• 64 syf.
    ·1 günde
    Merhaba. 🖐

    ''Gerçekten bir labirentte kaybolabilir misiniz?''

    Gremlinler, minotaurlar, kayıp ruhlar, Venüs'ün Pentagramı, Theseus ve Ariadne'nin aşkı, tapınak şövalyelerinin kabul töreni ve sevgililerine kavuşmak için bu maze ve labirentlerde koşan aşıklar...

    İnternette dolaşırken A7 Kitap Yayınları'nın bu serisine rastladım. Cep boy kitaplarda çeşitli konulara değiniyorlardı. Açıkçası merak ettim ve incelemek istedim ve ilk aldığım kitap da John Martineau'nun bu kitabı oldu. Kitabın amacı Britanya Adaları'ndaki maze ve labirentlerin bir kısmına değinmek. Kitapta çift sayılı sayfalarda bir maze ya da labirent hakkında bilgi verilirken hemen onu takip eden sayfada da, bahsedilen maze ya da labirentin neye benzediğini anlaman için ve hatta girişten başlayarak merkeze kadar ilerleyip, bu sefer de çıkışı bulup kendi çapında eğlenmen için şematik diyagramına yer verilmiş. Bu şekilde 64 sayfalık kısa bir maceraya atılıyorsun yani.

    Öncelikle maze ve labirent arasındaki farka değiniliyor. Labirentin bir girişi var. Bu girişten itibaren merkeze giden patikayı takip ettiğin sürece kaybolmanın imkanı yok. Çünkü seni merkeze ulaştıracak sadece bir yol var. Yani bir labirentin içinde kaybolamazsın. Ancak maze söz konusu olduğunda her şey daha da karmaşık bir hale bürünüyor. Bir ya da birden fazla girişten yola çıkıyorsun. Yani sana farklı seçenekler sunuluyor. Maze'in içerisinde belli başlı ada olarak adlandırılan çıkmazlar var. Bu durumda giriş yapacağın patikayı en başta doğru seçmezsen dahi merkeze ulaşamaman söz konusu olabiliyor. Diyelim ki doğru patikayı seçtin ve merkeze ulaşmayı başardın. Bu durumda geldiğin yolu geri yürüyebilirsin ya da çıkış için sana sunulan diğer patikalardan birini tercih edebilirsin. Ancak geldiğin yolun da sana sunulan diğer çıkış patikalarının da bir çıkmaza açılmadığını kimse sana garanti edemez.

    Bu satırlardan sonrasında artık bu maze ve labirentlerin yapılma amacına yönelik bu kitaptan edindiğim bilgileri paylaşacağım. Bu yüzden henüz bir şey öğrenmek istemiyorsan burada bırakmanı tavsiye ederim.

    Keyifli okumalar!

    *

    Bu maze ve labirentlerin yapılma amacı neydi?

    Mesela Scilly Adaları'ndaki ''Truva Kasabası'' olarak adlandırılan Britanya Adaları'ndaki tek tarihi taş ve kaya labirentinin yapılma amacı neydi? Bu labirent denize nazır. Norveç'te balıkçılar ve denizciler ''smägubbar'' da denilen gremlinleri ya da bir başka deyişle küçük insanları tuzağa düşürmek için denize nazır labirentleri yürürlermiş. Amaç bu olabilir mi?

    Mesela Adam Islip'in 1602'deki bir Rönesans çalışmasında yer verdiği bir tasarımı var. 14. sayfada bu tasarıma yer veriliyor. Bu tasarımda karelerin çevrelediği çemberleri görüyoruz. ''Tasarım bir zorluğa çözüm bulmak anlamına gelen 'daireyi kare içine almak' deyiminin daire (cenneti temsil eder) ile karenin (yeryüzü) hüner ve ustalıkla bir araya getirildiği bir suretini sunar.'' şeklinde bu tasarımın amacı belirtiliyor.

    16. sayfada maze'lerde kaybolmamak için güzel bir püf noktaya değiniliyor. ''El Daima Duvarda Yöntemi'' olarak adlandırılan bu yöntemde girişten itibaren patikayı yürümeye başladığında bir elini daima duvarda tutarak yürüyorsun. Örneğin sağ elinle işe başladıysan sağ elininin duvarla temasını hiçbir şekilde kesmiyorsun. Böylece anahtarını bulduğun bir maze artık senin için bir labirente indirgeniyor. Ancak bu yöntem 18. yüzyıl ve daha öncesinde taş, kaya, çim ya da çalı çitlerle çevrelenmiş maze'ler için geçerli. 19. ve 20. yüzyılda daha karmaşık maze'ler ortaya çıkıyor. Yani bu yöntem bile işlevsiz kalıyor.

