• 157 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

    Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

    İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
    Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

    Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

    Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

    “…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

    Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

    Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

    Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

    Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

    Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.
  • İkindi vakti pencere kenarında oturup öten kuşları ve koşuşan çocukları seyrettim bugün.
    Hava kararmaya ramak kala oradan oraya koşan çocuklar, çocukluğumu anımsattı bana.

    Akşam ezanından sonra kalmamak için büyük bir telaşla, 1 aylık oyunu bir saate sığdırmaya çalıştığımız zamanları hatırladım.
    “Akşam ezanından sonra dışarıya şeytanlar, cinler çıkar” derdi büyüklerimiz. Gerçekten de o safiyetle onların sözlerini öyle önemserdik ki.

    Son oyunumuz dahi “Ezan bitmeden ilk evine kim yetişecek” oyunu olurdu. Bambaşka zamanlardı işte, anlatmakla bitmez ki.
    Ve işten dönen babaları seyrettim bugün.
    Kiminin elinde poşetler, kiminde bir ekmek, kiminin elleri boş...
    Rabbim razı olsun onlardan eve ekmek getiren bir baba kadar değerli bir şey var mı ki dünyada.
    Ve eve cân’ı ile gelen bir baba kadar şükre sebep bir durum...

    Düşledim sonra, bir baba kapıyı çalınca elleri bomboş olsa bile, en değerli varlığını getirmemiş midir kapıya?
    Evet evet
    Bir baba o anda “Cân’ını” getirmemiş midir yanında...
     Aslında önemli olanda bu değil midir?

    Uzunca tefekkür edip karar verdim ki;
    “Dünyada en büyük mutluluk kapı çaldığında önünde duran kişinin kim olduğu ve ne getirdiğinden ziyade, Cân’ı ile orada durduğu imiş...”
    Alıntı
  • 95 syf.
    ·1 günde·10/10
    Belki de öğretmenim bu güzel hediyesi ile bana kitap okuma sevgisi aşılamış oldu...

    Bu kitap benim için özel bir kitap. İlkokul birinci sınıf öğretmenimin yıl sonunda ilk sayfasına not yazıp, tarih düşerek imzaladığı, hediye ettiği ilk kitaplarımdan biri. Ve bugüne kadar sakladığım en eski kitabım. Şimdiye kadar kaç kere okuduğumu bilmiyorum ama bugün bir kere daha okudum. İçerisinde bundan yaklaşık 30 yıl önce yaptığım boyamalara baktım :) Ne kadar da temiz, itinalı boyamışım öyle. Çok mutlu oldum. Sonra çocukluğumu ilkokul yıllarımı hatırladım. Anaokulu öğretmenim herşeyi bilmiş bilmiş anlattığım için "çok bilmiş" dermiş bana. Bilmeyi, öğrenmeyi hep severdim. Ortaokul yıllarımda babamın kütüphanesinden Meydan Laouresse ansiklopedilerini alır resimlerine bakar, ilgimi çeken yerleri okurdum. Sordukları zaman "Ben bilim adamı olacağım" derdim... Sonra öğretmen oldum. Ben de öğrencilerime iyilik, doğruluk, kitap, edebiyat ve bilim sevgisi aşılamak için çalıştım ve çalışıyorum. Bilmiyorum ne kadar başarılıyım, kimlerin hayatına ne kadar etki ediyorum. Öğretmenlik böyle bir meslek. Bir usta marangozun eserinin önüne geçip ne kadarda güzel yapmışım demesi gibi bir şansı olmuyor biz öğretmenlerin. Ektiğimiz tohumlar yıllar yıllar sonra yeşeriyor. Tıpkı meyve ağacının meyve vermesi gibi zaman alıyor. Ama biliyorum öğrencilerim beni seviyorlar. Yeni şeyler öğrendiklerinde parlayan gözlerindeki ışık beni mutlu etmeye yetiyor. Belki bilim adamı olamadım ama iyi insanların yetişmesine fayda sağlamışımdır...

    Ninemin Bahçesi dili gayet basit ve güzel, çocuklara okumayı, meyve, sebzeyi ve tarımı, çalışmayı, emek vermeyi, bir hedef uğruna azmetmeyi sevdirecek bir çocuk kitabı. Erol ve ninesi pazardan sebze tohumları, ve ağaç fideleri alırlar. Apartmanlarının önündeki atıl vaziyette duran toprağı çalışır, çabalar ve komşu çocukları ile birlikte güzel bir bahçe yaparlar.

    Bazen bazı nesneler çok önemli olur, alır götürür sizi geçmişe. Bir kitap size tüm çocukluğunuzu hatırlatır. Yıllar, ne de çabuk geçiyor koskoca yıllar...
  • Aç kapıyı bezirgânbaşı, bezirgânbaşı
    Kapı hakkı ne verirsin, ne verirsin?
  • "Çocukluğumu hatırladım. Yaşayamadığım çocukluğumu."
  • 224 syf.
    ·7 günde·8/10
    Bu kitabı okurken nasıl hissettim biliyor musunuz? Sanki bu çocuklar bizim mahallenin çocuklarıymış da ben de onları çekirdek çitleyerek balkonumdan seyrediyormuşum gibi... Yani o kadar sıcak ve bizdendi. Bol bol çocukluğumu hatırladım, çok özlediğimi fark ettim. Selçuk da Serkan da Mete de sanki çocukluk arkadaşım gibiydi. Gözümden yaş geldiği yerler oldu okurken cidden komikti. Zaten Düğün Dernek, Kardeş Payı vs. izlediyseniz Selçuk Aydemir'in mizahını az çok bilirsiniz.
    Tek eleştirebileceğim yer bazı uzatılan konular vardı onun dışında çok iyi vakit geçirebileceğiniz bir kitap, tavsiye ederim herkese