Geyikli Gece, bir alıntı ekledi.
18 May 20:44

"AKAD: Hatırlamıyorum nerede ama demek değişik yerlerini beğenenler var. Sonra bir de konunun sadeliği, yalınlığı. Yani anlatımın yalınlığının yanında bir de konu var, hiç de öyle girift, karmaşık değil. Gayet sade, hikâye sıradan bir hikâye. Tabii, onu da Sait Faik'in güzelliğine borçluyuz."

Çok Tuhaf Çok Tanıdık, Umut Tümay Arslan (Sayfa 128)Çok Tuhaf Çok Tanıdık, Umut Tümay Arslan (Sayfa 128)
Murat AVCI, Tehlikeli Oyunlar'ı inceledi.
16 May 21:07 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Oğuz Atay- Tehlikeli Oyunlar
Oğuz Atay, birkaç yıl önce okumak istediğim bir yazardı. Elime aldığım kitabıysa Tutunamayanlar’dı. Belli bir süre okuduktan sonra, kendimi kitaba ve yazara hazır hissetmedim. Pek sevmediğim bir şey yapıp kitabı kaldığım yerde bırakarak o sıralar tutmakta olduğum not defterime bu kabilde şeyler yazarak kitabı yerine bıraktım.
Yıllarca Oğuz Atay okuma fikri etrafımda hiç dolanmadı. Malumdur ki kitaplarını her yerde görmek mümkün. Ancak bu kitaba başlamadan önce, herhangi bir kitabını herhangi bir yerde görmememe rağmen Oğuz Atay okuma fikri aklıma düştü. Önce bazı edebiyat dergilerinden Oğuz Atay hakkında genelde güzel şeyler okuduğumu belirtmeliyim. Edebiyatımızda yeni yollara duçar olmuş bir yazar olduğu sıkça belirtiliyordu. Bu bildiklerimin haricinde de pek fazla bilgim olmadığını açıkça izah edebilirim.
Okurken not almak sonra da bu notları değerlendirme veya yorum olarak temize çekmek severek yaptığım bir yazım çalışması. Ancak belki alışma çabasından belki de bir şeyleri yanlış ifade etme korkusundan normalin aksine not almakta çok zorlandım kitabı okurken. Kafası oldukça karışık, depresif bir karakterin, yarı gerçek yarı sanrı dünyasına girerek birinci bölümü tamamladım. Karakterin (Hikmet Benol ) bulunduğu ruh hallerinin gerçeklik bağlantısına hep şüpheyle yaklaştım. Okuma esnasında yazılanları zor anladığım anlar çokça oldu. Olaylar ve söylemler bir anda birbirinin içine girerken konu hemen başka bir mecraya kayabiliyordu. Bu durum karakterin zihinsel dünyasını da yansıtır biçimdeydi. Yaşananların ve karakterin kendisi hariç olmak üzere diğer tüm karakterlerin, gerçek mi oyunu mu olduklarını anlayamadım.
Mektup, oyun, anlatı, bazen şiir, gibi türlerin hepsini içinde barındıran kitap benim için gerçekten de farklı bir okuma deneyimi oldu. Yazarın bir mektubun sonunda yazmış olduğu “mektubumuz karışık olmakla birlikte, ruhumuzun aynasıdır” cümlesi şimdiye kadar yazdıklarımı ve o zaman, o ana kadar okuduklarımı özetler nitelikteydi.
Karakteri romanın bitiminde dahi tam olarak tanıyamadım. Tanıma sözcüğünü genelde kullanılan yaptığı iş güç bağlamında kullanıyorum. Oyunlar yazmak istiyor, insanlara ulaşmak istiyor, aydın bir kimliğe ve kişiliğe sahip ama içinde bulunduğu düşünsel girdaplar bunun önüne geçtiği için bu durum da tam olarak ortaya çıkmıyor. Hep aynı düzlemde gibi ilerleyen kitap kendi içinde katman katman bir yapıya da sahip. Anlatılması zor bir üslup. Bazı kitaplar için ağır bir dili var diye söylenir, ben bu kitap için ağır bir anlatımı var demek istiyorum. Yavaş ilerlemiyor ama girift, ağır zihinsel çabalarla oluşturulan eser okurdan da aynı zihin işçiliğini bekliyor ve yazar kendi zihinsel çabalarını şu şekilde ifade ediyor: “Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun?”
Oğuz Atay bu ağır anlatımına sahip kitabıyla kendisine yeni bir okur kazanmış durumda.Tehlikeli Oyunlar hakkında söyleyeceklerim bu kadar kalırken, söylemediklerinin çok daha fazla olduğunu da biliyorum.

