• “Kanayan bir güldür, yazılmaz yarası Dersim’in”
  • En orta yerinden kırıyor yüreğimi canımın sancısı. Biliyorum ki can cananla kuytuda... Peki, bu acıyan kimin yarası...
    HiraiZerdüş
    Sayfa 38 - Kanes Yayınları
  • 200 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Misbah Hicri'nin kaleme aldığı "Coğrafya kaderdir " kitabı Daha önceki yazmış olduğu gazete yazılarının bir araya getirilmesi ve yazılara yeni eklemler yapılmasıyla oluşturulmuştur. Kürt sorununu ve Kürtlerin yaşamış olduğu sıkıntıları kaynakları ile ortaya koyuyor. Incelemeyi kitap hakkında yazılmış güzel bir yazı ile bitireyim . Size de tavsiye ederim hoş bir Kitap olmuş.

    Mezopotamya ve Coğrafya Kaderdir Kitabı

    Mezopotamya, tarih boyunca saldırıya maruz kalan, işgal edilen ve savaşların eksik olmadığı; sürekli kanın aktığı, zenginliklerin talan edildiği bir coğrafya olmuştur. Yaralıdır. Yarası tarihten gelen ve çok derin bir yaradır. İç kanaması durmadı, devam ediyor hâlâ.

    Tanım olarak Mezopotamya iki nehir, yani Dicle ve Fırat arasındaki bölgenin adıdır ve Kitabı Mukaddes’te, yani Eski Ahit’te Cennet’in Dicle ve Fırat arasında olduğu yazılıdır. İki nehir arası cennet olunca; Persler/Partlar, Büyük İskender’le Makedonlar, Romalılar, Bizanslar, İslamiyet’le birlikte Araplar, Selçuklu Türkleri, Tatarlar, Moğollar, Osmanlılar, Ruslar, İngilizler, Almanlar, Fransızlar, Amerikalılar bu cennet toprakları istila etmeyi kendilerine iş edindiler. Yakma, yıkma ve kan dökmekle kalmayıp tüm zenginlikleri talan ettiler ve bazıları şu anda da bu saldırı ve talanı sürdürüyorlar.

    Bölgemizin on bin yıllık tarihine baktığımızda; aynı coğrafyada, birbirinden farklı, hatta birbirlerine karşı duran pek çok kültürel, etnik ve dinî oluşumun değişerek, birleşerek, dağılarak ve sonra yeniden ve yeniden bütünleşerek geçmişten geleceğe yaptıkları kanlı ve coşkulu yolculuğuna tanık oluruz. Kaderin cilvesi olsa gerek bu coğrafya savaşların, istilaların, dinlerin bereketli dölyatağı ve aynı zamanda birçok inanış ve etnik topluluğunda mezarı olagelmiştir. Tarihin döngüsü, Mezopotamya’nın kaderidir bu.

    İbn-i Haldun’un “Coğrafya Kaderdir” deyişi Mezopotamya’da anlamının ötesinde bir anlam içermektedir. Değerli dostum Misbah Hicri imzalayıp gönderdiği yeni çıkan Coğrafya Kaderdir kitabıyla beni Mezopotamya üzerine biraz daha derinlemesine düşünmeye sevk etti. Farklı sözcükleri kullansak da farklı şeyler söylemiyoruz. Kitabına yazdığı sunuş bunun kanıtı: “Evet... Coğrafya kaderimizdir. Üzerinde yaşadığımız toprak parçası, belki dünyanın kuruluşundan itibaren hep bu kadar karmaşık değildi; konum itibariyle hep cazip gelmemişti herkese; ama insanlık, hükümran olma, hâkim olma güdüsünü tekâmül ettirdiğinden beri gözünü hep buraya dikmişti. Buraya sahip olma, yer altı, yer üstü zenginliklerine hükmetme isteği, bu coğrafyayı binlerce yıl insanın hedefinde tutmuş; bu sebeple de burada savaşlar, mücadeleler eksik olmamıştır. (...) Mezopotamya, binlerce yıldır üzerinde Paganist, Sabii, Musevi, Yezidi, Hıristiyan ve İslam inancı taşıyan Kürt, Türk, Arap, Süryani, Keldani, Ermeni, Yahudi vs. çok sayıda topluluğun, iç içe yaşayıp; hayat, birlikte yaşama, hukuk, din, felsefe gibi yapıları etkileyerek, dönüştürerek, bilgi ve tecrübelerini karşılıklı aktararak ortaya çıkardığı özgün, hususi ‘coğrafya’nın adıdır.” (s.8)

    Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra varlık gösterdiği alanlarda Türkiye Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere 27 devlet kuruldu, ama Mezopotamya’nın kadim halklarından biri olan Kürtler’in, ne devleti oldu ne de hak ve hukukları tanındı uluslararası camia tarafından. Bu nedenle, “Kürt Sorunu” tarihten kalan bir miras olarak bugün önemini koruduğu gibi yakıcı sıcaklığını da her geçen gün daha fazla hissettiriyor. Kürtler, hayatlarıyla kumar oynayarak Ortadoğu/Mezopotamya kazanında ve uluslararası arenada gasp edilen haklarını alma ve tanınma mücadelesi vermeye çalışıyor.

