《Mizgine_İslâm / ميزگينه اسلام》Ӝ̵, bir alıntı ekledi.
21 May 23:57 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Heyetler Yılı :
Amr b.Âs ile Ebu Zeyd'in Umman'da Yapacağı İşler

Umman halkı kelime-i şehadet getirmeyi kabul ederek Allah'a ve Resûlüne boyun eğecek olurlarsa, Amrb.Âs orada yönetim işleriyle uğraşacak;[10] Yani Müslüman zenginlerden sadaka ve zekatlarını toplayacak, onların yoksullarına dağıtacak,
Mecusilerden (ateşe tapanlardan) cizye alacak,[11] Müslümanlar arasındaki
dâvaları da halledecekti.
Ebu Zeyd ise;
namaz kıldıracak, halka İslâmiyet] anlatacak, Kur'ân-ı Kerîm'i ve sünnetleri
öğretecekti. Amr b.Âs ile Ebu Zeyd, Umman'a gittiler. Ceyfer ile kardeşi Abd'i,
deniz sahilindeki Suhar panayırında buldular.[12] Suhar; Umman'ın her yıl Recep ayının başında açılıp beş gece süren panayırı idi.[13] Amr b.Âs der ki:
"Umman'a vardığım zaman, önce Abd b.Cülendâ ile buluşmak istedim. Çünkü, o, iki adamdan en uslusu idi.[14] Ona: 'Ben sana ve senin kardeşine Resûlullah Aleyhisselamın gönderdiği elçisiyim!' dedim. Abd:
'Kardeşim yaşça ve saltanatça benden önce gelir. Ben seni onunla görüştüreyim. Mektubunu o okusun!1 dedi.[15] Sonra da:
'Sen nelere davet ediyorsun?1 diye sordu.
'Ben seni bir olan, eşi ortağı olmayan Allah'a iman ve ibadet etmeye, O'ndan başkasına tapmayı bırakmaya, Muhammed'in de O'nun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getirmeye davet ediyorum!' dedim. Abd b.Cülendâ:
'Ey Amr! Sen kavminin ulu kişisi olan bir kişinin oğlusun. Senin baban bu hususta nasıl davrandı, ne yaptı? Şüphe yok ki; o bize bu yolda bir misal, bir örnek olabilir!' dedi. 'O, Muhammed Aleyhisselama
iman etmeden ölüp gitti. Ben onun da Müslüman olmasını ve Muhammed Aleyhisselamı doğrulamasını çok arzu ederdim! Ben de önceleri onun görüşünde idim. Nihayet, Allah beni İslâmiyete hidayet etti1 dedim. Abd:
'Sen ona ne zaman tâbi oldun?' diye sordu. Necaşî'nin yanında!' dedim
ve Necaşî'nin ne zaman Müslüman olduğunu haber verdim. Abd:
'Necaşî'nin kavmi, onun hükümdarlığı hakkında ne yaptı?' diye sordu. 'Hükümdarlığında bıraktılar ve ona tâbi oldular!' dedim. 'Uskuflar* ve ruhbanlar da
ona tâbi oldular mı?' diye sordu. 'Evet!' dedim. Abd:
'Ey Amr! Söylediğin şeye dikkat et! Adam için, yalan söylemekten daha ayıp, daha kötü bir huy yoktur!' dedi. 'Ben ne yalan söylerim, ne de dinimizde yalanı helâl sayarız!' dedim. Abd:
'Herakliyus, Necaşî'nin Müslüman olduğunu öğrenebilmiş mi idi?' diye sordu.
'Evet!' dedim. Abd:
'Bu, nasıl ve hangi şeyle öğrenilebilmiş?' dedi. 'Necaşî,
Herakliyus'a haraç gönderirmiş. Müslüman olduğu, Muhammed Aleyhisselamın peygamberliğini
doğruladığı zaman:
'Hayır! Vallahi, benden bir tek dirhem bile istemiş olsa, ona vermem!' demiş.
Herakliyus onun bu sözünü
haber alınca, kardeşinin oğlu Yennak:
'Senin dinine aykırı, sonradan ortaya çıkan bir dini din edinen kulunun yaptıklarını yanına bırakacak mısın?!' demiş. Herakliyus da:
'Adam kendisi için bir din seçmişse, ben ona ne diyebilirim? Vallahi, ben de,
esirgeyip cimrilik etmeseydim, muhakkak onun yaptığı gibi yapardım!' demiş'
dedim. Abd:
'Ey Amr! Neler söylediğine dikkat et!' dedi.
'Vallahi, sana doğru söylüyorum!' dedim.
Abd:
'Peygamberiniz neleri emrediyor? Nelerden de sakındırıyor? Onları da bana haber ver?' dedi. 'Yüce Allah'ın
buyruklarına boyun eğmeyi emrediyor. Ona asi olmaktan, karşı koymaktan
sakındırıyor. İyiliği, akraba haklarını gözetmeyi emrediyor. Zulümden,
haksızlıktan, zinadan, içkiden, taşlara, putlara, salibe tapmaktan sakındırıyor' dedim. Abd:
'Onun davet etmiş olduğu bu şeyler ne kadar güzeldir! Kardeşim beni
dinlese, bana uysa da, gidip Muhammed'e iman ve onun getirdiklerini doğrulasak
ne iyi olurdu. Fakat, kardeşim saltanata
