• "BÜTÜN ANNELER, ANNELERİN EN GÜZELİ..
    SEN, EN GÜZELLERİN GÜZELİ.."

    İşte böyle bir şiirle başlıyor kitap. Sanki ilk sayfadan "Bak canın yanacak, haberin olsun!" der gibi..

    Kaybedilmiş, yitirilmiş, unutulmamış, özlenmiş her ne varsa, anne kelimesinin her renginde ama hep anne kokusuyla beraber..

    "Anamın elinden çıkmış o oyalardan bir tekine, şimdi bütün yazdıklarımı, bundan sonra da yazacaklarımı verirdim.." diyor.
    Ama bir fotoğrafı bile yok elinde.
    Ve ekliyor başka bir yerde ;
    "Bayramlığımın olmamasına annemin gönlü razı değildir. Onun için beni yatırdıktan sonra, idare lambasının kör ışığında, dikiş makinesinde, bana babamın eskilerinden bir şeyler dikecektir, hem de sabaha dek yetişecek.."
    Bir dönemin özelliklerini çok belirgin hissettiren bu satırlar, ailenin dışına taşıp, toplumun o günkü fotoğrafını çekiyor adeta. Anlık, acı dolu bir kare..

    Bir çocuğun ağzından Muallim Bey 'in evini anlatırken ;
    " Öyle güzel bir evi var ki anne.. "diyor,
    " Yazı masası var.
    Bir dolu kitapları var..
    Hepsi de ciltli, bir de camlı dolabı var..
    Koltukları var anne!
    Ama kadife.. Öyle güzel bir ev ki.. "

    Kapatıyorum kitabı.. Biraz soluk almam lazım. Hissetmeye çalışıyorum, anlamaya çalışıyorum. Sadece bu kadarını yaparken bile içim acıyor..

    Sonra ;" Benim de onunkiler gibi iyi yamanmış çoraplarım olsaydı, misafirlikte utancımdan boyuna ayaklarımı gizleyip oturmazdım.." diyor.
    Yeni bile demiyor, iyi yamanmış diyor..
    Ben, bende olan ne varsa, varlığından utanıyorum bu sefer.

    "Öyle büyük öyle büyük bir adam olacağım ki, bütün haksızlıkları kaldıracağım. O kadar da çok haksızlıklar var ki, bu kadar büyük haksızlıkları ortadan kaldırmak için ister istemez çok büyük adam olmam gerekiyordu."
    Bu sefer de bir şeyler filizleniyor içimde.. Ah ne kadar geç kalmışım bu kitabı okumakta diyorum. Hiç ama hiç tanımamışım Aziz Nesin 'i..

    Sayfalar ilerliyor, ben bin türlü duygu içinde eşlik ediyorum. Ya, diyorum, çok hassas bir zamanıma denk geldi, ya da başka türlü okunmaz bu satırlar hissedilmeden...

    "Annemin rengi soldukça türküler de susmuştu.." diyor.
    Verem hastası annesinden bahsediyor.
    İlaç niyetine aldıkları haftalık yarım kilo eti, çocukları yemeden yiyemeyen, boğazına düğümlenen annesinden bahsediyor.
    Kaldıkları evde yangın çıktığında, kurtarabildiği üç şeyden biri dikiş makinesi olan annesinden bahsediyor..
    Uzun zaman çocuklarıyla yalnız kalan, nerede olduğunu bilmediği eşini bekleyen annesinden bahsediyor..
    Sen okumalısın, doktor olur da belki beni iyileştirirsin diyen annesinden bahsediyor..
    Hastalığa, yaşama, dünyaya yenilmiş annesinden bahsediyor.
    Öleceği günü rüyasında gören annesinden bahsediyor..
    "ÖLÜM GÜZEL DEĞİLDİR ELBET.. AMA SİZ ÖLÜMÜ, GÜZEL, GENÇ BİR VEREMLİ ANNENİN YÜZÜNDE GÖRDÜNÜZ MÜ?!!"

    Herkes anı yazabilir, ama yazarken hiçbir eksiğini, yanlışını, yanılgısını, ayıbını saklamaması gerçekten takdire değer..

