• Adıyaman`ın Akşamlarında Ruhuna Caz Ezgileri Dolduran Bir Kızın Hikâyesi

    Ben bir kitap ayracıyım ve Küçük Prens de sevgilim. Size kitap ayracı olana kadar geçirdiğim evreleri anlatacağım şimdi. Beni bir tek Küçük Prens anladı ve sevgilim olmaya hak kazandı!

    Önce radyonun sesini kısayım biraz. TRT3 radyosunu dinliyorum Adıyaman`ın akşamlarında. Caz ezgileri doluyor ruhuma; tam üç gündür babam beni kınamıyor, annemce lanetlenmiyorum ve abim beni kendi halime bıraktı…

    Üç gün öncesine kadar niye kınandığımı, niye lanetlendiğimi merak edenleriniz olacaktır. Ben, ilk kez sekiz yaşında ölümle tehdit edildim babam tarafından. Anneler Günü için sınıfta kartpostallar hazırlamıştık ve öğretmenim en çok benim kartpostalımı beğenmişti. “Bunu annene hediye edeceksin değil mi?” diye sorduğunda, “hayır, Leyla Abla`ya vereceğim kabul ederse” dedim. “O kim?” diye sordu; “erkekken, ameliyatla kadın olan çok iyi birisi” diye cevap verdim. Cetvelle vurdu elime öğretmenim, azarladı, tek ayak üzerinde durdum sınıfta uzunca bir süre. Annem çağrıldı okula; annemin ilk yorumu şuydu, “çocuktur, ne bilsin söylediğinin ayıp olduğunu!” Bir ay boyunca okula gönderilmedim. Babam, pişman olduğumu duymak istedi benden. Pişman olmadığım için böyle bir şeyi söyleme gereği duymadım ve “seni gebertirim” dediğinde bana, “Leyla Abla, boş bir beşiğe ninniler söylüyor; o mu kötü, yoksa sen mi?” diye sordum babama…

    Dokuz yaşından itibaren birçok karga besledim; serçeleri, güvercinleri, kırlangıçları can bellediğim kadar, kargalar da canımdı benim. Arkadaşlarımın bana taktığı lakap “Uğursuz”du. Uğursuz bir kızdım ama kargalar bundan habersizdi.

    On iki yaşına geldiğimde, mahpuslara mektuplar yazıyordum. Bir dergide okumuştum mektuplara ne çok ihtiyaç duyduğunu mahpusların. Adresimi belirtmeden yazıyordum mektupları ve eminim nice mahpusun kardeşi, kızı, dostu olduğumdan.

    On dördümdeydim, mahallemize Süryani bir aile taşınmıştı ve akranım bir kızı vardı bu ailenin. Annem de, babam da yasakladı bana o kızla konuşmamı. Süryani bir arkadaşım olmuştu; aileme belli etmeden görüştüm arkadaşımla ve okul arkadaşlarım beni ispiyonladılar abime. Önce annem dövdü, “niye başka bir dinden arkadaş edindin?” diye, eve gelince de babam. Benden dört yaş büyük olan abimce ilk kez dövülmem, bu olay sebebiyle oldu.

    On beşimdeyken TRT 3 radyosunu keşfettim ve akşamları klasik müzik ve caz dinlemeye başladım ödevlerimi bitirdikten sonra. Annem ilahiler öğrenmemi istiyordu, babam dışarı çıkarken kapanmamı istiyordu, abim, kendisinin hizmetçisi olmamı istiyordu ve ben aryalar söylüyordum içimden; dayak yediğimde, aşağılandığımda, küçücük bir oda içinde kilitli kaldığımda…

    On altımda, seks işçisi bir kadınla tanıştım ve bana baktığı falda, “bir gün gelecek, hiç kimse seni dövmeyecek, hiç kimse sana bağırmayacak, özgürleşeceksin” dedi. Sarıldık birbirimize; benim bir ablam var, kendisi ailem olur. Gitmiş Adıyaman`dan bir gece yarısı; bana kendi yaptığı bez bir bebek bırakmış…

    On yedimde, “ölsen de kurtulsak senden” dedi babam. Annem,”seni doğuracağıma taş doğuraydım” dedi. “Namusun varsa al şu ipi, as kendini” dedi abim. Aşık olmuştum bir tıp öğrencisine. İdealim hukuk okumaktı. Mültecilerle ve seks işçileriyle ilgili projeler yapacaktık. Daha neler planlamıştık; ötekimiz olmayacaktı bizim… Abim, yazışmalarımızı buldu; uğursuzluğum yetmiyormuş gibi, bir de namussuz oldum!

