şöyle uzun bir mektup yazmalıyım, tek cümlelik: Beni unut!

    Oysa unutmak isteyip de O’nu hatırlayan hep ben!
    Dördüncü günün sabahı çıkageldi Selim. Gelir gelmez de havalandırmaya attı kendini. Dilekçe vermiş idareye. Bizim koğuşa geçmek için. Bizimkiler şüphelendi tabii. İşbirliği falan. Öyle kolay değilmiş bir dilekçeyle koğuş değiştirmek… Kulak asmadım. Ben sevindim gelmesine. Hiç olmazsa bir umudu var onun: Karşı mavi balkon. Ya zavallı ben, benimse dilimde uzadıkça uzayan şu tek ve uzun cümle: Beni unut!

    Korktuğumuz başımıza geldi. Hayır hayır, Selim intihar etmedi, ben de… İdareden yeni bir haber geldi. Bu haber, duvarları çatlatacaktı neredeyse. İkişer üçer kişilik odalarda kalacakmışız artık. Koğuş yok!

    Tuvalete giderken gördüm. Selim gardiyanlarla hoş sohbet. Soruyor:
    – Karşı mavi apartmanın sekizinci katını hangi oda görür?
    Kulağımda çınlayan son cümle:
    – İtirafçı koğuşu.

    MURAT ÖZYAŞAR // AYNA ÇARPMASI
  • "Yoksulluk kimseyi lekelemez." Pek iyi,pek hoş. Ama onlar lekeliyor yoksulu.Lekeliyorlar, sonra da bu küçük özdeyişle avutuyorlar. Bu da bir zamanlar belki geçerli olan ama çok uzun zamandır anlamını yitirmiş özdeyişlerden biri. Aynı durum "Çalışmayana ekmek yok" yollu vahşi özdeyiş için de geçerli.İnsanı besleyecek işlerin bulunduğu zamanlarda,lekelemeyen bir yoksulluk da vardı, sakatlıktan ya da başka bir talihsizlikten kaynaklanan. Ama milyonların içine doğduğu, yüzbinlerin yoksullaşma sonucu içine çekildikleri bu mahrumiyet gerçekten lekeliyor. Çevrelerinde pislik ve sefalet, görünmez ellerin ördüğü bir duvar gibi yükseliyor. Nasıl bir adam tek başınayken çok şey çekebilir ama bunu karısı gördüğünde ya da karısı aynı şeyi çektiğinde farklı bir utanç duyarsa, aynı şekilde yalnızken çok şeye, gizleyebildiği sürece de her şeye tahammül edebilir. Ama ailesi ve hemşerileri üzerine devasa bir gölge gibi düştüğünde, kimse yoksullukla barışamaz. Bu durumda kendisine yöneltilen her aşağılama karşısında uyanık olması, kendini disipline etmesi gerekir ki kaderin derinliklerine yuvarlanmak yerine isyan yokuşunu tırmanabilsin. Ama kaderin, basında her gün ve hatta her saat başı sözde neden ve sonuçlar uydurularak tartışılan en kara ve feci vuruşları, hayatına hükmeden karanlık güçleri tanımasını engelledikçe, bunun için de bir umut yok.
  • 266 syf.
    ·10/10
    https://www.instagram.com/mimirtells/ (Kitap incelemeleri ve tavsiyeleri için.)

    Ithaki Yayınları Bilim Kurgu Klasikleri serisinin dördüncü kitabı olan ve bilim kurgu denilince akla gelen ilk üç kitaptandır Cesur Yeni Dünya. Bazı kitaplar vardır ya türü falan fark etmeksizin herkes tarafından kesinlikle okunmalı diye, heh işte Cesur Yeni Dünya o kitaplardan. Kesinlikle sıkılmayacağınız ve gözünüzü açıp, bakış açınızı değiştirecek türden güzel bir kitap.

