• Zira hadisin ifadesiyle "İnsanı günahlara doğru götüren yol nefsin hoşuna giden şeylerle çevrili." Böyle olduğu için de nefislerin ateşe koşan kelebekler gibi günaha koşmaları daha kolay. Bu yüzden gençliğin imanı için çalışanların işleri oldukça zor. Zaten var olan bu zorluktan dolayı "Bir insanın hidayetine vesile olmak, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır." denilmiştir. Bir başka yer de de "Bir şeyi Allah rızası için yapmak ihlas olduğu gibi, bir şeyi Allah için terk etmek de ihlastır." buyrularak, nefsin bütün istek ve arzusuna rağmen Allah'tan yana tavır koymanın da ihlas olduğuna vurgu yapılmıştır.

    Şimdi biz günlük hayatımızda Allah için terk ettiğimiz, yapmadığımız belli başlı olayları sayarak, durduğumuz yeri belirlemeye çalışalım:

    - Bu gün Allah için hiç gıybet yapmadım.
    - Bu gün Allah için hiç harama bakmadım.
    - Bu gün Allah için hiç harama el uzatmadım.
    - Bu gün Allah için hiç yalan söylemedim.
    - Bu gün Allah için hiç namazımı son ana bırakmadım.
    - Bu gün Allah için hiç virdimi aksatmadım.
    - Bu gün Allah için hiç kalp kırmadım.
    - Bu gün Allah için hiç başkalarında kusur aramadım.
    - Bu gün Allah için hiç israf yapmadım.
    - Bu gün Allah için hiç malayani ve boş şeyler konuşmadım.
    - Bu gün Allah için hiç faize el uzatmadım.
    - Bu gün Allah için hiç yetim hakkı yemedim.
    - Bu gün Allah için hiç trafikte gözü açıklık(!) yaparak kimsenin sırasını almadım.
    - Bu gün Allah için hiç Nam-ı Celil-i Subhani'yi, gittiği her yere götüren Allah dostları hakkında suizanda bulunmadım.
    - Bu gün Allah için Müslümanlara zararları yüzyıllardır bilinen çevrelerle anlaşılmaz bir hırs ve çekememezlik yüzünden iş birliği yapmadım.
    - Dünya ve dünyalık için, mevki makam hırsıyla hiç kimseye iftira atmadım, bir tek gönlü bile kırmaktan yılandan akrepten çekindiğim gibi çekindim.
    - Bu gün Allah için hiç insanların ellerindeki avuçlarındakini "ortak olalım" diyerek alıp üzerine yatmadım.

    Hiç şüphesiz bunların sayısını da çoğaltabiliriz.
  • Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
    - Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
    - Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

    O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
    - Ne oldu, nasıl oldu?
    - Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
    olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
    - Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
    olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
    Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
    - Hayır, neden?
    - Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
    *sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
    Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
    Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
    - Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
    İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
    - Radikal bir karar!*
    - Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
    Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
    - Eşiniz ne dedi?
    - Hocam biliyor musun ne oldu?
    - Ne oldu?*
    - Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
    Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

    - Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
    - Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
    Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
    - Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
    - İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

    Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

    "Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
    - Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
    - İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
    Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
    - Eşiniz gelmek istemedi!*
    - Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
    Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
    Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

    - Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
    - Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
    İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
    Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
    "Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
    "Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
    Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
    Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
    Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

    Doğan CÜCELOĞLU
  • Ebu Zer'in Dinsizlik İle İtham Edilmesi

    ("Dine Karşı Din" kitabını okurken Ali Şeriati'nin Ebu Zer ile ilgili şu şözleri bugün "selefi, vahhabi, harici, Kur'an sapığı" gibi yaftalarla yaftalamaya çalışanların amacını bana hatırlattı.)

