• Genel hatlarıyla bilmemin ötesinde ilk kez Montaigne’in Denemeler’inde karşılaşmıştım. ‘Metinlerarası etkileşimle’ o kadar çok karşıma çıktı ki nihayet Zülfü Livaneli’nin “Edebiyat Mutluluktur” isimli denemelerinde gördüğüm atıfla alıp okuma kararı aldım. “Bu nasıl hayal gücü” diye ünlememe rağmen ilk kitabı okurken adapte olmakta-özellikle fazla girift metinlerin önünün sonunun ayırdına varmakta- bayağı zorlandığımı itiraf etmem lazım. Diğer kitaplarda, zorluklar ve kolaylıklar masalın ritmiyle alakalıydı. Doğal masal formu içerisinde onca olağanüstülükler-ecinniler, devler, periler vs-dışında genel olarak metni fazla erotik buldum. Özellikle onca İslamî söylemin yanında eşcinselliğin bunca normalleştirilmesini garipsedim. Yine çocukluğumda çizgi film uyarlamasını izlediğim “Sinbad”, Sadri ALIŞIK’lı filmi belleğimde yer işgal etmiş olan “Ali Baba ve Kırk Haramiler” ve tabii ki “Alaaddin’in Sihirli Lambası”yla tekrar karşılaşmanın nostaljisini yaşadım. Özetle “Doğunun büyülü geceleri”nde 1001 gece de ben salındım. Orhan Pamuk’un önsözde bahsettiğinin aksine masalları baştan sona okudum ve en azından henüz ölmedim “Kapan susam kapan!”
  • Hasan Ali Toptaş’ın Ben Bir Gürgen Dalıyım kitabı bir gürgen dalının hayat hikayesini masalımsı bir dille anlatır. Dil o kadar güzeldir ki bir kitabı okur gibi değil de siz yatağınızda uzanmışken yanıbaşınızda birisi size masal okuyor gibi hissedersiniz. Romanlarında daha girift bir anlatıma sahip olan yazarın bu kitabı çocuklar için harika, büyükler için okunası bir kitap olmuş. Çocukça bir saflığa sahip Gürgen ağacının dilinden tanık oluruz hikayeye. Aslında kendi hikayesini anlatır Gürgen ağacı ama anlattığı şey bir çok kişinin yaşamına benzer. Bu yönüyle saf anlatımın yanında düşündürücü, bölüm bölüm mesaj ileten, bir kitap.

    Beşparmak Dağları’nda bir gürgen dalıyım diyerek anlatmaya başlar Gürgen. Fidan sayılacak demlerinde tanışırız Gürgen’le. Güzel hayalleri olan Gürgen gelecekte yaşayacağı güzel günleri düşünerek yaşar. Hep iyimser bir bakış açısına sahip olan gürgen ağacının hikayesi hiç istenmeyecek bir şekilde son buluyordu. Yazar burada kendi düşüncesiyle mi bu şekilde bitirdi yoksa hikayenin sonunun bu şekilde olması gerektiği için mi kötü bir sonla sonlandırdı merak ettim doğrusu.
  • Girift-Ar'ın personel müdürü Selçuk Lulu'nun, şirketin internet sitesindeki fotoğrafını inceledim; zevksizlik nişanı, sarı puanlı, siyah bir gravatı vardı.

