• 184 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Salman Rushdie bir kitap yazar. Kitabın ismi "Şeytan Ayetleri"dir. Bu romanın konusu şudur: Şeytan, en nihayetinde bir insan olan Peygambere sahte ayetler getirip onu kandırır ve Kur'an'daki bazı ayetler, bu şekilde şeytan tarafından yazılmıştır.

    Humeyni, 15 Şubat 1989 tarihinde Salman Rushdie’yi “Şeytan Ayetleri” romanından ötürü kafirlikle suçlayan bir fetva vermiş, kitabın yazarının ve yayımlanmasına yardımcı olan herkesin öldürülmesi gerektiğini söylemişti. Ölüm fetvasının üzerine, kitabı Japoncaya çeviren Hitoşi İgaraşi ofisinde bıçaklanarak öldürüldü. İtalyancaya çeviren Ettore Capriolo Milan’daki evinde bıçaklanır, ancak hayatta kalmayı başarır. Kitabın Norveç’teki yayıncısı ise Oslo’daki evinin önünde sırtından vurularak öldürüldü. Kitabı Türkçeye çeviren ve bir kısmının Aydınlık gazetesinde tefrika halinde yayımlanmasını sağlayan Aziz Nesin de ölüm tehditleri almıştı. Ama Öldürül-e-memişti.

    Şimdi gelelim bu Şeytan Ayetleri olduğu rivayet edilen ayetlere. Bu olay gerçek mi?

    Hacc Suresi 52. Ayet;
    "Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Diyanet İşleri Çevirisi)

    Hacc suresi 52. ayette, her peygamberin okuduğu şeye, şeytanın bir şeyler kattığı ama Allah’ın, Şeytanın kattığını hükümsüz bıraktığı ve kendi ayetlerini geçerli kıldığı, anlatılır. Görüldüğü gibi anlatım, Şeytan Ayetleri diye bilinen ayetlerin, Kuran’a sokulup sonra çıkarıldığı, sokanın Şeytan, çıkaranın da Cebrail aracılığı ile Allah olduğu yolundaki ifadelere uygundur.

    İsra suresinin 73. ve 75. ayetleri:

    Bu ayetlerin anlamları şöyledir:

    "Ey Muhammed! Seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırıp daha başkasını ileri sürerek bize iftira etmeye sürüklüyorlardı nerdeyse. O zaman seni dost bulacaklardı. Eğer seni pekiştirmiş olmasaydık, andolsun ki, onlara eğilim gösteriyordun, az kalsın. O zaman sana, yaşamı da , ölümü de kat kat azab biçiminde tattırırdık. Sonra da bize karşı bir yardımcı bulamazdın."

    İşte bu rivayetin gerçek olduğunu belirttenlere göre olaylar zinciri bu şekildedir. Ayetler açıkça gösterir ki şeytan en nihayetinde bir insan olan peygambere dahi vesveseler vermiştir.

    Bu konuyu daha nitelikli öğrenmek için Hadislere de bakmamız gerekiyor. Nitekim Hadisler İslam Teolojisinin olmazsa olmazıdır.

    “Peygamber Mekke’de Necm suresini okurken secde etti ve onunla birlikte, aldığı toprağı alnına götüren yaşlı birinin dışında Müslüman ve Pagan herkes secde etti.”
    (kaynak: Buhari -Hadis no:555- Tirmizi)

    Düşünün Paganlar Müslümanlarla birlikte secde ediyor. Sizce de bir tuhaflık yok mu? Peki Neden? Yani Paygamberin can düşmanı olan paganlarla Müslümanlar nasıl bir araya geldi? Bir başka Hadiste de bunu anlıyoruz.

    “Peygamber Mekke’de iken Necm suresini okuyordu, Lat’ı, Uzza’yı ve bir öteki, üçüncü (put) olan Menat’ı gördünüz mü ?” diyen yere gelince şeytan, Peygamberi etkisi altına alarak; “işte bunlar, yüce turnalardır. şefaatleri de elbette ki umulur” sözünü söyletir. Bunun üzerine Paganlar: “Muhammed daha önce değil, bugün Tanrıçalarımızı iyi sözlerle andı!” derler. Yine bunun üzerine peygamber secde etti ve onlar da secde ettiler. işte bu nedenle de Allah şu ayeti indirdi: “(Ey Muhammed!) senden önce hiçbir peygamber yoktur ki, Şeytan onun okudukları arasına, bir şeyler katıp bırakmasın. Allah, Şeytan’ın bıraktığını bozar, kendi ayetlerini güçlendirir. Allah bilendir, hikmetlidir.” (Hacc suresi, ayet:52).
    kaynak: Süyuti, İbn Hacer)

    Paganların, Peygamberle birlikte secde etmelerinin nedeni: ”Peygamberin üç putu öven sözlerle anması ve bunu, ayet olarak okumasıdır.” bu sözlerin oluşturduğu ayetler, Allahın Ayetleri değil “Şeytanın Ayetleri”dir. Bu ayetler sonradan sureden çıkarılmıştır.