    Tarih karartılsa da, çağdaş sözcüklerle süslenip yalanla beslense de Kürt halkının varlığı ve dili yok sayılamaz. Gerçekler hiç beklemediğimiz bir anda söz olur çıkagelir: Bazen efsane, bazen masal, bazen hikâye ve bazen de bir kitap olarak. Misbah Hicri’nin Coğrafya Kaderdir kitabı da böyle bir şey. Hicri, tarihten miras kalan Kürt sorununa ilişkin duygu ve düşüncelerini kitabında güncel gelişmelerin paralelinde edebi bir dille kaleme aldığı yazılarıyla okuyucusuna aktarıyor. Mezopotamya’nın kaderini paylaşan bir Urfalı olarak mensubu olduğu bölge insanını anlatırken aynı zamanda kör olası sıkıntıları dile getiriyor. Yaşanan sorunları ve yanlış uygulamaları bazen eleştirerek, bazen doğruları yazarak, bazen de öneriler sunarak çözüme karınca kararınca omuz vermeye çalışıyor.

     

    Kitap; birincisi sosyal, kültürel, siyasal konular, ikincisi dil, özel olarak Kürt dili ile bazı kavramlar üzerine araştırmaya dayanan konular, üçüncüsü ise, “Onlar Yaşadılar Yaşıyorlar Sesleriyle Sözleriyle Gönlümüzde Yaşıyacaklar” alt başlığı altında Said-i Kürdî, Mesut Berzani, Şivan Perwer, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Leyla Zana, Abdurrahman Cuduk, Bekir Yıldız, Feridun Yazar, Şair Nabi, Eyşana Elî (Ayşe Şan) gibi bazı Kürt şahsiyetlerle tanışıklığını, anılarını ve bu şahsiyetler hakkındaki düşüncelerini içeren yazılar olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Kitabı yayınlamadaki amacını da şu sözlerle açıklamaktadır: “Daha önce günlük gazetelerde yayınlanmış olan bu yazıların kitap olarak yayınlanmasındaki maksat, genel olarak şudur: insanıyla, kültürüyle, sosyal-toplumsal yapısıyla, okura bu özgün coğrafyanın renklerini taşımak, belki de içinde yaşadığı dünyanın farklılıklarına dikkatini çekmek, bilmeyenlere ise bu coğrafyaya ilişkin soyut topografı anlamında bilgi vermektir.” (s.9)

     
    Kitapta yer alan hemen hemen tüm yazılarda barış, sevgi, paylaşım ve hakkaniyet vurgusu yapılmaktadır ki bunlarda ancak gerçek bir demokrasi ile olur. Demokrasinin önündeki en büyük engel ise bir türlü çözülmeyen Kürt sorunudur, daha doğru bir tanımlamayla Kürtlerin hak gaspıdır. Bütün pislik ve rezilliklerin sebebi buradan kaynaklanıyor. Yanlış yerden başlanınca doğru yere varılamayacağı bilinen bir gerçektir. Kürtlerin hakları iade edilmedikçe, var olan bu sorun adil, demokratik, barışçıl bir şekilde çözülmedikçe Türkiye’de hiçbir şeyin düzeleceğine inanmıyorum. Kürt sorunu çözümsüz kaldıkça, ne darbeler, ne çeteler, ne baskı ve zulümler, ne cinayetler, ne yolsuzluklar, ne uyuşturucu ticareti sonlanır, ne de düşünce suç olmaktan çıkar. Sürekli heybetli cezaevleri yapılır.