    Acı, ölüm, mutsuzluk, savaş gibi kötü şeylerin olmadığı bir dünya hayal edin. Kulağa hoş geliyor değil mi? Fakat Yeni Dünya'da her ne kadar kötü şeyler olmasa da mutluluk, aşk gibi insanı insan yapan hiçbir güzel duygu da yok. Buradaki insanların hepsi şişelerde bir görev uğruna yetiştiriliyor ve bu yüzden kimse bu dünyadaki düzeni sorgulamayı düşünmüyor bile. Anne ve baba gibi şeyler tabu olarak ve ironik olarak da seks çok normal bir aktivite olarak görülüyor. İşte tam böyle bir dünyaya dışarıdan(Bu tarz şeylerin olmadığı New Mexico'dan) "Vahşi" John geliyor. Shakespeare hastası kendi benliği yerinde olan bu adam bu "cesur yeni dünya"ya adapte olamıyor. John'un diğerlerinin gözünü açma çabası ve bu sırada da kendi ruhunu ve benliğini kaybetmeme çabasını görüyoruz kitapta. Peki John başarılı oldu mu? sorusunun cevabını da kitabı okuduktan sonra kendiniz alabilirsiniz :)
  • 1202 syf.
    Kitabı tek cümleyle anlatacak olursak: 'İnsan ruhunun dehlizlerine yolculuk' diyebiliriz.

    Dostoyevski bu son romanında neredeyse bütün karakterlerinin bu dehlizlerinin kapısını açıyor ve bizi içeriye davet ediyor.

    Peki bu dehlizlerde neler var?
    - Şehvet, hirs düşkünü insanlar
    - Tanrı öldüğü için, onu inkâr edince her şeyin mübah olduğunu ortaya koyan görüşte insanlar
    - Mucize bekleyen ve kendilerini mucizeye ikna eden, bunun için Manastirlara koşan eğitimsiz Rus halkı
    - Köleliğin kaldırılmasından sonra hala efendi olmaya çalışan insanlar, kölelik yıllarının hıncını üzerinden atamamış insanlar..
    - Adaletin iki ucu: Avukat ve savcı..

    ve daha niceleri...

    Kitabın konusu, adı yaşadıkları muhitte hoş anılmayan Karamazov ailesinde yaşanan trajedidir: Baba Karamazov ve büyük kardeş Dimitri Karamazov arasında aynı kadına duyulan aşk ve miras meselesinin ardından yaşanılan bir trajedi.

    Kitabı okurken yer yer "Ne kadar basit bir konu, bunun üzerine mi küsur sayfa yazmış yazar ve en önemli eseri olarak görülmüş bu eseri yazarın?" sorusu sorulabilir. Lakin ben kitabın basit olarak gözüken konusuna odaklanilarak okunulmasini tavsiye etmem. Yazarın ustalıkla yaptığı ruh tasvirleri üzerinden, o dönem dünyasının etkisinde bulunduğu felsefi, sosyolojik akımların insanların psikolojilerine etkilerini görmekteyiz. Bunların insanların zihin dünyasını nasıl şekillendirdiğini; olumlu ve olumsuz ne gibi etkileri olduğunu ve ne gibi etkilerinin olabileceğini ve nihayetinde bireyden bütüne giderek toplumun bunlardan nasıl etkilendiğini (etkilenebileceğini) görüyoruz.

    Yazarın ortaya koyduğu karakterler ve onların neyi neden yaptığı üzerine akıl yürütmelerden hepimiz "Evet, yazar bu konuda çok haklı, insan böyle yapar bu konuda ancak neden böyle yaptığını kendisine açıklayamaz, biri sorarsa hemen reddeder hatta bunu yaptığını" gibi bir sözü kitabı okurken kendi kendimize sıklıkla diyebiliriz.

    Ayrıca yazar bir sara hastası ve kötü bir babaya sahipmiş; kitapta da kendi hayatından bu tarz izleri görmekteyiz. Kendi hayatındaki bu iki konuyu kitapta önemli noktalara koymuş.



    *SPOİLER




    Bu kısımda kitaptan çıkarımlarimi paylaşmak istiyorum. Kitaptaki karakterlerin sıklıkla Tanrının varlığı, yokluğu ve yokluğunda yaşanabilecekler ve bunun yaratacağı sorunlar üzerine etkileyici diyaloglara şahit oluyoruz. Dostoyevski'nin çağdaşi olan Nietzsche'nin 'Tanrı öldü' ve üst insan felsefesinin izlerini kitapta görüyoruz.