düşkün ve onu elden bırakmakta cimridir!' dedi. 'Eğer o Müslüman olursa, Resûlullah Aleyhisselam yine onu kavmine hükümdar yapar. Zenginlerinden sadakalarını alır, fakirlerine, yoksul olanlarına verir' dedim.
Abd:
'Hiç şüphesiz, bu da güzel ahlâktır!1 dedi ve 'Sadaka dediğin nedir?' diye sordu. Mallar hakkında farz ki İman zekat ve sadakanın nev' ve miktarlarını ona haber vere vere develerin zekatına geldiğim zaman, Abd, bana:
'Ey Amr! Ağaçlardan, otlardan yayılan ve sulanmak için su başlarına sürülen yaylım hayvanlarımızdanda mı zekat ve sadaka alacaksın?1 diye sordu. 'Evet!' dedim. Abd:
'Vallahi, yurtlan uzak, sayıları da pek çok olan kavmimin bunu benimseyeceklerini pek sanmıyorum!' dedi.[16] Kapısında günlerce bekledim.[17] Abd, kendisine verdiğim haberlerin hepsini kardeşine ulaştırdı.[18] Sonra, bir gün, Ceyfer beni
çağırdı. Yanına girdim.[19] Ceyfer'in adamları, hemen kollarımı tuttular. Ceyfer:
'Bırakınız onu!' deyince, bıraktılar. Oturmak için ileri vardım. Beni oturtmadılar. Ceyfer'e baktım.
Bana: 'Dileğini getir!' dedi.[20] Mühürlü mektubu kendisine sundum. Açıp sonuna kadar okuduktan sonra, kardeşine verdi.
O da, Ceyfer gibi okudu. Kendisini, kardeşi Ceyfer'den daha uslu ve mülayim gördüm.[21] Ceyfer:
'Bana haber ver: Kureyşîler bu hususta ne yaptılar? Nasıl davrandılar?' diye sordu.
'İslâmiyeti benimseyerek de, kılıç korkusu ile de tâbi oldular!1 dedim. Ceyfer:
'Onun yanında bulunanlar kimlerdir?' diye sordu. 'Allah'ın hidayetiyle akılları başlarına gelip dalâlet içinde bulunduklarını anlamış, İslâmiyete can atmış ve Resûlullahı başka herşeye tercih etmiş, üstün tutmuş olanlardır. Şu çıkış yeri bulunmayan vadilerde senden başkasının kaldığını bilmiyorum! Sen bugün Müslüman olmaz, Resûlullaha uymazsan, süvarilere çiğnenirsin. Cemaatin de perişan ve darmadağın olur.
Müslüman ol, selamete er! Yine, kavminin üzerine hükümdar olursun! Senin üzerine ne süvariler, ne de piyadeler gelir!1 dedim.[22] Ceyfer:
'Sen bugün beni kendi halime bırak da, yarın yanıma dön!' dedi.[23] Ceyfer'in kardeşinin yanına döndüm. Bana 'Ey Amr! Eğer saltanatı esirgemez, cimriliği tutmazsa, kendisinin Müslüman olacağını umarım' dedi. Ertesi gün olunca, tekrar
Ceyfer'e gittim. Ceyfer, içeri girmeme izin
vermeye yanaşmadı. Ceyfer'in kardeşi Abd'in yanına döndüm. Ceyfer'le buluşamadığımı ona haber verdim. Bunun üzerine, beni götürüp Ceyfer'le buluşturdu.[24] Ceyfer:
'Ben senin davet ettiğin şey üzerinde düşündüm: Eğer ben elimdeki saltanatımı başka bir adama bırakırsam, Arapların en zayıfı ve düşkünü durumuna düşerim![25]
Onun süvarileri, buralara kadar gelip ulaşamazlar. Eğer gelir, ulaşırlarsa,
ortada kimi bulup da savaşacaklar?1 dedi.[26] 'Öyleyse, ben yarın çıkıp gideceğim!' dedim. Ceyfer benim gideceğime
kanaat getirince,[27] kardeşi onunla gizlice konuştu:
'Biz bu hususta ona üstün gelemeyiz!
Kendilerine haber saldığı her hükümdar, davetine icabet etti!' dedi.[28] Ceyfer, ertesi günü, sabahleyin, bana haber saldı.
Huzuruna varınca,[29] kendisine:
'Ey Cülendâ! Sen her ne kadar bizden uzakta bulunuyorsan da, Allah'tan uzakta değilsindir. Seni tek başına yaratmış olan Allah, ibadeti yalnız Kendisine tahsis etmene ve O'nun seni yaratırken işe karıştırmadığını senin de ibadette O'na ortak tutmamana lâyıktır. İyi bil ki; sen ölü bir halde iken, O seni diri kıldı. Seni yine eski haline çevirecek, öldürecek, sonra da diriltecektir. Bak! Şu ümmî peygamber sana dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak bir din getirmiştir. Ahiret ecir ve mükâfatını isteyen, ondan yararlanır.
Nefsine uyan ise, onu bırakır. Sonra bak! İyi düşün ki; o, insanların getirdiği şeylere hiç benziyor mu? Eğer benzemiş olsaydı, belli olur, açıkça görülürdü. Sen bu haber üzerinde muhayyersin: Bu, kullarınkine
benzemiyorsa, Allah tarafından olduğunu ve söylenen şeyi kabul et! Eğer işe önem vermez, aldırış etmezsen, va'd edilen şey başına gelir!' dedim.[30]