    "Ben Darüşşafaka'ya babasız olarak girdim ama iki yıl sonra babam çıkıp geldi. Babama kavuşmanın sevinci, babasız arkadaşlarımın ekmeğini yemenin acısına karıştı. On bir yaşımın küçük omuzlarına çöken bu ağırlığa dayanamadım. Hiç kimseciklere bugüne değin bir şey söylemeden Darüşşafaka'dan kaçtım. Şimdi bunu itiraf edip rahatlıyorum. Onun için benim Darüşşafaka'ya borcum, sizinkilerden çoktur. Ben yarım Darüşşafakalıyım, bu da benim büyük eksikliğimdir. "

    Hem okuldan kaçan hem de okumak isteyen, fakat söylenilen yalanı içine sindiremeyen, bunun yanında eğer Darüşşafaka'ya girmeseydi hiç tanımamış olacağımız Aziz Nesin söylüyor bunu.

    Babalı ama babasız geçmiş bir çocukluk..
    " Baba! Bana öyle geliyor ki, ben seni bütün oğulların babalarını sevdiklerinden daha çok seviyorum.." diyor her şeye rağmen.

    Ve başka bir yerde yine babasını anlatıyor. Ama bu sefer gülümsüyorum okurken..
    "Babam fesi seviyor, öyleyse ben fesi sevmeyeceğim.
    Mustafa Kemal şapka giyin demiş, öyleyse şapka giyilecek.
    Ah şu babam ah!.. Onu öyle seviyorum ki.. Ama o da Mustafa Kemal 'i sevse ya.."

    Mehmet Nusret Nesin..
    Nam - ı diğer kart Nusret.
    İlk defa on üç yaşında yeni elbiseleri olan Nusret..
    Gül yaprağı satan, evden kaçan Nusret..
    Asker Nusret..
    Bölük komutanı Nusret..
    Kitapları yüzünden tutuklanan, yargılanan, hapis cezasına çarptırılan..
    Vakıf kuran, ödüller alan, iyi ki yazmış dediğim güzel kalem, dürüst insan..
    Arkasında yüzlerce öykü, şiir, tiyatro eseri bırakan..

    İlk defa bitirmeden inceleme yazdığım bu kitabın, bundan sonrasını sessiz okuyacağım.
    Çünkü içimde hiç susmadan anlatan bir dev var artık.
    Bu kitabı okumayan Aziz Nesin 'i tanıyorum demesin lütfen.