Fırat Mişe, Öz'ü inceledi.
 22 Nis 00:45 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Kuşkusuz ki yirminci yüzyılın en saygı duyulan yazarlarından birisi olan şair, yazar, filozof ve sanatçısı Kahlil Gibran'ı ( Halil Cibran ) öyle bir kaç satıra sığdırmayı biz sevenlerinin de istemeyeceği gibi zor olduğu su götürmez bir gerçek.Bu eserinin ilk incelemesi şerefine nail olmak da benim mutluluğum diyerekten ufak bir girizgah yapmış olayım.

Bilgeliği, zekası, duyarlılığı, gözlemleri, fikirleri, cana yakınlığı+can hıraşlığı, naifliği , sade ve anlamlı yazıları, çığır üstüne çığır açan felsefesi, engin görüşlülüğü, insanların doğasına dair düşünceleri vb.. birçok güzel ve nadide örnekliğiyle milyonları hem hayrete düşüren bir o kadar da efsunlarcasına kendine hayran bıraka bıraka gönüllülerimize tahtını kurmayı başarmıştır. Lübnan'da 1883 yılında doğmuş olup 1931 yılında vefat etmiştir.Kendi deyimiyle ; "Hayalleri ve arzuları olmayan efendilerdense, fark edilecek fikirleriyle mütevazıların arasında bir hayalperest olmayı yeğlerim." öyle de yapmıştır.. Gibran'n bizlere taşıdığı mesajlarının en bilindik özelliği tarzındaki basitliktir.Bu okuyucu kitlesine hitap noktasında hem faydalı hem de etkileyici olmuştur.Diğer özellikleriyle harmanlaması ona uluslararası bir ün kazandırmıştır..

Bu güzel kitap, yirmi üç bölümden oluşuyor. Sözlerini, şiirlerini ve öykülerini bir araya getiriyor eserin orijinal ismi "THE KAHLIL GIBRAN REDAER - INSPIRATIONAL WRITINGS" olup eser bire bir olarak çevirilmiştir. Sevgi, dostluk, güzellik, zenginlik, hüzün, fedakarlık, hayal , zaman, ruh, dünya, insanlık, hırs ve kader gibi çeşitli konulara değiniyor. Mesela onun için;
"Sevme gücü, Tanrının insana en büyük hediyesidir. Çünkü seven insandan asla geri alınamaz." Evet, sayın Gibran biz okurların da "Seni Seviyoruz" ve bu sevgi 'namütenahi' devam eder diye düşünüyoruz..Bu kitap sizler tarafından da okunup bilahare daha etraflıca incelemerinizle birçok kişinin ellerine ulaşsın istiyorum. Bu zor yaşam şartları altında vermiş olduğumuz mücadeleler, meyus ve girift bir gençlik döneminden geçiyor olmamız, önemini yitirmiş olduğumuz ve halen yitiriyor olduğumuz tüm erdemler, türlü türlü arayışlar edindiğimiz lakin bir türlü tatmin olamadığımız, cevapsızlıklarla ve bekleyişlerle akıp giden merhametsiz zamanın eşliğinde kalbimizi ve ruhumuzu unutarak yaşamak gerçekten çok üzücü bir durum.Bu kitabı senelerdir tekrar tekrar okumaya kendimi mahkum kılmam da bundandır."Bizler hala deniz kabuklarını incelemekle meşgulüz, sanki yaşam denizinden gün ve gecenin kumsalına vuran bir tek onlarmış gibi."okuyunca zaptedilemez bir duygu değişikliğine uğruyor insan, olaylara getirmiş olduğu yorumlarla insan farklı bir bakış açısı katıyor. Misal olarak " Ölüye duyduğumuz üzüntü, bir tür kıskançlık olabilir." demesiyle insanın cevri dönüyor bir bakıma :)) Şimdi, bu incelemeye eklemeyi düşünüyor olduğum yüzlerce sözü ve düşüncesi olan bir insanın derleme kitabı bahis mevzusu ise küçük bir özeleştiri getirerek kısaltmalıyım incelemeyi.
Ne demişler;" Söz kifayetsiz kalacaksa , susmalı insan..."

