• “Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
    rüyalarımıza melekler uğrardı
    Kapımızdan yoğurtçu bahçemizden ishakkuşu
    kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi..
    kışın bir sobamız olurdu
    sobanın yanında kedimiz
    kedinin önünde yün yumağı
    bir hayat bilgisi fotoğrafı gibiydik..

    Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi
    Taksim'den Fatih'e troleybus kalkar
    Şişhane’de mutlak raydan çıkardı.
    Vallahi hayat zor fakat çok matraktı..

    Geceleri bekçimiz gündüzleri sütçümüz
    bizim kadar zayıf da olsa
    nohuta makarnaya alışmış da olsa
    Sarman adında bir kedimiz
    ceplerimizde kırık misketlerimiz
    çamur bulaşığı ellerimiz
    ve gülümseyen bir yüzümüz
    göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
    bir araya gelerek çektirebilecegimiz
    bir aile fotoğrafımız vardı..”

    İbrahim Sadri’nin bu şiirinde çocukluğundan izlere rastlamayan azdır sanırım. Çocukluk her zaman güzel anılarla yad edilen hayatın hiç bir zorluğunun henüz yaşanmadığı acılardan habersiz geçirilen bir dönem olarak lanse edilir genellikle. Oysa yetişkin olup değer yargılarımıza göz attığımızda bunu şekillendiren olarak çocukluk döneminin azımsanmayacak kadar büyük etkilerinin olduğunu görebiliriz.

    Çocukluğumuzdaki olaylar bilinçaltımızın dehlizlerinde yer etmiş ve ileriki dönemlerde onların etkisini göreceğimiz önemli yaşantılardan oluşur aslında.

    Çocukluk denilen dönem nasıl harikalar diyarında geçmiyorsa çocuk diye adlandırdıklarımız da mutluluktan havada uçan her zaman mutlu şen şakrak kişiler değildir. Yaşımız ilerlediğinde ise bu gerçeği genellikle unutur onların da en az bir yetişkin kadar üzüntü duyabileceğini acılarının da en az bir yetişkin kadar ağlamaya değer sebepler barındırabileceğini düşünmeyiz.

    Pal Sokağı çocuklarında da zamanla unuttuğumuz bu gerçekler hatırlatılıyor. Nemecsek Boka Feri Ats ve diğerlerinin gözünden bir zamanlar küçük olduğumuz ancak öfkelerimizin ve mücadelelerimizin hiç de küçük olmadığı günlere dönüyoruz.

    Pal Sokağı çocuklarının heyecanını bu kadar derinden hissedebilmem de doksanlı yıllara ucundan kıyısından da olsa yetişen biri olarak kalabalıklar halinde sokakta oynayarak büyüyen son nesilden olmam belki de. Her ne kadar merkezde cadde üzerindeki bir apartmanda otursak da teknolojiden henüz nasibini almamış çocuklar olarak sokaktan eve girmez, mesken tuttuğumuz anadolu lisesinin bahçesinde türlü maceralar peşinde koşardık.

    İlkokul zamanlarımıza rastlayan o dönemlerde favori bir oyunumuz vardı, savaş oyunu. Savaş oyununun sona ermesi bazen haftaları bulurdu. Üyelerinin hiçbir zaman değişmediği iki takım ve onları yöneten başkanlardan oluşan ve düşmanları(?) esir etme amacına dayanan nefret damarlarımızı kabartan bir oyundu bu.. Oyun aynı anda grubun kaçıp saklanmasıyla başlar her grup rakip takımın üyelerini ele geçirinceye kadar devam ederdi..

    Bizim her ne kadar Pal Sokağı çocukları gibi uğruna savaştığımız arsamız olmasa da en az onlar kadar birbirimize reva gördüğümüz cezalar vardı. Yakalanmama
    uğruna girdiğimiz inşaatları hatırlayınca ister istemez aklıma gelenler; kollarımızı sürttüğümüz, dizlerimizi yüzdürdüğümüz kaza anları ve yalamak(?) suretiyle kanamayı durdurma çabamızın doğal sonucu olarak, düşününce hala ağzıma gelen kan tadı, yakalanmaya ramak kala duyduğumuz heyecan ve bunun sonucunda düşman tarafından kömürlüğe tıkılma korkusu.. Başka alternatiflerse değnek cezası, ellere ip bağlayıp sürüyerek dolaştırma gibi seçeneklerdi.Diğer oyunlarda kardeş gibi olan bizler savaş oyunu sözkonusu olduğunda kendimizden geçer sözde düşmanımıza ’işkence’ ederek bas bas bağırtmaktan zevk alırdık.