     Günümüzde gelişmeler can sıkıcı olsa da umudumuzu yitirmemeliyiz. Unutmayalım: Mezopotamya, yükselme ve düşüşün, varoluşun ve tükenmişliğin; yorgunluğun, yaşlanmanın, itaatkârlığın, dinamizmini yitirmenin ve bir volkan gibi her an yeniden patlamanın yeridir .
  • Kur an insanın varlık sahnesine çıkmadan önceki durumunu bir çeşit yokluk olarak değerlendirir ve bu dönemi ölüm olarak adlandırır. Buna göre Allah ölü durumdaki insanın bu dünya hayatına gelmesini diler ve ona can bahşeder. Bir şey bilmeden geldiği bu hayatın başlangıcında insan zayıf ve bağımlıdır. Normal koşullarda hayatın sonunda da başlangıcında olduğu gibi insanı yine güçsüzlük bekler. İnsanın bilirken bilemez, yaparken yapamaz olduğu yaşlılık döneminde, ömrün bu en zor çağında bebek çaresizliğinin doğal cazibesi ve sevimliliği de yoktur artık. Böylece bir anlamda insan zayıflık döngüsünü tamamlar bu dünyada. Kur an ın Sizi zayıf (bir hâlde) yaratan, zayıflığınızdan sonra (size) güç veren ve güçten (Gücünüzü gösterdiğiniz bir dönem) sonra (yaşlılığın getirdiği) zayıflığa sizi duçar eden ve saçlarınıza aklar düşüren O dur!... diyerek özetlediği bu döngüde gençlik, iki zaaf dönemi arasındaki güç ve kudret; bilme ve yapabilme vaktidir. İş, eş, aş, edinme telaşının kıymetli çalışmaları yanında, adı konsun ya da konmasın, hayatın anlamını sorgulama, kendini arama, tanıma, bulma sürecinin adıdır gençlik. Psikolojik, coğrafi, sosyal, ekonomik şartlara göre bazı detaylar değişiklik gösterse de özü itibarıyla Böyle gelmiş ama böyle gitmez. demenin vakti İnce ince hesabı tutulan çıkar ilişkilerinin, gelecek telaşının olgunluk dönemine nazaran daha az yaşandığı bu dönemde delikanlı enerji, hatalarla mücadele etme, doğrulara sahip çıkma için gereken güce sahiptir. Sosyal, siyasi dönüşüm vadeden hareketlerin hedef kitlesinin gençlik olması bu nedenle tesadüf değildir. Tam da bu yönüyle, yani yanlışa karşı, doğrunun ardında durma gücünü barındırması sebebiyle gençlik, sadece yaş değişkeniyle ölçülemeyecek bir değerdir. Buna göre yaşı ne olursa olsun, değişme/değiştirme kudretine sahip, yanlışın karşısında, doğrunun ardında olan herkes gençliğini koruyabilmiş demektir. Akli, bedenî gelişmeyi, sosyal olgunluğu gerektiren gençlik döneminin yaşla ölçülememesi, insan ömrünün uzamasına paralel olarak eskiden orta yaşlılık olarak tanımlanan yaşların gençlik kategorisine dâhil edilmesi tam da bu sebepledir. İnsan hayata en güzel işleri gerçekleştirme becerisi açısından sınanma amacıyla gönderildiğine göre, gençlik dönemi kalıcı değerleri inşa etme vakti demektir. Hazine değerindeki gençlik dönemini hem dünya hem de ahiret hayatını mamur edecek yatırımlarla değerlendirmek elbette emek ister, çaba ister. Hani derler ya, zahmetsiz rahmet olmaz. Temiz bir gönül, temiz bir vicdan, günahlardan uzak temiz bir yaşam, temiz dil Bütün bunları gerçekleştirmek kolay mıdır? Hayır, zira ciddi zorlukları vardır kendini aramanın, kendin olmanın, fıtratı bozmadan temiz kalmayı başarmanın Peki ya çok mu zordur? Hayır. Çünkü gençlik, fıtrat kodlamasından kaynaklanan güce ve imkânlara sahiptir. Hülasa çok başlı, çok uçlu imkânlar ve zorluklar yumağıdır gençlik Zorluk bazen