    Söylemeden geçemem tabi ki ; Tuco Herrera keskin nişancıymışsın. ;))
    Çook teşekkür ediyorum tavsiyen için. :))
  • Kitap tek kelime ile anlatılmak istenseydi bu kelime "inanılmaz" olurdu. Öncelikle gerçek anlamda Deniz Gezmiş'i tanımak isteyenlerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Yaşadığı olaylar karşısındaki tutumları, hissettikleri ve düşünceleri yakın ağızlardan biri olan kardeşi Hamdi Gezmiş tarafından anlatılıyor. Çocukluk ve ilk gençlik adı verilen lise dönemlerinde yaşadıkları, hissettikleri, ailesi ve aile içindeki duruşu ifade ediliyor. Ayrıca tarihi bilgi-belge niteliği taşıyabilecek mektup-belgelere ve gazete sayfalarına yer verilmesi, fotoğraflarla desteklenmesi okuyucuda sanki o dönemde yaşayan ya da daha sonrasında olayı araştıran bir kimlik kazandırıyor. Kitabı okurken kimi yerlerde yüzünüzde sıcak bir gülümseme beliriyor, kimi yerlerde sinirleniyor ve kimi yerlerde gözünüz gerçekten doluyor. Hatta ağlayabiliyorsunuz. Bu duyguları bu kadar canlı tutan ise bu olayların gerçek olduğunu ve insanların hayatlarını ne denli etkilediğini bilmek.
    Kitabı bitirir bitirmez "Hasretinde Prangalar Eskittim" şiirini okudum. Deniz gibi hissedebilmek için.
    (Spoiler)
    Kitabın son sayfasında Deniz Gezmiş'in mezarının resmi var. Bu sizin aklınıza gelir mi bilmem ama ben gözümdeki gözyaşları ile o sayfaya bakarken aklımdan Nazım Hikmet'in
    "Delikanlım!.
    Sen ki, ya bir köşe başında
    kan sızarak kaşından
    gebereceksin,
    ya da bir darağacında can vereceksin.
    İyi bak yıldızlara
    onları göremezsin belki bir daha…" mısraları geçti. Belki Deniz bu mısraların kendini anlattığını düşündüğü için belki de gerçekten onu anlatıyor durduğu için bilemiyorum bu mısralar geçti.
    (Spoiler)
    Nazım Hikmet'in hapiste pencereli bir fotoğrafı vardır. Aynı pencerede Deniz, Nazım'ın penceresi olduğunu bilerek bir fotoğraf çektirir. Kitabın içinde bulabilirsiniz. Çok etkilenmiştim.
  • Aşkın da tüm diğer değerler gibi hızla sömürüldüğü bir “hız ve haz çağında” yaşıyoruz. Artık insanlar sevmiyor, dokunup geçiyorlar sadece. Şiirlere, şarkılara, romanlara, filmlere konu olan aşklar yok artık, aşk yaşanmıyor, yaşanamıyor çağımızda, içi en fazla boşaltılan kavramlardan biri de aşk aslında. Bir konuyu bu kadar dillere pelesenk edersek sonunda elimizde bir ucûbe kalır. Çağımızın ucûbesi de aşk! “Sevdiğiyle” (bilhassa tırnak içinde yazdım) buluşup telefon ekranından gözünü kaldırmayan çiftlerle dolu etraf! Günde sevgilisine beş yüz mesaj atmayı marifet sayan sözde aşıklar, birbirlerinin gözlerine bakmayı bilmiyorlar. Kıskançlıklar bile sosyal medya üzerinden yaşanır oldu. “Sen onu niye beğendin, bunu niye ekledin, şunu niye paylaştın vs.” Bu bir çılgınlık ve bu çılgınlık ne zamana kadar devam eder bilemiyorum. Bu hengâme içinde büyük aşk hikâyeleri büyük saygı uyandırıyor bende. İşte tam da bu sebeple Cengiz Dağcı’nın çok sevdiği eşi, büyük aşkı Regina’sına yazdığı “Regina” adlı kitabı okumaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. (#33042494 etkinliğine de bir katkı olsun bu yazı.)

    Cengiz Dağcı’nın "Regina" adlı kitabı, yazarın çok sevgili karısı Regina’nın ölümünden sonra sıcağı sıcağına tuttuğu hatıra defterindeki notlardan oluşuyor. 123 sayfadan oluşan bu küçücük kitap, göz yaşartan samimiyetiyle okuyucuyu sarıyor ve ölüm karşısında dahi direncini yitirmeyen büyük bir aşkı satır satır yaşatıyor. Dağcı’nın tuttuğu ilk notlar 20 Ocak tarihine ait. Kitap, 14 Ocak’ta tutulan notlarla sonlanıyor. Bu tarih aralığına göre hatıra defterinin atlamalarla tutulan bir yıllık bir süreci anlattığını söylemek mümkün.

    Dağcı, kitaba “Bugün de mezarının başı ucundayım. Sabahın erken saatlerinde uyandım, uyanır uyanmaz yastığına sarıldım, sonra da yatağımızın yanındaki telefon kürsüsünün üstünde duran gümüş çerçeveli fotoğrafını kaldırıp öptüm ve fotoğrafı gözlerimin önünde tutarak, ‘Sen benimlesin,’ dedim. Aşkımızın ve derin dostluğumuzun gücü, bir de yalnızlığımızın buruk acısıyla söyledim bunu.”(s.7) Cümleleriyle başlıyor. Daha ilk satırdan itibaren samimiyetinin gücüyle bizi büyüleyen bu satırlar kitap boyunca devam ediyor ve her satır Dağcı ve Regina arasındaki büyük aşkı yüreklerimize biraz daha kuvvetlenerek kazıyor.