    Bunlar Pal Sokağı’nın bana hatırlattığı ve tekrar tekrar yaşattığı anılardan bir kısmı.. Bir çocuğun da kendi değerleri olabileceğini ve hatta bunlar uğruna mücadele ederek neleri feda edebileceğini yüzyıl öncesinden sade bir dille aktarmış bize sevgili yazar. Aynı zamanda çocukların kendileri yarattığı bu değerler uğruna nasıl bir savaş verebileceğini, hiyerarşinin intikam duygusunun sadece yetişkinlerin dünyasına özgü olgular olmadığını uygun ortam hazırlandığında onların da ne kadar acımasız olabileceğini hatırlamış oluyoruz.
  • Siyah-beyaz bir çocukluk fotoğrafı yoksa insanın, tarihi de yok demektir.
  • Çıktığım yolculukta bana eşlik etmesi için seçtiğim Dünya Ağrısı aynı şehre yolumun ikinci kere düşmesiyle başka başka şehirler değiştirerek ama aynı yollarda son buldu. Son bulan çekilen Dünya Ağrısı değil ama, o dinmeyen bir ağrı.

    Kitapta durup durup hep bu gerçeği çarpıyor işte insanın yüzüne hem de ne çarpmak, derindeyse ağrınız daha derin katmanlarda yokluyorsunuz o ağrıyı.

    Otelci Mürşit’in ve genç Madenci’nin önce sessizce birbirlerinin yüzlerinde okudukları acıyı, hapsolan kelimelerini zamanla ortaya dökmeleriyle çıkıyoruz bu ağrılı yolculuğa.

    Mürşit'in onu zehirleyen rüyaları, karısı Şükran’a, çocukları Özgür ve Elvan’a, babasından kalma otele ve tüm dünyaya olan kayıtsızlığı, her tutunmaya çalıştığında parçalarına ayrılan hayatı. Bir yanda da aynı ağrıyla kıvrandığını bildiği genç Madenci. Bir tesellisi bu belki de; akşamları bir rakı sofrasında anlamlandırmaya çalıştıkları hayat ve ikisinin de peşini bırakmayan geçmişlerinin acı hatıraları.

    Babasının hayal kırıklığı olan Mürşit’ in babasının hayallerine ve hastalığına kurban olan hayatı, elinden kayıp giden özgürlüğü (ki bu yüzden oğlunun adı Özgür) bir ağaç gibi hiçbir geleceği olmayan bir şehre, bir otele ağaç gibi kök salması. Ne gidebilen ne kalabilen, bu kök salmış haliyle, bütün tepkisizliğiyle direnen bir kaybeden.

    Diğer tarafta da kaçarsa, oradan oraya savrulursa unutabileceğine inanan Madenci. Ama ne fayda! İnsan kendinden nasıl kaçabilir?

    Bir ihtimal olarak hep bir kenarda duran intihar. ‘ İstediğimiz zaman gösteriden ayrılabilecek olmamız coşturucu bir fikirdir.’

    Madencinin karısı Arzu da bu coşturucu fikirle ayrılıyor gösteriden; ‘Sana tutunuyordum, kopardın.’ diyerek.

    Bu iki hikayenin yanında akıp giden diğer hikayeler. Otelde kalanlar, otele uğrayanlar, otelde ölenler, bütün bu hikayelerde gördüğümüz ve hissettiğimiz şehrin çaresizliği, sefaleti ve tüm bunları çaresiz kabullenişleri.

    Ülkemin dinmeyen ağrılarına da selam gönderiyor kitap:

    Madenci’nin babasıyla yaşadığı çocukluk anısını Maraş’ın yıl dönümünde Mürşit ’e anlatırken hatırladığımız 1978 Maraş olayları. “yedi günde yüz elli ölü.” Madencinin unutmaya çalıştığı ama bir şekilde kendini hatırlatıp onu sarsan çıplak ölü kız çocuğunun fotoğrafı. Ben de dakikalarca baktım bu fotoğrafa içimde bir ağrıyla. “Zalimlikten öte bir şey.”