    El sıkıştık: Kravatın çok güzelmiş?
    Sadece bir gravat işte.
    Aynısından bende de var, Roma'dan almıştım.
    Ben de Fellini'nin 8,5 filminde Marcello Mastroianni'nin boynunda görmüştüm....
    Ciddi misin?
    Evet, ama film siyah-beyazdı.
    Murat Menteş
    Sayfa 121 - iletişim
  • Cinsel bir damar rahatsız etse de konu ve olayların akışı harika...
    Morvan klanı..Baba Morvan, Fransa'da üst düzeyde çalışan ve gizli işleri olan sert bir karakter. Anne Morvan, eşinden şiddet görse de konunun akışında gizli bir havası var. Erwan, büyük oğul, polis ve çocukların koruyucusu. Loic, ortanca ve borsacı, aynı zamanda uyuşturucu bağımlısı. Gaelle ise en küçükleri ve bir kız olarak sinemada bir yerlere gelebilmek için kadınlığını kullanarak yapımcıları elde etmeye çalışıyor.
    Ailede babanın sertliği ve şiddeti var. Üç çocuk da bu ortamda büyümüş ve çok etkilenmiş.
    Konuya gelince, bir askeri üste kazara ölen bir askerin ölümünün araştırılması için baba Morvan, oğlunu görevlendirir. Araştırma kazadan çıkar ve cinayete döner. Çiviler kullanarak vahşice öldüren "Çivi Adam" katili ortaya çıkar. Ardından seri cinayetler ve seri katil.
    Ancak seri katil profili çok girift bir konudur. İçinde babası, büyücü katil profili ve öğrencisi ile karmaşık bir şekilde ilerler.
    Zaten kitap bitmiyor. "Kongo'ya Ağıt" ikinci kitap. Şimdi ona başlıyorum.
  • Akılsızlık ve ahlaksal aptallık karakteristik olarak insanın özniteliği değil, sürü zehirlenmesinin belirtileridir. Tüm dünyadaki daha üst dinlerde, kurtuluş ve aydınlanma bireyler içindir. Gök krallığı bir insanın kafasının içindedir, kalabalığın kolektif kafasızlığında değil. İsa iki ya da üç kişinin bir arada olduğu yerde bulunacağına söz verdi. Binlerce insanın birbirini sürü zehriyle zehirlediği yerlerde olmak konusunda ise hiçbir şey demedi. Naziler döneminde, çok büyük sayılarda insanlar çok büyük miktarda zamanı A noktasından B noktasına ve tekrar A noktasına düzenli sıralar halinde uygun adım yürümeye harcamak için zorlandı. “Bütün milleti uygun adım yürütmek anlamsız bir zaman ve enerji kaybı olarak görünebilir. Ancak çok sonraları,” diye eklemektedir Hermann Rauschning, “bunda, amaçlarla araçların iyi değerlendirilmiş bir ayarlanmasına dayalı girift bir niyetin bulunduğu anlaşıldı.” Uygun adım yürümek insanın düşüncelerini böler. Uygun adım yürümek düşünceyi öldürür. Uygun adım yürümek bireyselliği sona erdirir. Uygun adım yürümek, halkı, ta ki ikinci doğa haline gelinceye kadar, mekanik, yarı ayinsi bir etkinliğe alıştırmak için gerçekleştirilen kaçınılmaz büyü fiskesidir.”
  • Alaca gecenin alaca kedisiyim ben. Sevgisizceneyim ne zamandır.. sevmeyin de zaten. Ben geceye aidim, sevgisel ilişiğim hep onunladır, sizinle değil.

    Bayat ekmek yemek, susuzlukla sınanmak değil derdim, yemek halloluyor ve sıkıntı da değil. Esas sıkıntı hayatın ta kendisi! Çok modern, postmodern hayatlarınızda bir siz karşılaşırsınız girift sorunlarla değil mi, ayrıntılar bir sizin dikkatinizi çeker... Oysa bilmezsiniz toplumun kirli fikirleriyle, sadece somut değil soyut ne güzellik yok olur, çevrede görünmüyor olan ne çok şey yok olur.

    Alaca gecenin alaca kedisiyim ben. Hüznümün yegane ortağı şu tek parlak yıldızdır, ne zamandır bir o var. Benimle dertleşmenizi de beklemiyorum ya zaten, tüm alakam geceyledir benim, sizinle değil.

    Bazen yaratının biriciği olan can unutuluyor. En çok buna yanıyorum. Kedileri alıp sevmeyin, kedileri okşamayın, yemek değil, sevgi değil ki dert! Derdin ta kendisi aslında yaşamın da ta kendisi. İdare, arkadaşlık, paylaşmak! Kediniz olursa ona sadece bakın. Karşınıza oturtun ve sıcacık bakın. Onu gözlerinizle dinleyin, bitkilerden esirgemediğiniz konuşmalarınızı onlardan da esirgemeyin. Ben en çok bunun acısını çekiyorum.

