• “Göklere giden bir arınmış ruh değil de göklerden inmiş bir melek olmadıkça seven bir kadın, sevgilisini bir başka kadınla mutlu görmektense can çekişirken görmeyi yeğ tutar. Ne denli çok severse yarası da o denli ağır olur.”
  • Gecelerin uzadığı ve serinlemeye başladığı ama henüz ayazların hissedilmediği o esintili sonbahar akşamları, dedenin evinde akşam oturmalarımızın da başlangıç dönemiydi.
    Ocaklıkta yanan ateşin ölgün ışığında, toprak damın mertek aralarından, büyük ve çok uzun bir çift karayılan akmaya başlayınca gençlerden yılanları şişleyerek öldürmek için hareketleneler olur, o ise, “Evde yılan berekettir, sakın yılanlarıma dokunmayın” derdi.
    Diklenenler olursa da, “siz yaylalara gittiğinizde benim onlardan başka can yoldaşım mı var; oturun oturduğunuz yere” diyerek gürler, herkesin yerine oturmasını sağlardı.
    Bizler, o zamanlar aksakallı dedenin neden böyle davrandığını hiç anlamaz, hatta anlamaya da çalışmazdık fakat damdan dökülen topraklar ile farelerin canhıraş feryatlarından yılanların istikametini ve davetsiz misafirliklerinin ne zaman biteceğini büyük bir dikkatle takip ederdik.
    Bizim için hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ama aslında birkaç dakika süren bu misafirliğin bittiğini, evin içini derin bir sessizlik kaplayınca anlar, korkularımız azalır, ancak o zaman rahat bir nefes alırdık.
    Sonra o çok yıldızlı gecelerin karanlığına ışık olsun diye yaktığımız meydan ateşimiz sönmeden yetişir ve aşağılardaki derenin bir çoğalıp bir azalan gümbürtüsü eşliğinde kaldığımız yerden siñmeç (saklambaç) oynamaya devam ederdik.
    Çağırsalar da, oyunu bırakıp zaten gelmeyeceğimizi bildiklerinden, ocaklıkda kaynayan ve kıvrımlı büyük bardaklarla içilen ger çayına (boz renkli bir kekik) bizi çağırmazlardı. Fakat kuru maya, (incir) maya pestili, ceviz, kavrulmuş melengiç ve nardan oluşan sofranın hep başköşesinde olurduk.
    Siñmeç oynarken uzaklardan hayal meyal duyulan kurt, çakal, tilki ulumaları, göğceoğlak (baykuş) sesinden korkup, saklandığı yerden kendiliğinden çıkanlar olur, bir de çanak çömlek patlatabilirsek, gülmekten yerlere yatar, mutluğumuz daha da artardı.
    O vakitler, “karayılanların insanlara asla zarar vermedikleri ama düşmanlarını da unutmadıkları, bu nedenle hatırlarının hoş tutulması, saygı da kusur edilmemesi, görülmelerinden, gözden kayboluşlarına kadar hareketsiz kalınması, korkutulurlarsa takip ederek yakaladıklarında, vücutları ile hasımlarını kırbaçladıkları” gibi telkinler, bizlere sürekli yapılırdı.