    Kitap, Dağcı’nın tuttuğu notlardan oluştuğu için biz Regina’yı da Dağcı’nın gözünden tanıyoruz. Yazar, sevgili karısıyla ilk karşılaştıkları zaman içinde bulunduğu durumu “Yıllar öncesi ayrılık taşlarıyla inşa ettim yalnızlığımın kalesini.” (s.8) cümlesiyle ifade ediyor. İşte Regina o kalenin duvarlarını aşıp onun hayatına giren kadındır ve bu büyük aşk hiç tükenmeden Regina’nın vefatına kadar devam eder. Dağcı, bu aşk başladığı andan itibaren “ben” olmaktan çıkar ve Regina’nın kuzey denizlerinin mavisinden daha mavi gözlerinin tesiri altına girer. Zira hayatta hiç kimse Dağcı’ya o güne kadar böyle bakmamıştır. Regina’nın gözleri onu “ben” olmaktan çıkarır “sen” yapar. Artık “sen ve ben” yoktur onların dünyalarında, “biz” olmayı başarmışlardır ve bu büyük aşk ölüme rağmen yaşamaya devam edecektir. “Yıllarca aradım. Sonunda buldum seni; bulunca da ben seni kendi içime aldım, sen de beni kendi içine aldın ve sen ve ben bütün bir beden olduk.”(s.91)

    Regina, Dağcı’yı en tatlı müziklerden daha tatlı sesi ile besler, ellerinin şefkatiyle hayat verir, bakışlarının ışığıyla dünyasını aydınlatır. Regina’nın her daim dilinden düşürmediği bir cümle vardır: “Cengiz, ben hiç ihtiyarlamayacağım.”(s.13) İhtiyarlamak esasen ruhla ilgili bir hadisedir ve insan kendisini ihtiyar hissettiği andan itibaren başlar. Dağcı, sevgili Regina’sının son nefesine kadar hiç ihtiyarlamadığını ve son nefesinde bile “gencecik gül yüzünde açılmış en güzel güllerin yansımalarıyla gözlerini kapattığını” ifade eder. Ancak onun gözlerini kapatışı Dağcı’nın yarım kalmasına sebep olur. Kendisini topyekün anayurtlarından sürgün edilmiş Kırımlılar gibi sürgünde hisseder. Ancak bu defaki sürgün ana yurttan değil hayattandır ve bu sürgünün tesellisi ve telafisi yoktur.

    Dağcı, Regina’nın mezarına giderken ona daima çiçeklerle gider. Regina’nın çiçeklere ayrı bir düşkünlüğü vardır. Bahçesinde renk renk, çeşit çeşit çiçekler yetiştirir. Her bahar camelia’nın dibine ektiği kardelenler çiçek açarlar. Bir çiçek tutkunu olan Regina, bu özelliğini Dağcı’ya da geçirir ve Cengiz Dağcı onun ölümünden sonra çiçeklerle Regina arasında bir özdeşlik kurar adeta. Yazar, bu durumu şu sözlerle ifade eder:
    “Bazı günlerde (özellikle güneşli günlerde) seni çiçeklerin arasında görür gibi oluyorum. Benim gözlerimde sen sen değil, çiçeksin. Sana yaklaşıyorum. Seni okşamak istiyorum. Yok, sen ne sen, ne de çiçeksin.”(s.107)Dağcı, onun bahçeye ektiği çiçeklere bakarken “Regina’nın ruhu benimle” diye teselli bulur. Yaz gelecek Regina’nın bütün çiçekleri açacak ve Cengiz onların arasında dolanırken kendisini Regina’nın bahçeye ektiği en güzel çiçek gibi hissedecektir.
    “Yazı bekliyorum, Regina. Yaz akşamları seninle (farkındayım, senin ruhunla demeliyim) bahçede çiçeklerin arasında dolanacak, senin çiçeklerini sulayacak, elimle senin çiçeklerini okşayacağım –gerçekten de içimde senin çiçeklerinin açılacağını hisseder gibi oluyorum. İçim öylesine sağlam ve güçlü ki…”(s.37)

    Dağcı ve Regina hayata beraberce tutunurlar. Birlikteyken her şey bambaşkadır. Tren yolculuğu, akşamın alaca karanlığı, çiseleyen yağmur, kuşların cıvıltısı, sessizlik her yer ve her şey bir başka güzeldir.

    Müzik, Regina’nın hayatının vazgeçilmezidir. Dağcı, onun kasetlerinin olduğu sandığı açar ve Regina’sının akşamları oturarak müzik dinlediği koltuğa oturarak onun çok sevdiği klasik müzik parçalarını dinler. Bunların içinde kimler yoktur ki: Handel, Verdi, Wagner, Bartok, Şopen, Çaykovski, Rahmaninov, Mendelson, Prokofyev… Regina, müziğe duyduğu derin sevgiyle Cengiz Dağcı’nın hayatının da en güzel müziği olmuştur.

