• 208 syf.
    ·37 günde·Beğendi·10/10
    SOLOHOV : RUS TOPRAKLARINDA KOCA YÜREKLİ BİR DAYI

    Yaşam Bu mu? kitabından sonra okuduğum 2. kitabı yazarın. Yine birkaç kısa hikaye , anlatı. 14 hikaye ve 6 savaş röportajı. Solohov hem iyi bir hikayeci hem de iyi bir gazeteci ve bir savaş tanığı.

    Savaş,sefalet,garibanlık,yoksulluk,çilekeşlik,soğuk,sevgi(sizlik),
    askerlik,çocuklar,kadınlar,adamlar,kısaca dertli ve bitimsiz dev Rus toprakları..

    Hüzünle dolu olsa da kitap, yazarın yer yer neşeli üslubu da söz konusu, zaten başka türlü akıl sağlığını koruması zor görünüyor. Konu savaşlar olduğunda insanların ne kadar "yarınsız" ve karamsar olduklarını tahmin edebiliriz..

    Bir neşeli alıntı, daha fazlası yok ama idare edin bununla :) #37554128

    Bu kadar güldüğümüz yeter mi bakın, #39452408

    Benim suçum yok, adam anlatmış işte her türlü gerçeği, duyguyu. Onun da suçu yok aslında, bir yüzyıl önceki dedeleri büyük yazarlar da anlatmadı mı benzer şeyleri.. Kim suçlu peki, kimsenin suçu yok belki de..

    "Uçup giden kargalar mermi çeliği renginde yeni tüylere bürünmüşler."

    Adamın zihni ne kadar savaşla örülü farkında mısınız? Karganın tüyünü de mermiyle anlatıyor..

    Tek tek hikayelerin hepsinden bahsetmesek de olur. Hepsinin ayrı bir tadı var, bir tanesi çok ilgimi çekti, "Nefretin Bilimi" isimli hikaye, burada savaşın insanlarla birlikte doğaya ve özellikle de ağaçlara neler ettiğini anlatmış yazar.

    "Savaşta ağaçların da insanlar gibi bir alınyazıları vardır."

    "Yaralanmış çam gövdelerinin altında ölü Alman erleri yatıyordu.Paramparça olmuş gövdeleri yeşil eğretiotlarının içinde çürüyor, top mermilerinin çenttiği çamların reçineli kokusu dağılan cesetlerin boğucu,yağlı,keskin kokusunu bastıramıyordu."

    "Ama çam ağacı top mermisi isabetiyle biçilmiş gibi düşer ve orada sadece iğneli,reçine kusan bir ağaç tepeciği kalırken meşenin ölümle karşılaşması başka türlü oluyor."

    ...........

    Ve kitabın en can alıcı yeri, son birkaç sayfadaki savaşa tanıklık ettiği kısım,savaş ne kötü şey ki içinde ölmek ve öldürmekten başka kötülükler de barındırıyor.
    Can korkusu,soğuk,açlık,susuzluk,umutsuzluk,yalnızlık,hastalık,
    çaresizlik,düşüncesizlik,beyin yıkamalar,hırs,cehalet insana neler yaptırıyor..

    6 kısa ama yoğun anlatı, 1941 senesinden ; alıntısız nasıl anlatılabilir, yazar o kadar sahici anlatıyor ki ne denebilir..

    DON'DA

    "İki duygu yaşıyor Don Kazaklarının yüreğinde : Yurt sevgisi ve faşist işgalcilere karşı nefret.Sevgi sonsuzluğa dek yaşayacak, nefret de,bırakalım,düşmanlar tümüyle darmadağın olana dek yaşasın. Bu nefreti ve halk öfkesinin o soğuk coşkunluğunu uyandıranın hali yaman olacak."

    KAZAK KOLHOZLARINDA

    Bakınız burada kadınların gücüne dikkat edin, savaşan bütün halklarda ne kadar güçlü ve cesur kadınlar var, tıpkı bizim Kurtuluş savaşımız gibi, Anadolu kadını gibi,