    İnsandan kendilerine zarar gelmeyeceğinden emin olan karayılanların olur olmaz yerde bizlere meydan okurcasına, acelesiz tavırları, aniden durup etrafı kolaçan ederek yol almaları, tavuk cücükleri, gözetlediğimiz yuvalardaki kuşları yumurtaları veya yavruları ile birlikte mideye indirmeleri, ruhumuzda garip bir başkaldırı uyandırsa, içimizdeki şeytana, “bir tenha da indir şunların başına taşı” dedirtse de, yine de karayılanların kesin bir dokunulmazlığı vardı.
    Şimdilerde onların gözlerinin yaşına bakan bile yok. Rahmetlinin torunu, gelini ve köyün imamı, insan kıyımı veya zehirli fare ölülerinden kurtulabilmiş, köyümün son iki karayılanını, tüfekli birine öldürttüklerinde görüldü ki, “evin bereketi” diye dokunulmayan, son derece sevimli ve utangaç canlılar, sadece merteklerin arasındaki fareleri yemek için ziyaret etmezmiş dedenin o köhne evini. Meğer kimselerin bilmediği daha başka ölümüne bir dayanışma, dostluk ve sır da varmış aralarında.
    Zira vahşice öldürülen karayılanlardan birinin ağzında baş kısmından yarısına kadar yutulmuş dev bir zehirli engerek vardı. Uzun süre taciz edilmelerine rağmen, ölümleri pahasına oradan ayrılmamalarının asıl sebebi de engereği avlamak içinmiş.
    Dede, mektep medrese görmediği için okuma yazma da bilmezdi ama hiçbir şeyin boş yere var edilmediğini çok iyi bilir, ona göre de davranırdı.
    Yılmaz bir engerek avcısı olan karayılanlar, insanlar için de ölümcül zehre sahip hemcinslerine karşı yine galip gelmişler ama “can yoldaşı” bildikleri insanın cehaletine yenik düşmüşlerdi.
    Kimbilir!..
    Belki de karayılanların köyümde bir daha görülmemelerinin asıl sebebi; zehirden, kurşundan değil, insanın vefasızlığına karşı oluşan gönül yarasındandı.
    Halil Korkmaz
  • Ondurmaz yakar , yandırır bahtin karası
    Yildimi usandirir hasret narasi
    Can bedene sitem eder , yoktur arası
    Kalesinden uçar gider gelse sırası
    Her nefese yazı denir , olmaz turasi
    Ancak can ile ödenir aşkın kirası
    Bu dert derelerin hası , vuslattir tek davası
    İlaç neylersin yara , yürek yarasi
  • Gonca, annesiyle babası mahkemeden bekar birer insan olarak ayrıldığı gün on bir yaşındaydı. Sonra çok döndü dünya, çok şey değişti. Yapraklar yeşerdi dallarda ve soldu baharlarla bir. Döküldü. Gonca tüm yaprakları toplayıp tekrar takmak isterdi dalların sivri uçlarına, o zamanlar bir aileye sahipti. Şimdiyse bir enkaza. Ağaçtan yapraklar düşer de takvimdekiler durur mu? Durmadı, onlar da döküldü elbet. Hem de yaz demeden döküldü, güz demeden. Dökülen her yaprak Gonca'ya can oldu. Serpildi, büyüdü Gonca da. İlçesindeki yatılı okulda ikinci senesine başladı. Geçinememişti babasının ikinci karısıyla. Üvey anne tanımını bile içselleştirememişti o kadına karşı. Üvey de olsa ana bilmek o kadını, koydu Gonca'ya. Evde o kadınla, açılmadan solacak gibi olunca Gonca, yatılı okula aldılar kaydını. İtiraz edemedi babası da.