    Dükkanında ölü buldukları kendi halinde sessiz sakin ayakkabı tamircisi Kamer Amca’nın aslen Ermeni olduğunu, asıl adının Kamar ve kimsesiz olduğunu öğrendiklerinde insanların verdiği tepkiler insanlığı yeniden sorgulatıyor bize.

    Alevi kızı sevdi ve alamadı diye düğününde kendini öldürmeye çalışan damat da aşkı yeniden sorgulatıyor. “ Âşıklar mübarektir, âlemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz” diyen Mürşit’in babası ‘Kız Aleviymiş’ dediklerinde “Haa.. o zaman başka” diyor. Aşkta yetmiyor insan etmeye.

    Çingene mahallesinde katledilen hamalın kanını da kolayca temizliyorlar ellerinden ve vicdanlarından.

    Pehlivan’ın içinde dinmeyen bir ağrı, Yolvermez'de kızı Hülya’nın içinin ağrısına dayanamayıp kendini attığı uçurum.

    Bunlar ve daha nice acı; adalet ve insanlık arayışı.

    Mürşit’in sinemada gidip izlediği filmle Anayurt Oteli’ne uğruyoruz , Erkut'tan aldığı kitapla Cioran'in Ezeli Mağlup'unun sayfalarında dolaşıyoruz. “ İnsan bir uçurumdur.”

    Ey hep bir kelime arayan kalbim..!
    Sonra arayan tekrar arayan kalbim..!

    O kelimeleri hapsolduğu yerden çıkarıp, gözyaşlarıyla yıkayıp bir arınma yaşıyor sonunda ikisi de. Geçmişin günahları şimdinin ağrısını anlamamızı sağlıyor.

    Madenci kaçmaya karar verirken ‘ Bazıları benim gibi ağaç doğar.’ diyen Mürşit kök saldığı yere otele geri dönüyor.

    Mürşit'in kök saldığı bu şehir, otel, sokaklar, meyhane, kitapçı. Mekân tasvirleri o kadar iyi ki bir film olsa seyrederdik aynı zamanda bu kitabı.

    Son olarak kitabın içinde geçen Mürşit’in karısının mırıldandığı Sezen Aksu Keskin Bıçak ve Atlantik'te radyoda çalan Nihansın dideden, ey mest-i nazım şarkılarını da dinlemeden geçmeyelim.

    https://youtu.be/kR0EX8XK-8I

    https://youtu.be/zXcG5NFJBQA

    Söyleyecek daha çok şey var belki de. Madenci’nin karşısında kelimelerin selini durduramayan Mürşit gibiyim şu an. “Anlattıkça içi boşalıyor, sonra boşalan yeri yoğun bir keder dolduruyor.” Kelimeler de çaresiz.

    İçindeki yumrunun adına rastladı birden:
    Weltschmerz ya da dünya ağrısı.

    Ya da

    Herkesin kendi hikayesinde hissettiği, içinde sakladığı, sırladığı, adına ağrı, sızı, sancı, dert, acı kim bilir başka ne isimler koyduğu o dinmeyen, geçmeyen, sadece bize ait olan.
  • Kitapla ilgili yoruma geçmeden önce kitabı aylar önce bana hediye etme nezaketini gösteren Ferah’a teşekkür ederim. Eskiden burda sıkça gördüğümüz değerli bir okurdu. Çok güzel işler yaptı burda. Ama yordular onu biraz. Sanırım kırgın ya da küs. Artık buralarda değil maalesef.
    Bazı insanlar yemek yerken bile en güzel lokmasını sona bırakır ya Tezer Özlü de benim en güzel lokmam o yüzden onu biraz beklettim.

    Tezer Özlü’yü çok sevdiğim halde kitaplarına inceleme yazmak istemiyorum genelde. Onu tam anlatamamak ya da doğru anlatamamaktan korkuyorum esasen. Onu anladığımdan anlamdan da öte hissettiğimden şüphem yok. Neden derseniz.. Daha sadece Tezer Özlü’yü arayıpta bulamadığım, kaybettiğim Burcu’dan dinlemişken ve Çocukluğumun Soğuk Gecelerini okumuşken yalnızca, ilk yazılarımdan biri olan ‘Tezer Özlü’ye Armağan’ ı yazdım. Aylar sonra öğrendim ki kardeşi de Tezer Özlü’ye Armağan diye bir kitap yazmış. Aynı yazıda, ‘belki de Tezer Özlü bu dünyanın tamamını bir açık hapishane ya da tımarhane olarak görüyordu” diye bir cümle yazmıştım. Ferit Edgü’ye mektuplarında hayatı, dünyayı ifade etmek için neredeyse aynı cümleye rastladım. Bu yüzden onu hissettiğimden şüphem yok. Ama doğru şekilde anlatabiliyor muyum onu bilemiyorum işte.

