Zülfü Livaneli’nin Serenad kitabında “Devlet diye gerçek bir şey yok ki abi. En tepede kendini devlet sanarak kararlar alan, insanların yaşamasına ya da ölmesine karar veren çobanlar var.” cümleleri bence savaşın en net özeti. Öyle olmasaydı şayet, kendi dinine mensup olarak doğmadı diye masum bir bebeğin ölmesini isteyebilir miydi insan. Veya eline silah almamış, kuş sapanı bile tutmamış naif yürekler cephede acımasızca bir insanı öldürebilir miydi. Bize bile ait olmayan dünya nimetleri yüzünden nice insanlar toprak altında. Bunun yahudisi, müslümanı, hristiyanı farkeder mi. Savaş herkes için aynı değil mi.
Şu fâni dünyada insanın insana ettiği zulmü, hiç bir yaratık diğerine yapmamıştır.
Gelelim kitaba. Cengiz Aytmatov Toprak Ana kitabında İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen hüzün dolu bir hikayeyi işliyor. Savaş sırasında bir Kırgız köyündeki erkeklerin birer birer cepheye çağrılmasının ardından geride kalanların hayatta kalma mücadelesi, 3 oğlunu ve eşini cepheye göndermiş bir ananın, oğlundan emanet kalan geliniyle birlikte yaşadığı buruk bir hayat hikayesi çıkıyor karşımıza. İnsanın devrelerini yakıyor desem yeri.
Hangi annenin, “Bari ben, oğlunun yolunu böyle gözleyen anaların sonuncusu olsam. Allah hiç kimseye demir rayları kucaklatmasın, hiç kimsenin başını traverslere vurdurtmasın.” cümleleri yürek yakmaz.