    20. sayfada değinilen Chatsworth Malikanesi'nin maze'inin 4 girişi var ve bu maze'e özgü karakteristik bir özellik olarak 4 girişten yalnızca biri seni merkeze yönlendiriyor. İçerisinde tamamlanmış 4 çember ve bir de dışarıdaki kare duvar tarafından kesilmiş tamamlanmamış bir çember bulunuyor. Bu desende tamamlanmış 4 çemberin ateş, toprak, hava ve suyu ve tamamlanmamış bir çemberin de Batı'nın gizli iç elementi olan lokman ruhunu temsil ediyor olması mümkün mü? Orta Çağ'da merkezde lokman ruhu olacak ve onu diğer 4 iç element bir haç şeklinde çevreyelecek şekilde ya da lokman ruhu dışarıda kalacak ve diğer 4 iç element Ay'ın gözlemlenen kubbeleri gibi eş merkezli çemberler oluşturacak şekilde yapılan tasarımlar yaygınmış.

    Bir başka örnek de Leed Kalesi'nde açılan bir maze. İki kare tarafından çevrelenmiş 5 çemberi görüyoruz. Bu iki karenin Güneş ve Ay, yani tatil günleri, geriye kalan 5 karenin de gözlemlenebilen 5 gezegen (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn), yani iş günleri olarak tasvir edilmesi mümkün olabilir. Eski dünyanın gezegen dizilimi Dünya üzerinden gözlemlenen hareketlerinin hızına göre oluşturulmuş. Buna göre Ay en hızlıdır. Bunu Merkür, Venüs, Güneş, Mars ve Jüpiter takip eder. Son olarak da Satürn gelir ve o en yavaştır.

    Ayrıca yukarıda da bahsettiğim eski dünya için önemli 7 gökcisminin temel alındığı klasik 7 sarımlı labirentler de oldukça popülermiş. 26. sayfada böyle bir labirentin bir tasarımda nasıl oluşturulabileceği gösteriliyor.

    Cumbria'nın Rockcliffe Marsh bölgesindeki çim labirentin tasarımında her kenarın kendi ekseninde dönen 5 sarmalı ve merkez çevrelemenin dışında da 8 sarmala rastlıyoruz. Bu da ister istemez Venüs'ün Pentagramı'nı akla getiriyor. Şematik diyagramında Dünya merkezde, Güneş onun çevresinde dönüyor ve Venüs de Güneş'in çevresinde dönüyor. Yani Dünya'nın merkeze konması Dünya'dan bu hareketleri nasıl gözlemlediğimizin bir temsili. Dünya 8 yılda Güneş'i 8 kere dolaşırken, Venüs 13 kere dolaşıyor ve bu Venüs için sadece bir döngü. Ayrıca bu döngüyü sürdürürken 5 kere Güneş'in ve Dünya'nın arasına giriyor. Buna alt birleşim deniyor. Bu yüzden 8 yıllık süreçte 5 kere Dünya'ya yaklaşan Venüs bir pentagram deseni çiziyor. İskandinav ülkelerinde de bu tarz labirentlere rastlanmış. İnanışa göre ''...kayıp ruhlar yalnızca ölü çizgiler (ince ruh yolları, başka bir ifadeyle çayır çizgileri) üzerinde seyahat edebilirlerdi, dolayısıyla bu çizgiler üzerinde yürüyen insanları ele geçirerek bu harikulade yapıdaki sarmalların ağına hapsederlerdi.'' Böylece labirentlere neden ''ruh kapanı'' dendiğini de öğrenmiş olduk. Bir ruhun tuzlu suyu geçemeyeceği inanışı da adalara kutsallık atfedilmesini sağlamış. Labirentin merkezine de ada denmesinin nedeni bu olabilir.

    30. sayfada Tapınak Şövalyeleri Tarikatı'na kabul edilebilmek için yürünmesi gereken labirente yer verilmiş. Bu labirentte yürürken adayların kabul töreni için bir soneyi söylemeleri gerekiyor. Ben bu soneyi bir alıntı olarak paylaşmıştım. Bu sone hoşuma gittiği ve ''oyalanmak'' bakımından durumla örtüştüğü için oldukça hoşuma gitmişti.