"ÖZ" ve "GIBRAN" , Martin Wolf'un deyimiyle; "ölümsüz öğretileri, dünya tarihinde eşi benzeri olmayan -varsa da çok ender rastlanan- nadir ve ayrıcalıklı bir bilgelik ve tasavvuf aromasına sahiptir."
Büyük bir çaresizlikle sonuçlanan bir analiz girişiminden sonra, önemli bir üniversitedeki bir grup araştırmacı ancak şunları söyleyebilmiş; " Gibran hiçbir zamana sığmayan gerçekleri, okura sanki sessiz bir ormanda yürüyüş yaptığını ya da serin bir nehirde yıkandığını hissetirecek şekilde yazar, ruhu sakinleştirir.Ama aynı zamanda ateş gibi ağır sözlerle de yazabilir." Ve o büyük " nasıl" sorusuyla bizleri de baş başa bırakıyorlar.

Son olaraktan , Gibran'ın da dediği gibi "Ben asla hatasız konuşmam, çünkü benim sözcüklerim soyut bir dünyadan, ifadelerim ise kaynaklardan gelir." :) Keyifli okumalar, iyi arınmalar diliyorum..

Gökhan Aktaş, Kadın Beyni'yi inceledi.
22 Nis 00:40 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Erkek ve kadın beynine dair günümüzde halen devam eden çalışmalar var. Bu konuda erkek beyni büyük ölçüde araştırılmış olsa da, maalesef kadın beyni yeteri kadar bilinmiyor, bunda kadın beyninin girift yapısının da büyük rolü var. Bir diğer sebepte etnik ve ahlaki düzenden kaynaklanmaktadır. İşte bu eserde, elimizdeki sınırlı ve değerli bilgilerin yazar tarafından derlenmesinden oluşturulmuştur.

Kitabın psikolojik-psikanalitik bir düzlemde olmadığını belirtmeliyim. Büyük oranda endokrinoloji-nöroloji-nöroşurji'k bir bakış açısıyla hazırlanmış. Yazar insan davranışlarının büyük çoğunluğunun hormonal ve kimyasal biyolojimizle alakalı olduğunu düşünüyor. Bazı travmatik yaşanmışlıkların insan davranışlarına olan etkilerine değinilmemiş. Konu daha çok testesteron-östrojen gibi hormonların beyin kimyamızı nasıl değiştirdiği ve bu değişimlerin duygularımızı nasıl etkilediği üzerine yazılmıştır.

Psikanalist Lacan, kadın ve erkeğin temel farklılığının fizyolojiden çok, düşünsel olduğunu ifade eder. Yazar da bu görüşten bahsetmese de hormonal sebeplerden çıkardığı sonuçlar psikanalitik kuramı destekler mahiyettedir. Yani kadın ve erkek farklı beyinsel mekanizmalara sahip olduklarından Lacan'ında belirttiği gibi, birbirlerini anlamaları pek söz konusu değildir. Bu sebeple ikili ilişkilerde iletişim kanalı her daim açık kalmalıdır. Duygular, düşünceler ve hisler net şekilde ifade edilerek kadın ve erkeğin birbirlerini anlaması sağlanmalıdır.

Adaptasyon sanırım yazarın temel bakış açısıdır. Taş devrinden itibaren kadın ve erkek, beyinsel olarak farklı olarak şekillenmişlerdir. Erkek fiziksel üstünlüğünün ve sosyal rolünün icabı olarak beynini daha yüzeysel ve reel odaklı geliştirmiştir. Kadın ise daha toplumsal bir varlıktır. Hatta şunu söylemek gerekir ki, kadın beyni tamamen toplumsal durumunu ve çıkarlarını koruyacak şekilde empatik ve duygusal bir gelişim göstermiştir. Bilhassa erkeğin duygularını okumak kadın beyninin en temel becerisi olmuştur. Kendini ve çocuklarını güvende hissedebileceği, samimiyet ve devamlılık esaslı bir hayatı seçmek isteyen kadın beyni, duygusal zekası ve empati yeteneğiyle öne çıkmıştır. Bir erkek karşısındakinin hisleri ve duygularıyla ilgilenmezken, kadın beyninin asli çalışma şekli duygu ve düşüncelerin tanımlanmasına yönelik olmuştur. Bunu ise önsezi ile başarmıştır kadın... Fakat bu önsezi mistik bir kabiliet değil, milyonlarca yıllardır süregelen, kalıtımsal tercihlerin neticesi ve kadın beyninin bu konuda gelişmiş beyninin kavraması ile olmaktadır.

Eserin bir kadın tarafından yazılması eserle alakalı okuma tercihini pozitif olarak etkilemektedir. Kadınları, kadınların sözleriyle tanımak daha doğrudur diye düşünüyorum. Ayrıca eseri içerik itibari ile hamilelik ve menopoz evresindeki kadınlara da tavsiye etmek isterim. Kitap bu konuyla alakalı ciddi bilgiler içeriyor ve önemli sayıda sayfa bu konuya yer vermiştir. Bu sebeple eser erkelerden ziyade, kadınların kendilerini tanımalarına vesile olacak kitaplardandır.