    Küçük kardeş Alyoşa'nin bulunduğu manastırın stratezi (Şeyh gibi) Tanrıyı, manastır da klasik tarz dini temsil etmektedir. Stratezin ölümü ile beraber ailedeki trajedi de yaşanmaya başlar.

    Stratez, ölmeden evvel kitabın baş karakteri ve kitapta herkes tarafından sevilen Alyoşa'ya sıklıkla aralarından ayrılma zamanının geldiğini söyler. Sonra da Alyoşa'ya kendisinin ölümü ile beraber manastirdan ayrılmasını ister. Çünkü artık dış dünyada kendisine ihtiyaç olduğunu özellikle ailesinin ihtiyacı olduğunu söyler.

    Karamazov ailesinin babası, çocuklarının hiçbirine doğru düzgün babalık hatta hiç babalık yapmamış, para ve kadın peşinde hayatını geçiren, herkesin iģrenecegi bir karakter. Büyük kardeş Dimitri Karamazov asker olsa da bu meslekte tutunamamis, babası gibi para ve kadın peşinde olan ama babası kadar düşük seviye olmasa da hoş bir karakter değil. İvan Karamazov, okumuş, kültürlü ve kendine özgü fikirleri olan bir karakter. Bu üçünün de ortak özelliği Tanrıya olan zayıf inançlarıdır. Hatta inanmıyor da diyebiliriz. İvan karakterinin ağzından bunu kitapta ara ara duyuyoruz zaten. İvan "Tanrı yoksa her şey mubahtir" fikrine sahip ve bu fikriyle uşaklarıni da derinden etkiliyor. Stratezin 'İsa'sını gönderdiği 'dünya' böyledir: son derece kötü bir halde.

    Bu inançsız karakterlerden birisi öldürülür, diğeri katil olur, diğeri delirmeye varan bir humma geçirir (şeytanla konuşur), birisi halk nezdinde rezil olur ve sürgün edilir. Adeta yazarın, Tanrısız bir toplum hakkında duyduğu endişeleri ve bu toplumun nasıl olabileceği hakkındaki fikirlerini Karamazov ailesi özelinde kitapta görmekteyiz. Sadece Alyoşa, ayakta kalır. (O bile manastirdan yani klasik dinden çıkınca ve stratezin ölümünden sonra inancinda gitgeller yaşar.)

    Yazara göre klasik din anlayışı gerçekten sona erdi, bunu o da kabul ediyor. Ancak dinin ve tabiki Tanrının olmadığı bir dünyanın daha kötü olacağı inancını da taşıyan yazar, orta bir yolun bulunacağını, bulunması gerektiğini düşünmektedir. Yazara göre üst insan, keşiş kiyafetinde manastirda dünyadan elini eteğini çekmiş, perhiz yapan ve eğitimsiz mucizeye inandığı için mucize görmeye dünden razi insanlara mucize gösteren bir Alyoşa değil; redingotunu giymiş, manastirdan ve ordaki perhiz anlayışından sıyrılmış, toplum içinde saygı ve sevgi duyulan bir Alyoşa'dır.

    "Belki de üstüninsan İvan değil de sensin."

    Dimitri bu sözü Alyoşa'ya söyler ve kitapta sıklıkla gördüğümüz bir sahne yaşanır: Merakla ve büyük bir heyecanla Alyoşa'nin düşüncelerini açıklaması beklenir.

    Kitabın en sevdiğim bölümünden biraz uzun bir pasaj alıntılayacağım, buraya kadar okuyan varsa heralde bu pasajı da okuyacaktır. Pasajda Şeytan, Ivan'a Tanrısız bir toplumu, insanları anlatır. Ve güzel bir tablo çizer. Lakin İvan, bunlari duymamak için kulaklarını tıkar. Çünkü o sırada hayalindeki bu şeytan imgesini kovmak istemektedir, kitapta sıklıkla karşılaştığımız bir gitgel yaşamaktadır. Burada önemli nokta, güzel Tanrısızlığın güzel çizilen tablosunun şeytana söyletilmesidir ve Ivan'in bu şeytani kovmak istemesi.