    #128430663

    Antik çağlardan bugüne ulaşabilmiş tek kare labirent de Mizmaze imiş.

    Saffron Walden'da Britanya Adaları'ndaki en büyük labirent karşımıza çıkıyor. 4 köşe çıkıntısına ''burç'' adı veriliyormuş ve bu burçlar Newmarket, Chelmsford, Bishop's Stortford ve Cambridge pazar kasabalarına işaret ediyormuş. Labirent boyunca ilerleyip merkezdeki genç kıza ulaşan delikanlı ya bu başarısından dolayı ona izin veren genç kızla dans edermiş ya da elini tutabilmek için labirentten çıkana kadar onu taşımak zorundaymış.

    Katedrallerin batı ucunda labirentlere yer verilmesi özellikle Fransa'da görülüyormuş. Bu labirentin merkezi Kudüs'ü temsil ediyormuş. Yani Kudüs'e doğru bir yürüyüşün temsili.

    Orta Çağ maze ve labirentlerinde klasik 7 sarımlı tasarımın dışında 11 ve 15 sarımlı tasarımlar da karşımıza çıkıyor. Buradaki 7 sarımın gezegen kürelerini temsil ettiğini söylemiştim. 4 iç elementin kürelerini de eklersek 11 sarımlı bir labirent elde ediyoruz. Sabit yıldızlar küresi, yıldızsız gök küresi, İlahi Kaide küresi ve İlahi Taht küresi de eklenebilecek diğer küreler ve böylece 15 sarımlı bir labirent elde ediyoruz.

    Kitabın son sayfasında da bir tapınak şövalyesinin haç şeklinden yola çıkarak nasıl klasik 7 sarımlı bir labirent çizilebileceği gösteriliyor.
  • 176 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10 puan
    ❝Gittiğin zaman, diğerleri için geri dönmeyi hatırlamalısın. Bir çember, anlıyor musun? Her zaman Esperanza olacaksın. Her zaman Mango Sokağı olacaksın. Bildiklerini silemezsin. Kim olduğunu unutamazsın.❞



    Ah Esperanza.. Sen ne kadar mükemmel kalpli bir insansın..

    Esperanza'nın ailesi, neredeyse her sene farklı bir eve taşınıyor. Ama bu sefer değil. Mango Sokağı'na geldiklerinde, oradaki evleri artık onların oluyor. Ailenin hayallerindeki gibi bir ev değil belki, ama sonuçta artık kendilerine ait bir evleri var.

    Esperanza, her zaman kendine ait bir evin hayalini kuruyor. Sadece kendine ait olacak bir ev. Bir erkeğe veya bir babaya ait bir ev değil. Sadece bir kadına ait olan bir ev. Kendine ait bir ev.


    ❝Küçük bir kızken, nasıl diğer kadınlar düğünlerinin hayalini kurarsa o da sadece kendine ait sessiz bir evin hayalini kurardı.❞

    ❝Bir gün kendime ait bir evim olacak ama kim olduğumu ve nereden geldiğimi unutmayacağım. Yoldan geçen evsizler, İçeri girebilir miyiz? diye soracaklar. Onları tavan arasına buyur edecek, kalmalarını teklif edeceğim çünkü evsiz olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum.❞


    Esperanza bize, Mango Sokağı'ndaki insanları anlatıyor. Komşularını, arkadaşlarını, ailesini.. Hayatın zorluklarını..

    Esperanza, aslında bir nevi yazar Sandra Cisneros. Bize, kitabın giriş bölümünde kitabı nasıl yazdığını anlatıyor; ayrıca her zaman kendine ait bir evi düşlediğini ve her zaman bir yazar olmanın hayalini kurduğunu anlatıyor. Hayatına gelip geçen insanları, Mango Sokağı'nda topluyor, ve onları bizlere anlatıyor. Onların sözlerini yazıyor, hayatlarını, acılarını, pişmanlıklarını.. O kadar samimi bir dili var ki.. Her bölümü ayrı bir romanmış gibi, her ne kadar kısacık olsalar da. Her bölümde, farklı hayatları okuyoruz; her bölümde, hayatlarımızdan birer parça buluyoruz.