    Gonca gidince babaannesi de kalamadı o evde. Ormana bir tahta ev diktiler bir hızla. Bir kuyu buldular su için. Elektrik yoktu, çok da lazım olmuyordu zaten Hafize Ana'ya. Radyosu yetiyordu. Ormana vurmadığı için ezanın yankısı, radyodan takip eder oldu namaz vakitlerini. İyiden iyiye silmemek için gönlünden, aylarca canında uyuttuğu oğlunu, uzak kalmayı yeğledi Hafize Ana oğlundan. Oysa ilk geliniyle ne de iyiydi arası. Hatırladıkça sancıdı o mazinin yarası. Ama kader dedi ve sustu. Ötesi yersizdi, yurtsuzdu.

    Şimdi duydu ki Gonca, iyi değilmiş nenesi. O da düşmüş iyice güçten kuvvetten. Oğlundan da medet uması yokmuş Allah biliyor ya. Gerçi her cuma uğrarmış mutlaka, sorarmış var mı bir arzusu diye ama bir şey demezmiş Hafize Ana. Kendi görürmüş işini çoğunluk. Ama kasabaya son vardığında onu iyi görmemiş Gonca'nın ortaokuldan arkadaşı, haber etmiş Gonca'ya. Bir görsen iyi olur demiş. Duramamış Gonca. Ertesi gün başlayacak olan sınavları görmemiş gözü. En büyük sınav bilmiş nenesine gitmeyi. Dersine bir gün geç girmeyen, devamsızlığı koca bir sıfır olan Gonca, kaçıvermiş o gece okuldan. Bu uğurda en sevdiği hocasına yalanlar söylemiş, onun başını derde sokacağını bile bile kaçmış oradan.

    Nöbetçi öğretmen, yatağında Gonca'yı değil de kendisine bıraktığı notu bulduğu sabah mart ayına uyanmış evren. Mart ayı, dert ayı demişler. Ancak hakikatin bu kadar hızlı yerini bulacağını ne Gonca ne de öğretmen tahmin edebilmiş. Geceyi bir hastanenin acilinde geçirmiş Gonca. Hastane koridorundaki banklarda. Koridordaki tüm yaşlı kadınlarda nenesini görmüş. Ne çok acı var diye düşünmüş, acı saat takmaz mı diye düşünmüş, nenem şimdi nasıldır diye düşünmüş. Düşünceler ağırlaştıkça göz kapakları da ağırlaşmış. Gece bir hastane bankında uyuduğunu fark edince şaşmış kendine Gonca, yokmuş hayatında böyle uçarılıklar, biraz daha büyümüş hissetmiş kendini. Hastane kantininden aldığı iki poğaçayı yiye yiye çıkmış hastaneden. Vurmuş kendini yollara.

    *

    Yaşar Efendi, geçen aralık ayında beş bin dolar borç aldığında dolar dört lira bile değilmiş. Ödeme yapması gerektiği mart ayı itibarıyla ise yedi lira dolaylarına tırmanmış. Zaten can çekişen kundura dükkanını son bir hamleyle kurtarmak için aldığı beş paralık borç durduk yere on lira olunca Yaşar Efendi iyiden iyiye kendini karanlık bir umutsuzluğun ortasında bulmuş. Hiçbir ölümü, doğumu, düğünü kaçırmayan Yaşar Efendi, kasabalının kalender bildiği, dürüst bildiği, namuslu bildiği Yaşar Efendi, otuz yıl sonra bir hacme sahip olduğunu düşündüğü adı kötüye çıkmasın diye, adı çıkılası işler tasarlamaya başlamış. Son on beş gündür beyninden ısırık ala ala dolaşan kırmızı karıncalar sonunda beynini tamamen yemiş. Gurur ve çılgınlığın kesişmesiyle yanlışlıklar tragedyasının perdeleri de açılmış olmuş.

    Hiçbir şey karşılıksız değil dünyada. Ölüm bile elinde faturayla, makbuzla geziyor. Yakılmak istersin para sorarlar, gömülmek istersin para. Bunu Yaşar Efendi de iyi biliyor. Ve artık ölümün mırıltısı kulağında çınlayan ihtiyarların, kefen parası diye iyi bir para tuttuğunu kenarda, iyi biliyor Yaşar Efendi. Geçen hafta çaya gittiğinde Dursun Amca'yla Şerife Tezye'ye, döşeklerinin başındaki musaftan iki bin lira çıkmıştı. Bu ilk hırsızlığıydı, en zoruydu. Kefensiz gömülen mi var diye rahatlattı içini, bulunurdu bir şekilde kefeni de parası da. Ölüm için saklanan para, yaşam için didinenlerin olsa fena mıydı? Şimdi bir ağacın gövdesine yaslanıp ormanın içindeki tahta evi izlerken, yine bu karanlık avunma cümleleriyle içindeki aydınlığı boğmaya çalışıyor.