İslâm Tarihi, M. Asım Köksal (Sayfa 4355)İslâm Tarihi, M. Asım Köksal (Sayfa 4355)

Pencerenin Önünden Pencerenin Arkasından
Sonsuz bir pencereden bakıyorum sana
Ve sonsuz bir yol giriyor aramıza.
Bağdatı arayan kavuşuyor da Bağdat'a
Ben sora sora kaybediyorum ya seni ya kendimi.

Yola ekleniyor attığım her adım
Daha da uzuyor aramıza giren yol.
Hiç gitmediğim bir hakikate
Soru sormadan gitmem bekleniyor.

Cevaplar bir mayın tarlası şimdi
Varmadan menzile vakitsiz hepsi.
Hangisine bassam ayağımı
Kesilir adımlarım hiç olma korkusu ile.

Yoldaşlarım var, yol göstersinler diye
Kimisi bir mayının üstünde,
Kaybolmamak için hiçlikte
Kesmiş adımlarını, sorularını
Ve sığınmış "işte menzil burası" diye bir yalana.

Kimisi bandajlı gözleriyle elleri önde
Bir kör ebe oyunun kör ebesi gibi
Karanlığı tarıyor. Tanımadan güneşi;
Aydınlığı arıyor, umut içinde ümitsiz kalıyor

Meczup koyuyor adını ebenin, mayın üstündekiler
Yalana davet buyuruyorlar.
Tut şu can simidini daha boğulmadan
Ümitsizlik denizinde diyorlar.
Kimisi var biad ediyor.
Kimisi var boğuluyor.

Sonsuz bir pencereden bakıyorum sana
Ve sonsuz bir yol giriyor aramıza.
Ya yanlış yerinde duruyorsam pencerenin
Ya Ters bakıyorsam tüm hakikate.

Kendi gerçeğime mazharım sonunda
Tüm sorular, tüm cevaplar fuzuliymiş
Hiç gidilmemesi gereken yeri terk etmişim
Varacağım yer, yola çıktığım yermiş

Soru da benmişim cevap da ben
Yol sana uzanmıyor bana uzanıyor
Baktığım sensin bakmam gereken ben
Çünkü sen bensin ben senim

Tüm hilesi hayatın
Olduğundan fazla olma arzusu.
Yanılsamalar hep nefisten.
Kaybetmeden değeri, kavrayamaz beşer
Bu ilk ve tek gerçeğimiz ademden.
Şimdi anlıyorum işte meçhulde ki fazileti.
Bir ömür hamal gibi aradığım menzili,
Üzerimde gezdirmişim.

Sonsuz bir pencereden görüyorum seni
Baktığım yerden ve gördüğün yerden.
Ve içimize uzanıyor şimdi tüm yollar.
Bağdatı arayan Bağdatı bulur
Seni arayan kendini.
Saadet olduğu gibi kabul etmektir.
Ramazan Kudat

Tuz ve Yara
Şehrin kirli saçlı kederi
Ve efsunlu bir öğlen güneşiyle çağlıyor kanlı dere..
İçinde et bırakmış, can bırakmış bir şiir gibi adın.
Yarama sardığım peygamber çiçeği kokusu
Ve suyun ince belinden tutmuş bir sevda korkusu..
Başını eğdiğin küslüğün gölgesinde ağlıyor çiçekler.
Düşüp kendimi incittiğim sabahlar kadar yorgun ve uykulu kalbim.
Gecenin rengi kara..
Canımda tuttuğum, tuz ve yara..

Şilan Avcı

Neo Beat
Neyin yanındaysanız ben karşısındayım, inanmadıklarınıza inanıp inandıklarınızaysa inanmıyorum
Sistemin bize empoze etmeye çalıştığı yargılara inanmıyorum, #yoldaprojesi özgürlüktür!
Do you believe in r’n’r? Can music save your mortal soul?
Bu dünyada gerçekten inandığımız iki şey var: Rock and Roll
Beat kültürü boş yaşamaktan ziyade, serbest yaşamayı arzular. Bunu ayıramayanların Beat kültürünü anladıklarına inanmıyorum

İnanmaya; inanmıyorum .
İnansam inandığıma, inanmasam inanmadığıma inanmıyorum
Sadece ve sadece inanmıyorum bu açık değil mi?
Uzun zamandır inanmıyorum ama neye inanmadığımı hatırlayamıyorum.
Artık kimseye inanmıyorum.
İnanmıyorum diyenlere inanmıyorum ho ho ho
Olduğunuzu sandığınız kişiye inanmıyorum
İnanmıyorum tüm inananlara. Onların inandıklarına…
Biz kendimize inanmıyoruz.
“Kendime inanmıyorum” diyenlere inanamıyorum
İnanmamaya inanmıyorum.
Bir şeye inanmıyorsan, inanmadığına inanırsın.
İnancım kalmadı, inanmıyorum.
İnsanın kendisine inanmasına -bazen- inanmıyorum
İnsanlara inanamıyorum
Prensip olarak inanmıyorum.
Ben kısaca “inanmıyorum”
Bağzı şeylere inanmıyorum
İnanılmaza inanmıyorum
İroni yapmaya inanmıyorum
Ay inanmıyorum!
Ne demek inanmıyorum? İnanacaksın arkadaşım!

Müzik olmadan yolda olunabileceğine, birilerinin sizi sonsuza dek umursayacağına inanmıyorum; yol dışında. Yol sonsuzluktur.
Bir şiirde, bir şarkıda buluşamadığım insanların varlığına inanmıyorum
Sen aslında çok duygusal bir çocuksun” dediğinde -her seferinde- sana -gerçekten- inanmıyorum.
Duygularınızı yaşamanız için cesaretiniz olduğuna ve bir gün gerçekten mutlu olabileceğinize inanmıyorum
Zincirlere vurulmuş bir beynin, zincirlere vurulmuş bir bedenden daha özgür olabileceğine inanmıyorum.
Ve inanmıyorum kalpleri sarmalayan özgürlük hissine. Oysaki sadece ipimizi biraz uzun bırakmışlar.
Hepimiz aynı pisliğin lacivertleriyiz. İnanmıyorum son model özgün yaşam tarzına.
“Önceki ve bugünkü tarzlarımın birbirinden daha üstün ya da başarısız olduğuna inanmıyorum.’’
Mevcut herhangi bir sistemle tüm bireylerin özgür ve eşit olduğuna veya olabileceğine inanmıyorum.
Kapitalizme, liberalizme, anı yaşacılara, adanmış çilecilere, iyilik biriktirenlere, acıyanlara, azizlere ve beş para etmez kahramanlara inanmıyorum.
Direnmeden insan olunabileceğine inanmıyorum. Direniş varoluşsaldır.