Unutmadan, eseri tavsiye ederek, okumama vesile olan Muhammet Ali Tütüncü hocama da teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.

Hüsne, bir alıntı ekledi.
15 Nis 17:50 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Sakarya Türküsü
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; 
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; 
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; 
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat; 
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! 
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine; 
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? 
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük? 
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! 
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; 
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; 
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! 
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; 
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? 
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; 
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? 
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? 
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! 
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; 
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya, 
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; 
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; 
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? 
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! 
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! 
Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! 
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız; 
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! 
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; 
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! 
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; 
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; 
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..

(1949)

Çile, Necip Fazıl KısakürekÇile, Necip Fazıl Kısakürek
A.rahim Kara, Surname'yi inceledi.
 13 Nis 20:20 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Nesin’in okuduğum ikinci romanıdır Surnâme. İlki olan Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı uzuun yıllar önce, lisede kitap içeriğinden yapılan sınavlar zoruyla okuduğumdan Nesin’le yeni tanıştım diyebilirim. Şimdi de Tuco Herrera’nın silah zoruyla okumuş bulundum :D Şaka bir yana kendisine teşekkür ediyorum çünkü kaliteli yazınlarda hissettiğim mutluluk ve dinginliği bu romanla fazlasıyla hissettim.


İdama karşı bir manifestoydu idamlık Berber Hayri’nin hikâyesi. Yumuşatmadan, şunlar bunlar hariç demeden aktarılmış idam karşıtlığı. Zira Berber Hayri çocuğun istismarı ve katlinden giymiştir hükmü. Seçtiği bu konuyla der ki Nesin, evet bu canavar adına bile karşıyım idama. Spoiler olmaması için konunun ayrıntılarına girmeyeceğim. Ama en azından romanımızda, suçun açıkça görüldüğü hallerde bile bilemediğimiz noktalar olabileceği, bu yüzden tamamıyla doğrulanmış kesin bir hüküm verildiğinden emin olamayacağımızın altı çiziliyor.


Nesin Sondeyiş’inde hukukun ilk ve başlıca amacının; cezaya çarptırılan kişiyi değiştirerek iyi yapmak, düzeltmek olduğunu, suçlunun doğal hakkı olan değişme hakkının ölüm cezasıyla elinden alındığını söylüyor. Ölüm cezasına karşı olmakla birlikte Nesin’in cezanın amacıyla ilgili fikrine katılamıyor, kendisinin kişiyi iyi yapmak ve düzeltmek olarak adlandırdığı rehabilitasyon çalışmasının hükümlülere uygulanması gerektiğini sonuna kadar desteklesem de bu konu cezanın amacı değil bir yan ürünüdür fikrimce. Cezanın toplumsal anlamda var olmuş ve hep var olacak amacı hükümlünün fiillerine devam edememesi için toplumdan uzaklaştırmak, ayrıca toplumsal vicdanı rahatlatmaktır. Vicdanların rahatlaması, kişilerin ibret alması, birilerinin cezalandırılması yoluyla daha az suçluların kendilerine meşruiyet kazandırabilmelerinin sağlanması gibi konular bol bol işlenmiş aslında romanda. Örneğin; bir çocuk tecavüzcüsü bile Berber Hayri’ye bakıp, kendisinin en azından katil olmamasıyla övünebiliyor. Burada suç kavramının tanımına, asıl suçlunun kim olduğu tartışmalarına girmiyorum.


Nesin’in üslubuyla ilgili ise çok çok iyi bir beklentim yoktu nedense. Ancak gördüm ki çok girift konular bile yalın bir şekilde anlatılabiliyormuş. Bu yalınlığın yanında sokağın diline, kültürüne ve gündemine de büyük bir hâkimiyet mevcut. Bir sayfada sokak dilinde eğlenceli bir mizahla, gediğine oturan toplumsal ve ruhsal tespitler hiç sırıtmadan, rahatsız etmeden bir arada bulunabiliyor.


Anladım ki Nesin usta bir toplumsal gözlemci. Çünkü yaptığı çoğu tespiti hayranlıkla okudum. Devletin işleyişi ve devlet memurunun kafa yapısı hakkında da yazılanlara baksanız sanılır ki kendisi 40 yıllık bir maliye memuru da ezberinden yazıp çiziyor. Ancak yaşamak, bilmek yetmiyor tabi yazmak için. Fazlaca yürek gerekiyor.