    "Eski görüşler, özellikle bütün eski ahlak kuralları yıkılacak, her şey yenilenecek, insanlar hayattan, sadece bu dünyada alabilecekleri mutluluk ve zevkleri tatmak için birleşecekler. İnsan ruhu tanrısal devliğe ulaşmış bir gururla yücelecek, tanrısal bir insan doğacak. İradesiyle, bilimlerle doğayı her an alabildiğine alt eden insan bundan durmadan öyle yüce bir zevk alacak ki, bu ona gökten beklediğini unutturacak. Hepsi, sonradan dirilmesi olmayan ölümlüler olduklarını öğrenerek ölümü ağırbaşlı, tanrısal bir soğukkanlılıkla kabullenecekler. Hayatın kısacık bir andan ibaret olduğunu anlayarak, gururun doğurduğu sitemleri unutacak, hemcinslerini çıkar gözetmeden sevecekler. Aşk ancak ömrün kısa bir zamanını doyuracak; bu kısalık fark edilecek, eskiden olduğu gibi “ölüm ötesinde sonsuz sevgiye” bel bağlamadan, olanca güçle sevmek bilinecek... vesaire, vesaire, buna benzer şeyler. Enfes doğrusu!"


    https://youtu.be/Hi-j52g6jHY


    Keyifli okumalar
  • Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl ü bahâdır

    Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedadır



    Bir gevher-i yek-pâre iki bahr arasında

    Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezadır



    Altında mı üstünde midir cennet-i a'lâ

    El-hak bu ne halet bu ne hoş âb u hevâdır



    Her bağçesi bir çemenistân-ı letafet

    Her gûşesi bir meclis-i pür-feyz ü safadır



    İnsaf değildir anı dünyâya değişmek

    Gül-zârların cennete teşbih hatâdır



    Hep halkın etvârı pesendîde vü makbul

    Derler ki biraz dilberi bî-mihr ü vefadır



    İstanbul'un evsâfını mümkün mü beyân hiç

    Maksûd heman Sadrı kerem-kâre senadır



    Ey Sadr-ı kerem-kâr ki dergâh-ı refîin

    Erbâb-ı dile kıble-i ümmîd ü recâdır



    İdin ola ikbâl ü saadetle mübarek

    Günden güne ikbâlin ola gün gibi zahir



    Sadrında seni ey leye Hak dâmi ü sabit

    Hep âlemin ettikleri şimdi bu duadır



    Ey Sadr-ı cihan-hân ede Hak devletin efzûn

    Kim devletin erbâb-ı dile Lûtf-ı Hudâdır



    Ez-cümle Nedîmâ kulun ey âsaf-ı devrân

    Müstağrak-ı lûtf u kerem ü cûd u atadır

    Nedim
  • 224 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    İlk dövmesi olarak, koluna ‘Marla Singer’ portresi kazıtmaya karar veren, ‘Fight Club’ manyağı biri geldi, açılın. Bu inceleme için geç bile kaldım. Film konusunda da bazı eleştirilerim olacak, ama onun dışında bulunduğumuz site sebebiyle tamamen kitap üstüne yoğunlaşacağım. İncelemenin spoiler içerdiğini söylememe gerek bile yok. Ama ben yine de uyarayım.

    Aslında bunun hakkında konuşmamalıyım. İlk kural.

    1996 yılında Chuck Palahniuk tarafından kaleme alınan Dövüş Kulübü, yazarın ilk kitabı. Palahniuk daha önce kısa hikayeler yazmayı denemiş, ancak yayıncıların dikkatini çekememiş. “Görünmez Canavarlar” adlı kitabı, yayıncılar tarafından rahatsız edici bulunduktan sonra, asıl rahatsız edici olanı göstermek için Dövüş Kulübü’nü yazmaya başlamıştır.

    Öncelikle anlatıcımızın bir adı yok. Ne ‘Joe’, ne de sadece filmi izlemiş kesimin genellikle zannettiği gibi ‘Jack’ değil. O yüzden karakterimiz Tyler’a evrilene kadar, kendisinden ‘Anlatıcı’ olarak bahsedeceğim.



    “Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.”