İnanmıyorum duvarlarımızı yıkmadan önümüzü görebileceğimize, bütün evren yurdumuzken, kendimizi tek bir yere hapsederek özgürleşeceğimize…
Hepimizi aynı kalıba sokabileceklerine inanmıyorum
Bize bahşedilmiş en büyük hediyelerden olan bu insanları; tanımayanlara, sevmeyenlere prensip olarak inanmıyorum
Şiiri ayağı düşürenlere, modern sanat zırvalarına, muz kabuklarına, hiç yürümeden yoldayım diyenlere, müzikle sevişmeyenlere inanmıyorum
Geri kalmışlara, yoksunlara, sonradan görme olana, yolda kalmışlara, hayatında bir kez olsun otostop çekmemiş olanlara inanmıyorum
Hiç yolda kaybolmadan, arayıştan bahsedenlere ve Taksim’in Kadıköy’ün sahaflarındaki entelektüel fetişistlere inanmıyorum
“Ben çok çılgınım” mottosuyla boktan club şarkılarında tavşan gibi zıp zıp zıplayanlara inanmıyorum
4 lavuk 10 dansçının yaptığı rezaletin müzik olduğuna inanmıyorum
Koreografik danslara inanmıyorum/sevmiyorum/samimi bulmuyorum…
Henüz dans etmeyenlerin varlığına inanmıyorum
Siz bize sanat, kârdır dedikçe; biz size sanatkârdır demeyeceğiz. Mülkiyet sevdası kokan icraatlarınıza inanmıyorum
R. Downey Jr.’nin 9 yaşında esrara başladığı bir evrende sağlıklı sosyo-psikolojik tepkimelerin varlığına ve var olabileceğine inanmıyorum.


Charles Baudelaire’in sevgisizlikten yazdığına inanmıyorum. Nefret ve öfke onu katıksızca seviyorlardı, o da onları.
Hayatın gerçekten bir anlamı olduğuna inanmıyorum
İnsanlığın somut bir gerçeklik olduğuna, gerçek bir insanın var olduğuna inanmıyorum.
Brautigan ava çıkarken avlayacağı güzel beyinlerin farkında değildi.
Yoko’nun John Lennon’a aşık olduğuna inanmıyorum
Darth Vader’ın selfie çektiğine inanmıyorum
Jim Morrison’ın öldüğüne inanmıyorum
Tom Waits ve Iggy Pop’un öleceğine inanmıyorum
Syd zaten ölmedi. İnanmıyorum!
Akustik gitar arkada, önde duygusal bir şarkı söylediğini sanan kadın ve dinleyenler; hiçbirine inanmıyorum. Joan Baez varken bu ne cüret!


Amy Winehouse’un yüksek doz uyuşturucu ve alkol kullanımından dolayı öldüğüne inanmıyorum
Diego Rivera’nın göz kapaklarının bana yarı açılmış antep fıstığını anımsatmasına inanmıyorum
Punk’ın öldüğüne inanmıyorum
Orta Doğu’da bir gün barış olacağına ve kinin, nefretin yerine sevginin, karşılıklı saygının kazanacağına maalesef inanmıyorum
Barış için savaşanlara inanmıyorum
Bazı insanlar o kadar kindar ki, inanmıyorum
Vahşetin normal olduğu bir evrene inanmıyorum
Dünya üzerinde adalet olduğuna inanmıyorum
Devletlerin hak eşitlik özgürlük getirebileceğine inanmıyorum
Dünyanın güzel bir yer olduğuna inanmıyorum.
Dünyanın yaşam için var olduğuna inanmıyorum


Sınırlı dünyada sınırsız düşünce olmadığı sanrılarına inanmıyorum
Fikir özgürlüğünün olduğuna, hatta birçok özgürlüğe inanmıyorum
Parayla gelen şeylerin mutluluk getirebileceğine inanmıyorum
Satın alınabilen hiçbir şeye inanmıyorum.
Popüler kültürün fahişesi olmuş insanların özgün düşünce ve zevkleri olduğuna inanmıyorum
İyiyim desen de iyi olmadığını anlayan insanların olduğuna inanmıyorum.
Uğruna ölecek ve öldürülecek bir şey olduğuna inanmıyorum
Boğazına kadar nefret, kin ve para dolmuş şişman kodamanlara, onların sadece sanayi ve beton olmuş dünyalarına inanmıyorum
Tüm sınırlara, devletlere, kapitalist sisteme, pragmatist düzene ve herhangi ideolojiye inanmıyorum.
Para insan ile çatışıyorken, hiçbir zaman, adaletin sağlanabileceğine inanmıyorum
Geleneğin bataklığına saplanmış cahilleri kendilerine benzeteceklerine, gitgide onlara benzeyen üniversiteli halkçılara(!) inanmıyorum.
Siyasetçilere ve siyasetin kendisine inanmıyorum.
İnanmıyorum zihinleri “ÖZGÜRLEŞTİRME”DEN sona ulaşacağımıza
Ve inanmıyorum umutsuzca davranırsak geleceği göreceğimize…
İdeal bir düzenin varlığına veya var olabileceğine, bütün insanların mutlu bir şekilde yaşayabileceğine inanmıyorum
Şiir kitaplarının sararmış yapraklarındaki kokunun biteceğine inanmıyorum
Narsistleşmiş benliğine hapsolup kendi yaptıklarını göz ardı edip bir başkasını eleştiren “canlı”ya inanmıyorum