Her fikirden aydınımızın yürekli olabilmesi dileğiyle…

Selman Ç., bir alıntı ekledi.
09 Nis 22:00 · Kitabı okudu

Kader
HUSREV - (Zeynep'e) Güneşli bir havada bir gök gürültüsünü bekler misiniz?

ZEYNEP -Beklemem.

HUSREV - Beklemezsiniz, fakat o gelir. Hayat beklenmediklerle doludur. (Başını tavana kaldırır, parmağıyle tavanı gösterir ve birden sesini yükseltir.) Şimdi şu tavan çöker ve hepimiz altında kalabiliriz. Hiç de olamaz demem. Hiç de hayret etmem. (Etrafına bakınır. Gösterilecek bir şey arıyor gibidir.) Ne bileyim, her şey olabilir. (Elini alnına götürür. Yüzünde ıstıraplı çizgiler belirir.) Her zaman beynimi tırmalamış bir misal hatırlarım. Bakın nasıl! Meselâ bir gün, Eminönü meydanında bir otomobil bir adamı çiğner. (Eliyle işaretler yaparak canlandırır.) Hâdiseden on dakika evveline gidelim. Adam, meselâ Gülhane Parkının önündedir. Otomobil de faraza Taksim'den geliyor. Manzarayı görüyor musunuz? Geliyor? Bin otomobil içinde bir otomobil ve yüz bin adam içinde bir adam. Ne adam çiğneneceğini bilir, ne de otomobil çiğneyeceğini. İkisi de bir sürü tesadüflerle bilmeden birbirine doğru yaklaşırlar. Meselâ adam bir dükkânın önünde durur. Bir kutu kibrit alır. Bir iki adım atar. Bir arkadaşıyle konuşur. Bir vitrini seyreder. Bu masum hareketlerin bile birkaç dakika sonra kopacak faciada hisseleri vardır. Bütün bu hisseler birbirine esrarlı bir şekilde geçe geçe nihayet meş'um ânı doğururlar. O ân gayet basit bir son sebebe dayanır. Bir dalgınlık, bir bilgisizlik, şu bu. Tesadüflerin kim bilir nasıl ve nereden idare edilen son derece girift ve içinden çıkılmaz bir riyaziyesi vardır.

NEVZAT - Sen âdeta kadere inanıyorsun!..

HUSREV - Kadere inanıyor muyum, onu siz keşfedin! Fakat hayatın gizli bir şuuru olduğuna inanmak istiyorum. Öyle bir şuur ki, kendisini, yok gösterecek kadar gizleyebilmiştir. Ben hâdiseleri çok girift bulan bir insanım.

Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl Kısakürek (Epub)Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl Kısakürek (Epub)
Bay_X, bir alıntı ekledi.
 08 Nis 17:44 · Kitabı okudu · İnceledi

Aydın halka ne anlatmalı güzel nokta !!
Toplumumun mizaç durumuna ortağım j.paul Sartre'ın felsefî alandaki en derin ve girift eseri olan Varlık ve Hiçlik kitabını tercüme etmişim. İspanyolcaya çevirenin itirafıyla "Bu kitaptaki ince anlamları ve düşünsel güzellikleri, vefalı bir şekilde ve aydınca Fransızcadan çevirip aktarmak mümkün
değildir." Diğer bir çevirim de çağımızın büyük oryantalistlerinden olan Prof. Louis Massignon'un Hallaç hakkında yazdığı Bir
Hayattaki Kişilik Eğrisi adlı kitabıdır. Louis Bertolth, Durkheim ve Holbouwaks'tan da birkaç çeviri yaptım. Eğer bunları yayınlasam, sosyolojide Baba Tahirci bir hızla amel etsem, bir sosyolog kutup, bir düşünür, bir egzistansiyalist olurum. Bunlar dönemimizin en yüce ve değerli unvanlarıdır.
Fakat şu soru, beni bu sözler konusunda şüpheye sevk ediyor: "Bu sözler, mevcut toplumumuzun ve halkımızın hangi derdine derman olur?” Halkın dert, ızdırap, ideal, din, kültür ve sosyal vaziyetlerinin bu sözlerle hiçbir bağlantısının olmadığı ortadadır. Birde şu var.