kendi tabiatından kaynaklanır gencin, bazen ailesinden, bazen arkadaşlarından İmkânlar ise çoğu kez Allah ın ahsen-i takvim üzere yaratmasından Ahsen-i takvimin esfel-i safiline dönüşmemesi, bir başka deyişle imkânların zorluklara teslim olmaması için vahyin rehberliğine ihtiyaç vardır. Bu noktada gelin, özellikle genç karakterleri üzerinden Kur an neler ifade ediyor, birlikte okuyalım. Merhamete, hayra, güzelliğe yatkın temiz gönülleri bu hâliyle korumanın, genç enerjiyi ebedî hayatın inşasında kullanmanın imkânını beraber keşfetmeye çalışalım. Gerçeğin İzinde, Yanlışın Karşısında Bir Genç: Hz. İbrahim Belki de Hz. Peygamber hürmet ifadesi olarak Dedem İbrahim diye bahsettiği için Hz. İbrahim denince gözümüzün önüne ak saçlı bir ihtiyar geliyor. Ama o da bir zamanlar gençti, hem de ne genç İçine doğduğu putperest toplumun, ailenin geleneklerine karşı duran Onlardan iyi mi bileceğim, babam puta taptığına göre vardır bir bildiği. demeyen Tabiatının sesini dinleyen Gerçeği arayan Yıldız, ay ve güneşte vehmedilen tanrısallığı arayan Ama daha ilk adımda Yıldız benim Rabbimdir. cümlesini söylediğinde ve ardından yıldız batıverdiğinde Fıtratının kulağına fısıldadığını haykıran, böylece her an her yerde hazır, nazır bir İlah a muhtaç olan insan gönlünün sesini Ben batan/giden/terk eden ilah sevmem, istemem. diyerek anlatıveren Nihayet bu arayışı tevhitle sonlandıran Doğrunun peşine düşen, bulduğunda da yanlışa tahammülü azalan, toplumun hâkim değeri olan putlara tapınmaya karşı içinden bir savaş başlatan genç İbrahim Nihayet bu durum onu, bir bayram günü putları parçalayıp atmaya sevk eder. O güne kadar putlara düşmanlığı, putperestliğe muhalefeti toplum tarafından fark edilmiş olmalıdır ki Onları diline dolayan İbrahim adında bir genç var. derler. Ekâbir takımının önüne getirilip sorguya çekildiğinde verdiği cevap duyanların aklını karıştırır: Şu büyüğü yapmıştır belki. Konuşuyorlarsa kendilerine sorsanıza... Tekrar edile edile gerçek yerine geçen kabulleri sorgulamaya davet eden bu cevap, ellerini başlarının arasına aldırıp inançlarını, hayat tasavvurlarını sorgulatır muhataplara. Hz. İbrahim in bu çıkışı, tam da gence yakışan tutumdur, hatalarla mücadele eden, zarif çıkışlarla hakikati sorgulayan, sorgulatan Böyle gelmiş böyle gitsin ciler hakikat gözlerinin önünde bütün yalınlığıyla canlanmasına rağmen sistemlerini değiştirmeye cesaret edemezler, İbrahim i yakarak ondan da dipdiri hakikatten de kurtulmaya kalkarlar. Ateşe atılırken Allah bana yeter. diyecek kadar davasına sadıktır İbrahim. Genç olmak gözü kara olmaktır ya biraz da Ama Allah a güvenerek, ama yerli yerince tutumlar eşliğinde İçinde yaşadığı toplumun ümit beslediği bir gençken sırf Allah a inandı ve O nun yoluna çağırdı diye tehdit edilen Salih Peygamber gibi İbrahim (a.s.) de diğer bütün peygamber kardeşleri gibi iman uğrunda mücadelenin bayraktarlığını yapmış gençler hanesine kaydedilmiştir. Gençliğin yaşla doğrudan alakalı bir değer olmadığını hatırlatan, hakikati sorgulama ve sorgulatma, bulduğunda ardında durma gücüne sahip herkesin yaşı ne olursa olsun genç kalacağına dair kuvvetli bir ikazdır bu. Ak sakallı, nur yüzlü dede gibi gelse de