    Çağdaş âlimlerden Ferîd Vecdî ise Resûl-i Ekrem’in vahyi ruhanî bir varlık olan melek vasıtasıyla aldığını, aynı şekilde ruhanî bir varlık olduğundan şeytanın vesvesesini vahiyle karıştırabileceğini ve hemen arkasından bunun Allah tarafından ortadan kaldırılacağını söyleyerek garânîk hadisesini mümkün görmüştür (İsmail Fenni, İzâle-i Şükûk, s. 45-46)

    Muhammed Hamîdullah da müfessirlerin garânîk hadisesini, genellikle garânîk cümlelerini Hz. Peygamber’in söylemediği ve şeytanın araya girip sadece müşrikler tarafından duyulabilecek şekilde bunları okuduğu tarzında yorumladıklarını belirterek bunun meseleyi çözmekte yetersiz kaldığını ileri sürmüştür.

    Bu ayetlere farklı bir bakış açısı da mevcuttur. Bu bakış açısına göre rivayetlerin tamamı doğrudur. Ancak bu durum Allah'ın kitabı olan Kur'an için negatif bir durum değil aksine pozitif bir durumdur. Çünkü şeytanın getirmiş olduğu sahte ayetlere Allah Cebrail vasıtasıyla müdahale etmiş ve Kur'an sağlam kılınmış ve elçisini teselli etmiştir.. Bu durum da Hicr Suresinin 9. ayeti olan "Şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik ve şüphe yok ki, O'nu her türlü bozulmadan da biz koruyup muhafaza edeceğiz." ayeti ile paralellik göstermektedir.

    Ebû’l-A‘lâ el-Mevdûdî ise Garanik Hadisesinin müşriklerin bir uydurması olduğunu belirtir ve “Hz. Peygamberin Hayatı ve Tevhid Mücadelesi” isimli eserinde Garanik olayının gerçekte nasıl cereyan ettiğini şöyle özetler:

    “Bir gün Harem’de Kureyşliler toplantı halindeyken Efendimiz (s) oraya gidip kalabalığa Necm Sûresi’ni okumaya başladı. Allah’ın kelâmı öylesine etkiliydi ki, müşrikler can kulağıyla dinlediler, gürültü patırtı çıkarmayı bile unuttular. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s) secde etti. Oradakiler de Kur’ân’ın etkisine kapılarak hemen secdeye kapandılar. Secde edenler arasında Hz. Peygamber’e ve İslâm’a muhalefette ön safta yer alan Kureyş’in en büyük kabile reisleri de vardı.
    Kur’ân’ın mucizevi üslûbundan etkilenen Kureyşliler bir anda secde etmişlerdi. Ama az sonra akılları başlarına gelmiş ve büyük bir hata işlediklerini fark edip kendilerini suçlamaya başlamışlardı. Bazı kişiler de onlara şöyle itiraz etmişlerdi:

    -‘Siz ne biçim insansınız, bize Kur’ân’ı dinlemeyi yasaklıyor ve Muhammed’e tabi olmamızı istemiyorsunuz, ama kendiniz ona secde ediyorsunuz!’

    Bunun üzerine kabile reisleri kendilerini kurtarmak için bahaneler uydurdular ve dediler ki:

    -‘Muhammed, âyetleri okurken, “Bunlar yüce ilâhelerdir (ğaranikât) ve onların şefaati muhakkak beklenmelidir.” dediği için biz secde ettik.’

    Genellikle çoğu müslümanlar ve İslam otoritesi daha çok bu açıklama üzerinde birleşirler. Olayın müşrikler tarafından bir uydurma olduğunu belirtirler.

    Bir Dipnot paylaşmam gerekirse; İslami Riteratürlerin çoğuna hakim olan Turan Dursun Şeytan Ayetleri konusunda tartışmak için kendisine bir muhattap aramış ama kimseyi bulamamıştı. Dursun her hafta köşesinde tüm İslam bilginlerine meydan okurdu. Yıllarca devam etti bu.

    “Ey İslam bilgini geçinen cahiller” derdi Dursun. “Ben sizin hepinizden daha fazla İslam bilginiyim. Tüm kitapları, tüm ayetleri, tüm hadisleri sizden kat kat iyi bilirim. Sadece bugünkü değil, bin beş yüz yıl önceki Arapça'yı da en iyi bilen insanlardanım. Gelin ve bana: yanlışsın, hatalısın, gerçekleri çarpıtıyorsun deyin. Biriniz çıksın ve bunu desin, işte buradayım. Hepinize bin kere hodri meydan. Var mısınız er meydana çıkıp beni tuş etmeye. Hadi çıkın karşıma”
    Ama onun karşısına çıkmak yerine bir sokak ortasında öldürmüşlerdi.

    Tarihsel bağlamda bu ayetleri Muhammed’in Kureyşli paganlarla bir uzlaşma taktiği olarak da kullandığı yönünde teoriler de bulunmaktadır.