    ❝İçimdeki her şey nefesini tutardı. Her şey Noel gibi infilak etmeyi beklerdi. Yepyeni ve parlak olmak isterdim. Geceleri kötü kızlar gibi dışarıda oturmak isterdim, erkek arkadaşımın kolu omzumda, rüzgâr eteğimin altında. Böyle değil, her akşam ağaçlarla konuşarak, penceremden dışarı sarkıp göremediklerimi hayal ederek değil.❞


    Sandra Cisneros, aslında bu kitabıyla kadınların ne kadar güçlü olduğunu ve her şeyi başarabileceğini gösteriyor bizlere. Sally gibi, Marin gibi, kendisi gibi.. Kadınlara ithaf ediyor bu kitabı, en başında. Kadınların çektiği zorlukları anlatıyor, bütün her şeye rağmen hayata nasıl bağlandıklarını..


    ❝Hikâye anlatmayı severim. Hikâyeleri kafamın içinde anlatırım. Onları postacı, İşte postanız, dedikten sonra anlatırım. Postacı, İşte postanız, dedi.

    Hayatım için bir hikâye uydurdum, kahverengi ayakkabılarımın attığı her adım için. "Ve sonra ahşap basamaklardan yukarı çıktı, hüzünlü, kahverengi ayakkabıları onu hiç sevmediği eve taşıyordu."❞

    ❝Bütün hayatı boyunca pencereden dışarı bakmış, pek çok kadının hüznünü dirseğine yaslayıp durduğu gibi.❞


    Ben, özellikle Sally'nin hikâyesini o kadar çok sevdim ki.. Onu anlattığı ilk bölüm, o kadar güzeldi ki.. Âşık oldum, desem yeri.


    ❝Ve gülebilirdin Sally. Uyuyabilir, uyanabilir, seni kimin sevdiğini, kimin sevmediğini düşünmek zorunda kalmazdın. Gözlerini kapatırdın ve insanların ne dediğine aldırman gerekmezdi çünkü sen zaten hiçbir zaman buraya ait değildin ve kimse seni üzemezdi, kimse hayal kurmayı sevdiğin için tuhaf olduğunu düşünmezdi.❞


    Bir sohbetmişcesine, bize samimi diliyle Cisneros'un anlattıkları, bir ömre bedel hayatlar. Hepimiz Mango Sokağı'ndayız belki de; oradan çok uzaklarda kendimize ait bir evimiz olsa da bir gün, sürekli dönüp dolaşıp Mango Sokağı'nda buluyoruz kendimizi. Benim için kitaptan daha öte olan kitapların arasında yerini alan bu şaheser, bence son yüzyılın gördüğü en muhteşem şeylerden biri.

    Eh, ne diyelim; bir gün, tekrar tekrar kendimizi bulduğumuz Mango Sokağı'nda buluşmak dileğiyle!



    ❝Geri dönmek üzere gittiğimi bilmeyecekler. Geride bıraktıklarım için. Gidemeyenler için.❞
  • 504 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10 puan
    10 uzerinenden 10 verilecek müthiş bir ahmet ümit kitabını zevk ve hayranlıkla okuyup bitirdim.
    Bergamadan berline uzanan bir aile trajedisi ölmez ailenin osmanlı zamanlarında pergamon antik kentinin kazılarında çalışmasıyla Zeus altarinin ve arkeoloji eserlere ve mitolojiye hayaranliklari onuların tüm hayatlarına etki eder.Aile berline taşınır.Ailenin eşcinsel oğlu ressam bilgisayar programcısı cemal bir gün kendi çizdiği zeus altarinin resmi altında elinde tıpkı mitolojideki gibi kalbiyle ölü bulunur.
    Berlin polis teşkilatında yıldız karasu ve yardımcısı tobias bu cinayetin bir ritüel olduğunu anlar ve kendilerini mitolojik,aile ici kan davası ve neo nazilerin mi işlediği bilinmeyen bir soruşturmada bulurlar.
    Çember daralır cinayetler devam eder ve kitabın 463.sayfasındaki büyük sürprize yıldız komser soluğu katılın pesinde turkiyede alır.
    Müthiş bir eser arkeoloji mitoloji severlerin hayranlıkla okuyup bol bol yunan tanrıları hakkında bilgi toplayacağı bir eser.sadece mitoloji değil almanya hükümeti neo nazilerin bitmeyen kinleri ve türk aile kan davalarının saçmalığına çok güzel işlenmiş.
    Ahmet ümit eline emeğine sağlık tek kelimeyle müthiş bir eser.
  • 112 syf.
    ·Beğendi·8/10 puan
    Japonya 'nın en tanınmış savaşçılarından biri olan ve aynı zamanda da Japonlarca " Kılıç Piri
    " kabul edilen Miyamoto Musashi'nin ölmeden birkaç hafta önce kaleme aldığı bir eser " Beş Çember Kitabı "...
    Toprak,Su,Ateş, Rüzgar, Boşluk diye adlandırılan teorik ve pratik kılıcı kullanmanın stratejik yollarını anlatan dili oldukça ağır ve aynı zamanda belli bir altyapı gerektiren bir kitab.
    Bu tür severlere tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.
  • 208 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10 puan
    Bir incelemeye başlarken atılacak ilk adım, eserin isminin hikâyesini anlatmaktır kanımca. Fahrenheit 451, Ray Bradbury’nin Sesli Önsözü’nde şöyle geçer:

    “İtfaiye teşkilatını aradım. “Beni itfaiye şefine bağlayın,” dedim. Buranın, Los Angeles’ın itfaiye şefine ulaştım ve, “Kitap kâğıdı kaç derecede tutuşup yanar?” diye sordum. “Bir saniye, hemen geliyorum,” dedi. Geldi ve, “451 Fahrenheit,” dedi.”

    Kitabın konusuna geçmeden önce değinmek istediğim bir yer daha var.
    Neil Gaiman, Sunuşta şu konunun bahsini ediyor:

    “Birileri size bir öykünün neyle ilgili olduğunu söylerse, muhtemelen haklıdırlar. Öykünün yalnızca bununla ilgili olduğunu söylerlerse, kesinlikle yanılıyorlardır.”

    Fahrenheit 451,
    Geleceğin Amerika’sında itfaiye teşkilatının bugünkü bildiğimiz anlamının dışında yani yangın söndürmek yerine yangını çıkartmayı üstlenmesiyle ilgili aslında.
    1953 yılında çıkıyor kitap. (Ama aslında Ray Bradbury’nin yazdığı kısa üç hikâyenin birleşimi de diyebiliriz.) O dönemlerde Amerika ve Sovyetler arasındaki soğuk savaş oldukça baş göstermekteydi. Medya oldukça gelişmekteydi. Her eve televizyon girmekteydi. Öyle ki Sunuşta da dendiği gibi:

    “Eskiden kimin evde olduğunu ışıkların açık olmasından anlayabilirdiniz; şimdiyse ışıkların kapalı olmasından anlaşılıyor.”

    Çünkü televizyonların ekranları öyle küçüktü ki, net görmek için ışıkları kapatmak gerekirdi.
    İşte bu dönemlerde Ray Bradbury, insanların televizyona olan aşırı ilgisinden etkilenip yazmaya başlıyor Fahrenheit 451’i. İnsanlar böyle giderse kitap okumayı tümüyle bırakacak, düşüncesiyle başlıyor ve temel düşüncelerinden birisi, ‘cehalet mutluluktur’ oluyor. İnsanlar yeni bilgiler edinip, deneyim kazandıkça aslında hiçbir değerleri olmadığını ve hiçbir şey bilmediklerini düşünmeye başlıyor. Felsefe üzerine konuştukça atışmalar ortaya çıkıyor. Bu yüzden de mutluluğu elde edebilmek için üzüntüden uzak durma kararını veriyorlar.
    Teknolojinin çokça geliştiği bir dönemde geçiyor hikâyemiz. Televizyonlar kocaman, kitaplar insanlarda huzursuzluğa ve çatışmaya sebep olduğundan yasaklanmış, teknoloji geliştiğinden evlerde yangın çıkmıyor; bu yüzden itfaiyeciler de söndürecek yangın bulamıyor. Dolayısıyla yangını çıkartıyorlar, kitapları yakıyorlar. Kitabımızın kahramanı olan Guy Montag da bir itfaiyeci. Görevini düzenli olarak yerine getirdiği günlerden yine birinde, evine dönerken kapı komşusuyla karşılaşıyor. On yedi yaşındaki ve ‘deli’ olan Clarisse. Onunla olan muhabbeti Guy Montag’ı değiştiriyor. Oysaki Clarisse, sadece mutlu olup olmadığını soruyor ve Montag da gerçekten mutlu olup olmadığını sorgulamaya başlıyor. Fakat asıl kırılma noktası bu olmuyor. Clarisse ile olan sohbetinden sonra Montag, yine bir evdeki kitapları yakmaya gittiğinde, kitapların sahibi olan yaşlı teyzemizin kitaplar için yanmayı göze almasıyla bir şeylerin yanlış olduğunu seziyor.