    Regina, Dağcı’nın sadece yoldaşı, arkadaşı sırdaşı değil aynı zamanda da ilham perisidir. “Yansılar”, “Ölüm ve Korku Günleri”, “O Topraklar Bizimdi” ve daha niceleri tohumlarını Regina’nın ruhundan alarak yeşeren eserlerdir. Yazar ne zaman bir tıkanıklık hissetse ilham perisi, Regina’sı ona kılavuzluk etmiş, onu en kuytu karanlıklardan aydınlıklara çıkarmıştır. Dağcı’nın ifadelerine göre “Anneme Mektuplar” Regina’nın şu sözleri üzerine yazılmıştır:
    “Anne dediğin öylesine geniş ve derin bir konu ki her şeyi içine alır, her şeyi barındırır. Şu anda sen benim yanımdasın değil mi? Farzedelim ki sen benim yanımda değil de Kızıltaş’taki evinizin balkonunda, üstü satranç örtüyle örtülü küçük masada oturmuş, çay içiyorsunuz. Annen bakıp gülüyor sana; annen masanın üzerinden elini uzatıp senin elini tutuyor ve ‘Öyleydi Cengiz, öyleydi. Unutmadın değil mi?’ diyor sana ve sen unutmadıklarını, yıllar yılı senin içini kurcalamış, seni üzmüş veya sevindirmiş şeyleri döküyorsun annene. Annen yalnızca seni doğurmuş bir anne değil; senin dışında da her şey anneyle doğar. Bahçeler yeşerir anneyle; laleler, güller açar, ırmaklar akar anneyle; her şey, ama her şey doğumlar, ölümler, mutluluklar, üzüntüler annede bulurlar gerçek anlamını.”(s.34)

    Dağcı için Regina’sız bir hayata alışmaya çalışmak oldukça zordur. Zira Regina onun hayatının her anına mührünü vurmuştur adeta. Sabah kalkıp sıradan bir güne başlamak dahi güçleşir bazen. Yazar bu durumu şu cümlelerle ifade eder:
    “Her sabah yataktan kalkınca çay yapıyorum kendime. Bir bardak yerine raftan iki bardak aldığım zaman gözlerim sulanıyor. ‘Ağlama’, diyorum içimden, Regina senin çok uzağında değil; buradan yarım saatlik bir yol. Geçen Pazar da krizantem çiçekleriyle ziyaret ettim mezarını. Çiçekçilerde nergisler ve yılın taze laleleri de var. Seni düşünürken her şeyi unutuyorum. Ömrümü sonuna kadar sensiz yaşayacağıma kendimi inandırmak istediğim zaman garip bir paniğe kapılıyorum.”(s.39)

    Ernest Hemingway, “Büyük yazar olabilmek için kabiliyetli, eğitimli, artı mutsuz çocukluk yaşamış olmak gerek.” Demiştir. Cengiz Dağcı’nın çocukluğuyla ilgili şu ifadeleri Hemingway’in bu tespitini doğrular niteliktedir:
    “Ben aç bir çocuk olmadığımda savaş çocuğu oldum; savaş çocuğu olmadığımda sürgün çocuğu oldum; sürgün çocuğu olmadığımda korkunun çocuğu oldum. Ne elektrik ışığı, ne sıcak su, ne de sobada yanan ateş; sırtımda yamalı gömlek, ayağımda tabanı aşınmış papuç, üstümde rengi uçuk çullu battaniye, gaz lambasında gazı tükenmiş fitilin yanık kokusu. Hüzünlüce yaşanmış çocukluğumdan başka ne yazabilirim?”(s.43)

    Dağcı, Regina’nın hastanede hayata gözlerini yumuşunu da anlatır. Doktor, Regina’nın son nefesini verdiği anlarda Dağcı’ya dönmüş “Son…Eşinizin son’u”(s.85)diye fısıldamıştır. O andan itibaren Cengiz Dağcı için zaman durmuştur adeta. Ölüm o güne kadar gördüğü hiçbir şeye benzememektedir ve yazar; ne duaların, ne gözyaşlarının ne de Tanrı’nın ölümü değiştirmeyeceğinin farkındadır. Her şey bitmiş, sona ermiş, Cengiz’in kulaklarında yalnız Regina’nın sesinin yankıları kalmıştır.