Evrenin bir parçası olduğumuz düşünüldüğünde insanoğlunun doğal kaynakları mülk edinebilmesine inanmıyorum
Namustan bahseden heriflerin, kadınlara yiyecek gibi baktıklarını görünce o heriflerin namuslu olduklarına inanmıyorum
“Ne bakıyorsun be?” deyip güzel bacaklarıyla gövde gösterisi yapana da ben inanmıyorum.
Hiç porno izlemedim diyen insanlara inanmıyorum
Seks için ön sevişmenin gerekli olduğuna inanmıyorum
Kendi yolumdan çıkıp başkasının patikasında sıkışıp kalmak istemiyorum. Bu yüzden aşkın özgürlüğüne inanmıyorum
Bu siktiğimin evlatlarının sevdiğine inanmıyorum
Bu orospu çocuklarının aşklarına inanmıyorum
İnanmıyorum masamıza içkileriyle gelen kadınlara
İnanmıyorum Tanrı’nın beni yakmak için can attığına, kadın olmakla yargıladığına ve sizlere bunun için izin verdiğine…
Bizlerin her hangi bir ırkı, dini, dili olduğuna inanmıyorum
Yeryüzünde din olduğuna inanmıyorum. Asıl ve tek din paradır.
Bazı insanların bir tanrıya inanabileceğine, bir insanı sevebileceğine ve adını sormadan bir misafire kapısını açabileceğine inanmıyorum


Devletlerin, bayrakların ve kalıplaşmış tüm düşünce yapılarının dünyaya barış getireceğine inanmıyorum
21. yy.da para hırsını “kader” diye yutturmaya çalışan siyasetçilere, patronlara, holding ceolarına inanmıyorum
Sadece biraz düşünebildiğimizi sanıyoruz ve silahlar icat ediyoruz diye kendimize “üstün hayvan” dediğimize inanmıyorum
Hayallerini gerçekleştirmek için okulda öğretilen lüzumsuz şeylerin gerekli olduğuna inanmıyorum
Sisteme dahil olmadığını düşünen insanlara inanmıyorum ; inanmayı gerçekten isterdim ama olmuyor.
Anlamsız cümlelerin sahiplerini, dayatmaları, karşı tarafı, ’duvarı’ biliyorum ve hiçbirine inanmıyorum.
Aile kavramının kutsal olduğuna inanmıyorum
Marjinal gözükme uğruna durmadan hiç bilmediği şairlerin şiirlerini paylaşan ergenlerin samimiyetine de inanmıyorum
Onlar için o da bir başlangıç. Paylaşsınlar, nefret yerine yeter ki şiir olsun.
Onca makyajla ve kravatlı kostümlerle dürüst, samimi, iyi niyetli işler yapıldığına inanmıyorum

Yalnız yaşanılmayacağına ve hayatımıza giren insanların gerekli olduğuna inanmıyorum
Ahlaki değerlere inanmıyorum
Sadece arkadaşız, o kızı asla becermem diyen erkeklere inanmıyorum
Hiç mastürbasyon yapmadım diyen kızlara inanmıyorum
Prensip olarak insanlara, insanlık diye yalanlarının altında inleyenlere inanmıyorum. Hayat tam bir porno.
Hayatın anlamının insan ilişkilerinde olduğuna inanmıyorum
Adına insan dediklerimiz çirkinleşmiş olabilir, ama anlamın yitirildiğine hala inanmıyorum
Her insan kılıfının bir insan olduğuna, balıkların her şeyi bildiğine, bir aborjin ruhunun ölebileceğine, yolu gride arayanlara inanmıyorum
Halkın gözünde şişirilmiş, efsaneleştirilmiş balon insanların hiç bir lafına inanmıyorum
ben iyiyim diyenlere inanmıyorum
Fikirlere ideolojilere ve bunların yönettiği bir dünyaya inanmıyorum
Mahremiyetin ve masumiyetin bu denli yıpranmasına inanmıyorum
Şu an dahi inanmayışlarına inandıkları için, insanların bir şeylere gerçekten inanmadığına inanmıyorum.
İnanmıyorum yanılgısına da inanmıyorum.

LSD’siz dünyanın gerçekliğine inanmıyorum
Aşka inanmıyorum
Aşksız bir hayata inanmıyorum
Sevişmenin yalnız bir bedensel tatmin olduğuna inanmıyorum
Diğerlerine acıdığı için kendini duyarlı sananlara inanmıyorum
Kendimden başkasına inanmıyorum
İnanmıyorum (GENEL)
Müdafaa edilecek normal bir hayat kaldığına inanmıyorum
Bir gün eriyip akacak o yüzündeki maske. O gün aynada gördüğün yüzü tanıyabileceğine inanmıyorum
Evde süslü püslü makyajlı poz veren kız arkadaşların sabah sabah kahvesiz olmuyor demelerine inanmıyorum
“Kafam düşünceler yüzünden il izni alabilecek kadar kalabalıkken” söylediklerimin beni tam olarak yansıtabileceğine inanmıyorum