    "-Cepheye gitmen gerekirse yerine geçecek birini yetiştirdin
    mi?
    -Elbette.
    -Kim?
    -Karım.
    -Gerçekten yerini tutabilecek mi?
    Güneşten ve tozdan esmerleşmiş Zelenkov gülümsüyor.Biçerin dümeninde çalışan genç bir kadın korkuluktan sarkıyor,
    -Ben Zelenkovun karısıyım. Geçici olarak dümencilik yapıyorum,geçen yıl biçerci olarak çalıştım ve kocamdan fazla kazandım.
    Karısının sözlerinin Zelenkovun hoşuna gitmediği apaçık belli, konuşma üstünlüğünü ele alıyor.
    -Zorunluluk olursa yerimi tutabilir,diyor isteksizce,ama bizim düşüncemiz başka, birlikte cepheye gitmek istiyoruz.
    Ama Marina Zelenkova da son sözü başkasına bırakacaklardan değil anlaşılan, kocasının sözünü kesiyor,
    -Çocuğumuz yok,rahatça savaşabiliriz.Tankı da kocamdan kötü sürmem, merak etmeyin !

    SMOLENSKİY'E DOĞRU

    "Çiğnenmiş,tüyleri sanki sıkıntı verici bir biçimde dikleşmiş çavdarlar,kül edilmiş köyler,Alman bomba ve top mermileriyle yıkılmış kiliseler ve her yerde insafsız,hiçbir şeyin haklı çıkaramayacağı bir yıkımın korkunç izleri.Yürekli birliklerimizin karşı vuruşlarıyla sıkıştırılan Almanlar, yabancı toprak ve anlamsız yıkıntı meraklıları,izledikleri yol boyunca etrafı aceleyle çevrelenmiş,üstüne öldürülmüş Hitlerci askerlerin miğferleri giydirilmiş haçlı mezar tepecikleri bırakarak çekilmişler."

    CEPHE YOLUNDA

    "Altın rengi yaprakları sakin sakin parlayan,mucizeyle sağ kalmış tek bir ayçiçeğinin yangın yerinin hüzünlü fonunda inanılmaz,incitici bir görünüşü var.Yanmış bir evin temeli yakınında,çiğnenmiş patates yaprakları arasında duruyor ayçiçeği. Yaprakları yangın alevinden hafifçe kararmış, gövdesine tuğla kırıntıları serpilmiş ama yaşıyor ! Genel bir yıkımın,ölümün ortasında inatla yaşıyor ve doğanın bu mezarlıkta yarattığı biricik şeyin rüzgardan hafif hafif sallanan bu ayçiçeği olduğunu sanıyor insan."

    İLK BULUŞMA

    "Almanlar ağır toplarla ateş ediyorlar,dedi. Buraya geldiğimiz yolu dövüyorlar. Her gece taciz ateşi açarlar. Patlamalara boş verip uyumanızı salık veririm. Alışmak gerek buna. Almanlar düzenli millettir. Tam on beş dakika atıp susacak,bir saat sonra yeniden eğlendirmeye başlayacaklar bizi."

    SAVAŞ TUTSAKLARI

    "Adı Onbaşı Fritz Bergmann.
    Hitlerci propagandanın umutsuz biçimde baştan çıkardığı bu genç namussuz öldürmekten yorulmamış. Öldürmenin tadını daha yeni almış,başkalarının kanını doya doya koklamaya fırsat bulamadan esir düştü. Ve şimdi sonsuzluğa dek zararsız duruma getirilmiş olarak önümüze oturup kıstırılmış,kana susamış bir kokarcanın gözleriyle bakıyor ve bize olan nefreti burun deliklerinden tütüyor."

    Başka bir tutsak asker ama vicdanlısından,

    "Ordumuzun yaptığı yıkıntıları,terkedilmiş tarlaları,doğuya gelirken yaptığımız her şeyi bol bol gördüm iki aylık savaş süresince. Uykumu yitirdim,boğazımdan lokma geçmiyor. Aşağı yukarı bütün Avrupayı aynı şekilde yakıp yıktığımızı ve Almanyanın bütün bunların hesabını korkunç bir şekilde ödemesi gerekeceğini biliyorum. Yalnız bu Hitler denen köpeğin değil,bütün Alman halkının hesap vermesi gerekecek.Anlıyor musunuz beni?