    Vardı, benim de. Bana ithal mamalar alan, güzel bir yatak ve oyuncaklar veren bir ailem... Aile nedir diye düşündüm kendi kendime, sorular bir tek size ait değil bilin, hem alaca gecenin alaca kedisi olmak da hiç öyle düşünüldüğü gibi kolay değil. Düşüncemin nedeni yaşamımdı. Nereye kadar sınırlı sevgi, somut, maddesel sevgi? Oturup hangi birisi yitik bir parçada, gözlerime derin derin bakıp yalnızlığı derindi benimle diye düşündüm. Kim konuştu benle, fikrimi sordu, bazen şartsızca elini sırtıma koydu diye.. Düşündüm, bunların olmayışı beni sokağa çıkardı. Sokaklar öyle değil!

    Sokaktaki yalnızlığın, başıboşluğun kendi doğal düzeni var. Tüm bu doğallık sıcak bir yataktan, ithal mamalardan daha "aile" geldi bana. Sonra onu keşfettim, geceyi. O da beni izliyormuş, ne zamandır... öyle dedi. Neden benimle ilk gün konuşmadığını sorunca, öyle gerekti, dedi. Bazen hayat "öyle gerektiriyor"muş, anladım.

    Alaca gecenin alaca kedisi olurken en iyi anladığım şey sorunlardan kaçmamak oldu, onları izlemek, takip etmek ve gerekirse mırlayarak isyan etmek... Çünkü hayat, o cılız mırlamalarımla çok daha anlamlı bir hale geldi benim için. Kendi sessizliğimin mırlak benin yanında ne kadar güçsüz kaldığını fark edince içim acıdı. Bunca zamandır, yani alaca gecenin alaca kedisi olmadan önce, sessizken ben hep yitikmişim aslında, kendim bile değilmişim! Geçmişteki kendime üzüldüm, anılarımı yakmaya çalıştım, elbette olmadı. Anılarımı sanki daha çok yeni şey yaşarsam bastırabilirmişim gibi bir his doğdu içime. Gece alacalandığında anında çöktü üstüme. "Saçmalama, başına neler geleceğini tahmin bile edemezsin." dedi. "Ruh anılarını yok etmek için, geçmişteki yaşantısını sıfırlamak için bazen yeni şeyler yaşamak ister, yoğun şeyler... Bu süreçte pişmanlıklar, taşkınlıklarının tökezlemesini bekler, ilk abartında kendinden bir adım daha uzaklaşırsın, o yüzden yapma." dedi. Tabii ki, dinlemedim onu.. alaca gecenin alaca kedisi olmak kolay değil, demiştim.

    Bir gün ısrarla girmeyin, denilen bir alana girdim. Kablolarla doluydu orası. Amacım tamamen eğlenmekti. Yanıp sönen kuru kafa sembolü benim için uyarı değildi o an. Kablolara dolanmamaya çalışarak girdiğim yerde, biraz dolanıp çıkacaktım. Fakat kuyruğum iki paslı demirin arasına sıkıştı ve o an ayağım katman katman olan kablolara dolandı. Panikle kaçmaya çalışırken bedenime yoğun bir acı girdi birden ve bayıldım. Uyandığımda sargılı bir haldeydim, başımda küçük bir kız vardı. Elektrik çarpmış meğerse. O evde güzel anılarım oldu, kız çok küçük ve hisleri çok saftı. Oysa ben sokaktaki boşluklu, kayıp, serseri hayatın çekiciliğine çoktandır kapılmış haldeydim. İyileştiğim ilk vakit bir yolunu bulup kaçtım.

    Yaşadığım şey, kuyruğumun yarısına ve bedenimdeki bazı kısımların alacalanmasına neden olmuştu. Demiştim, alaca gecenin alaca kedisi olmak kolay değil. O vakitten sonra geceyi dinledim hep. Ne zaman bir fikrin, bir çılgınlığın peşinden gitmek isteği duysam içime gecenin doğmasını beklerim. Onun fikirleri, yönlendirişleriyle yaşarım ben. Ama onun sınırları öylesine bendir ki, asla içime hüzün çökmez, aklıma dolanan fikrin peşinden gidemediğim için üzülmem.