Sonsuzlukların ölçüleri olduğuna ve bir sonsuzluğun diğeriyle kıyaslanamayacağına inanmıyorum.
Kötülük yapmaya yetecek güçleri olmadığı için zaten mecbur oldukları iyiliği kendi seçimleriymiş gibi gösteren zayıflara inanmıyorum
Dogmatik bilgilerle algılarını sınırlayan bir canlının, zihin denilen enstrümandan doğru sesleri çıkarabileceğine inanmıyorum.
Faşist bir insana laf anlatabileceğime inanmıyorum
” Ooo pity pity care’em all so pity, tear is the last thing gymnastic ” orjinali buymuş artık çocukluğuma da inanmıyorum
Devlete, ahlaka ve normlara inanmıyorum.
Aşk’a bir türlü inanamıyorum.
Beni, benden daha fazla mutlu edebilecek birinin varlığına inanmıyorum .
Yan yana gelmekle birlikte olunacağına inanmıyorum, ruh lazım.
Düştüğüm dar çukurdan çıkabileceğime ve her şeyin bir gün biteceğine inanmıyorum
Hayatımda bıraktıkları şeyler yalnızca boktan yaralar olmasına rağmen, iz bıraktığını düşünen insanlara inanmıyorum
‘Seviyorum’lara inanmıyorum, bir insanın bir insanı sevebileceğine inanmıyorum ve en çok da bu kadar sevgisiz olabileceğime inanmıyorum.
Yeni yetme, gösteriş budalası, popülizm düşkünü insanların kurduğu yapmacık samimiyetlere inanmıyorum.
Eski basım koleksiyoncularının, elitist partilerde yüksek sesle söyledikleri ‘aşka inanıyorum’ çığlıklarına ve şampanyalara inanmıyorum
En iyi savunma hücumdur diyenlere inanmıyorum (İtalya Milli Takımı)
Halkımın bu kadar ayakta uyuyabileceğine gerçekten inanmıyorum.
Kendilerini toplumsal otoritenin temsilcileri gibi gören anne babaların ebeveynliklerine inanmıyorum.
Yarının bugünden daha güzel olacağına inanmıyorum
Çıkarcı gösteriş budalası ikiyüzlü âdemler… Boş beleş sorunlarınıza da şikayetlerinize de gösterişinize de inanmıyorum.


“Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar.”
İnanmıyorum 20 yıl okumanın 30 yıl kapitalistlerin köpeği olmanın hayat olduğuna
Tarih kitaplarına ve muktedirlere inanmıyorum.
Yaşamak için buradayız ve o adamların silahlarına, savaşlarına ihtiyacımız yok.
Evrenin bir parçası olduğumuz düşünüldüğünde insanoğlunun doğal kaynakları mülk edinebilmesine inanmıyorum.
Toplumun yarattığı aşka, baskının yarattığı dine, bu yazın hit müziklerine inanmıyorum
Geleceğe, ahlaka, siyasetçilere, adalete, eşitliğe, hümanizme, kadere ve arabeske inanmıyorum…
Mutlak olanı ararken mide bulandıran yalanları savuran insanlara inanmıyorum
Aktivistlerin tırt eylemlerine, adalet sisteminin adil olduğunu savunanlara, siyasi partilerin bir işe yaradığına inanmıyorum
HER one night stand gecesinde bunu ilk kez yaşıyorum diyenlere inanmıyorum.
En büyük korkusu tek başına var olabilmek olan, acınası halde sığınacak liman arayıp bulduğunda adına aşk diyenlere inanmıyorum
En çok da dört duvar arasından çıkmayıp hayatın anlamını kavramışlık taslayan 21. yüzyıl insanına inanmıyorum.


Okuduğuma, duyduğuma inanmak için çok çok gerilere gitmek lazım.
Eğitim sisteminin eğitmek için yapıldığına ve duvardaki diplomaların zeka seviyesiyle doğru orantılı olduğuna inanmıyorum
Kapitalist düzenin kariyerist işleyişini eleştirip kendi içinde kariyerist ve konformist kalan kişilere inanmıyorum
Sanalda kapitalizmi kötüleyip reelde Starbucks’tan çıkmayan burjuvalara da…
Paraya endekslediğiniz hayallerinizin hiçbirinin gerçekliğine inanmıyorum
İlk önce sistemi eleştiren, bir süre sonra o sisteme dahil olan insanlara inanmıyorum
Deniz yutmuş çocukların hayatını kurutan dünyanın masumiyetine inanmıyorum
Özgürlük diye böğürmeyi seversiniz hepiniz en çok; oysa ben çevresinde çokça böğürme ve duman bulunan büyük olaylara inanmıyorum /Nietzsche
Sanat manifestolarına, bir değerin üstünde oluşan ölüm mottolarına, şiddetin serin lanetli rüzgârına inanmıyorum
Bulunduğu zamanla, yaşadığı hayatla yetinen, kapılarını aralamayan, tabularını yıkamayan insanlara inanmıyorum
Bunun son bira olacağına ‘Bu gece öleceğim’ deyip ölmeyeceğine inanmıyorum.


Hayatımın geri kalan ilk gününün bu gün olacağına inanmıyorum
“Hiç intihar etmeyi düşünmedim” diyenlere inanmıyorum
O kızın seni benden daha çok sevebileceğine inanmıyorum kısaca.
Bilgeliğin, cehaleti yenebileceğine inanmıyorum. Cehalet erdemdir.
‘’Ben de tam seni arayacaktım’’diyenlere inanmıyorum, hatta gülüyorum.
Deprem oldu diyorlar inanmıyorum.
Sınava çalışmıyorum diyen kankama inanmıyorum. Yüksek alıyor!
Kazanın doğurduğuna inanmıyorum
Big Yellow Taxi Benzin’de bir limonataya nasıl 17 lira verdiğime inanmıyorum
Karpuz kabuğundan gemiler yapmayanlara inanmıyorum
O orospu çocuğu “beşeri münasebetler” hocasının dediği gibi kumaş pantolon paçasının 25 cm olması gerektiğine inanmıyorum
Kullanım kılavuzlarına ve prospektüslere inanmıyorum.