    Üniversite sınavına girmemi engelledi ailem. İçime kapandım aylarca. Radyo dinlemem de yasaktı artık. Geceleri, el ayak çekilince, yazmaya başladım. Hikâyeler yazıyordum; kibirlere, ikiyüzlülüklere, hoyratlıklara karşı, sevgiyi, dayanışmayı, dostaneliği anlattığım hikâyeler…Ne ben incitiliyordum sözcüklerimde, ne transseksüeller, ne de seks işçileri, mahpuslar ve azınlık çocuklar…Annem buldu hikâye defterimi; okudu birkaç hikâyemi,. Sonra babama ve abime okuttu. Sonrasını anımsamıyorum; kendime geldiğimde bir kitap ayracıydım ve Küçük Prens`in sayfaları arasına saklanmıştım…

    On dokuz yaşındayım ve aynaya baktığımda bir kitap ayracı görüyorum yalnız`ca. Tek bir kitabım kaldı elimde, “Küçük Prens”. O benim canım, bir tanem, halimi ahvalimi bilen…

    Leyla Abla`nın beşiğine, seks işçisi ablamın hediyesi olan bez bebeği koymak isterdim; o bez bebeğe can katardık biz. Mahpus dostlarımla kocaman bir aile olmak isterdim ve Süryani arkadaşımla beraber Süryanice ninniler söylemek bize, aile bellediğim, dost bellediğim, sevgili bellediğim canlara…

    Üç gün önce dedim ki aileme, “bana biraz izin verin; kendimi asacağım, söz.” Yüzüme baktılar öyle uzun uzun. Babam, hiçbir şey demeden çıktı odadan. Abim, babam gibi öyle donuk, öyle umarsız, babamın ardısıra yürüyüp gitti. Öne eğdi başını annem; birdenbire yerinden kalkıp, “bekle” dedi bana. Ayrıldı yanımdan ve odaya girdiğinde, radyoyu bıraktı kucağıma. “Sözün sözse, sözümüz söz; dinle o gavur müziklerini gönlünce” dedi…

    TRT 3 radyosunu dinliyorum Adıyaman`ın akşamlarında. Caz ezgileri doluyor ruhuma; tam üç gündür babam beni kınamıyor, annemce lanetlenmiyorum ve abim beni kendi halime bıraktı…

    Bir karar aldık ben ve Küçük Prens; duyumsadığım, içime bastırdığım ailemin, dostlarımın ve canlarımın izini süreceğim pek yakında. Küçük Prens`le beraber kavuşacağız o güpgüzel can sırlarına…

    Bir kitap ayracının hikâyesini dinlediniz; Adıyaman`ın akşamlarında, ruhuna caz ezgileri dolduran bir kızı, bu geceki rüyanızda , uzun bir tren yolculuğu yolculuğu yaparken seyredeceksiniz...