Bizim Mezinan'a gideyim. Halkı, kadın ve erkek, efendi ve reaya, mümin ve fasık diye ayırmadan camide toplayayım. Batı'dan dönmüş bir aydın olarak, Bethoven'ın Beşinci Senfonisi'yle Çaykosvki'nin Altıncı Senfonisi'ni mukayese edeyim. Abes tiyatrodan, Bacht'ın beklentilerinden, Picasso'nun kübizminden, hippizm hareketinin kültürel ve sosyal nedenlerinden bahsedeyim. Aydınlarımızın ve kitap okuyucularımızın Albert Camus'yu egzistansiyalist sanmaları gibi yanlışlıklarını
söyleyeyim. Onların düşünce dağarcığını Sartre ve Heidegger'e yönelteyim. Sonuç? Halkın vaktini heder etmek, halkı işinden
ve aşından alıkoymak, her şey hakkında kafasını karıştırmak. Aklı bir karış havada olan, bu sözlerden bir şey anladığını, dünyanın derin ve modern problemlerini bildiğini zanneden bazı gençleri kandırmak. Ama bir şey de kazanırım doğrusu: Baba!
Bizim bu hemşehrimiz çok dolu! Bak nelerden söz ediyor! Biz avamız, bir şey anlamıyoruz. Fakat onun bizim bilip tanıdığımız molla ve tahsillilerden olmadığı da belli! Bizim gibi liyakatsiz adamlar için böyle bir insan, yazık! Onun yeri dışarı! Onlar, böyle adamların kadrini bilirler. Bak, bizim adlarını dahi duymadığırnız şahıslardan bahsediyor!

Halkın cehaletini kötüye kullanmak! Bugünkü demokrat, ilerici ve özgürlükçü aydınla, bir grup bedbaht, esir ve aç inşam
mescit ve tekkede toplayarak ahiretin mertebelerinden, cehennemin tabakalarından, aşk ve sulûkün yedi merhalesinden, âlemin vahdet-i vücûdunun niteliğinden, emir ve yaratılanlar âle-
minden, felsefî ve aklî birçok konudan bahseden eski bir kelamcı ve sufi arasındaki fark nerededir? Hiçlikte. Fark, sözcüklerde, jest, mimik ve hareketlerdedir. Yoksa halk için yalan yere Sanskritçe veya Çince konuşmamız arasında bir fark yok. Bir
şey, kimsenin derdiyle dertlenmiyorsa, artık "O şey nedir?"den falan bahsetmenin bir gereği yok. Yakıcı çölde susuzluktan dudak ve damakları kurumuş ve ölümü çok yakınlarında hisseden bir grup insana, ister Leyla ve Mecnun hikâyesini, isterse İrlanda mezhep savaşının tarihini anlatalım, birdir, farketmez.

Öze Dönüş, Ali Şeriati (Sayfa 261 - Fecr yayınları)Öze Dönüş, Ali Şeriati (Sayfa 261 - Fecr yayınları)

Kadın ve Erkeğin Tokalaşması Haram mı? Tokalaşmanın Üzerine Bir Analiz :
Hani derler ya kanayan bir yaraya parmak basmak amaçlı diye, bu tokalaşma mevzusu benim ve sanıyorum İslami duyarlılığı olan her bireyin başının belası, içinin sıkıntısı, yukarısı bıyık aşağısı sakal mevzulardan biri.

El vermesen karşındakini mahcup ettiğini düşünür, için ezilir; versen inancına aykırı hareket ettiğini düşünür, sürekli tövbe bozan bir günahkâr gibi suçluluk duyar, Rahman’dan utanırsın.

İşin Ehli Ne Der, Ne Söyler?

Her fıkhî konuda bilgisine danıştığım, saygıdeğer hocam Hayrettin Karaman bu konuda şunları söylemektedir:

Peygamberimizin, kadınlarla -bey'at yaparken- el ele tutmadığı şeklinde bir bilgimiz var. Bu, haram kıldığını göstermez; O'nun her "terk"i; yani bir şeyi yapmaması nehiy (yasaklama) manasına gelmez. Yasak ve haram olduğuna dair başka delillere ihtiyaç vardır. Peygamberimizin ve sahabenin yaşlı kadınlarla musafaha (tokalaşma) yaptıkları biliniyor (Kâsânî, Bedâyi', Beyrut, 1997, C.V, s.495 vd.). Fıkıhçılar "kadınla erkeğin musafahası" konusunu "kıyas" ile hükme bağlamışlar ve şöyle demişlerdir: "Kadınların el ve yüzleri avret değildir, bunlara şehvetsiz bakılabilir. Ama dokunmak şehvet celbi bakımından daha etkilidir, bu bakımdan avret yerine bakmaya ve dokunmaya benzer; bu sebeple dokunma caiz olmaz." (Kâsânî, s.489). Bu gerekçeye göre, âdeten (yaygınlaştığı ve alışıldığı için) şehvetin söz konusu olmadığı durumlarda ele dokunmak (musafaha) caiz olmalıdır.