gözümüzün önüne, değerleri dipdiri, kendisi de çakı gibi delikanlıdır bu yüzden koca İbrahim. Kur an, içinde yaşadığı topluma karşı güçlü bir mücadele veren İbrahim Peygamber in babası Azer le yaşadığı tecrübeden de bahseder. Şefkatin, destek olmanın destanını yazmak en çok ana babaya yaraşırken, peygamber olan oğluna destek olamayan Azer Defol git, yoksa seni öldürürüm. diyebilen Azer. Babasından görmesi gereken şefkati ona gösteren baba gönüllü İbrahim, nasıl da anlatır değerlerini babacığım, babacığım diye diye Kovulunca kalbi çok kırılsa da kırıcı bir şey söylemez, şefkatin ana menbaına, Mevla sına sığınır, döner gider. Yine de dilinde dualar vardır babacığı için, Allah artık yeter diyene kadar babası adına tevbe etmeye devam eder. Ebeveyninden görmesi gereken şefkati, değeri, desteği, sevgiyi bulamayan bütün gençlere örnek bir evlattır İbrahim. Çok sonra baba olduğunda oğluna kibarca meram anlatan, fikrini soran yani gencin dilinden anlayan İbrahim İşte bütün bu özellikleriyle her dem delikanlıdır Hz. İbrahim Sabır Burcunda Bir Taze Can: Yusuf Peygamber Bütün hikâye bir rüyayla başlamıştı onun için. Tam da gence yakışan bir şey yaptı, babasına çıtlattı içine dert olan rüyayı. İçinden çıkılamayan bir mevzu olduğunda genç, akıl almalıydı kendisine yol haritası çizmek için. Öyle ya, ebeveyn gençten daha fazla yol yürümüştü hayatta, daha çok şey görmüştü. Babası Yakub, tam tamına şöyle söyledi Yusuf una: Rüyanı kardeşlerine anlatma. Böyle bir rüya ne anlama gelirdi anlamış ama anlatamamıştı baba. Öyle de yaptı Yusuf (a.s.), anlatmadı kimseye. Bu da öğüt almanın, fikir sormanın ahlakındandı. Konuyu bilen ne derse öyle davranılırdı. İnsanlığın eski yarası, kardeş kıskançlığı bir sel olup kanadı Yusuf un hayatında. Önde sürüklenen Yusuf tu ama asıl boğulan Yakub Peygamber oldu bu selde. Yusuf bambaşka bir hayata yelken açtı kuyudan çıkartılıp köle gibi satıldığında. Başka bir ev, başka bir hayat, analık makamındaki kadının zehirli ilgisi, ardından iftirası Bize en güzel diye tanıtılan bu kıssanın bütün merhalelerinde tek bir tutum vardı, akıllıca şekillendirilen bir tutum: Sabır. Babadan, kardeşten, memleketinden ayrı kalmaya sabır. Okumak, çalışmak vb. sebeplerle ailesinden ayrılan her bir gence örnek, Ailenden aldığın terbiye seninle her yere gelir. diyen bir tutum. Pazarda bir eşya gibi satılırken sabır, bu işlerin günün birinde hayra dönüşeceği konusunda Allah a duyulan güven. Az daha serpilip Aziz in karısının gözüne görünür hâle geldiğinde harama bulaşmamak için sabır Kadının arzusu malum da Kur an, Yusuf Peygamber in de ona meylettiğini bildirir. Kısaca geçkin, pek de cazip olmayan bir kadının iltifatı değildir Yusuf Peygamber in hayır dediği İçinde yaşadığımız zaman diliminde karşı konulamaz, zaten konmasın da diye sürekli gündemde tutulan; nezahati, nezaketi mümkün mertebe heder edilen, haydi uçalım, kaçalım denen dürtülere karşı sabır. O duyguların gaza basması ne kadar doğalsa, harama bulaşmak söz konusu olduğunda, frene basmanın da o kadar doğal ve mümkün olduğunu gösteren bir sabır... Tam o anda, iffeti, değerleri, Rabbinin doğru ve yanlışa dair öğretileri gelir bulur Yusuf un gönlünü. Emir demiri