    Beni benden iyi tanıyan bir şekilde hissederim onu ve uyarım ona. Onun zaman içinde nasıl akıştığını, benimle hareket edip alacalandığını, renklendiğini, hareketlendiğini öğrendim. Belki de insanların iç ses, altıncı his dediği şeydir gece. İçimdeki susmayan sestir, ruhumun "aydınlık" olan karanlığıdır. Karanlık ki, beni tepeye çıkartan, minik sorunlarımı bile dinleyen, yargılarında elini sırtında hissettiğim, sessizliğinde uzunca konuştuğum, uyurken sınırsızca bakıştığım...

    Ruhun içindeki, gecenin ne bildik halleri varmış, esas aydınlık olan taraf oraymış. Öğrendim. Alaca gecenin alaca kedisi olmak kolay değildir, demiştim. Ama huzurluyum ve bu olağanüstü. Yalnız halimle kalabalık, sessiz halimle fazla gürültülüyüm. Çünkü "gece"m hiç susmuyor...
    Sizler de gecenizi susturmayın, alaca kediden bir tavsiye...
  • Yalnizlik ve tek basinalik... Osho
    Çok girift, karmaşık bir şeyin anlaşılması gerekiyor: Eğer âşık değilsen yalnızsındır. Eğer âşıksan, gerçekten âşıksan tek başına olursun.

    Yalnızlık üzücüdür; tek başınalık üzücü değildir. Yalnızlık bir tamamlanmamışlık duygusudur. Sen birisine ihtiyaç duyarsın ve ihtiyaç duyulan kişi mevcut değildir. Yalnızlık karanlıktır, onda hiç ışık yoktur. Karanlık bir evdir, birisinin gelip ışığı yakmasını beklemek ve beklemektir.

    Tek başınalık, yalnızlık değildir. Tek başınalık kendinin tam olduğunu hissetmek anlamına gelir. Hiç kimseye ihtiyaç yoktur, sen yeterlisin. Ve bu aşkın içinde gerçekleşir. Âşıklar tek başına olurlar. Aşkın aracılığıyla sen içsel bütünlüğüne dokunursun. Aşk seni bütün hale sokar. Âşıklar birbirlerini paylaşırlar fakat bu onların ihtiyacı değildir. Bu onların taşan enerjisidir.

    Yalnız hisseden iki kişi bir anlaşma yapabilir, bir araya gelebilir. Onlar âşık değildirler, unutma. Onlar yalnız olarak kalırlar ama şimdi diğerinin varlığı yüzünden yalnızlığı hissetmezler, hepsi bu. Onlar bir şekilde kendilerini kandırıyorlar. Onların aşkı kendilerini kandırmak için bir yalandır: “Ben yalnız değilim, başka birisi daha var.”

    İki yalnız insan buluştuğu için, onların yalnızlıkları ikiye katlanır hatta kat be kat artar. Normalde olan budur. Sen tek başınayken yalnız hissedersin ve ilişkideyken de kendini berbat hissedersin. Bu her gün gerçekleşen bir gözlemdir. İnsanlar bir ilişkide değilken yalnız hissederler ve ilişki kuracakları birisini ararlar. Birisiyle ilişki halindeyken ise mutsuzluk başlar; o zaman tek başına olmanın daha iyi olduğunu hissederler: Bu kadarı çok fazladır.