    Düşünceli ama kararlı baktığı ev, kasabaya elli yıl önce gelin gelen Hafize Ana'nın evi. Daha el kadarken babasının dayağından kaçıp eteğinin altına saklandığı Hafize Ana. Sevip saydığı, ara ara hoşbeş edip ihtiyar çağındaki yalnızlığını örselemeye çalıştığı Hafize Ana. Çok hakkı vardı üstünde Hafize Ana'nın, çok yardımı dokunmuştu ona. Şimdi ondan son bir yardım alacaktı. İstese verirdi belki ama kendi alacaktı, dönmüştü bir kere gözü. Baktığı evin kapısı açıldı ve içeriden hafif kamburuyla ağır ağır Hafize Ana çıktı. Evden epey uzaklaştığını görünce kendisi eve epey yaklaştı ve kilitli olmayan kapıyı açarak içeri girdi.

    Günün tek haneli saatlerinde Gonca, içinde neyle karşılaşacağını bilmediği bir ormanın girişine baktı ve sonra o ormanın bir parçası oldu, içine girdi. Korkusu vardı, tedirgindi ama tereddütü yoktu. Baktı, korktu, girdi. O ormanın içine girdikçe ormana dair korkular da onun içine girdi. Korktukça hızlandı, hızlandıkça korktu. Ve artık koşarcasına ilerlediği bir anda hemen baş hizasındaki bir dalı fark edemedi. Dala çarptı ve yere düştü. Önce sivri bir acı hissetti, sonra bir ağırlık, uyuşukluk, ardından da bir sıcaklık kafasında, kan sıcaklığı. Alnıyla saçının kesiştiği bir yere çarpan dal parçası, kafasındaki tülbenti kana buladı. Bir süre öylece yattığı yerde kaldı Gonca. Sonra bir uluma çarptı kulağına, bir kurdun ağzından çıkan. Çocukluğunda dinlediği kurt hikayelerini hatırladı ve ağır ağır doğruldu uzandığı yerden. Doğrulduğunda fark etti kafasından sızan kanları. Çok sevdiği ağaçlar onu kanatmıştı, babasını hatırladı. Belli bir hızla ilerledi bir süre, ayakları kadar gözlerini de çalıştırdı bu kez ve kulaklarını. Daha dikkatliyidi.

    Yaşar Efendi kibrit kutusu kadar evde aradığını hala bulamamıştı. Tam vazgeçip gitmek üzereyken kırmızı kafalı bir şeyin eve doğru yaklaştığını gördü. Korktu. Eve gelmemesini umup görünmemeye çalıştı. Eli boş döneceği bir iş için bu kadar tehlike fazlaydı. Ancak Yaşar Efendi'nin istemediği şeylerin yaşanması bir silsile olmaya başlamıştı. Kırmızı başlıklı kız doğrudan kulübe eve doğru geliyordu. Biraz daha yaklaştığında o yaralı kızın Gonca olduğunu fark etti. Artık Gonca'yı bir şekilde atlatıp oradan ayrılmaktan başka çaresi kalmamıştı. Az evvel paraları ararken dağıttığı yazmalardan birini kafasına geçirip yorganın altına kapandı.