    Diğer kitaplarıyla bu mektuplara baktığımda kendini ve duygularını biraz sakındığını gördüm. Bu kasıtlı da yapılmış olabilir tabi. Çünkü Ferit Edgü de seçilen mektupların yayınlandığını söylüyor. Hatta bazı mektupların yok edildiğini de. Bazı insanlar üzülebilirdi diyor. Ne yazmış olabilir diye çok düşündüm. Ama Tezer bu her şeyi de yazmış olabilir. Hepsini tüm çıplaklığıyla okuma şansım olmasını çok isterdim. Yinede bir nevi Ferit Edgü’nün deyimiyle bunu herkesin hak ettiğini düşünmüyorum. Kaldırabileceğini de tabi.

    Tezer Özlü kitaplarıyla kendi üzerimde deneyler yapıyorum bazen :D Çok üzgün olduğum dönemlerde okuduğumda onun kitapları sayesinde hayata daha da tutundum. Hatta içim ferahlıyordu. Genelde aksini iddia ediyor okuyucular. Çok mutlu olduğum dönemlerde okuduğumda ise yazmak konusunda bana inanılmaz ilham verdi kitapları. Her halükarda Tezer Özlü bana iyi geliyor onu anladım :))

    Kitapta dikkatimi çeken bir nokta oldu. Ferit Edgü’ye arabesk konusunda dert yanıyordu. Yani arabesk yazarlardan. İntiharı hep arabesk bir eylem olarak tanımlamışımdır oysa. İntiharı defalarca denemiş birinin arabeskten nefret etmesi ilginç geldi bana. İntihar kendi başına arabesk bir olguyken hemde. Demek istediğim, antropolojide ara-besk gecekondu kültürüdür. Gecekondu ise ne şehirli olabilmiş ne köylü kalabilmiş kültürel bir ara form olarak tanımlanabilir. İntiharı da aynı şekilde ne mutlu olabilen ne mutsuz ‘kal’abilen psikolojik bir, ölüm-yaşam ikilemindeki ara formun insanlarının eylemi olarak gördüğümden, hem intihara teşebbüs edip hem ara-beskten hoşlanmaması ilginç geldi. Bu da onun çelişkisidir belki. Ya da arabesk tanımlarımız farklıdır belki. Günümüzde sosyal medyada prim yapan sözleri kitaplaştıranlar gibiler vardı onun zamanında da ve Tezer Özlü de onların yazdığı kitapları arabesk buluyordu. Belki.

    Yine de mektuplarını okurken kitaplarından daha mutlu buldum onu. Bunu arkadaşını üzmemek içinde yapmış olabilir. Hans Peter’den çok güzel bahseder ama ölmeden önce onu terk etti diye biliyorum. Leyla Erbil’e Hans Peter’i tanıştırırkendi sanırım “bu adam benim ölümüm Leyla” diyordu. Ve arkadaşları.. Ne müthiş bir çevre. Tamda o zamanda yaşamayı çok isterdim. Her şey ne kadar da samimi ve aydın görünüyor. Günümüzün ileri karanlığındansa 60’ların geri(teknolojik olarak) aydınlığını tercih ederim. Kendimi çoğu yaşıtım gibi yanlış zamanda doğmuş olarak görürüm. Benim gerçek zamanım 60’lar. 60’larda lise ya da üniversitede olmalıydım. Bazen bende entellektüelliği soğuk bulurum ama onları tanımlamak için başka kelime bulamıyorum. Arkadaşları ve çevresi entellektüel insanlardan oluşuyor. Hemen herkes bir kitap yazmış, bir film çekmiş, bir resim sergisi açmış.. Belki günümüzde entellektüelliğin içi boşaltılmıştır. Çoğu kavram gibi. Ama ne yalan söyleyeyim şu an bana soğuk burnu hava da bir tanım olarak görünüyor.