    Salman Rushdie’nin “Şeytan Ayetleri” kitabının çıkış noktası, İslam dünyasının anımsamak istemediği bu olaylar zincirinden oluşmuştur.
  • “Sevgilim ölmedi ki, yalnızca deri değiştirdi.”
  • 328 syf.
    ·Puan vermedi
    Kişisel gelişim kitapları çok tercihim değildir. Çok okumam aslında fakat 'dört sınav', Bülent Gardiyanoğlu'nun okuduğum ikinci kitabı. Bazı durumlar için verdiği tavsiyeleri hayatıma uyguladım. Onun dediği bakış açısından bakmaya çalıştığımda gerçekten etkisini gördüm. O yüzden kişisel gelişim okuyanlara, rahatlamak isteyenlere, daha pozitif bir bakış açısı arayanlara tavsiye ederim.
  • 240 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Mutluluk nedir? Hepimiz için öznel olan bu kelime için yaptığımız en büyük hata onun bizi bulacağına inanmamız. Aslında mutluluk, bizi gelip bulacak bir şey değil. Mutluluğa ulaşmak bizim elimizde. Onu bekleyip vakit kaybetmek yerine ona ulaşmak için yapacaklarımızı bilirsek mutluluk bize koşarak gelecektir.

    Peki mutluluğa nasıl ulaşacağız?

    Bu kitapta Marc & Angel Chernoff adım adım mutluluğa ulaşmanın anahtarlarını örneklerle ve kendi yaşadıklarıyla bize sunuyorlar.

    " Başarımızın ve ilerlememizin anahtarı, bize zamanla kimsenin bizim adımıza yapamayacağı zorlu adımları atma gücü veren, iyileşmemizi, gelişmemizi ve hayatlarımızı yeniden ileri taşımamızı sağlayan günlük belirli ritüeller oluşturmaya dayanıyor. İşte bu kitapta size tam olarak bunu gösterecek.
    Bu kitap, kişisel yoluculuğumuzu, geniş çaplı pozitif psikolojik araştırmaları ve on yılı aşkın bir süredir yüzlerce insana koçluk yapma ve canlı katılımcıların deneyimlerini temel alıyor. Bu bilgilerin ışığında size günlük işleyen bir süreç ile rehberlik ederek düşünce ve davranış şekillerinizi değiştirmenizi sağlayacak ve böylece küçük ve büyük mücadelelerimizi küçük ve büyük mücadelelerinizi kişisel zaferlere dönüştürmenize imkan verecek."

    Bakış açısı, kişinin düşüncesinin mutluluk üzerindeki etkisini biliyordum. Ancak ritüellerin mutluluk üzerine etkisini düşününce bu bakış açısını sağlamama yardımcı olduğu için onlara teşekkür ettim.

    "Sizin için önem taşıyan şeylere odaklanmak için her gün biraz zaman ayırın, faydalarının katlanarak size geri döndüğünü göreceksiniz."

    Bu cümleyi okuduktan sonra düşündüm. Her gün kendi amacım için bir şeyler yaparsam bunun bana faydasını düşündüm. Genelde bir iki gün yapıp sonra bırakan biri olarak aslında bu ritüelin önemini anladım okurken. Bir de şunu fark ettim. Hepimiz kendimize şunu yapacağım bunu yapacağım diyerek kendi gücümüzden daha fazlasını harcamak istiyoruz. Bu yüzden oturup düşünememiz gerekiyor. En önemli hedefim ne ? En çok neyi yapmak istiyorum? işte bu düşünceden sonra başlıyor her şey. Aslında çoğu yapmak istediğimiz şeye baktığımızda bazılarının o kadar önemli olmadığını fark edeceğiz.

    Bu yüzden ilk başta yapmanız gereken hayatta en çok neyi istediğinizi bulmak ve onun için her gün mücadele etmek.

    Bunları yazmak kolay peki ya hayatın zorlu mücadelesi dediğinizi duyar gibiyim.

    "Bazen bazı şeyler planladığınız gibi gitmiyor ve o deneyimden ders almak yerine aklınızı kaçırıp stresin bizi ele geçirmesine izin veriyoruz.
    Size sunduğumuz ilk görev, farklı seçimler yapmaya başlamanız. Kontrolünüz dışındaki küçük şeylerin sizi ele geçirmesine izin vermeyin!
    Huzur ile stres arasındaki en büyük fark tutumdur. Her şey bir duruma bakıp onunla ne yapacağına karar vermenizle ilgilidir. Hayatta kesin bir şey olmadığını hatırlamakla ilgilidir., geleceğin bize neler getireceğini asla kesin olarak bilemeyiz. O halde yaşamak içen en iyi stratejiniz içinde bulunduğunuz anı en olumlu ve iyi şekilde yaşamaktır; sizi hayal kırıklığına uğrattığında bile...
    Özellikle sizi hayal kırıklığına uğrattığında!"

    Bakış açısı, ritüeller, ilişkiler hakkında örneklerle sunulmuş bu kitaba bir şans vermelisiniz.

    "Tüm iniş ve çıkışlarıyla, tüm beklenmedik virajlarıyla sizi bu ana getirdi. Yaşadığınız her karmaşık, kara karıştırıcı ve acı veren durum sizi buraya, tam da bulunduğunuz noktaya taşıdı.
    Ve eğer biraz korktuğunuzu itiraf edecek cesarete, ağlarken gülümseyebilme yeteneğine, ihtiyacınız olduğunda yardım isteme gücüne ve size sunulan bilgeliği kabul edebilme aklına sahipseniz, o halde ihtiyacınız olan her şey elinizde demektir.
    Tek yapmanız gereken bir sonraki adımı atabilmek için onlara inanmak."