    “Bir kadının yanan bir evde kalmasına yol açtıklarına göre, kitaplarda bir şeyler olmalı... hayal edemeyeceğimiz bir şeyler; orada bir şeyler olmalı. İnsan bir hiç uğruna kalmaz.”

    Mutluluğu bulamadığını fark eden Montag, ‘Belki de mutluluk yaktığım kitapların içerisindedir.’ gibi bir sonuca ulaşıyor. Yasak olanın cazibesine kapılıyor. Yakmanın yanlış olduğunu fark ediyor.

    “Güneş her gün yakıyordu. Zaman’ı yakıyordu. Dünya hızla çember çiziyor ve kendi ekseni etrafında dönüyordu, zaman da Montag’dan yardım almadan seneleri ve insanları yakıyordu zaten. Yani Montag, itfaiyecilerle birlikte nesneleri yakarsa, güneş de Zaman’ı yakarsa, bu her şeyin yanması anlamına gelirdi!
    Onlardan birinin yakmayı kesmesi gerekiyordu.”

    Bunlarla da bitmiş değil. Hikâyemizde kitapların yakılmasına karşı çıkan belli kesim kendini şöyle ifade ediyor, “Dışımız serseri, içimiz kütüphane.” yani ‘bazı kitapların kusursuzca insan şeklindeki kapakların arasında var olduğunu söyler.’ Böyle ince fikirler her eserde bulunmaz.

    Gelelim benim yorumuma,

    Kitapta zaten insan ilişkileri oldukça azalmış bir şekilde ifade ediliyor. Bu kadar kötü ilişkiler içerisinde farklı gördüğümüz ilk kişi Clarisse oluyor. Ki zaten bunu Ray Bradbury bile söylüyor. İncelememin başında bahsini ettiğim üç kitaptan birisi olan ‘Yaya’da’ geçen kahramanımızın daha romantikleştirilmiş hâli, Clarisse.

    “Ve yolda o yayanın cinsiyetini değiştirdim, erkekken Clarisse McClellan adlı bir kız oldu ve onu gecenin geç saatlerinde dışarıda yürüttüm, ayaklarını yapraklara sürttürdüm, yıldızlara baktırdım, rüzgârı koklattım, yağmuru beklettim.”

    Onun bakış açıları, düşünceleri, ince zihniyeti sizi baştan aşağı büyülüyor. Daha önce Clarisse kadar yakın hissetmemiştim hiçbir kitap karakterini. Ondan kurgusal birisiymiş gibi bahsetmek bile canımı yakıyor. Onunla ilgili derin anlamlar taşıyan daha birçok cümle duymak isterdim açıkçası. Ama belki de böylesi tadındadır. Bunun dışında kitabın çok ilginç konuları ele aldığını söyleyebilirim rahatlıkla. Mesela yasalar önünde herkesi eşitlemekle birlikte mutluluğun da geleceği inancı vardı. Herkese aynı şeyleri yaptırarak eşitliğin sağlanılacağı düşünülüyordu. Herkesi aynılaştırmak isteniyordu. Kapitalizme de ciddi bir eleştiri yapılıyordu. Ayrıca kitapta geçen isimlerin de bir anlamı varmış, birkaç dakika önce araştırma yaparken öğrendim. Montag, bir kâğıt firmasının ismiyken; Faber, bir kalem firmasının ismiymiş. Montag, tıpkı bir kâğıt gibi bomboşken; Faber, onu dolduran kişiydi sahiden. Böyle ince detayları da unutmadan söyleyeyim dedim.
    Kötü bir karakter olarak geçen Beatty’ninse kitapların okunmasına en çok karşı çıkan kişi olmasına rağmen zamanında birçok kitabı okumuş olması ve kendisiyle farklı fikirlerde olan kişilere yönelik olarak sık sık alıntılar kullanmasıyla kesinlikle atlanılmaması gereken bir karakterdi. Çünkü gerek, kişiyi kendi silahıyla vurması olsun, gerekse Montag’ın mutluluğunu sorgulama aşamaları olsun... hepsi sizi kitabın içerisine çekiyordu.

