Mağarayı andıran oyuğun tutsağı, ben, dünyanın gölgesinin karşısında yalnızım. Ocak ayı, öğleden sonra. Ama soğuk, havanın derinlerinde duruyor. Her yerde, her şeyi ölümsüz bir gülümsemeyle örten, ama tırnakla kırılıverecek kadar incecik bir güneş tabakası. Ben kimim ve ışıkla yaprakların oyununa katılmaktan başka ne yapabilirim? İçinde sigaramın tükendiği bu güneş ışını olmak, bu hoşluk, havadan solunan bu dingin tutku olmak. Kendime erişmeye çalışırsam, bunu ışığın derinlerinde başarabilirim. Ve dünyanın gizini ele veren bu hoş tadı hissetmeye, tadını çıkarmaya çalışırsam, evrenin derinlerinde kendimi bulurum. Kendimi, yani beni görüntüden kurtaran bu en uç noktadaki coşkuyu. Birazdan, başka şeyler ve insanlar beni yeniden ele geçirecekler. Ama şu dakikayı zamanın dokusundan kesip ayırmama izin veriniz, başkalarının sayfaların arasına bir çiçek bırakması gibi. Onlar, aşkın kendilerine hafifçe dokunuverdiği bir gezintiyi sayfaların arasına hapsederler. Ve ben de geziniyorum, ama beni bir Tanrı okşuyor. Yaşam kısadır ve zaman yitirmek günahtır. Bütün gün boyunca zaman yitiriyorum ve ötekiler çok çalışkan olduğumu söylüyorlar. Bugün mola verdim ve kalbim başını alıp kendisiyle tanışmaya gidiyor.
Yine bir iç sıkıntısıyla boğulursam, bu, cıva zerreleri gibi parmaklarımın arasından kayan o elle tutulamayan anı hissettiğim içindir. Dünyadan ayrılmak isteyenleri bırakınız. Ben hiç yakınmıyorum, çünkü doğuşumu seyrediyorum. Bu dünyada mutluyum çünkü bu dünya benim krallığım. Geçip giden bulut ve solan an. Kendi ölümüm kendimde. Kitap, sevilen bir sayfaya açılır. Bugün, dünyanın kitabının açıldığı sayfa ne kadar da yavan. Acı çektiğim doğru mu, acı çekiyor olduğum doğru değil mi; ve çekilen bu acı başımı döndürüyor çünkü bu acı, bu güneş ve bu gölgelerdir, bu sıcak ve havanın