Bedevi kendi yetersiz ibadetlerini hatırlayarak, âhirette Hz. Peygamber'le ve onun aziz sahabileriyle beraber olamayacağını düşünerek problemini dile getiriyor: - Birilerini seven, ama onlarla beraber olacak kadar iyiliği bulunmayan kimse hakkında ne dersin? diye soruyor. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in cevabı, mü'min gönüllere derin hazlar ve büyük ümidler verecek sıcaklıktadır: - "Bir kimse, kıyamet gününde, sevdikleriyle beraberdir." 369 - 371 numaralı hadislerde üç büyük sahâbîden ayrı ayrı rivayet edildiğini göreceğimiz bu hadis-i şerîf, Peygamber sevgisinin insanı ne yüce makamlara çıkaracağını gösteriyor. Enes İbni Malik'in rivayetine göre bedevînin biri Resûl-i Ekrem'e: - Kıyamet ne zaman kopacak? dedi. Fahr-i Cihân Efendimiz de ona: - "Kıyamet için ne hazırladın?" diye sorunca, bedevî: - Allah ve Peygamber sevgisini hazırladım, cevabını verdi. O zaman Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: - "Öyleyse sevdiğinle berabersin", buyurdu. O bedevilerden Allah râzı olsun. Şâyet zihinlerine takılan bu soruları sormasalardı, nice yanık gönüller böylesine serinlemeyecek, ümid ışığıyla canlanmayacaktı. Bu hadis-i şerifi duydukları zaman ashâb-ı kirâm da çok sevinmişlerdi. Hatta Enes radıyallâhu anh'ın söylediğine göre, İslamiyet'le şereflendikten sonra hiçbir şeye böylesine sevinmemişlerdi. Enes sevincini şöyle dile getirmişti: "Ben Allah'ı, Resülünü, Ebû Bekir'i ve Ömer'i seviyorum. Onların yaptığı ibadetleri ve güzel hareketleri yapamasam bile onlarla beraber olmayı umuyorum." Demek ki sevgi ve muhabbet, hasta gönülleri diriltecek, ulaşılması zor hedeflere insanı emniyetle iletecek üstün bir güce sahiptir. Ne mutlu Allah'ı ve Resûlullah'ı gönülden sevenlere!..
Sayfa 161·Kitabı okuyor
Min dixwest ez pê bidime zanîn ku pêjnên evîndariyê, tenê bi tiştekî têne girêdanê û ew jî dil e. Ku ew dila li ba kê hebe, ew pêjnên pîrozwer jî rojekê bi wir ve têne girêdanê.
Sayfa 6
Kurdî
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Schopenhauer'ın bilgikuramı ve varlık felsefesi, "dünya benim tasarımımdır" ve "öznesiz nesne yoktur" sözlerinde dile getirilmiş ve özetlenmiştir. Tek tek varlıkların, varolanların, duyumlar aracılığıyla bilinen fenomenlerden (görünüşlerden) başka şey olmadığını ileri süren bu görüş, Yeniçağ filozofları arasında yaygındır ve en kesin biçimiyle Berkeley tarafından dile getirilmiştir. Schopenhauer da, Berkeley'e çok şey borçlu olduğunu açıkça söyler. Ama idealist filozofların çok önemli bir noktada yanıldığını da belirtir. Ona göre idealistler, dünyanın, yani tek tek varlıkların fenomen (görünüş) olmaklığını öznellikle özdeşleştirdikleri için yanılmışlardı. Tasarım, onların sandığı gibi tamıtamına öznel değildir. Tasarım, nesnel olarak varolan bir şeyin zihnimizdeki bir simgesi yani öznel bir simgesi de değildir. Oznede ortaya çıkan ve nesnel karşılığı olmayan bir değişim, bir etkilenim de değildir. Tam tersine, özne ile nesnenin bağıntısı yalnızca tasarımda bulunur. Ozne ve nesne, karşılıklı bağıntı (bağlantı) içinde bulunan iki parçadır ve tasarım onların birliğidir. Bundan ötürü, "öznesiz nesne yoktur" sözü ne kadar doğruysa, "nesnesiz özne yoktur" sözü de o kadar doğrudur.
Mükemmel bir anlatım...