    Tavsiye, kesinlikle ediyorum.
    Fahrenheit 451’i okumuş olduğum tarihe ve yakın çevresine bakarsanız sık sık kitap okuyamadığım bir döneme girmiş olduğumu sezmeniz zor olmaz.
    Okuma alışkanlığımı tekrar hangi kitapla kazanabilirim, diye düşünürken karşılaştım işte Fahrenheit 451’le.

    Hatta öyle ki günün birinde kitap okumak yasaklansa, saklayacağım ilk kitap olurdu Fahrenheit 451.

    “Bu kitap bir şeyleri umursamakla ilgilidir. Kitaplara yazılmış bir aşk mektubudur.”
  • 148 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Bu sıralar o kadar çok şey okuyorum ki.. Sürekli bir arayış içindeyim. Sanırım aramaktan dolayı bulma fırsatını yakalayamıyorum ben de..Küçük gördüğüm, önemsemediğim şeylere odaklanmaya başladım daha çok.. Ve şimdi anladım ki hayat bir çember, dönüp dolaşıp yapmam dediğini yaptırıyor insana.. Ve bir gün kendi yüzümde tüm insanları gördüğümde tamamlanacak bu çember.. Bir başucu kitabı..
  • 661 syf.
    ·Puan vermedi
    RUS OYUNU

    Bir (Soljenitzin)dir gidiyor!.. Nobel mükafatını kazanan Rus romancısı!.. Dev kalem!.. Bugünkü komünist rejim aleyhinde... Sovyet Rusya'dan sınır dışı ediliyor!.. İsviçre'ye gidiyor... Ağzını tam açabilmek için çoluk çocuğunun kendisine katılmasını bekliyor!.. Yoksa onlara Rusya'da işkence ederler diye korkuyor!... İngilizler ve Amerikalılar ona şeref vatandaşlığı teklif ediyor... Bütün dünya basını bu kahramanla (!) meşgul!..

    -Varsa (Soljenitzin), yoksa (Soljenitzin)...

    İnsanoğlunun bu türlü alaya alındığı bu türlü burnuna gülündüğü, bu türlü oyuna getirildiği görülmüş şeylerden değil...

    Evvela (Soljenitzin), bir zamanlar Fransız romanını ezen eski Rus romancıları önünde 192 puntoluk bir harfe nispetle 12 punto boyunda bile değil... Ortanın aşağısında bir romanci...

    Nobel mükafatına bakmayın; bu mükafatın dimağını ellerinde tutan siyasi tesir ve tertipler hiç de saf sanat ve edebiyatı hedef tutacak bir hasbilik belirtmez ve kazandırdığına gerçek bir paye sağlayamaz.

    Onun Rusya'dan sınırdışı edilmesini de asla akıl almaz. Zira komünist rejim kendi aleyhinde bulunanı bırakıp onun büsbütün aleyhdarlık edeceği serbest bir zemine kavuşturmaktansa fırına atıp pasta yapmayı tercih eder. Rusya ne zamandan beri demokrasilerin tesiri altına girmiş ki, aleyhtarlarını medeni vasıtalarla bünyesinden atsın ve Rusya dışında kendi haline bıraksın!.. Tam muhalefete geçmek için karısını ve çocuğunu beklediği de masal... O bunu açıkça söyleyecek de Sovyet Rejimi "buyurun, kocanızın yanına!" diyecek, öyle mi?

    Neticede bu, aşağılık bir tertip hissini vermekte.. Ve bütün dünya ona, kapılmakta... Rusya'nın bir oyunudur bu!.. (Soljenitzin) isimli Norveç balıkçısı suratlı büyük (!) muharrire komünizma rejimine aleyhtarlık rolünü oynatıyor ve ondan sanki kavgalı şekilde ayrıldığı hissini verdikten sonra, (Stalin) rejimini kötületmek istiyor. Yeni moda... Bu bir tahmin... Fakat bütün karineleriyle tam bir gerçek hissini veren bir tahmin... Böyleyken kimsede bir şüphe tavrı belirmiyor ve bütün dünya Sovyetlerin attığı hile ağına takılmış, enayi balıklar gibi karaya çekiliyor... Dünya, hokkabazlık sirkine dönmüştür.

    21 Şubat 1974

    Necip Fazıl Kısakürek / Çerçeve 5