    "O, ilim ehli, araştırma ehli ve tenkit ehli gibi oturup sakin sakin, yavaş yavaş, nezaketle, sessiz sedasız, kimseyi rahatsız etmeyecek kelime oyunlarıyla, hakikatleri, sadece ve sadece havas ve araştırma ehli için gündeme getirmek yerine Medine de, Şam’ da bir deve kemiği alarak doğrudan peygamberin halifesinin (!) yolunu tutar, Mü'minlerin emirine karşı feryat eder. "Ey Osman! Fakirleri sen fakir yaptın ve zengini de sen zengin ettin.” Ardından hem Yahudi hem de İslam âlimi (!) olan, Peygamber’in sahabelerine bile Kur’an’ın manalarını ve İslam’ın görüşlerini güya açıklayan, muhterem ve yüce ruhani (!) Kaab’ın yanına giderek haykırır: “Ey Yahudi’nin Oğlu! Sen bizim dinimizi bize öğretmeye mi kalkıyorsun?” der ve tek silahı olan deve kemiğini ona doğru fırlatır ve kafasını yarar. Onu Şam’a sürerler. Ebuzer her gün Muaviye’nin sarayına gelir ve oradaki topluluğun önünde şöyle seslenir: “Ey Muaviye! Eğer bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan israftır. Yok eğer halkın parasıyla yaptırdıysan ihanettir!.” Ebuzer mescitte daima “Kenz” ayetini ve hiç de maslahatına ve menfaatine uygun düşmeyen hadisleri okurdu. Zira şu söze dayanarak maslahata uygun sözler sarf edebilirdi diğerlerinin yaptığı gibi. “İnsan bütün hakikatleri söylemek mecburiyetinde değildir, fakat her söylediği hakikat olmalıdır.” Yani “Her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir, fakat her söylediğin doğru olmalı.”

    Oysa Ebuzer sürekli olarak mescitte Kenz ayetini okumuştur. Ebuzer’in bu tutumu İslam’ın büyük ve muhterem ashabını, camianın nüfuz sahibi şahsiyetlerini ve Peygamber’le dostluk bağı bulunan ensar ve muhacirden olan peygamberin gazvelerine katılmış bireyleri tahrik etmiştir. Ve onu dinsizlikle, şer’î kanunlara ve İslam hükümetine isyan etmekle, ümmetten ayrılmakla, müminler arasına tefrika sokmakla, kötü düşünceleri Müslümanlar arasında yaymakla, din kardeşleri arasında ihtilaf çıkarmakla, fakir zengin ayrımı yapmakla suçlamışlardır. Onu yalnız bırakmışlardır. Üstelik sadece Medine’deki İslam hâkimi değil, Şam’daki eyalet başkanı ve Müslümanların önde gelenleri tarafından kovulmuştur. Her yerde onun dinden döndüğü, Allah’a, Peygamber’e, Kur’an’a ve ahirete inanmadığı söylentileri yayılmıştır.

    Ebuzer fakir ve mazlum halkın tek ümidi idi. O, tüm mazlum halk için feryat ediyordu. Bu nedenle halk, sürgünü sırasında ona veda edebilmek için çevresinde toplandı. Askerler onu götürmek için deveye bindirdikleri sırada beni çok şaşırtan o konuşmasını yaptı. İnsan bu durumda Ebuzer’den farklı sözler duymayı bekliyor. Yeni şeyler söyleyeceğini, halka yeni bir şeyler öğreteceğini düşünüyor, o ise şöyle diyor: “Eşhedu ellâ ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluh/Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.” (Halk da onunla beraber şehadet getiriyor). Ardından şöyle devam ediyor: “Ey İnsanlar! Ben şehadet ediyorum ki kıyamet haktır. Cennet haktır. Cehennem haktır. Allah tarafından gönderilen her şeyi kabul ediyorum. Hepiniz şahit olun.” Orada hazır bulunan halk da buna şahitlik eder.

    O dönemin Şam halkı Muaviye’nin yaptıgı propagandaların kurbanı idi. Dinlerini Muaviye sisteminden öğreniyorlardı. Ve bu sistem İslam’ı, İslâmi olay ve şahsiyetleri menfaatlerine uygun olarak halka anlatıyordu. Kendi menfaatine, sistemin menfaatine ve kendi tabakasının menfaatine uygun bir şekilde! Hatta bu propagandalar o kadar etkiliydi ki Ali mescitte öldürüldüğünde herkes şaşkınlıktan sormaya başlamıştı: “Ali’nin mescitte ne işi vardı? Ali namaz mı kılıyor muydu ki?”

    Ve ben o zaman Ebuzer’i neden ve neyle itham ettiklerini bugün anlıyorum. Çünkü onun İslam’ı Emevi sistemini tehdit ediyordu. Onun Kur’an’ı namaz imamlarının, hatiplerin, müfessirlerin, fakihlerin, sisteme bağlı kişilerin menfaatlerini alt üst ediyordu. Onun öyküsü halk için örnek oluyordu. Onu dinsizlikle itham ettiler. Zira İslam toplumunda huzursuzluk çıkaran bir bireyi felç etmenin tek yolu, onun dinsiz olduğu söylentisini Müslümanlar arasında yaymaktır, onun kâfir olduğunu iddia etmektir ve Şii bir toplum da onu Sünnî olmakla ve Vahhabi propagandası yapmakla suçlamaktır.