    Aradan bir yıl geçmiştir ve artık Regina’nın da bir mezar taşı vardır. Dağcı, onun mezar taşının başında sevdiği kadına şöyle seslenir:
    “Benim Regina’m seslen ban. Beraber geçtiğimiz yolun burada sona ereceğini düşünmüş müydün hiç? Hayır düşünmemiştin. Benim benden bir başka ben olacağımı da düşünmemiştin. Ama sensiz ben başka bir ben’im Regina. “(s.122)

    Regina, Dağcı ve Regina arasındaki –ölümün dahi bitiremediği- büyük aşkı sıcacık bir dille anlatan su gibi akıcı bir kitap. Dağcı’nın çektiği çileler düşünüldüğünde, Regina onun çektiği onca çileye karşılık ona gönderilmiş bir hediye adeta. Kitap, bir ömür boyu süren büyük bir aşkın küçük sırlarını da içinde barındırıyor. Birçoğumuzun gözden kaçırdığı küçük detayların büyük aşkları besleyen önemli kaynaklar olduğu her satırda hissediliyor. Bize de kitabı okuyup kıssadan hisse çıkarmak kalıyor.
  • “Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
    rüyalarımıza melekler uğrardı
    Kapımızdan yoğurtçu bahçemizden ishakkuşu
    kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi..
    kışın bir sobamız olurdu
    sobanın yanında kedimiz
    kedinin önünde yün yumağı
    bir hayat bilgisi fotoğrafı gibiydik..

    Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi
    Taksim'den Fatih'e troleybus kalkar
    Şişhane’de mutlak raydan çıkardı.
    Vallahi hayat zor fakat çok matraktı..

    Geceleri bekçimiz gündüzleri sütçümüz
    bizim kadar zayıf da olsa
    nohuta makarnaya alışmış da olsa
    Sarman adında bir kedimiz
    ceplerimizde kırık misketlerimiz
    çamur bulaşığı ellerimiz
    ve gülümseyen bir yüzümüz
    göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
    bir araya gelerek çektirebilecegimiz
    bir aile fotoğrafımız vardı..”

    İbrahim Sadri’nin bu şiirinde çocukluğundan izlere rastlamayan azdır sanırım. Çocukluk her zaman güzel anılarla yad edilen hayatın hiç bir zorluğunun henüz yaşanmadığı acılardan habersiz geçirilen bir dönem olarak lanse edilir genellikle. Oysa yetişkin olup değer yargılarımıza göz attığımızda bunu şekillendiren olarak çocukluk döneminin azımsanmayacak kadar büyük etkilerinin olduğunu görebiliriz.

    Çocukluğumuzdaki olaylar bilinçaltımızın dehlizlerinde yer etmiş ve ileriki dönemlerde onların etkisini göreceğimiz önemli yaşantılardan oluşur aslında.

    Çocukluk denilen dönem nasıl harikalar diyarında geçmiyorsa çocuk diye adlandırdıklarımız da mutluluktan havada uçan her zaman mutlu şen şakrak kişiler değildir. Yaşımız ilerlediğinde ise bu gerçeği genellikle unutur onların da en az bir yetişkin kadar üzüntü duyabileceğini acılarının da en az bir yetişkin kadar ağlamaya değer sebepler barındırabileceğini düşünmeyiz.

    Pal Sokağı çocuklarında da zamanla unuttuğumuz bu gerçekler hatırlatılıyor. Nemecsek Boka Feri Ats ve diğerlerinin gözünden bir zamanlar küçük olduğumuz ancak öfkelerimizin ve mücadelelerimizin hiç de küçük olmadığı günlere dönüyoruz.

    Pal Sokağı çocuklarının heyecanını bu kadar derinden hissedebilmem de doksanlı yıllara ucundan kıyısından da olsa yetişen biri olarak kalabalıklar halinde sokakta oynayarak büyüyen son nesilden olmam belki de. Her ne kadar merkezde cadde üzerindeki bir apartmanda otursak da teknolojiden henüz nasibini almamış çocuklar olarak sokaktan eve girmez, mesken tuttuğumuz anadolu lisesinin bahçesinde türlü maceralar peşinde koşardık.