    Yüzünü öte yana çevirip uzun süre susuyor.Eh fena bir düşünce değil.Çok ağır bir sorumluluğun ve kaçınılmaz hesap gününün bilinci Alman askerlerine ne denli çabuk erişirse, demokrasinin kudurmuş nazizm üstündeki zaferi de o denli yakın olacaktır."
  • İman güçlü değilse can korkusu çok büyük olur.
  • "Âmâlimiz efkârımız ikbâl-i vatandır.
    Serhadimize kal’a bizim hâk-i bedendir
    Osmanlılarız ziynetimiz kanlı kefendir
    Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz
    Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz.
    Kan ile kılıçdır görünen bayrağımızda
    Cân korkusu gezmez ovamızda, dağımızda
    Her gûşede bir şîr yatar toprağımızda
    Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz
    Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz.
    Osmanlı adı her duyana lerze-resândır;
    Ecdâdımızın heybeti ma'rûf-ı cihândır
    Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır
    Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz
    Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz.
    Top patlasın, âteşleri etrâfa saçılsın
    Cennet kapısı cân veren ihvâna açılsın
    Dünyâda ne bulduk ki ölümden de kaçılsın
    Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz
    Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz. "
  • Diyelim ki bulunduğunuz toprakları düşman işgal etti. Hiç mücadele etmeden, çoluğunuzu, çocuğunuzu, ananızı, bacınızı alıp gider miydiniz? Doğup büyüdüğünüz, her santimi şehit kanları ile sulanmış olan bu toprakları can korkusu yüzünden terkedip kaçar mıydınız?
  • Bir kenarda eşyalarını toplayan ve çocuklarının giyinmesine yardım eden efendi görünümlü aile babası,elinden gelse sekreteriyle ilişkiye girişirdi ama karısının göstereceği tepkiden korkuyordu. Karısı da mümkün olsa bir işe girer ve bağımsız olurdu ama o da kocasının tepkisinden korkuyordu. Çocuklar terbiyeli davranıyorlardı,çünkü ceza almaktan korkuyorlardı. Tek başına bir güneş şemsiyesinin altında kitap okuyan genç kadın, canı sıkılmış gibi duruyordu, oysa yaşamının geri kalan kısmını yalnız geçiririm diye korkudan ölmek üzereydi. Elinde tenis raketi olan genç adam bir yandan spor yapıyor, bir yandan da ailemin beklentilerini boşa çıkarırım diye tir tir titriyordu.Zengin müşterilere tropikal içkiler sunan garsonun, işini kaybetmekten ödü kopuyordu. Kendisine kalsa dansözlüğü yeğleyen genç bir kadın, komşuları kınamasın diye hukuk eğitimi görüyordu. Sözüm ona kendini böyle daha iyi hissettiği için sigara ve içki kullanmayan yaşlı bir adam, aslında ölümün soğuk nefesini duyuyordu. Deniz kıyısında neşeyle koşan ve ayaklarıyla suları havalandıran genç çiftin gülümsemesinin altında aslında yaşlanma, can sıkıcı olma, hastalanma korkusu yatıyordu. Teknesiyle denizde bir aşağı bir yukarı giden yanık tenli genç adam gülerek el sallarken parasını bir anda kaybetme korkusu taşıyordu. Bütün o cennet gibi manzarayı bürosundan seyreden ve müşterilerin arzularını gözlerinden okuyan otel sahibi bile vergi memurları kayıtlarında bir takım düzensizlikler bulur diye düşündükçe korkudan titriyordu.Sahildeki bütün bu insanlar sürekli korku içinde yaşıyorlardı, hatta insanın soluğunu kesen günbatımını seyrederken bile. Yalnız kalmaktan korkuyorlardı;şeytanların üşüştüğü karanlıktan; pot kırmaktan; Tanrın'nın yargısından; başkalarının ne diyeceğinden; her şeyi cezalandıran mahkemelerden; risk alıp yenilgiye uğramaktan; kazanıp başkalarının kıskançlığına katlanmak zorunda kalmaktan; sevip de reddedilmekten;maaşına zam istemekten; bir daveti kabul etmekten; bilmediği yerlere gitmekten; yabancı bir dili konuşamamaktan; başkalarını etkileyememekten;yaşlılıktan ve ölümden; hatalarıyla göze çarpmaktan;meziyetleriyle göze çarp- mamaktan; ne hatalarıyla ne de meziyetleriyle göze çarpmaktan.Korku, korku, korku.Yaşam, giyotinin gölgesinde bir terör rejimiydi.
  • İspanya'da daha 1391 yılında Yahudiler kâbus yaşamaya başlamışlardı. Ülkedeki Yahudi karşıtı halk toplanıp Yahudilerin toplu halde yaşadıkları mahalle ve köylere saldırmış, pek çoğu Hıristiyanlığa geçmeye zorlanmıştı. Antisemitizm, İspanya'dan Portekiz'e de sıçramış, 1506'da Lizbon'da Hıristiyanlar Yahudilere karşı ayaklanıp yüzlerce can almışlardı.