    Ebuzer yıllarca Peygamber’in arkasında kılıç salladıktan ve peygamberin sevgisini kazandıktan sonra sırf Ali ile dostluk kurdu diye, yöneticilerin menfaatleri karşısında küstahlık etti diye, “hâkim İslam’ın” propagandalarını rezil etti diye, fakirlik, düzen ve cehalet kurbanlarını uyandırdı diye İslam toplumunda hakkında çıkan ithamları yalanlamak için Müslüman olduğunu ifade etmek zorunda kalıyor. Allah’a ve Peygamber’e inandığını ispat etmek mecburiyetinde kalıyor. İslam’a giren dördüncü kişi olan Ebuzer, kırk beş yıllık acıdan, cihattan, çabadan, hizmetten ve İslam yolunda halkı bilgilendirme zahmetinden sonra iman ettiğini ilan ediyor (!) Ebuzer’in yaptığından daha garip olanı ise Hz Hüseyin’in Medine’den çıkacağı esnada yazdığı ve kardeşi Muhammed Hanefiyye’ye verdiği vasiyettir. Vasiyet şu sözlerle başlıyor: “Muhakkak ki Hüseyin Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eder... ” İbret alın ey akıl sahipleri, ey basiret erbabı!!!"
  • “Bugün Allah için ne yaptın?” sorusuyla yaşam atılımını insana bağlayan düşünce, farkına varmadan “Bugün Allah benim için ne yaptı?” hazırcılığına mı dönüştürülmektedir.
  • DOĞAN CÜCELOĞLU'NDAN BÜTÜN ANNE BABALARIN VE ÖĞRETMENLERİN OKUMASI GEREKEN BİR HİKAYE

    Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
    - Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
    - Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

    O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
    - Ne oldu, nasıl oldu?
    - Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
    olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
    - Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
    olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
    Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
    - Hayır, neden?
    - Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
    *sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
    Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
    Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
    - Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
    İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
    - Radikal bir karar!*
    - Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
    Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
    - Eşiniz ne dedi?
    - Hocam biliyor musun ne oldu?
    - Ne oldu?*
    - Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
    Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

    - Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
    - Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
    Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
    - Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
    - İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

    Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

    "Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
    - Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
    - İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
    Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
    - Eşiniz gelmek istemedi!*
    - Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
    Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
    Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

    - Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
    - Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
    İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
    Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
    "Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
    "Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
    Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
    Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
    Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

    Doğan CÜCELOĞLU
  • Bugün Allah için ne yaptın?
  • GELECEKTEKİ GELMEKTE OLANA BİR MEKTUP!

    Bugün ayrı bir özledim seni. Biliyorum ve inanıyorum ki bir gün karşılaşacağız ve ebediyete kadar ayrılmayacağız. Söylesene bensiz ne yapıyorsun? Sahi ne yapıyorsun şimdi? Günün nasıl geçti? Dün ne yaptın meselâ? Günlerin, ayların, yılların bensiz nasıl geçti? Düşünmeden alamıyorum kendimi. Sen de beni merak ediyor musun? Nerede kaldı bu adam? Hangi boş işlerle uğraşıyor diye düşündün mü hiç? İnan seni bekliyorum, hasret kaldığım! Sensiz yarım yaşamaya çalıştığım hayatımı, tamamlamanı bekliyorum. Arıyorum seni! Aranmaması gereken yollarda, çıkmaz sokaklarda... Deli divane dolaşıyorum, kuytu köşelerde, bitap bir vaziyette, sana ulaşmaya çabalıyorum. Arada bocalıyorum da. Ama olsun seni bulacağım elbet. Bir umut vîrâne binalarda, ıssız mekânlarda, sana bakınıyorum. Bir iz ümidiyle girmedik yer, çalınmadık kapı, ulaşılmadık şehir bırakmıyorum. Seni arıyorum her yerde. Cadde cadde ilanlar asıyorum. Kaybımı arıyorum! Sensiz geçen zamanlarımın kaybını... Bulamadığımı, özlem duyduğumu arıyorum.

    Mehmet Zâhid Eser ﷽