    İlkokul zamanlarımıza rastlayan o dönemlerde favori bir oyunumuz vardı, savaş oyunu. Savaş oyununun sona ermesi bazen haftaları bulurdu. Üyelerinin hiçbir zaman değişmediği iki takım ve onları yöneten başkanlardan oluşan ve düşmanları(?!?) esir etme amacına dayanan nefret damarlarımızı kabartan bir oyundu bu.. Oyun aynı anda grubun kaçıp saklanmasıyla başlar her grup rakip takımın üyelerini ele geçirinceye kadar devam ederdi..

    Bizim her ne kadar Pal Sokağı çocukları gibi uğruna savaştığımız arsamız olmasa da en az onlar kadar birbirimize reva gördüğümüz cezalar vardı. Yakalanmama
    uğruna girdiğimiz inşaatları hatırlayınca ister istemez aklıma gelenler; kollarımızı sürttüğümüz, dizlerimizi yüzdürdüğümüz kaza anları ve yalamak(?!?) suretiyle kanamayı durdurma çabamızın doğal sonucu olarak, düşününce hala ağzıma gelen kan tadı, yakalanmaya ramak kala duyduğumuz heyecan ve bunun sonucunda düşman tarafından kömürlüğe tıkılma korkusu.. Başka alternatiflerse değnek cezası, ellere ip bağlayıp sürüyerek dolaştırma gibi seçeneklerdi.Diğer oyunlarda kardeş gibi olan bizler savaş oyunu sözkonusu olduğunda kendimizden geçer sözde düşmanımıza ’işkence’ ederek bas bas bağırtmaktan zevk alırdık.

    Bunlar Pal Sokağı’nın bana hatırlattığı ve tekrar tekrar yaşattığı anılardan bir kısmı.. Bir çocuğun da kendi değerleri olabileceğini ve hatta bunlar uğruna mücadele ederek neleri feda edebileceğini yüzyıl öncesinden sade bir dille aktarmış bize sevgili yazar.Aynı zamanda çocukların kendileri yarattığı bu değerler uğruna nasıl bir savaş verebileceğini, hiyerarşinin intikam duygusunun sadece yetişkinlerin dünyasına özgü olgular olmadığını uygun ortam hazırlandığında onların da ne kadar acımasız olabileceğini hatırlamış oluyoruz.
  • Siyah-beyaz bir çocukluk fotoğrafı yoksa insanın, tarihi de yok demektir.
  • Çıktığım yolculukta bana eşlik etmesi için seçtiğim Dünya Ağrısı aynı şehre yolumun ikinci kere düşmesiyle başka başka şehirler değiştirerek ama aynı yollarda son buldu. Son bulan çekilen Dünya Ağrısı değil ama, o dinmeyen bir ağrı.

    Kitapta durup durup hep bu gerçeği çarpıyor işte insanın yüzüne hem de ne çarpmak, derindeyse ağrınız daha derin katmanlarda yokluyorsunuz o ağrıyı.

    Otelci Mürşit’in ve genç Madenci’nin önce sessizce birbirlerinin yüzlerinde okudukları acıyı, hapsolan kelimelerini zamanla ortaya dökmeleriyle çıkıyoruz bu ağrılı yolculuğa.

    Mürşit'in onu zehirleyen rüyaları, karısı Şükran’a, çocukları Özgür ve Elvan’a, babasından kalma otele ve tüm dünyaya olan kayıtsızlığı, her tutunmaya çalıştığında parçalarına ayrılan hayatı. Bir yanda da aynı ağrıyla kıvrandığını bildiği genç Madenci. Bir tesellisi bu belki de; akşamları bir rakı sofrasında anlamlandırmaya çalıştıkları hayat ve ikisinin de peşini bırakmayan geçmişlerinin acı hatıraları.

    Babasının hayal kırıklığı olan Mürşit’ in babasının hayallerine ve hastalığına kurban olan hayatı, elinden kayıp giden özgürlüğü (ki bu yüzden oğlunun adı Özgür) bir ağaç gibi hiçbir geleceği olmayan bir şehre, bir otele ağaç gibi kök salması. Ne gidebilen ne kalabilen, bu kök salmış haliyle, bütün tepkisizliğiyle direnen bir kaybeden.

    Diğer tarafta da kaçarsa, oradan oraya savrulursa unutabileceğine inanan Madenci. Ama ne fayda! İnsan kendinden nasıl kaçabilir?

