Hayatımın bütün mutsuzluğu —bunu söylerken niyetim yakınmak değil, genel bilgi mahiyetinde bir saptama yapmak—, mektuplardan ya da mektup yazma imkânından ileri gelmiştir diyebilirim. İnsanlar beni bugüne kadar hiç aldatmadılar ama mektuplar hep yaptı bunu; üstelik başkalarınınkiler değil, kendi yazdıklarım. Benim durumumda, özel bir mutsuzluk bu, daha fazla söz etmek istemiyorum bundan, ama aynı zamanda da genel bir şey. Mektup yazma imkânının basitliği —sırf teorik olarak bakarsak— ruhların korkunç sarsıntısını dünyaya getirmiş olmalı. Hayaletlerle ilişki kurmak bu; üstelik sadece mektubun yazıldığı kişinin hayaletiyle değil, insanın kendi hayaletiyle de ilişki kurması. O hayalet biz yazarken elimizin altında, mektup geliştikçe ya da bir mektubun diğerini pekiştirdiği, kendini ona tanık olarak gösterebileceği bir dizi mektupta insanların mektup yoluyla birbirleriyle ilişki kurabilecekleri düşüncesi nereden çıkmış ki! Uzaktaki bir insanı düşünebilir ve yakındaki bir insanı elimizle tutabiliriz; geri kalan her şey insan gücünü aşar. Ama mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen öpücükler yerlerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları. Bu zengin besin sayesinde görülmemiş derecede çoğalırlar. İnsanlık bunu hissediyor ve buna karşı savaşıyor; insanlar arasındaki hayaletli iletişimi olabildiğince kesmek ve doğal bir ilişki biçimine, ruhların huzuruna kavuşmak için demiryolunu, arabayı, uçağı icat etti, ama hiçbir şey işe yaramıyor, belli ki bunlar uçurumdan düşerken yapılmış icatlar, karşı taraf ise çok daha sakin ve güçlü; mektuptan sonra telgrafı icat etti, telefonu, telsizi. Hayaletler açlık çekmeyecekler, ama biz telef olacağız.