 

I don’t believe in magic! I don’t believe in Hitler! I don’t believe in Kennedy! I don’t believe in Kings!
Hey Jude’un sonunda bittiğine inanmıyorum.
Gizli mektuplar barındıran çekmecelerin varlığına artık inanmıyorum
Feministlerin küfür etmediğine inanmıyorum
aatıf Chahechouhe’nun Atıf Şeyşu olarak okunmasına inanmıyorum
Samuel Eto’o ‘nun bittiğine inanmıyorum
Yha inanmiyorum kzzııaam Berke Cansuya çıkma teklifi etmiş:)
Bir saattir bu hashtage bir şeyler yazmak için nöronlarımın ter akıttığına ve kendimi neden bu kadar yazmak zorunda hissettiğime inanmıyorum.
Hashtaglere #inanmıyorum
‘’Kahretsin, zaten nihilizme inanmıyorum ” diye çığlık çığlığa Nietzsche’yi anarken anladım tüm gerçeği!
Kafka’ya hak vererek, ölümün olduğu bir dünyada daha ciddi bir şeyin olabileceğine inanmıyorum
Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat var.
Onların inandığı gibi inanmıyorum, onların yaşadığı gibi yaşamıyorum, onların sevdiği gibi sevmiyorum, onların öldüğü gibi öleceğim.
Bütün bunlar gerçekten yaşanmış olabilir, ama hiçbir şeyi değiştireceğine inanmıyorum ..

Bu şiir 200’ü aşkın “Beatnik”in katılımıyla #inanmıyorum hashtagi üzerinden canlı olarak bir gecede yazılmıştır ..

Razmuhi, Irak'tan Türkiye'ye Hayatlar: Güneydoğu'da Sığınmacı Kadınlar'ı inceledi.
05 May 17:41 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

2014/2015 yıllari arasında isid zulmunden kacmaya calisan sincan(sengal) ezidileriyle ilgili yapilmis bir arastirma sonucudur bu kitap. Isid tarafindan saldiriya ugrayan kacis yollarinda acliktan susuzluktan can veren insanlarin yakinlarinin tanikligiyla bir dram var bu kitapta.
Turkiyeye siginan cadirkentlerde yasam mucadelesi veren isid korkusu surerken icinde bulunduklari sartlarin dinlerinden dolayi dahada kotuye gitmesi, kadinlarinin, cocuklarinin halen isidin elinde olmasi, verdikleri kayiplar ve dunyanin onlari gormemesi. Özellikle savaslarda kadinlar daha cok yara alir, tecavuze ugrayan, kacirilip kole pazarlarinda satilan, yasina gore fiyat bicilen inanmak istemeyecegimiz kadar gercek  ve aci durumlarla yuzlesiyoruz bu kitapla.

“Boş Zaman Fobisi” – Çağımızın Modern Korkusu
“Okiofobi” sözcüğü İspanyol bir psikolog olan Rafael Santandreu tarafından yaratıldı. Serbest bir çeviriyle “boş zaman korkusu” diyebiliriz. Bu, biz farkına bile varmadan yer kazanmaya başlayan çağdaş problemlerden biri. İnsanlar psikiyatri konsültasyonlarını, serbest zamanın tadını çıkarmayı bilmeme sorunuyla doldurmaya başladığında, gerçek bir endişe görmeye başladık. İşler ve kariyerlerini takıntı hâline getirmişlerdi ya da yüz yüze gelmek istemedikleri sorunları önlemek için bu etkinlikleri kullandılar.

Görünüşe göre, günümüzde, dünya çapında, serbest zamanla karşı karşıya kaldıklarında panik duygusu hissetmeye başlayan birçok insan var. Ya da zamanlanmış bir etkinlik veya etkinlik olmayan zamanla. Ya da yapmaları gereken her şeyi tamamlamışlardır ve “boş zaman korkusundan” muzdarip olanlara göre, arda kalan o uzun zaman onları herhangi bir yere götürmemektedir.
Boş zaman korkusundan korkmaya başlamamız nasıl mümkün oldu? Ebeveynlerimiz ve büyükbabalarımız boş zamanı bir hediye, ayrıcalık olarak gördüler. Boş zaman boş zaman ya da dinlenme zamanıydı. Her halükarda, hiç bir zaman kaçınma yaratmadı. Tam tersine, boş zaman çok değer verilen ve özlenen bir şeydi. Peki ne oldu?

Boş zaman korkusu ve can sıkıntısı
Bu, can sıkıntısının modern zamanlarımızda bir büyük günah statüsünü kazandığını gösteriyor gibi görünüyor. Leisurephobia hastası olanlar da sıkılma ihtimaline karşı panik hissediyorlar. Bu his onlara karşı dayanılmaz görünüyor ve gerçek panik yaratıyor.
Bu şekilde hisseden insanlar hiçbir şey yapmadıkları zaman çaresiz kalıyorlar. Boş zamanı güçlü bir tehdit olarak görüyorlar. Ne hissettiklerini çizebilseydik, önlerinde büyük bir kara delik varmış gibi göründüğünü söylerdik. Onları uçuruma çekmekle tehdit eden kara bir delik..

Boş zamanla karşı karşıya kalındığında belirsiz bazı fanteziler de devreye giriyor. Sanki bu bireyler kendilerine korkunç bir şeylerin olacağı hissine sahipmiş gibi. Boş zamanın unsuru, yüzleşmek zorunda kalmayı tercih etmeyecekleri bilinmeyen ve ürkütücü bir şeymiş gibi.
Yazının devamı için: https://aklinizikesfedin.com/...izin-modern-korkusu/

Can Gox - içimde ölen biri var
https://youtu.be/T66x8-Du76M

Dokunsan donacağım, içimde intihar korkusu var
Bir gülsen ağlayacağım bir gülsen kendimi bulacağım