    Peki siz hazır mısınız? Mutluluğa ulaşmak istiyorsanız bu kitaba bir şans verebilirsiniz.
  • Entelektüel Sözcükler

    abesle iştigal: Yersiz, yararsız işlerle vakit öldürmek
    absorbe: (Enerji, kuvvet vb. için) Soğurma, yutma, içine alma, yutma.
    adaptasyon: Uyarlama
    adapte: Uyum
    afaki: Belli bir konu üzerine olmayan, dereden tepeden (konuşma)
    ajitasyon: Duygu sömürüsü yapma
    ajite: Duygu sömürüsü, kışkırtmak, körüklemek
    akabinde: Arkasından, hemen arkadan
    akustik: Yankı bilimi.
    aktivite: Etkinlik, faaliyet
    aktüalite: Güncellik. Günün olayı veya konusu
    aktüel: Güncel
    aleyhtar: Karşıtçı, karşı görüşlü
    alicenap: Cömert, onurlu, şerefli
    almanak: Yıllık.
    ambiyans: Durum, ortam, çevre, atmosfer, hava.
    amorf: Biçimsiz.
    anbean: Her an, zaman ilerledikçe
    anekdot: Kısa öykü, hikayecik. Olağanüstü olaylarla ilgili anlatı
    angaje: Bağlamak
    angaje etmek: Bağlanmak
    anomali: Belli bir ölçüye, belli kurala uymama durumu.
    antipatik : Sevimsiz, itici, soğuk.
    antrparantez: Söz arasında, sırası gelmişken. Ayrıca.
    araf: Cennet ile cehennem arasında bir yer. Mecazi olarak "ara"
    arafta kalmak: Arada kalmak
    aranje: Düzenlemek.
    arena: Alan. Siyasi çekişmelerin geçtiği yer
    argüman: Delil, kanıt, tez, iddia, sav
    arketip: İlk (kök) örnek, ilk ve özgün biçim
    aroma: Hoş koku
    arz etmek: Sunmak, saygı ile bildirmek
    asimile: Benzeşmek, kendine uydurmak
    asparagas: Uydurma
    atıf: Gönderme, ilişkili bulma, bağlantı
    avangart: Öncü, yenilikçi
    ayrışmak: Birbirinden ayrılmak, birliği bozulmak
    ayrıyeten:
    aysberg: Buz dağı
    badire: Birdenbire ortaya çıkan tehlikeli durum
    bağlam: Herhangi bir olguda olaylar, durumlar, ilişkiler örgüsü veya bağlantısı
    bendeniz: Alçak gönüllülük ile "ben" anlamında kullanılır
    betik: Yazılı olan şey, kitap, yapıt
    beyanat: Demeç, bildiri
    beyhude: Yararsız, anlamsız, boşuna
    beynelmilel: Herkes tarafından kabul edilen
    bienal: İki yılda bir yapılan, yılaşırı.
    bilahare: Sonra, sonradan, daha sonra
    bilakis: Tam tersine, aksine
    bilhassa: Özellikle
    bilmukabele: Birinin söylediği söze karşılık söylenen "ben de, size de, sizlere de" anlamında kullanılan bir söz
    binaen: Dayanarak, -den ötürü, -den dolayı
    binaenaleyh: Bundan dolayı
    bu bağlamda:
    bundan mütevellit: Bundan meydana gelmiş, ileri gelmiş
    çağrışım: Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması
    çıkarım: Belli önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluklarından ya da yanlışlıklarından, başka önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluk ya da yanlışlıklarını çıkarmak.
    data: Veri.
    defaatle: Defalarca, tekrar tekrar
    defakto: Bilfiil, fiilen, hakikatte, gerçekte veya pratikte
    defans: Savunma
    defaten: Defalarca
    dejenerasyon: Bozulma
    dejenere: Bozulmuş, soysuzlaşmış
    deklarasyon: Bildiri
    deklare: Bildirmek
    demagoji: Laf ebeliği, lafazanlık
    demo: Tanıtım için olan
    departman: Bölüm
    desise: Aldatma, oyun, düzen, hile
    despot: Buyurgan, zorba.
    destinasyon: Gidilecek yer.
    determinist: Bir olgunun aynı koşullar ve aynı bileşenler dahilinde her zaman aynı sonucu vereceğini ve bu durumun her zaman öngörülebileceğini söyleyen görüş, belirlenimcilik.
    detone: Ses kayması, ses tonunu bulamama
    devinim: Zaman içinde durum değiştirme. Hareket
    deyim yerindeyse: Söylenen sözün uygun olması umuduyla
    dezenformasyon: Yanıltma, bilgi çarpıtma.
    diaspora: Azınlıklar ve bunların yaşadıkları yer veya yurt.
    dikte: Birine isteklerini zorla kabul ettirmek. Bir başkasına söyleyerek yazdırma ve yazdırılan yazı
    dogma: Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi.