Saygıdeğer Hayrettin Karaman hocanın bu konudaki yorumuna katılıyor muyum, hayır katılmıyorum… Ne kadar etkin, yetkin, âlim bir fıkıhçı dahi olsa İslam uleması (en azından akl-ı selim olanlar) bu tür çetrefilli mevzularda kişinin danışma, okuma ve araştırmalarının ardından mutmain olduğu, aklına ve vicdanına sineni uygulaması şerhini düşerler. Bu noktada en yetkin danışma mercii olarak gördüğüm Karaman hocama katılamayacağım.

Şehvetle Yaklaşılmıyorsa Caizmiş!

Mantık yürütelim hep beraber: Tamam diyelim ben kendimden eminim ama bu iki taraflı bir eylem. Bir erkek veya bir bayan karşı taraftan nasıl emin olabilir ki? Hocam sanırım erkek bakış açısıyla fetva veriyor. Bir erkek olarak ben böyle bir hissiyata sahip değilsem, karşımdaki bayan hayli hayli değildir diyor. Peki, biz ne yapalım, karşımızdakinden nasıl emin olalım? Karşı tarafın ne hissettiğini nereden bileceğim? Şöyle mi demeliyim: Af edersiniz bana karşı bir şey hissetmeniz olası mı, ona göre elimi vereceğim!

Kadına El Uzatmak Nezaketsizliktir…

Nezaket kurallarına göre tokalaşmak için bayan hamle yapmalıdır. Öyle bodoslama el uzatmak kibar beyefendilere yakışır bir tavır değil. Çatal solda, bıçak sağda gibi olmazsa olmaz kaideler arasında. Ki aksi dahi olsa açıkça söylüyorum: Ben Örtülü Bir Bayanım, Elinizi Uzatmayın.

Yüce Rabbimiz İsra sûresinin 32.âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, apaçık bir çirkinliktir ve kötü bir yoldur.”

Bu âyet zinayı yasaklamanın yanı sıra zinaya yaklaştırıcı eylemleri de yasaklamaktadır.

“Şüphesiz Allah, Âdemoğlunu zinaya eğilimli olarak yaratmıştır. Hiç şüphesiz bu eğilim onu kuşatacaktır. Gözlerin zinası bakış, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası sözdür. Eller zina eder, ellerin zinası yapışıp tutmaktır. Ayaklar da zina eder, onların zinası yürümektir. Ağız da zina eder, onun zinası da öpmektir. Nefis umar ve ister...” (Ebu Davud, Nikah 44; Buhari, İsti’zan 12.)

İslâm Bilginlerinin Bir Bölümü…

İslâm bilginlerinin bir bölümü, cinsel haz gayesi gütmeyen tokalaşmaların cinsel telezzüz amaçlı tokalaşmalar gibi haram olduğu görüşündedir.

Peygamberimiz Hz.Muhammet’le biatlaşan Ümeyme bint-i Rukeyke isimli kadın şöyle anlatıyor:

- Bir kadın topluluğu ile birlilikte biatlaşmak üzere Hz. Peygambere geldim… Elinizi uzatınız da size biat edelim, dedik. Şöyle buyurdular:

- Ben kadınlarla tek tek tokalaşarak biatlaşmıyorum. Yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim; bir kadına söylediğim söz de yüz kadına söylediğim söz gibidir.

Diğer Bir Fetvaya Bakalım, Ali Rıza Demircan Hoca Ne Der:

Cinsel amaç gütmeyen tokalaşma temelde helâldir, abdesti de bozmaz. Fakat harama yol açabileceği için mücbir bir sebep olmadıkça sakınılmalıdır. Özellikle kadınlarımız ileri derecede kaçınıcı bir duyarlılık göstermelidir. (Neden özellikle kadınlarımız?) Ancak nefislerine güven duyan veya yaşadıkları seküler toplumda, takdir haklarını kullanarak içinde bulundukları durumu, tokalaşmayı gerektirici; koruyucu veya manevi yarar sağlayıcı bir neden olarak değerlendiren mümin kadınlar ve erkekler ise İslâm adına asla yerilmemelidir. Hiç şüphesiz huzurunda sorgulanarak niyetlerimize ve amellerimize göre yargılanacağımız otorite yalnızca Allah’tır.