    Kitabın arkasında “Tezer Özlü’yü bağlılıkla seven okurlar için” yazıyordu. Bağlılıkla kısmını “bağımlılıkla” olarak okumuştum :D Benim için bağımlılıkla, bir başkası için bağlılıkla. Ama kitabı okumamış Tezer Özlü severlerin mutlaka okuması gereken bir kitap (mektuplar) olduğunu düşünüyorum. El yazısını görmek bile benim için müthiş heyecan vericiydi. En az benim kadar kötü bir yazısı var :D Çocukluk fotoğrafı, Deniz’in doğumundan sonraki fotoğrafı.. Ne bileyim her anına tanıklık ettiğiniz bir dost gibi oluyor. Ben öyle hissettim.

    Maalesef zamanı geriye alıp Tezer Özlüyle ve tüm o güzel insanlarla tanışamam ama bir gün yazmak konusunda kendimi geliştirirsem özellikle ve özellikle Tezer Özlüyle anılmak isterim. Benim için iyi bir dosttur. Dost olmak için iki tarafında yaşıyor olması gerekmez. Gereken tek şey duyulan sevgidir. Ve sevgi ölümün üstündedir. Keyifli okumalar. Kitapla kalın.

    https://youtu.be/as7QZM6ItDo
    (Haris Alexiou vesileyle yangında ölen tüm canlıların acısını ta yüreğimde hissettiğimi de belirtmek isterim. Ezgilerde birleşip acılarda birleşememek ne acı..)
  • Kendisini bir yıl önce tesadüfen keşfettiğim Julia Ortay' in instagramdaki profilini incelediğimde annesi ile olan bebeklik fotoğrafı ve altındaki yazısı dikkatimi çekmişti... "Çocukluk yıllarımda yaşadığım psikolojik baskının yanı sıra şiddet de gören biri olarak; kitabımı başta annem olmak üzere, ülkemde şiddet görmüş tüm kadınlara adıyorum..." diyerek cümlesini bitirmişti. Ben de bıraktığım yorumda "psikolojik ve fiziksel şiddet görenin yalnızca kadınlar ve kız çocukları olmadığını" yazmıştım... Çocukluğunda benzer şeyleri yaşayan kız erkek her bireyin kendisini anlayacağını biliyorum... Kendi ağırlığında hantallaşan her bireyin bir gün kuşlar gibi özgür olması benim de en büyük temennim... Yazarın kendi yaşam öyküsünü anlattığı kitabı okunması gerekenlerden...
  • Her yetişkin düş kurabilirken, her çocuk düş kurduğu bir hayal dünyası yaratabilir. Rüya içinde rüyayı, hayal içinde hayal gemisine alıp tufandan sonraki geleceği yaratabilir.

    Dahası da var; bir çocuk uçabilir. Bir gezegene gitmek için yıllarca projesini tasarlayıp, hazırlığını yapan ve yıllarca yolculuk yapan yetişkin bir astronottan farklıdır; gözlerini kapatmasına bile gerek kalmadan hayallerinde, istediği yıldıza yahut gezegene anında yolculuk yapabilir. Denizler, okyanuslar üzerinde koşabilir, saatlerce balıkların arasında nefessiz de yüzebilir. Bir çocuk vizesiz, pasaportsuz ülke ülke dolaşabilir. Ay'a çıkıp çilekli sütünü yudumlarken Dünya'yı seyredebilir, bir başka çocuk ise yine Ay üzerinde Dünya'yı seyrederken çilekli sütünü yudumlayabilir.

    Bir çocuk özgürdür; sokaklarda, parklarda değil tüm evrende deliler gibi doyasıya koşabilir. (Ne yazıktır ki bir çocuk, Türkiye'de yaşıyorsa bu durum geçersizdir. Dünya'nın diğer yerlerindeki çocuklara oranla minimum derecede özgürdür, Türkiye'de yaşayan çocuk. Suç Türkiye'nin de değildir üstelik. Suç, eğitilmemiş zihniyetlerin cahilliğini kusmasında gizlidir. Bu sapık zihniyetlerin tecavüze, tacize ses ve onay vermesinde... Yahut savaşın içinde doğan çocukların hayalleri bir oyuncağa kadar gidebilir en fazla. Çünkü düşleri silah namlularının ucunda susturulmuştur.)

    ...