    Gonca eve girdi. Babaannesini yatakta uyur vaziyette gördü. Kendisi de yorulmuştu ve yaralanmıştı. Kandan kızıllaşmış tülbentini çıkardı. Yüzündeki kanları temizledi ve bir iskemleye çöktü. Odanın dağınıklığına baktı. Babaannesi evi toparlayamayacak kadar hastaydı demek. Bir süre dinlendikten sonra dağınıklığı kabaca toparlamaya başladı. Başını çevirir gibi olan babaannesine seslendi. "Nenecim ben geldim, nasılsın?" Yaşar Efendi de çok severdi Gonca'yı. Onu büyüdüğünde gelini olarak hayal ettiği çok olmuştu. O yüzden ona ve kendi itibarına zarar vermeden bu keşmekeşten bir an önce çıkmak istiyordu. Kimliğini açık ederse hırsız girmişçesine dağınık evdeki varlığını açıklayamazdı. Gonca'nın seslenmesine bir inlemeyle cevap verdi yorganın altındaki. Bekleyecekti, uygun bir anı yakalayıp tüyecekti evden. Başka türlü bir çözüm gelmiyordu aklına. Ancak yaşadığı şok ve acı yatışmaya başlayan Gonca kendinde artık başkalarının acısıyla ilgilenebilecek bir güç bulmaya başlamıştı. Bir kez daha seslendi ve yatağa doğru ilerledi. "Nene, nene bir ateşine bakayım." dedi elini yorgana uzatıp. Teşhisi doğruydu Gonca'nın, yorganın altındaki hem korkudan hem vicdandan ateşler içindeydi o an. Onu yaptıklarından daha çok korkutan şey birazdan yapmak zorunda kalabileceği şeylerdi. Bir kez daha inledi yorganın altındaki ve huysuz bir şekilde kıpırdattı yorganı. Gonca yatağa iyice yaklaştı, Yaşar Efendi bunu sezince görünmeden kaçmak için yorganı Gonca'nın üstüne fırlatıp yataktan çıktı. Tam başarılı bir şekilde evden ayrıldığını düşünürken bir ses duydu: "Yaşar Amca!" Yaşar Efendi artık bütün bütün efendiliğinden sıyrılmak zorundaydı Yaşar Efendi ismini daimi kılmak adına. Gonca'nın bu tanıklığı onun sanıklığına dönüşecekti ancak ortada bir tanık kalmazsa sanık da kalmayacaktı. Bu cihetle düşünmeden, bir karardan çok refleksle Gonca'ya saldırdı.

    Kendini Yaşar amcasından kaçar halde bulunca ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemedi Gonca. Hayat ona tüm kötü sürprizlerini arka arkaya sunuyordu. Yaşar Efendi de hareket ettikçe bataklığa saplandığının farkında olan bir insan bilincinde, artık bir saniye sonrasını dahi düşünmeden, tamamen güdüleriyle yön veriyordu eylemlerine. Artık kendini tanıyamıyordu, dışarıdan üçüncü bir göz olarak hayretle ve öfkeyle izliyordu kendini. Tarih tekerrürden ibaretti. Gonca, Yaşar Efendi'den kaçarken bir kez daha bir ağacın dalına toslayıp bilinci kapalı bir şekilde yere devrildi. Yaşar Efendi, Gonca'nın boynuna dolamak için kemerini çıkardı. Geçen hafta ilk hırsızlığını yapan Hırsız Yaşar Efendi, birazdan ilk cinayetini işleyecek ve Hem Katil Hem Hırsız Yaşar Efendi'ye dönüşecekti. Bunun, isminin önündeki son melun sıfat olmasını umdu ve Gonca'nın üstüne çömeldi. Sağ gözünün kenarından inci inci yaşlar dökerek Gonca'yı boğarken yabani bir hırlama bir an duraklamasına neden oldu. Bir kurt hırlaması. Yaşar Efendi kurtla göz göze geldiğinde artık daha fazla kötülük yapamayacağına sevinerek kendini kurdun bağışlayıcı olmasını dilediği dişlerine bıraktı.