Hz.Âişe annemizin, Peygamberimizin biatlaşma sırasında hiçbir kadınla tokalaşmadığını açıklayan sözleri de haramlılık delili olarak algılanamaz… Zira emredici veya yasaklayıcı bağımsız buyrukları ile pekiştirmedikçe Peygamberimizin uygulamaları bağlayıcı hükümler oluşturmaz, yalnızca geçici tercihlerini yansıtır.

Peygamberin suyu kaç nefeste içtiğine kadar taklit eden yaklaşımların yanında, böylesi mühim bir konuda bu onun özel tercihidir, bizi bağlamaz yaklaşımı ne kadar anlamlı? Namazı nasıl ve ne şekilde kılacağımızı onun sünnetinden öğrenirken, kadınlara el vermemesini neden özel tercihi sayıyor ve gayr-i müekked sünnet hükmüne istifliyoruz! Nasıl da işimize geleni alıp, gelmeyeni ulu orta terk ediyoruz. Harama yaklaştırıcı davranışlardan ve şüpheli durumlardan kaçınılması mümin olmanın şiarı değil mi?

Saygı Duymayı Öğrensinler

Bakışımızı kaçırmamızı, işveli konuşmamızı ve hatta yürüyüşümüzde ölçülü olmamızı emreden Furkan’a uyuyorsak şayet, topla gel manasında tokalaşmayı tartışmayı bile manasız bulmaktayım. Biz Müslüman’ız ve onların da bizim inancımıza saygı duyması gerekir. Çifte standartlı kâfirler, bizi de çifte kavrulacak münafıklar yapma gayretindeler… Biz İslam’a teslim olanlardanız; onların dinine, örfüne, geleneğine, ananesine uymakla mükellef değiliz.

Yaşasın Gezerken Kayboldum kitabımda, Tayland bölümünde değinmiştim. Dünya çapında saygı duyulan, Nirvana’ya erme umuduyla tüm çağdaş(!)ların koştur koştur gittikleri, günü yogo serenomineleriyle karşıladıkları, Dünya sosyetesinin gözbebeği Budistlerde de kadın erkek teması yasak. Onlara saygı duyan cenah, neden İslam’a çifte standart geliştirmekte... Onların saygısızlığına neden“siz daha iyi bilirsiniz” diyerek el veriyoruz.

Hey Gidi Hey…

Yıllar yıllar önceydi… Gericiliğimizden gocunmadığımız zamanlardı. Yobazlığımızla mutlu mesut yaşardık. Saflar böyle girift değildi. O zamanlarda bu tokalaşma seromonileri kafamı kurcalardı. Kızlı erkekli gruplar karşılaştıklarında erkekler tokalaşırken, kızları toka+yanaklardan öpmelerine hiç anlam veremezdim, hala verememekteyim. Kim koydu bu kuralları, birbirimizi yerken oluşturduğumuz muhalif kimliğimiz bu tür adetleri neden es geçmekte. Heyhat nerede o eski tavizsiz, takva yarışında olduğumuz yıllar?

Elini Veren Kolunu Kaptırır!

Göz görür ama dokunmak fiili bir eylemdir. Mukayese edilmesi bile abesken, gözlerimizi bile çevirmemiz gerekir ayetine binaen, tokalaşma ayeti yok diyerek boşluk doldurmaca oynamak komik ötesi. Hele ki bizim cenahın da karşı cenahla yarışırcasına örtülü, açık ayırmaksızın Allah ne verdiyse bayanlara el uzatması da neyin nesi! Deliye dönüyorum. Bir Müslüman bana el uzattığı zaman “Hani bacındık, ne ayaksın sen!” demek istiyorum. Konformistsiniz öyle mi! Yeterin ama her yerin kalıbına girmeyin; kalıbınızın adamı olun bir kere de. İmitasyon çağdaşlığınız üzerinizde sakil durmakta. Müslüman’sanız kurallarınızı belirleyin, safınızı seçin, çizginizin dışına çıkmamaya gayret edin. Bakın zeminler çok kaygan, hemen kayıveriyor ayaklar. Bir bakmışsınız hooppp karşı taraftasınız. “Kâfirleri dost edinmeyin.” ayetine kulak verin. Takva zırhıyla kuşanmayanlar, “Bozgunculuk yapma, uyumlu ol” oklarıyla vurulmaktalar. Çok kanlar döktük bu komplike yaşam şartlarında. İç içe geçtik ama nedense bize uyan yok, uyum uyum uyar olduk dinimizi yok sayanlara.