Kurgan mezarlara kadar girmişken, Türk tarihinde önemli yer tutan, Türklerin son kurganı olan anıt kabrimize, ANITKABİR'imize değinmemek olmazdı. (Halkı yanıltmaya çalışanlara inat birkaç satır eklememek de... Çünkü bu muhteşem yapının ardındaki zekâ da, niyet de anlaşılmalı.) Türk'ün atası Atatürk'ün kabrinin bulunduğu yer, Rasattepe, eski bir Frig yerleşkesi. 1944'te başlayan Anıtkabir'in inşa süreci 1953'te tamamlanırken, Atatürk'ün naaşının getirildiği gün olan 10 Kasım 1953'te, yaklaşık 70 bin ziyaretçinin akınına uğradı, ki 40 bini Ankara dışından gelen yurttaşlar, Ankara'daki oteller, misafirhaneler dolduğu için kaldırımda uyuyarak Ata'sını bekledi. Üç bölüm (Aslanlı Yol, tören meydanı, mozole), anıt bloku ve Barış Parkı'yla toplamda 750 bin m^2'lik alana sahip devasa büyüklükteki yapıda Selçuklu taş işçiliği motifleri ve izleri ve de Osmanlı dönemine ait öğelerin izleri hayranlık uyandırırken, sembollerde saklı detaylar da büyüleyici. Mesela ziyaretçileri Atatürk'ün huzuruna hazırlayan 262 metrelik Aslanlı Yol'da kullanılan yer döşemesi, 5 cm aralıkla çim boşluğu bırakılarak döşenmiş, ki bu da ziyaretçileri başı önde yürümeye yönlendiriyor. Anıtkabir'e uzanan, doğu yönünden girilen yürüyüş yolundan yüksekliği 4 metre olan, 26 basamağa sahip merdivenle çıkılıyor, ki bu sayı 26 Ağustos Büyük Taarruzu'nu sembolize ediyor. Merdiven yüksekliğinin 4x26 sayısı olan 104, aynı zamanda Maya takviminde asrı ifade ederken, Hititlerin sanat üslubuyla yapılıyor. Ülkenin en kıymetli heykeltraşlarından Hüseyin Anka Özkan imzalı, 12 sağda 12 solda kullanılan oturmuş pozisyonda 24 aslan heykeli 24 Oğuz Boyu'nu, çift sıralanması Türk milletinin birlik ve bütünlüğünü, yatar pozisyonda olması da barışseverliğini temsil ediyor. ​(Aslan figürü, tıpkı kurt figürü gibi, kültürümüzde
Kitap Alıntısı
On üçüncü yüzyıldan sonra İslam İmparatorluğu'nda bilimin düşüşe geçtiği söylenir - sanki Müslüman âlimler Yunanlılardan aldıkları entelektüel alanla meşgul olmaya devam edecek kadar akıllı değilmiş gibi. Peki İslam âlimleri Yunanlıların ilerleme meşalesini bu kadar büyük bir başarıyla taşırken neden yarıştan vazgeçip sonlara kalmışlardır? Arap bilimi tarihçilerinin bu konuda dile getirdikleri üzüntü, Çin'deki Needham'ınkilere benzer. Needham da bilimsel açıdan bu kadar ilerlemiş bir ülkenin liderliği nasıl koruyamadı-ğını anlamaya çalışmıştı. Needham gibi, Arap tarihçileri de genelde yanlış sorular sormuşlardır, zira bilimin Mutlak Hakikat'e gitme hedefi taşıyan birleşik bir proje olduğunu varsayma gafletine düşmüşlerdir. İslam yönetimi altında uygulanan bilimsel araştırmaların ilerlemesi birkaç nedenle durmuştur. Siyasi değişimler bu konuda çok önemli bir rol oynamıştır. İlim, İslam dünyası barış ve refah içerisindeyken serpilip gelişmiş fakat daha sonra mali kaynaklar ordulara ve ziraata kaydırılınca güçsüzleşmeye başlamıştır. Özellikle de Avrupa Yeni Dünya'yı sahiplenince ticaret ve zenginlik istikrarlı bir şekilde Batı'ya akmış ve İslam hükümdarları neredeyse küresel denilebilecek hâkimiyetlerini kaybetmişlerdir. Bir diğer etken ise toplumsal örgütlenmedir. İslami hukuk ve eğitim sistemi, bölgesel ihtisasların yetenekli bir öğretmenden diğerine aktarılmasına dayanıyordu. Bu, istikrarı artıran ve görüş farklılıklarını koruyan bir yapıdır. Buna karşın Avrupa'daki üniversiteler, yerleşik bilgilere karşı çıkan ve onları yıkan ilmi tartışmaları teşvik ediyordu, ki bu tür faaliyetler bilgeliğe manevi gelişim açısından değer veren ortodoks Müslümanların inanışlarına son derece ters düşüyordu.
Sayfa 91·Kitabı okuyor
Li gorî salixan zimanzan û xemxwurê kurdî F.Huseyin Sağniç jî bi meseleyeke wiha re rû bi rû maye. Henekê FH. Sağniçê ku li jêr hatiye nivîsandin, her çiqas dûrî ruhê vê pirsa jinê be jî dîsa jî, diyardeyeke bi vî rengî balkêş di xwe de dihewîne, hewceyê dabaşkirinê ye. Gava ji ber vê nivîsê min hinek pirs ji hevalên xwe re rêkir yekî ji wan (Elhekîmê Tetwanî) ev nîşe li bersiva xwe zêde kir ji min re şand: "Ez ê li vir behsa Mamê Feqî Huseyin Sağniç bikim Mamê Feqî gelek girîngî dida axaftina bi zimanê kurdî rojekê nasekî Mamê Feqî diçe dikana wî û di wê demê de êvar e û ceryan jî tune. Ew mirov dibêje "Feqî Amca nasilsin?" Feqî; "Ez baş im biraziyê min." Mirov; " Feqî Amca sana bîr konuda danışacagim" Feqî nahêle axaftina xwe bidomîne û jê re dibêje: "Mala te xerab nebe ez di rohniya rojê de nikarim bi tirkî biaxivim ez ê niha çawan di vê tariyê de bi tirkî bersiva te bidim, ka bi kurdî bipirse ku ez bizanim."
Sayfa 37
Kurdî