    doğaçlama: Önceden düşünüp hazırlanmadan içe doğduğu gibi söyleme veya bir şey yapma
    doktrin: Öğreti
    doküman: Belge
    donatı: Teçhizat, araç gereç
    done: Veri, bilgi.
    duayen: Alanının uzmanı, işinin erbabı
    duyumsamak: Duyular aracılığıyla bir şeyi algılamak
    edinim: Kazanma, kazanç
    efor: Çaba, gayret, güç
    efsun: Büyü
    egale: "Bir rekoru yinelemek" anlamındaki egale etmek sözünde geçer
    ego: Ben.
    egoist : Bencil.
    egzotik: Yabancı bir ülkeden gelme, bulunduğu yörede bulunmayan, yabancıl
    ehemmiyet: Önem anlamında, ehemmiyetli önemli olarak da kullanılabilir
    ekarte: Saf dışı etmek, konu dışında tutmak
    ekoloji : Çevre bilimi.
    ekipman: Donanım
    eklektik: Her sistemin sunduğunun en iyisini almak denilebilir felsefi olarak. Seçmeci
    ekseriyet: Çoğunluk, çokluk
    ekstrem: Aşırı, uç, sıradışı.
    elimine: Eleme
    elzem: Zorunlu
    empati: Aynı duyguları paylaşma, duygudaşlık
    empoze: Dayatmak
    enformasyon: Bilgilendirme, danışma, tanıtma. Haber alma, haber verme, haberleşme
    enstantane: Anlık. Bir fotoğrafın çekildiği kısa süre.
    enstrüman: Çalgı. Mali belge.
    entegre: Bütünleşmiş
    entrika: Bir işi sağlamak veya bozmak için girişilen gizli çalışma,
    entropi: Enerjinin tesadüfen, düzensiz ve geriye dönüşümsüz olarak dağılması
    epik: Destansı
    ergonomik: Kullanışlı
    esasen: Zaten
    esasında: Aslında demenin farklı bir yolu
    estetik: Güzellik duygusuna uygun olan, sanatsal.
    etik: Ahlaki, ahlakla ilgili
    etnik: Bir topluluğun oluşturduğu, kültürel gruba özgü her türlü özellik
    ezoterik: Gizemli. Yalnızca sınırlı, dar bir çevreye aktarılan (her türlü bilgi, öğreti).
    farazi: Varsayımsal
    farkındalık:
    fenomen: Olağanüstü şey, harika
    fikstür: Yarışma veya karşılaşmaların zamanını ve sırasını belirleyen çizelge
    filhakika: Gerçekten, doğrusu, hakikaten
    fizibilite: Herhangi bir yatırımın sağlayacağı kazanca değer olup olmadığının saptanması için yapılan çalışmalardır
    flora: Bitki örtüsü.
    fonetik: Ses bilgisi
    format: Biçim
    fraksiyon: Parti içi karşıt grup, parça.
    fütursuzca: Önemsemeyerek, aldırmayarak
    fütürist: Gelecekçi.
    garantör: Güvence veren
    gark olmak: Gömülmek, batmak, boğulmak
    gayri ihtiyari: İstemeyerek, düşünmeden, elinde olmayarak
    gayri tabii: Olağan dışı
    gelgelelim: Ne var ki
    gıyabi: Bir kimse bulunmadığı sırada yapılan, verilen. Uzaktan, görüşmeden olan
    global: Küresel, dünya çapında
    haddizatında: Aslında
    hakikaten: Gerçekten
    handikap: Engel
    harikulade: Eşi görülmemiş, şaşkınlık oluşturan, olağanüstü
    hiç şüphesiz:
    hinterlant: İç bölge, arkabahçe.
    hipotez: Varsayım
    hiyerarşi: Aşama sırası. Sıralanım. Makam sırası, basamak, derece düzeni, aşama sırası
    husus: Konu
    hülasa: Özetle, kısacası
    içselleştirme: Etrafta olan biteni kabullenmek, yadırgamamaya başlamak; çıkan sonuçları yorumlayıp, içe aktarmak anlamında kullanılır
    idol: Kayıtsız şartsız bağlanılan ve sevilen şey.
    ilinti: İki şey arasında ilgi, ilişki, bağ.
    ilintilemek: Bir şeyle ilgili kılmak, bağ ve alaka kurmak.
    illüstrasyon: Resimleme.
    imaj: Görüntü
    imge: Düş, hayal. Genel görünüş, izlenim, imaj
    imitasyon: Taklit
    inisiyatif: Öncelik, üstünlük
    inovasyon: Yenilik
    ironi: Söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme
    ironik: İroniye dayalı
    irrite: "Sinirlendirmek, rahatsız etmek" ve tıp alanında "tahriş etmek, kaşındırmak" anlamında irrite etmek birleşik fiilinde kullanılan bir söz
    ismi ile müsemma: İsminin içerdiği manayı karakter olarak bulundurma hali
    istinaden: Bir görüşe, bir düşünceye dayanarak. Bir söyleme göre
    jakoben: Demokrasi yanlısı. Tepeden inmeci
    jakuzi: Yıkanma havuzu.
    jaluzi: Şeritlerden oluşan perde.