    Gonca, az evvelki toslaması daha sert gerçekleştiği için yaşadığı son saatleri hatırlayamadı. Yalnızca burnunda Yaşar amcasının ve seneler önce ölen dedesinin kokusu vardı.
  • Eyy yaşamak derdi
    Eyy can sılası
    Beyhude telaş
    Süslü yalanlar hülyası
    Bir ömürde bir gün ağarması olmaz mı sende
    Hep mi iç kanamasısın
    Hep mi kalp ağrısı
    Karanlıklar berduşu seni
    Bir gün yüzün yok mu
    Sükutta geceyarısısın hep
    Kör kuyuma bir kıvılcımın çok mu?
    Gönülde nasır
    Kalpte diken
    Ne geçmez hastalıkmışsın serimde
    Neyin hesabını görüyorsun ki
    Bitmedi derdin benimle
    Bu ne ölüme şehvetli savaş
    Bu ne muazzam düşmanlıkmış böyle
    Kısmeti sürgün
    Nasibi hapis
    Neyin kusuruna bakmışta dönmez talih
    Hangi güzeli ekmiş de biçmemiş kader
    Ne vermiş de almamış benden
    Hangi kirpiğin hakkı kalmış kalbimde
    Hangi gözün ateşinde ıslanmamışım
    Hangi dağılmamdan derlemişte beni
    İsyanımdan uslanmamışım..?
    Bir ruh borcum var tensiz
    Bir yâr yazgım var kalemsiz
    Hiç mi sarılmaz
    Çare kollarında düşlerimin yarası
    Dermanlar dizinde okşanmaz mı
    Başımın bir tek belası
    Gül sineye yaslanmaz
    Yar koynunda tatlanmaz mı bir kere
    Hicranın iç deşen sancısı
    Ne bitmez kinin varmış canıma
    Ne sönmez nefretin aşkıma
    Pesim de yok ama bil
    Yeterim yok
    Beterinle gel
    Tüm bozgunlarına hazır yalnızlıklarım var
    Çarmıha gerilmiş hayallerim
    Örsünde bükülmüş ümitlerimden
    Kanıksadım batıp çıkmaları
    Eyy hayat
    İnadına yaşamak seni
    Sana inat sevmek
    Benim ömrümün işi bu
    Seninki de gelip geçmek...
  • BEN SENİ ÖZLÜYORDUM.
    Biri ağlıyordu,
    Biri haddinden fazla mutlu..
    Birinin dilinde isyan,
    Biri yarında pek umutlu..
    Baba olmuştu diğeri, hayata hoş gelmişti biri..
    ...Kimi hastane odasında can çekişiyordu,
    Kimi kızına ilik, kimi annesine kan arıyordu..
    Azrail'le tanışmıştı az önce kimi,
    Açlardı,
    Toklardı,
    Sarhoşlardı,
    Dindarlardı..

    BEN SENİ ÖZLÜYORDUM.

    Biri sevişiyordu muhakkak, yalnız diğeri..
    Ve kavgalar,
    Ve barışmalar...

    BEN SENİ ÖZLÜYORDUM.

    Sonra sabah,
    İşe gidiyordu kimi,
    Kimi okula,
    Kimi mezarlığa,
    Kimi mezara...

    BEN SENİ ÖZLÜYORDUM. 

    Sonra yine gece,
    Sonra yine sabah,
    Yine gece..

    BEN SENİ ÖZLÜYORDUM. 

    Kimi gün sayıyordu askerde sevdiği diye,
    Kiminin yoktu takvimlerden haberi, senelerdir belkide..

    BEN SENİ ÖZLÜYORDUM.

    Çocuklar büyüyordu,
    Evler, arabalar, insanlar değişiyor,
    Kuşlar göç ediyor,
    Ağaçlar sararıyor, yeşeriyor, sararıyor,
    Yağmur yağıyor,
    Güneş doğuyor,
    Yıldızlar kayıyor..

    BEN SENİ ÖZLÜYORDUM.

    Benzine zam geliyor,
    Süte zam geliyor,
    Maaş az geliyor,

    Partiler düzenleniyor,
    Yıllanmış şaraplar açılıyor,
    Para çok geliyor..

    Kiminin yarası kanıyor, kiminin annesi üflüyor,
    Kimi öksüz...

    Umursamıyordum...

    Sen gelmiyordun,
    BEN SENSİZ ÖLÜYORDUM.