    Ergür Altan
  • 37 syf.
    ·7/10
    Az önce ben ne okudum? Deli saçması desem değil, şiir gibi ama değil, anlamsızlıklarla anlam doldurulmuş bağımsız film etkisi yapan bir şey ama ne? Kitap mı? Saçmanın da bir mantığı vardır. Abimiz öyle bir düşsel yolculukta ki gerçekten yaşamış olmalı sanıyor insan. Kötü diyemem ama oturmayan, beni ikna etmeyen bir şey vardı. Aforizmalar mı emin olamadım. Ama öyle kabus dolu sayfalar vardı ki beğenmeyen ayıp eder. Çizimlerse doyumsuz bir sanat şöleni. Havuza atlar gibi kitaba başlayıp sonra su yutup boğularak kitabı bitiriyorsunuz. Dinsel öğelerdeki kurgu ve kelimelerin böylesi görsellik taşıması ender rastlanacak türden. Cennet kısmı şüpheli ama cehennem öylesi net gözüküyor. Yarım kalır gibi bitmesi tatminsizlik yaratmadı değil. Kafayı sanatsal kırmanın örneği denebilir bu esere. Artıları eksilerinden daha çok ama kusursuz olabilirdi. Belki benim aklım, algım, birikimim eseri kusurlu görmeme sebep oldu. Okuyacak olanlara tavsiyem sindirerek yavaş yavaş okuyunuz. Hazımsızlık yapabilir. İyi okumalar dilerim.
  • 397 syf.
    ·Beğendi·7/10
    ben bunun 3 leme olduğunu bilmeden ucuz diye denk geldi almıştım kitap sürükleyici ama mümkünse serinjn 1 . kitabından başlamayı tercih ederim her zaman kitapta bazı konular gereksiz +18 olarak ele alınmış yani buna ay aman tü uuuu çok ayıp okuyyamam.ben bunu kaka şey diyeceksiniz başka kitaplara yönelmenizi tavsiye ederim
  • Yoksulluk ayıp değil, bir gerçek. Sarhoşluğun erdem olmadığı ise daha büyük bir gerçek. Ama sefillik, sayın bayım, yüzkarasıdır. Yoksullukta yaradılıştan gelen soylu duygularınızı koruyabilirsiniz, sefillikte ise asla! Sefil bir kimseyi insanlar aralarındanuzaklaştırmak için sopa kullanmazlar, süpürgeyle süpürürler; onu daha çok aşağılama içindir bu ve hakları da yok değildir böyle davranmakta, çünkü sefilliğe düştüğünde kişioğlunun ilk kendisi hazır olmalıdır kendini aşağılamaya. 
  • 158 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Evet...
    Bu kitap Knut Hamsun Bey'in ününü sağlayan kitapmış. Hakkı var mı bilemem; başka eserini okumadım. Okumaya devam eder miyim? Umut var.
    Beyefendinin henüz bir yazar olmadan önce yoksulluk yüzünden açlık çektiği dönemleri anlatıyor. Gazetelere yazılar yazıyor ve bu yazılardan gelen paralarla yaşamaya çalışıyor. Arada sırada üç beş kron eline geçmiyor değil ama beyimiz aşırı gururlu. Kendisi kel ama merhemini başkalarına sunuyor çoğu zaman.
    Açlıktan karnına kramplar girerken elinde ne varsa dağıtıyor ancak  temiz talaş buldu mu, iki parça alıp birini sonraya saklıyor.
    Saf, gururlu ve aç.
    Saf ve gururlu olduğu için mi aç yoksa aç olduğu için mi saf ve gururlu bunu ayırt edemedim.
    İmkansızlığı yüzünden kötülük bile yapamıyor. Yapamadığı için de kendisini iyi sanıyor. (Çok acımasızca oldu bu, özür dilerim Hamsun)
    Büyük bir korkusu var; deli sıfatıyla bir yere kapatılmak; gün ışığından mahrum kalmak.
    Açlığı yazılarını doyuruyor, kendisini ise yazıları...
     Vücudu isyan etmese yemek yemek aklına bile gelmeyecek. Ama dayanamıyor.
    Bana ne kattı?
    Bazen yazı yazmaya heves ettiğimde o kuramadığım cümleler için çok çabalarsam başarabileceğimi öğrendim. Çabuk vazgeçiyordum.
    .
    Kitabi ilk olarak bir yarışma programında soru olarak çıktığında gördüm ve öyle çok övüldü ki, Çiğdem, dedim, yuh olsun sana, nasıl okumadın? Bayağı suçluluk hissettim.
    Klişe olacak ama söyleyeyim, kitap başlarda brni bir hayli sıktı.
    Behçet Necatigil'in hatrı olmasa yarım bırakırdım.  Behçet Abiye ayıp olmasın deye direndim ve kitap ilerledikçe yarım bırakma düşüncemi utançla hatırladım. Çok güzel bir eser ve sanırım eski dönemlerdeki yazarların tamamen olmasa da, kısmen yaşadıkları.
    Okunmalı, tavsiye edilmeli.
    Keyfimi okumalar dilerim.