    jargon: Belli bir zümreye veya meslek grubuna özgü günlük konuşmada kullanılan kelimeler bütünü, ağız
    jenerasyon: Kuşak, nesil
    jenerik: Tanıtma adı ya da yazısı.
    kadim: Eski zamanlara ait
    kadirşinas: Değerbilir.
    kampüs: Yerleşke
    kalibrasyon: Ölçümleme.
    kalifikasyon: Ustalık kazanma, vasıflı nitelikli olma.
    kanalize olmak: Tek bir hedefe kilitlenmek, odaklanmak
    kanıksamak: Çok tekrarlama sebebiyle etkilenmez olmak, alışmak
    kaos: Karışıklık
    kaotik: Kaos, karmaşık olma durumu, kargaşa hali.
    kapı aralamak: Bir konuya giriş yapmak, karşısındakini hazırlamak
    karakteristik: Bir kimse veya nesneye özgü olan (ayırıcı nitelik), tipik.
    kariyer: Meslek, uzmanlaşma
    karizma: Büyüleyici özellik
    karşın:
    keza: Nitelenecek herhangi iki ayrı şeyde nitelemenin tekrarlanmaması için ilk şey nitelendikten sonra ikincinin niteliğinin de aynı olduğunu belirtmek için "oda öyle, aynı biçimde" anlamlarında kullanılır
    kırılma noktası: Bir olay veya gelişmenin ulaştığı en duyarlı an, değişmeye en müsait olduğu durum
    klasifikasyon: Sınıflandırma
    klon: Kopya.
    kombinasyon: Birleştirme.
    kompanse: Dengelenmiş
    kompetan: Uzman, yetkili.
    kompleks: Karmaşık
    komplike: Karmaşık, çözülmesi ve anlaşılması güç
    konfirmasyon: Doğrulama, geçerleme, onaylama
    konjonktür: Bir ülkenin ekonomik ve siyasi durumunu ifade eden bir kelime
    konsantrasyon: Yoğunlaşma
    konsensüs: Görüş birliği, bir noktada anlaşma, uzlaşı
    konsept: Kavram. Tarz. Anlayış, görüş
    konsültasyon: Doktorların fikir alışverişi, danışım.
    kontrast: Karşıt, karşıtlık
    koordinasyon: Eşgüdüm, uyum
    koordine: Çeşitli işler arasında bağlantı, uyum ve düzen sağlama, eş güdüm
    kozmik: Evrensel
    kozmopolit: Farklı etnik kökenlerden insanları içinde bulunduran
    kripto: Gizli, saklı, şifreli.
    kriter: Ölçüt, kıstas
    kuvvetle muhtemel: Büyük bir ihtimal
    kümülatif: Toplam
    lakırdı: Laf, söz. http://www.lafsozluk.com
    lakin: Ama, ancak
    lanse etmek: Öne sürmek, sunmak
    lansman: Tanıtım.
    literatür: Edebiyat, kaynak, yazın
    makro: Büyük, geniş
    malayani: Boş ve yararsız, saçma
    mamafih: Ama, ancak
    mantalite: Anlayış, zihniyet
    marjinal: Aykırı, sıra dışı
    markaj: Tutma, gölgeleme.
    maruzat: Mevki, makam veya yaş bakımından büyük birine sunulan, bildirilen dilek veya bilgi, sunuş
    mecmua: Dergi
    menfi: Olumsuz, negatif
    mental: Zihinsel
    meta: Mal, ticaret malı, sermaye
    metafor: Mecaz. Bir şeyi başka şey ile benzetmeye, kıyaslamaya, anlatmaya yarayan mecazlar
    metamorfoz: Başkalaşma.
    metropol: Büyükşehir, anakent
    mevzubahis: Söz konusu ile benzer anlamda
    mezkur: Adı geçen, sözü edilen
    mikro: Küçük, dar
    milenyum: Binyıl.
    minval: Biçim, yol, tarz
    misyon: Özel görev
    monoton: Tekdüze, sıkıcı
    motivasyon: İsteklendirme, güdüleme
    motive: İstek
    motto: Slogan, özdeyiş
    mönü: Menü
    muallak: Asılı, sonuca bağlanmamış, sürüncemede kalmış
    muamma: Anlaşılmayan, bilinmeyen şey, bilmece
    muazzam: Çok büyük, çok iri, koskoca
    muğlak: Anlaşılması güç
    muhammen: Oranlanan, tahmin edilen
    mutedil: Ilımlı
    mutlak: Kendi başına var olan, hiçbir şeye bağlı olmayan, bağımsız, saltık, salt, arı
    mübalağa: Abartma
    mükellef: Sorumlu, vergi yükümlüsü
    mülahaza: Düşünce
    mülemma: Alaca renkli, renk renk. Bulaşmış, sıvanmış
    müspet: Olumlu, pozitif
    müsterih: Bütün kaygılardan kurtulup gönlü rahata kavuşan, içi rahat olan
    müstesna: Dışında, ayrı, hariç tutularak
    mütebessim: Gülümseyen güleç
    mütedeyyin: Dindar
    müteessir: Üzüntülü
    mütemadiyen: Ara vermeden, sürekli olarak
    naçizane: Önemsiz, değersiz
    namütenahi: Sonsuz, ucu bucağı olmayan bir biçimde