keser, kadının hamlesiyle yırtılan gömleğinin içinde kapıya yani günahtan kaçışa yönelir. Hz. Peygamber in yarın mahşer gününde Arş ın gölgesinde rahat edecek gruplar arasında tam da bu durumu; hoşlandığı birinin harama götüren teklifini sırf Allah yasakladı diye reddeden gençleri zikretmesi tesadüf değildir elbette. İffet, vahyin muhafazasına en çok özen gösterdiği değerlerden biri olagelmiştir zira. Ama Yusuf Peygamber in sabır imtihanı bununla biter mi? Hayır. Dedikodular ayyuka çıkıp da kadın, gönlünün öyle böyle birine değil, olağanüstü yakışıklı bir delikanlıya aktığını göstermek için eşraftan kadınları eve çağırdığında Kadınlar gördükleri güzelliğin etkisiyle, Bu insan olamaz, olsa olsa melektir. deyip ellerini doğradıklarında sabır Güzelliğinin/ yakışıklılığının mağruru olmamayı başarmış gençler gibi, böbürlenmez Yusuf Peygamber parmak doğratan güzelliğiyle. Asıl güzelliğin yüzde, bedende değil gönülde olduğunun terbiyesini çoktan almıştır o. Bu yüzden, gönlü yüzünden güzeldir ya! Kendisine hayır denmesini hazmedemeyen kadının iftirasıyla haksız yere zindana atılınca sabır İnsan olanın başına her şey gelir. sözünü haklı çıkarırcasına hayatın yokuşunda da düzünde de Rabbe bağlılık konusunda sabır Kendisine bahşedilen rüya yorumlama yeteneği sayesinde koca bir milleti kıtlıktan kurtarınca mağrur olmama konusunda yine sabır Komşu milletler açlıktan kırılma riskiyle karşı karşıya kaldığında çarnaçar yardım talebiyle gelen abilere sitem etmeme konusunda sabır Oysa neler neler söylenebilirdi onlara, hem de çoktan hak etmişlerken: Nasıl geldiniz ama Nasıl muhtaç oldunuz elime Bana, kör kuyularda merdivensiz bıraktığınız Yusuf a demedi, Bugün burada size kınama yok! deyip çıktı işin içinden Vurup kıracak, intikam alabilecek delikanlı enerji, vahiyle terbiye görmüştü de ondan Ve final Rüyası gerçek olduğunda enerjisini didişmeye, dalaşmaya, böbürlenmeye değil, duaya harcayan Yusuf Onun nefsi yok muydu? Vardı ama muktedir bir kral gibi tahta kurulmaktansa Rabbe niyazda bulunmayı seçti. Ne de iyi etti Başarının nasıl karşılanacağını öğretti bütün gençlere, genç kalanlara Ve hepsinden önemlisi, hayatının bir aşamasında kuyuya düşen ya da atılan her bir Allah kuluna, sabırla atılan doğru adımlara Rabbin ihsan edeceği bereket sayesinde o kuyudan bir gün çıkılacağını, kara günün kararıp kalmayacağını en derin boyutuyla yaşayarak öğretti. Hayatı Macera Bir Genç: Hz. Musa Onun hikâyesi de bir rüyayla başladı derler. Adı zulümle özdeşleşen Firavun, saltanatını İsrailoğulları nın içinden çıkacak bir oğlan yüzünden kaybedeceğini rüyasında görünce diye devam eder. Gerisi malum. Aldığı bütün tedbirlere rağmen o korktuğu çocuğu kendi sarayında ailesinden biri gibi yetiştirir Firavun. Hz. Musa ya hikmet ve ilim verilme yaşı, erginliğe ulaşma ve istikrar bulma yaşı olarak bildirilir Kur an da. 18 den başlayıp şimdilerde geç gençlik dönemi olarak tanımlanan 30, 33 ya da 40 lara ulaşan yaşlardır bunlar Derken adı bir cinayete karışır, Medyen e gider. Orada o çaresizliğin içinde, yol yorgunluğu, endişe hepsi birbirine karışmışken Rabbinden gelecek en ufak bir hayra muhtaç olduğunu mırıldanırken Çeşme başında hayvanlarını sulamak