    Anlatıcı, birçok kişinin hayatlarında ulaşmak isteyeceği hedeflerin hepsine ulaşmış, tamamlanmış birisi. Lüks eşyalarla döşenmiş, içinde yemek pişmeyen, ama çeşni ve sosların bol olduğu, oldukça güzel ve lüks bir ev. Etiketinden dolayı, bir anda ederinden yüz kat daha fazla fiyatlara satılan, pahalı kıyafetlere sahip bir gardrop. Son model bir araba. İyi bir iş. Yani konformist kişilere göre, mükemmel ve kusursuz, ulaşılması için tüm ömrün feda edilmesinde sakınca görülmeyen bir yaşama sahip.

    Ama Anlatıcı, minik hayatından memnun değil. Fazla tamamlanmış, fazla mükemmel olduğunu düşündüğü hayatından sıkılmış. Kıstırılmış hissediyor. Tek kullanımlık eşyalara ve arkadaşlara sahip olduğu işinden, televizyon, reklamlar ve popüler kültürün durmadan, nefes bile almadan pompaladığı ve herkesin ulaşmak istediği yaşam tarzından, IKEA mobilyalarından, iç tarafında kim bilir hangi moda devinin soyadı bulunan etikete sahip kıyafetlerinden bıkıp, usanmış. O sıralar adını koyamadığı ve nedenini bilmediği bu bıkkınlık, kıstırılmışlık duyguları onu öylesine rahatsız ediyor ki, bir hastalığa sebep oluyor: İnsomnia.



    “Uykusuzluk böyledir işte. Her şey çok uzaklardadır, bir kopyasının kopyasının kopyası gibi.”

    Anlatıcı’yı uyutmayan, işlerin aslında hiç yolunda gitmediği, bütün bu yaşam tarzından çok sıkıldığı konularında uyaran ilk hisleri, Tyler Durden’ın ilk ortaya çıkış emareleri olarak görebiliriz. Anlatıcı tarafından ete kemiğe büründüğü tanışmalarından bile önce.

    Sadece uyumak isteyen ama üç haftadır uyuyamayan Anlatıcı, acı çektiğini ve kendisine Amital Sodyum, Tuinal ve Seconal’lar vermesini istediği doktorundan bir tavsiye alır: “Gerçek acının ne olduğunu görmek istiyorsan, ölümcül hastalıklara sahip insanların destek gruplarına git.”



    “İnsanlar ölmekte olduğunuzu sanırlarsa, bütün dikkatlerini size veriyorlardı. Bugün sizi son kez görüyor olmaları gibi bir ihtimal varsa, sizi gerçekten görüyorlardı.”

    Doktorun tavsiyesine uyan Anlatıcı, Tyler’dan, bıkkınlık ve sıkışmışlık hislerinden kurtulduğu ve bu sayede nihayet uyuyabilmesine neden olan destek gruplarına gitmeye başlar. Çünkü ölümünün yaklaştığını bilen bir insan için, lüks bir ev, içinde bulunan eşyaları kimin tasarladığı, kaç model arabaya bindiği ya da hangi marka kıyafeti giydiği genellikle önemli değildir. Çünkü altı ay ömrü kalmış bir insan için, sekiz ay sonra piyasaya sürülecek son model telefonun hiçbir önemi yoktur.

    Çünkü bu etrafımızı saran binbir türlü şeyden kurtuluşumuzdu. “İşte bu özgürlüktü. Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü.” Kendi kaçışını beceremeyen Anlatıcı, hastalıkları sayesinde tüm bunlardan arınmış insanların sözlerinde ve gözyaşlarında kendini arındırır, Tyler’ın çığlıklarını bastırır ve bebekler gibi uyumaya başlar. Tam iki yıl boyunca. Ta ki bir turist bozuntusu ortama gelene kadar: Marla.



    “Bu silah, bu anarşi, bu patlama, aslında hepsi Marla Singer’la ilgili.”

    “Marla’nın hayat felsefesi, bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu. Marla’nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu.

    Anlatıcı, destek gruplarına kendisi gibi bir yalancı geldikten sonra dibe vuramaz, ağlayamaz ve uykusuzluk geri döner. Marla’nın yalanı kendi yalanına ayna tutar ve yalandan başka bir şey göremez. Tyler Marla’yı delicesine istemeye başlar. Çünkü Marla, Anlatıcı’yı bu geçici rahatlamadan, kendisini kandırmaktan kurtaran tümördür. Çünkü Tyler’a göre Marla en azından dibe vurmak için çabalayan biridir.