    natürel: Doğal
    ne var ki:
    nitekim: Sonuç olarak
    norm: Kural olarak benimsenmiş
    nüans: İnce ayrım, ayırtı
    nükte: İnce anlamlı söz, düşündürücü espri
    objektif: Nesnel, tarafsız
    obsesif: Takıntılı.
    ofansif: Atak yapmaya dayalı.
    olgu: Birtakım olayların dayandığı sebep veya bu sebeplerin yol açtığı sonuç, vakıa
    oportünist: Fırsatçı.
    opsiyonel: Seçmeli, isteğe bağlı
    optimist: İyimser
    optimizasyon: En iyi duruma getirmek
    optimum: En elverişli, en iyi olan.
    orijin: Köken, başlangıç, kaynak, soy, sop
    oryantasyon: Yönlendirme. Uyumlanma. Eğitme.
    otantik: Eskiden beri mevcut olan özelliklerini taşıyan
    otokritik: Öz (kendini) eleştiri
    öngörü: Bir işin ilerisini kestirme veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilme.
    öykünmek: Birinin yaptığı gibi yapmak, birine veya bir şeye benzemeye çalışmak, taklit etmek
    özgün: Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan, orijinal.
    paradigma: Değerler dizisi, dizi
    paradoks: Çelişki, aykırı düşünce
    parametre: Değişken
    partikül: Parçacık
    pejmürde: Eski püskü, dağınık, perişan
    pek tabi:
    periyodik: Süreli, dönemli
    periyot: Süreli
    perküsyon: Vurmalı çalgı.
    perspektif: Bakış açısı
    plankton: Sularda yaşayan mikroskobik canlılar.
    platform: Alan
    plaza: İş merkezi
    polemik: Tartışma
    potansiyel: Gizli kalmış, henüz varlığı ortaya çıkmamış olan, gizil. Gelecekte oluşması, gelişmesi mümkün olan
    pragmatik: Yararcı, faydacı, çıkarcı, menfaatçi.
    prensip: İlke
    prezantabl: Sunulabilir durumda olan. Derli toplu, düzenli. Olumlu özellikleri bir arada bulunduran
    prezantasyon: Sunum, tanıtma, takdim etme
    profil: Kimlik
    prosedür: İşlem. Yöntem
    proses: Süreç
    prototip: İlk örnek
    provoke: Kışkırtma
    prömiyer: İlk gösteri
    rantabl: Gelir getiren, kâr sağlayan, verimli, getirimli.
    rasyonel: Akılcı
    reaksiyon: Tepkime
    realite: Gerçeklik
    reel: Gerçek
    referans: Kaynak, kaynak gösterme.
    rekreasyon: Eğlence ve spor amacıyla yapılan etkinlik, bu etkinliklerin yapılması için hazırlanan yer.
    retorik: Güzel söz söyleme, hitabet sanatı.
    retrospektif: Geriye dönük, geçmişi ele alan.
    reverans: Sahnede selam vermek için dizleri kırarak yapılan hareket
    revize: Yenileme, düzeltme
    rezidans: Konut
    rezonans: Frekansların ya da titreşimlerin başka frekans ve titreşimi etkileyerek kendine benzetmesi, frekansların uyumu.
    rutin: Alışılagelen, sıradan, sıradanlık.
    safsata: Gereksiz söz
    salık vermek: Tavsiye etmek, önermek
    salt: İçinde yabancı bir öğe bulunmayan, yabancı bir şey karışmamış, arı, mutlak
    sansasyonel: Çarpıcı
    sarkastik: Acıtıcı bir şekilde alay eden, ironik.
    sav: İleri sürülerek savunulan düşünce.
    seans: Oturum
    segment: Bölüm
    seleksiyon: 1. Seçim. 2. Ayıklanma. Doğal seleksiyon vb.
    semantik: Anlamları inceleyen bilim, anlambilim
    sempozyum: Belli bir konuda çeşitli konuşmacıların katılımıyla düzenlenen bilimsel ağırlıklı toplantı, bilgi şöleni
    semptom: Bulgu, belirti
    senkron: Eş zamanlı, aynı anda, aynı şekilde hareketle
    sentez: Düşüncenin ayrı öğelerini, ya da ayrı düşünce veya ideolojileri mantıksal bir tarzda bir araya getirme işlemi
    sentezleme: Bir araya getirme, birleştirme
    serzeniş: Yakınma.
    sığ: Ayrıntıya inmeyen, yeterli olmayan, yüzeyde kalan.
    simya: Elementleri altına çevirmek isteyen bir öğreti alanı.
    sinerji: Görevdaşlık, eş etkime, birliktelik. Birkaç insanın bir araya gelip herhangi bir konuda fikir yürütmeleri
    skala: Gösterge çizelgesi.
    skolastik: 1. Düşünmeyi ve düşünerek ortaya çıkan özgür düşünceleri reddederek sadece belli bir kesimin dediklerinin doğru olduğunu kabul eden düşünce sistemi. 2. Orta Çağ yöntemlerine uygun, eski