Şeyma Öztürk, Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne'yi inceledi.
27 Nis 21:21 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Ara Güler'in; "Dobra dobra konuşurdu. Kimseden korkusu yoktu. Ha bir de kafa dengiydi. Matraktı. Öleceğini nereden bilelim ulan?" dediği ve 2015 yılında hayatını kaybeden Yaşar Kemal'le yüz yüze tanışma fırsatı bulamadım ben. Bu benim içimde bir yaradır. Kendisiyle karşılıklı oturup doyasıya sohbet etmek isterdim. Buna rağmen okuduğum her eserinin derinlerinde buldum kendimi. Kimi zaman İnce Memed'in Hatçe'si, Dağın Öte Yüzü serisinin Meryemce'si, kimi zaman da Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana'nın Poyraz Musa'sı ve daha nicesi oldum. Fakat bugüne dek okuduğum eserlerinde hep başkalarının hayatına ortaklık etmiştim. Sıra kendisiyle yarenlik etmeye gelmişti, oturduk karşılıklı ve başladık sevmek, sevinmek ve iyi şeyler üstüne konuşmaya.

Dertli dertli anlatmaya başladı Büyük Usta. Neden bizim halkımız sefâlete mahkûm olsun, neden bir yanımız uzaya giderken bir yanımız yerlerde sürünsün, neden halkımız kandırılarak ezilsin, diyerek vurdu sazın teline. İçim cız etti. Ne kadar da doğruydu söyledikleri. 1960'lı yıllarda bunu söylerken Yaşar Kemal, göz ucuyla günümüze bir baktım; hiçbir şey değişmemişti. Hâlâ ülkenin bir tarafı refah içinde yaşarken diğer tarafı sefâlet içinde yüzüyordu. Hâlâ pek çok meyveyi tatmamış çocuklar, deniz görmemiş insanlar, bir çift yeni ayakkabısı olan ve eskimesin diye giymeye kıyamayan yavrular vardı. Bunları düşündüğüm sırada "Bir Japon filmi var, adı Çıplak Ada, izledin mi?' diye sordu. İzlemediğimi anlayınca başladı anlatmaya ve Japonya dahi bu film ile dünyaya yoksulmuş imajı verirken, biz gerçek yoksulluğumuzu görmezlikten geliyoruz, diye ekledi. O an aklımdan ülke olarak ne kadar boş şeylerle uğraştığımızı geçirdim. İnsanımızın sıkıntılarına farkındalık oluşturmak adına kullanabileceğimiz medyayı, ne kadar faydasız yayın varsa ona harcıyoruz dedim kendi kendime. İnsanların kalbine dokunabilmek, dertlerine derman olabilmek varken önemsiz sıkıntılar yaratıyorduk kendimize.

Muhabbet koyulaşınca konu öğretmenlere geldi tabii. Ne güzel günlerdi, köy enstitüleri vardı, insanlar okuyor, öğreniyor, aydınlanıyordu, insanlığa umut oluyordu dedi coşkuyla. Köy enstitüleri kalsaydı, kırk bin köye kırk bin öğretmen olacaktı, derken coşkusu bir nebze olsun azaldı. Ortak bir üzüntüyü paylaşırken neden geçmişten bu yana yeniliklerin önünü her fırsatta kapatma çabası içerisinde olduğumuzu düşündüm. Bir şeyler daha iyiye gidebilecekken her şey gittikçe kötüleşiyordu. Yetenekli, değerli pek çok insan sudan sebeplerle ya çürümeye mahkûm ediliyor ya da beyin göçüne maruz bırakılıyordu. Öğretmenlik mesleğinin itibarı yerlere inmiş, değersizleştirilmişti. Eskiden yolda görünce dahi saygıda kusur etmediğimiz öğretmenlerimizin emeklerine şimdilerde sözlü ya da fiziksel şiddetle karşılık veriliyordu. Ne hâle gelmiştik bizler böyle?

Lisansımın Tarih olduğunu öğrenince Hitler dönemine gidelim, dedi. Tarihin karanlık dönemine doğru yola çıktık. Yahudi soykırımından dem vurup yüzyıllar boyunca insanlığın maruz kaldığı işkencelerden söz ettik. Hapishaneler, susuzluk, açlık, dayaklar, hamam cezaları, hava cezaları ve daha nicesi... Keşke bu konuda değişen bir şeyler olsaydı en azından. Adaletin hakiki mânâda icra ettiğı, tabiri caizse at izi ile it izinin birbirine karışmadığı bir ülke haline dönüşebilseydik. Ama bütün olumsuzluklara rağmen yolumuzun sonu yine insanlığa çıktı. Ahmet Hamdi, "Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur." diyordu ama bizim insanlıktan hâlâ umudumuz vardı.

Ne çok yaramız, derdimiz varmış insanlığa, ülkemize dair. Ben böyle kara kara düşünürken muzip bir tebessümle yüzüme bakarak, 'Ben can çıkmayınca huy değil de, umut çıkmaz diyen adamım. Onun için bu düzenden bile, bu karmaşadan bile bir umut umuyorum." dedi. Gülümsedim. Umut dedim, ne güzel şey...

Hep kötü şeylerden bahsettik; güya sevmekten, iyi şeylerden bahsedecektik dedim çekinerek. Kederli bir biçimde başını eğerek, "Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden..." diye seslendi.

Anlatacak çok şey vardı ama sohbetin sonuna gelmiştik artık. İstemeden de olsa yanından ayrılırken, Ne güzel adamsın sen, dedim içimden. İnsanını her şeyiyle düşünen, herkes için yaşanılabilir bir dünya dileyen ve bu uğurda sözünü yükselten, yazdığı eserin sonunda adalet zulme galip geldi diye ağlayacak kadar ümitvar, yüreği sevgi dolu bir adam... İyi ki geçtin bu dünyadan, iyi ki sıcacık kelimelerinle dokundun kalplerimizin en ince yerlerine, iyi ki...