    Bir ihtimal olarak hep bir kenarda duran intihar. ‘ İstediğimiz zaman gösteriden ayrılabilecek olmamız coşturucu bir fikirdir.’

    Madencinin karısı Arzu da bu coşturucu fikirle ayrılıyor gösteriden; ‘Sana tutunuyordum, kopardın.’ diyerek.

    Bu iki hikayenin yanında akıp giden diğer hikayeler. Otelde kalanlar, otele uğrayanlar, otelde ölenler, bütün bu hikayelerde gördüğümüz ve hissettiğimiz şehrin çaresizliği, sefaleti ve tüm bunları çaresiz kabullenişleri.

    Ülkemin dinmeyen ağrılarına da selam gönderiyor kitap:

    Madenci’nin babasıyla yaşadığı çocukluk anısını Maraş’ın yıl dönümünde Mürşit ’e anlatırken hatırladığımız 1978 Maraş olayları. “yedi günde yüz elli ölü.” Madencinin unutmaya çalıştığı ama bir şekilde kendini hatırlatıp onu sarsan çıplak ölü kız çocuğunun fotoğrafı. Ben de dakikalarca baktım bu fotoğrafa içimde bir ağrıyla. “Zalimlikten öte bir şey.”

    Dükkanında ölü buldukları kendi halinde sessiz sakin ayakkabı tamircisi Kamer Amca’nın aslen Ermeni olduğunu, asıl adının Kamar ve kimsesiz olduğunu öğrendiklerinde insanların verdiği tepkiler insanlığı yeniden sorgulatıyor bize.

    Alevi kızı sevdi ve alamadı diye düğününde kendini öldürmeye çalışan damat da aşkı yeniden sorgulatıyor. “ Âşıklar mübarektir, âlemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz” diyen Mürşit’in babası ‘Kız Aleviymiş’ dediklerinde “Haa.. o zaman başka” diyor. Aşkta yetmiyor insan etmeye.

    Çingene mahallesinde katledilen hamalın kanını da kolayca temizliyorlar ellerinden ve vicdanlarından.

    Pehlivan’ın içinde dinmeyen bir ağrı, Yolvermez'de kızı Hülya’nın içinin ağrısına dayanamayıp kendini attığı uçurum.

    Bunlar ve daha nice acı; adalet ve insanlık arayışı.

    Mürşit’in sinemada gidip izlediği filmle Anayurt Oteli’ne uğruyoruz , Erkut'tan aldığı kitapla Cioran'in Ezeli Mağlup'unun sayfalarında dolaşıyoruz. “ İnsan bir uçurumdur.”

    Ey hep bir kelime arayan kalbim..!
    Sonra arayan tekrar arayan kalbim..!

    O kelimeleri hapsolduğu yerden çıkarıp, gözyaşlarıyla yıkayıp bir arınma yaşıyor sonunda ikisi de. Geçmişin günahları şimdinin ağrısını anlamamızı sağlıyor.

    Madenci kaçmaya karar verirken ‘ Bazıları benim gibi ağaç doğar.’ diyen Mürşit kök saldığı yere otele geri dönüyor.

    Mürşit'in kök saldığı bu şehir, otel, sokaklar, meyhane, kitapçı. Mekân tasvirleri o kadar iyi ki bir film olsa seyrederdik aynı zamanda bu kitabı.

    Son olarak kitabın içinde geçen Mürşit’in karısının mırıldandığı Sezen Aksu Keskin Bıçak ve Atlantik'te radyoda çalan Nihansın dideden, ey mest-i nazım şarkılarını da dinlemeden geçmeyelim.

    https://youtu.be/kR0EX8XK-8I

    https://youtu.be/zXcG5NFJBQA

    Söyleyecek daha çok şey var belki de. Madenci’nin karşısında kelimelerin selini durduramayan Mürşit gibiyim şu an. “Anlattıkça içi boşalıyor, sonra boşalan yeri yoğun bir keder dolduruyor.” Kelimeler de çaresiz.

    İçindeki yumrunun adına rastladı birden:
    Weltschmerz ya da dünya ağrısı.

    Ya da

    Herkesin kendi hikayesinde hissettiği, içinde sakladığı, sırladığı, adına ağrı, sızı, sancı, dert, acı kim bilir başka ne isimler koyduğu o dinmeyen, geçmeyen, sadece bize ait olan.