için diğer bütün çobanların yanında bekleyen iki kıza ilişir gözü. Durumdan vazife çıkarır kendine, bütün çobanlar işlerini bitirip gidene kadar beklemelerine razı olmaz, sıraya onlar adına girer de hayvanları sulayıverir. Hem nazik, hem düşünceli: Tam delikanlıya yaraşır tutum işte. Delikanlı hoyrat değil, düşünceli, nazik olur diyen uygulamalı örneklik. Kızların babası teşekkür etmek üzere delikanlı Musa yı yanına çağırtmak için yollar kızlardan birini. Kız meramını anlatır güzelce, ama edebiyle Hayâ genç kıza da genç adama da çok yaraşır lakin Kur an onu genç bir kıza atfetmiştir. Tam da kıvamında bir hayâ bu ama, onu işinden gücünden, fikrini ifade etmekten geri bırakmayan Bu genç kız babasına der ki: Babacığım, sen bu delikanlıyı işe al! Baba da onu böylece yetiştirmiştir anlaşılan, hem edepli hem akıllı, öz güvenli Sen elinin hamuruyla işime karışma. da dememiştir. Hâlâ bu baba modellerini yetiştiremedik fazlaca, öyle mi gençler? Ne diyelim, bu kıvamı tutturmak size düştü İmanları Uğruna Hayatlarından Vazgeçen Gençler: Ashab-ı Kehf Onların mağaraya sığınmadan önceki hayatlarıyla ilgili Kur an çerçevesinde net bir bilgimiz yok. Ne iş yaparlardı, evliler miydi, çocukları, anne babaları var mıydı? Bilemiyoruz. Tefsirlerin verdiği bilgiler ışığında toplumun elit tabakasından olduklarını düşünebiliyoruz ancak. Bir de o meşhur, herkesin kendi toprağında gerçekleşmiş olmasını arzu ettiği büyük mucize gerçekleştikten sonraki sözlerinden; toplumu da bireyi de perişan eden şirkten uzak kalıp sadece Allah a kul olmak istedikleri için toplumları tarafından büyük baskılara maruz kaldıklarını Onlar ise Allah a değil de kuluna kulluk etmeyi ölümden beter bir zül görmüş olmalılar, her şeyi arkalarında bırakarak bir mağarada köpekleriyle birlikte neredeyse ölüme yattıklarına göre. Peygamberleri, müminleri vuran çile onları da gelip bulmuştur, doğup büyüdükleri şehri iman ve can korkusuyla bırakıp çıkmışlardır. Gençtirler ama efelik yapacak kadar ucuz değildir davaları, canları. Uzun uykularından uyandıktan sonraki sözlerinden gençlerin körü körüne bir ret hâli içinde olmadıkları, bir ergenlik krizinde, itiraz etmiş olmak için itiraz etmedikleri anlaşılmaktadır. Onlar gençliklerini bu kutlu çileyi çekmeye adamışlardı. Onlar hakkında Yüce Rabbimizin değerlendirmesi şu şekilde tecelli etmiştir: Onlar Rablerine inanmış gençlerdi. Bu hükmün tabii neticesi Allah ın destek ve yardımıdır, nitekim bu bir avuç genci insanlık tarihine mal eden yaşantı da bu desteğin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Biz de onların doğru yola bağlılıklarını arttırdık. diye buyuran Yüce Allah, onları bir mağarada asırlar boyu korumaya almış ve dinlendirmiştir. Böylece peygamberlerin hayatında görülegelen mucize geleneği, sıradan insanların hayatında da ortaya çıkmış olmaktadır. Genç gönüllerin Rabbe adanmış ömürleri, böylece bereketlenmiş, onları hiç tanımayan nesiller boyu anlatılan bir destana dönüşmüştür. Her Daim Genç İki Kuzen: Hz. Yahya İle Hz. İsa Daha dünyaya gelmeden onlar için bol bol dua eden birinin anası, hatta anneannesi, diğerinin de babası vardı. O dualar yerini buldu, biri Kelimetullah diye anıldı, diğerine henüz çocukluk çağlarında hikmet bahşedildi, Ben oyun için yaratılmadım. diyecek kadar sebat, Allah katından merhametlilik