    "Küçük Prens, aslında düşündüğü kadar büyük bir prens değilmiş." Çünkü yetişkinlere benzemiyor. Yetişkinler hiçbir şey anlamıyorlar. Tüm dertleri sayılar; tek uğraşları hesap yapmak. Küçük Prens ise büyük olmanın sayılarla aşk yaşamak olduğu bir alemde küçüklüğünü kabulleniyor. Çünkü o böyle birisi değil. O sayılarla ilgilenmiyor; sayılanla ilgileniyor. Onun için gökyüzünde kaç yıldız olduğu önemsiz. Önemli olan gökyüzünde yıldız olması...

    Küçük Prens'in dünyası/gezegeni küçük fakat hayal dünyası büyük. Küçücük gezegeninde dizinin boyunu aşmayan iki tanesi aktif, bir tanesi sönmüş yanardağının eteklerini süpürmesi, gezegenini ele geçirmeye çalışan baobabları temizlemesi, gezegeninde açan çiçeği rüzgardan koruması ve defalarca gün batımını izlemesi... Bunlar onun rutini aslında. Peki hangi birimiz bir yanardağ eteğini süpürebilir, bir çiçeği rüzgardan korumak için vaktinden ödün verebilir? Kaç gün batımında detayları inceleyecek kadar hüzünlenebiliriz? Güneş'in yaralarını görebilecek olanınız var mıdır? Peki ya Güneş'e kör gözlerle pansuman yapabilecek olanınız? Aslında, "yapabilirdiniz". Eğer ki çocukluğunuzu gökyüzünden bir parça ısırmak isteğiyle geçirmiş olsaydınız. Fakat pek azımız bunu dilemiştir, dileyecektir. NASA'nın varislerinden küçük ellerin, pankeklerle gezegen fotoğrafı yapması gibidir, bunu dileyebilen bir çocuk olmak. Yetişkin olmak ise sadece yetişkin olmaktır.

    Küçük Prens, evcilleştirildiğinianladığında çiçeğine bir bağlılık hissi duyar. Bağlanmak bir şeye körü körüne, bir daha çözülememek ve kör düğüm olmak o şeyle. Yani; evcilleşmek, evcilleştirilmek...

    [ Küçük Prens öldü. Küçük Prens öldü.

    - "Ölmek nedir?" ]

    Yedinci kez okumuş olduğum ve daha birçok kez okuyacağımı bildiğim Küçük Prens'i okumadığım her an özlüyorum. Ve onun çiçeğine duyduğu bağı, ben de Küçük Prens'e karşı duyuyorum. Ona karşı sorumluluğum var. Küçük Prens böyle söylerdi.

    Küçük olmak isteyenlere, büyük bir hazinedir Küçük Prens. Büyük olmak isteyenlere ise güzel bir sitemdir. Ben de buradan bu sitemi dile getireyim; "Biz küçükken sokaklar sadece oyun alanımızdı, parklar ise büyüklerindi. Hatta park demek, lüks demekti bazılarımız için. Sokaklarda saklambaç oynardık, körebe, istop oynardık. Belki biraz eskiye gidersek çelik çomak oynadığımızı da söyleyebilirim. Birkaç yıl geçti, ayağımıza, elimize top aldık. Heyecanlı heyecanlı, kuralsız, kanunsuz koşturduk topun peşinden. Sonra çok kötü bir şey oldu; büyüdük! Şimdi ki çocuklara baktığımda gördüğüm ise çocukken büyüdükleri... Samimiyetimle söylüyorum, benden yedi sekiz yaş küçük olduğunu öğrendiğimde abla yahut ağabey demekten son anda vazgeçtiğim çocuklar oldu. Kız çocuklarında büyüklerinden özendikleri makyaj ve olgun gözükme çabası, erkek çocuklarında ise çevresine ben güçlüyüm deme uğraşı. Peki burada çocukluk nerede? Çocukluğunu dolu dolu yaşayan insanlar olmamıza rağmen hala çocuk olmaya özeniyoruz. Peki şimdiki çocuklar ne yapabilecekler? Ne çocukluğa özenecekleri bir gerçek bir çocuk görecekler (çünkü onlar da çocukken büyüyecekler), ne de yaşamadıkları çocukluklarını özleyebilecekler. Aslında; gökyüzünden gelen bir pastanın lezzetinden mahrum kalacaklar."

    Küçük Prens düşlerinize girsin, rüyalarınıza değil. Rüyalar unutulur...