    “Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı, benim ruhumu kurtarma savaşındadır. Bütün aidiyetleri yolumdan kaldıran öğretmen beni özgür kılacaktır.”

    “Adı Tyler Durden’dı. Sendikaya kayıtlı bir film makinistiydi, şehir merkezindeki bir otelde garsondu ve bana telefon numarasını verdi. İşte onunla böyle tanıştık.”

    Destek grupları sayesinde iki yıllık bir zincire vurulma süreci geçiren Tyler, Marla sayesinde bu zincirleri kırmaya başlar. İki yıl boyunca bastırılma ve geriye itilme neticesinde iyice sinirlenen Tyler kişiliği, en sonunda Anlatıcı tarafından ete kemiğe bürünecek kadar güçlenir. Filmde tanışmaları farklıdır. Filmde ilk tanışmaları uçakta gerçekleşir. Tyler, kendini akıllı sanan bu aptala, beş dakika içinde on tane ayar verir. Ama kitaptaki tanışmaları çok daha etkileyicidir bana göre.

    Kitapta bir çıplaklar plajında tanışırlar. Lüks evlerden, pahalı eşyalar ve kıyafetlerden uzakta, anadan doğma bir şekilde görünür ilk seferinde Tyler. Buradaki çıplaklığı Tyler’ın doğumu olarak görebiliriz. Tyler, plajda kütüklerle dev bir elin gölgesini yaratır ve belli bir anda bu gölgenin bir dakika boyunca kusursuz olacağını söyledikten sonra, kendi yarattığı elin ve kusursuzluğun avucunda oturur. Daha iyi bir iş, araba, eşyalar ya da ev kusursuzluk falan değildir. “Bir dakika yeterli” der Tyler, “Tek bir an. Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirsiniz.”



    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, canının istediğini yapmakta özgür olursun.”

    “Fiziksel güçle ve mülkiyetle olan bağlarımı niçin koparıyorum? Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim.”

    Tyler Durden’ın ilk işi, Anlatıcıyı bağlayan bağları tek tek çözüp, yok etmektir. Anlatıcı’nın bütün ömrünü uğruna heba ettiği dairesini, eşyalarını, kıyafetlerini havaya uçurur. Son model arabasının ön camına da bir masa lambası saplar. Tyler, Anlatıcı’yı kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtarmıştır. Nihayetinde, postacı dahil kimsenin uğramadığı bir muhitte bulunan, su ve elektriğin dâhi doğru düzgün sağlanamadığı, eşyaların olmadığı ve ön kapısında kilit bile bulunmayan köhne bir evde, Tyler ile yaşamak üzere yola çıkar.



    Tyler diyor ki: “Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum”

    “Dövüş Kulübü’ne hoş geldiniz.”

    “Belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir. Belki de cevap, kendine zarar vermektir. Belki de kendimizi daha iyi bir şeye dönüştürmek için her şeyi kırıp dökmemiz gerekiyor.”

    Kadınlar tarafından yetiştirilmiş erkekler, Dövüş Kulübü’nde kitleler halinde özgürleşmeye başlar. Kendilerine dayatılan şeylerden birbirlerine zarar vererek kurtulurlar. Kişinin sadece tüketici rolüyle var olabildiği bir zamanda, modern yaşamdan, tüketici toplumundan, medya yoluyla pompalanan popüler kültürden ancak şiddetle yani ilkel bir yolla arınmaya başlarlar. Birbirlerine attıkları her yumrukta, çevrelerini saran bu sisteme karşı bir öfke boşalması yaşarlar. Dövüş Kulübü inanılmaz bir hızla yayılır. Tyler, ilk kuralda dövüş kulübü hakkında konuşmayı yasaklar. İkinci kural yine aynıdır. Tyler, bu şekilde, bunun önemini üstüne basa basa haykırır. Tyler’ın taktiği oldukça iyidir. Çünkü bir şeyi kitlelere en hızlı şekilde yaymanın en iyi yolu, o şeyi yasaklamaktır.



    “Önce aptal olduğunu ve bir gün öleceğini kavraman gerek. Yüzüme bak. Bir gün öleceksin ve bunu kavramadığın sürece benim gözümde beş para etmezsin.”

    “Önce dibe vurmak zorundasın.”