    Ne olur? İki yalnız insan buluşur: Bunun anlamı iki sıkıcı, üzüntülü, mutsuz insan bir araya gelir ve mutsuzluk katlanır. Nasıl iki çirkinlik güzellik haline gelsin? Nasıl olur da iki yalnızlık bir araya gelerek bir tamamlanmışlık hissi, bütünlük sağlayabilir? Mümkün değildir. Onlar birbirlerini sömürür, bir şekilde onlar birbirleriyle ilişkide olarak kendilerini kandırırlar ama bu kandırmaca fazla ilerleyemez. Balayı bittiğinde evlilik de bitmiştir. O sadece geçici bir yanılsamadır. Gerçek aşk yalnızlıkla savaşma çabası değildir. Gerçek aşk yalnızlığı tek başınalığa dönüştürmektir, diğerine yardımcı olmaktır: Eğer bir insanı seversen o kişinin tek başına olmasına yardım edersin. Onu doldurmaya çalışmazsın. Onu bir şekilde varlığınla tamamlamaya çalışmazsın. Diğerinin tek başına olmasına, sana ihtiyaç duymayacağı kadar onun kendi varlığıyla dolmasına yardımcı olursun. Bir insan bütünüyle özgür olduğunda, o zaman, bu özgürlük sayesinde paylaşım mümkün olabilir. O zaman o, çok fazlasını verir ama bu ihtiyaçtan değildir; o çok fazlasını verir ama bir pazarlık olarak değildir. O çok fazlasını verir çünkü onda çok fazlası vardır. O verir çünkü o vermekten hoşlanır. O verir çünkü vermekten hoşlanır.

    Âşıklar tek başınadır ve gerçek âşık asla senin tek başınalığını yok etmez. O her zaman senin bireyselliğine karşı, tek başınalığına karşı tam bir saygı duyacaktır. O kutsaldır. O buna burnunu sokmaz, o bu alanı ihlal etmeye çalışmaz.

    Ancak normalde âşıklar, sözde âşıklar, diğerinin bağımsızlığından, tek başınalığından son derece korkarlar. Onlar çok korkarlar çünkü onlar şayet diğeri bağımsız olursa kendilerine ihtiyaç olmayacağını, o zaman kendilerinin ıskartaya çıkartılacağını düşünürler. Bu yüzden kadın, erkek arkadaşı yahut kocasının bağımlı kalacağı şekilde her şeyi ayarlamaya çalışıp durur. O her zaman kadına ihtiyaç duymalıdır, böylelikle kendisi değerli olarak kalır. Ve erkek de her şekilde aynı şeyi yapmaya çalışır, bu sayede o da değerli kalabilir. Sonuç pazarlıktır, aşk değil ve sonu gelmez çatışma, mücadele vardır. Mücadele herkesin özgürlüğe ihtiyacı olması temeline dayanır.

    Aşk özgürlüğe izin verir; sadece izin vermekle kalmaz özgürlüğü güçlendirir. Ve özgürlüğü yok eden hiçbir şey aşk olamaz. O başka bir şey olmalıdır. Aşk ve özgürlük bir aradadırlar, onlar aynı kuşun iki kanadıdır. Ne zaman senin aşkın özgürlüğünün karşısında olursa, o zaman sen aşk adına başka bir şey yapıyorsundur.

    Kriterin şu olsun: Kriter özgürlüktür; aşk sana özgürlük verir, seni özgürleştirir, seni serbest bırakır. Ve sen bir kez bütünüyle kendin olduğunda, sana yardım etmiş olan kimseye minnet duyarsın. Minnet duymak neredeyse dini bir şeydir. Sen diğer insanda ilahi bir şey hissedersin. O adam seni özgür kılmıştır, o kadın seni özgür kılmıştır ve aşk bir sahiplenmeye dönüşmemiştir.

    Aşk bozulduğunda o sahiplenmeye, kıskançlığa, iktidar mücadelesine, politikaya, hükmetmeye, maniplasyona —bin bir tane, hepsi çirkin şeye— dönüşür. Aşk yükseklere, dokunulmamış gökyüzüne eriştiğinde o özgürlüktür, tam özgürlüktür.

    Şayet sen âşıksan, benim bahsettiğim aşk ise, senin aşkının ta kendisi kaşındakinin bütünleşmesine yardım eder. Senin aşkının ta kendisi karşındaki için birleştirici bir kuvvet olur. Senin aşkında, karşındaki kişi bir bütün olarak, kendine özgü ve birey olarak bir araya gelir çünkü senin aşkın özgürlük verir.