    hâli de Doğdukları, öldükleri ve yeniden diriltildikleri gün selamlanan bu iki genç peygamber hep genç kaldılar zira henüz yaşlanamadan kavuştular Rablerine, vadolunan o selama eriştiler Hak dava ardında olmanın bedeliydi gençken gelen ve onları her dem taze eyleyen ecelleri Hz. İsa için ecel de denemez, bu dünyadaki son zamanları diyelim, üzerindeki ihtilaf bitmek tükenmek bilmeyen son. Selam olsun canlarına Sonuç Bu dünyanın diğer pek çok hazinesi gibi gençlik de değeri ancak elden çıkınca anlaşılan nimetlerdendir. Gençken kişinin öylesine tapulu malı gibidir ki bu hazine, hiç elden çıkmayacak gibi gelir, hatta sırf bu sebepten değeri de büyük bir nimet olduğu da anlaşılamaz. Ancak göz görmemeye, el tutmamaya başlayınca anlaşılır yavaş yavaş elden çıkanın ne denli ikram olduğu İşte o vakit gelmeden, hemen şimdi, Kur an rehberliğinde gençliğin sefasını sürmek için onun daimi gençlik bahşeden ilkelerine kulak kabartalım, gönül verelim. Verelim ki cennetin ölümsüz gençleriyle dost olabilelim.
  • 400 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    | Emanet ~ Fatma Erdek |
    °
    Bakan Berhan Dağlıca'nın makam odasında geçirdiği rahatsızlığın ardından hastaneye kaldırılmasıyla başlıyor kitabımız.
    O hastanede yaşam savaşı verirken hayatını öğreniyoruz. Oğlunu, karısını, kalbini dolduran kadını ve o an kapısında bekleyen başka bir kadını. Okuyunca garip geldi değil mi? Normalde asla kabullenemeyeceğimiz bir durum. Üç kadın ama hepsinin açıklaması çok farklı. Her bir olaydaki yara çok derin.
    Berhan Dağlıca o ameliyathanede yaşam mücadelesi verirken, asla baba-oğul ilişkisi kuramadığı oğlu geliyor. Berhan'ın yardımcısı aynı zamanda hayatının yasak tarafı, can yoldaşı Cemile Hanım Berhan'ın en büyük yarası, oğlunu, Cihan'ı ona getiriyor. Berhan'ın en büyük pişmanlığı artık ellerini uzatacağı mesafede.
    Berhan hastanedeyken ve sonrasında bir geçmiş bir günümüzden okuyoruz gerçekleri. Yaşanan acılar, tüm sırlar sayfalar ilerledikçe ve geçmişle bugün arasında bağ kuruldukça ortaya çıkıyor.
    Bir kadının hırslarını, birinin sevgisini ve diğerinin sonsuz sabrını okuyoruz.
    Bunların yanında Berhan'ın çocukluğundan beri yanında olan kardeşi saydığı Nizam'ı ve dostluklarını okumak çok keyifliydi. Nizam'ın kızı Yıldız ve Cihan'ın bir araya gelişi ve o naif aşk ise ayrı güzellikteydi.
    Her bir sayfada ve her bir olayda hüzünlenerek çeviriyoruz sayfaları. Son sayfaya geldiğimde ise 'her şeye rağmen, hayat bize bir şans daha veriyor gerçekten' dedim.
    Büyük acılar, derin yaralar ve sınırsız pişmanlıklara rağmen minik bir dokunuş ya da minik mucizeler hayatla aramızda yeniden bağ kurmaya yeterli oluyor.
    Fatma Erdek'le Emanet kitabıyla tanıştım ve iyi ki tanıştım dediğim yazarlardan biri oldu. Keşke daha erken keşfetseydim sizi
    Emeğinize, kaleminize, yüreğinize sağlık!
  • V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • Gecenin derinliğinde,
    bir dua yükseliyordu göğe...

    Canım yarası olmasın Allah'ım
    Canım yarısı olsun...
    Can'ım olsun...