    Hâlâ bazı sınırlardan kurtulamamış olan ve dolayısıyla Tyler’ı da sınırlamaya çalışan Anlatıcı, yine Tyler tarafından iteklenerek bir üst seviyeye geçer. Anlatıcı, melek yüzlünün güzel suratını darmadağın ettikten sonra hiçbir tat alamadığını fark eder. Belki de dövüşmek insanı kesmez oluyordu. Belki de dövüşü bırakıp daha büyük şeylere yönelmesi gerekiyordu. Anlatıcı’nın bu hareketi sonrası Tyler, Dövüş Kulübü’nde ya çıtayı yükseltmeleri ya da bu meseleyi bitirmeleri gerektiğini düşünür. Tyler tabii ki çıtayı yükseltmeyi seçer.



    Kargaşa Projesi’nin beşinci kuralı da şudur: “Tyler’a güvenmek zorundasınız.”

    Tyler’ın bir sonraki hedefi daha büyüktü. Dövüş Kulübü ile insanları bireysel olarak kurtarmak yetmiyordu. Kargaşa Projesi’nin hedefi medeniyeti tüm toplum için tahliye etmekti. Derhal ve tamamen. Kültürel bir buzul çağı, vaktinden önce başlatılmış bir karanlık çağ, dünyanın kendisini toplamasına yetecek bir eylemsizlik süreci. Tyler, anarşiyi haklı çıkarıyordu, ona anlam kazandırıyordu.

    Özellikle Kargaşa Projesi sonrası, Tyler hakkında sıklıkla düşülen bir yanılgı var. Tyler, bir devrimci değil. Evet, sistemin amansız bir düşmanı ve gözü dönmüş bir şekilde sistemden ve getirilerinden, toplumdan götürdüklerinden nefret ediyor. Ama Tyler, sistemi yıkıp, yerine yeni bir sistem getirmekle asla ilgilenmiyor. Tyler’ın istediği sistemi yıktıktan sonra yerine hiçbir şey koyulamaması. Tyler, düzeni yıktıktan sonra, herhangi bir düzen istemiyor. Tyler, dünyadan tarihi söküp atmak istiyor. Tyler, Mona Lisa ile kıçını silmek istiyor.



    Ben genel hatlarıyla bir inceleme yapmayı seçtim. Yine de çok kısa tutamadım sanırım. Yoksa üstüne konuşulacak daha çok noktası var kitabın. Tek sayfasında bile saatlerce konuşulacak, değinilecek pek çok konu ve metafor var. Okuyun, okutturun.



    Film hakkında da kısaca bir şeyler söyleyeyim. Eleştirim filme değil, ama filmin bazı kişiler tarafından konulduğu yerle alakalı. İzlediğim en iyi film olmasa bile, en sevdiğim filmdir kesinlikle. Fincher’ın, Palahniuk tarafından bile kıskanılan kurgusu, çekim açıları ve teknikleri, araya serpiştirilen güzel ayrıntılar, muhteşem bir şarkı eşliğinde kitaba göre kat kat daha vurucu bir final ve muhteşem oyunculuklar. Kült film mertebesini sonuna kadar hak eden bir filmdir benim için. İsteyen, istediği mesajı almakta serbesttir tabii ki. İnsanı düşünmeye iten pek çok mesaj da içerir gerçekten. Ama bazı kişilerin yaptığı gibi Kapitalizm karşıtlığı açısından kutsal bir yere konulabilecek bir film ya da rehber değildir kesinlikle. En nihayetinde eleştirdiği her şeyin en büyük savunucusu, üreticisi, en büyük çarkı olan Hollywood tarafından önümüze konulmuştur. Bu konuda çıkarılabilecek en güzel mesaj da bu olabilir bence. Kapitalizm ve popüler kültür üreticileri eğer paraya dönüştürebileceklerse, kendilerine yöneltilen eleştirileri bile allayıp pullayıp piyasaya sürebilirler. Onlar için içeriğin bir önemi yoktur. Para getiriyor mu? O zaman sıkıntı yok.

    Film ve muhteşem final şarkısı ile bitireyim incelemeyi:

    https://youtu.be/FSCgfI3OG7s


    “Tebrikler, dibe vurmaya bir adım daha yaklaştın.”