    slayt: Sunu
    sofistike: Karmaşık, yapmacık, yanıltıcı
    son tahlilde: Sonuç olarak
    söylem: Kalıplaşmış, klişeleşmiş söz, ifade, söyleyiş, telaffuz
    söz konusu: Bahse konu, konu edilen
    spekülatif: Kurgusal, saptırıcı, yanıltıcı
    spesifik: Özellikli, yalnız bir türe özgü olan
    spesiyal: Özel
    sponsor: Destekleyici
    spontane: Anlık. Kendiliğinden. Doğaçlama
    stabil: İstikrarlı, sabit
    stabilize: İstikrarlı. Kararlı bir duruma getirmek, sağlamlaştırmak
    statüko: Süregelen düzenin korunması durumu. Yürürlükteki antlaşmaya göre olması gereken veya süregelen durum
    stokastik: Değişken, rastlantısal.
    suistimal: Görev, yetki vb.ni kötüye kullanma
    sularında: Saat gibi kelimelerle birlikte yaklaşık zaman bildiren bir söz, raddelerinde, civarında.
    sübjektif: Bireyin düşünce ve duygularına dayanan, öznel
    sübvanse: Para yardımı yapmak, desteklemek
    süje: Konu, özne.
    sürrealite: Gerçeküstü
    sürrealizm: Gerçeküstücülük
    sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
    şayet: Eğer
    şerh: Açma, ayırma
    şöyle ki: Açıklama cümlesi başlangıcında söylenir
    takdire şayan: Takdir edilmeyi hak eden
    temaşa: Hoşlanarak bakma, seyretme. Seyredilecek görüntü, görülmeye değer şey
    tenzih: Kusur kondurmama
    teori: Kuram, nazariye
    terminoloji: Terimler dizgesi, terim bilimi
    tevatür: Bir haberin ağızdan ağıza yayılması, yaygın söylenti
    teveccüh: Bir yana doğru yönelme, yüzünü, çevirme. Güler yüz gösterme, yakınlık duyma, hoşlanma
    tezat: Çelişki, karşıtlık.
    tını: Söyleniş biçimi, ses özelliği, vurgu
    trajedi: Facia. Acıklı sonuçlarla bağlanan bir tür tiyatro eseri, ağlatı
    trajikomik: Hem acıklı hem güldürücü özelliği olan olay ya da durum
    trend: Eğilim
    türbülans: Bir sıvının ya da gazın hareket halindeki düzensizliği, çalkantı
    ütopik: Ütopyaya dayanan, imkansız
    ütopya: Gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce.
    varyasyon: Değişim biçim, değişim, çeşitleme
    veciz: Kısa ve etkili söz
    veçhe: Yön
    velev ki: İster, isterse, olsa da, kaldı ki, hatta, "-hadi diyelim öyle oldu" anlamlarında kullanılır
    vesselam: "İşte o kadar, son söz şudur, kısacası" anlamlarında kullanılan bir söz
    yadsımak: İlgili, bağlı bulunduğu bir şeye yabancı kalmak
    yakamoz: Denizdeki parıltı.
    yaşanmışlık:
    yazın: Edebiyat
    yordam: 1. Yatkınlık, alışkanlık, yeti, yetenek, meleke 2. Kılavuz, yöntem, bir şeyin aracılığı. El yordamıyla vb.
    zaruret: Zorunluluk, gereklilik
    zikretme: Adını söylemek, anmak
  • İyi ama şeyleri olmadıkları gibi görmekte teselli bulmanın yararı ne? Kalıcı olamaz ki bu teselli. Pozitif düşünmek, sorunlu şeyleri başka bir açıdan görmek için ilham vericidir. Pozitif düşünmek sadece pozitif olanı görme isteğine yol açarsa, bir sorun halini alır. Artık hiçbir şeyi ciddiye almaz, her şeyi bir bakış açısı sorunu olarak görürsünüz. Ağır bir hastalığı olan bir insanın, kendi kendine her şeyin çok iyi olacağını telkin etmesinin bir faydası dokunur mu?
  • 272 syf.
    ·2 günde
    Londra’nın bu kızıl labirentlerinde
    bakıyorum en garibini seçmişim insan
    uğraşlarının, bir bakıma hepsi de,
    kendine göre, öyle olsalar bile.
    Ele geçmez cıvada
    felsefe taşını arayan
    simyacılar gibi
    sıradan sözcükler yapacağım
    -hileli kumarbaz kâğıtları,
    halkın uydurduğu sözler-
    Thor esin ve patlama,
    gök gürlemesi ve tapınmayken
    onları büyülerinden vazgeçireceğim.
    Bugünün deyişiyle,
    sırası gelince ben de
    ölümsüz sözler söyleyeceğim;
    daha değersiz olmamaya çalışacağım
    Byron’un yüce yankısından.
    Yaralanmaz olacak ben olan bu toz.
    Bir kadın aşkımı paylaşırsa,
    şiirim onuncu katına değecek eşmerkezli göklerin;
    bir kadın omuz silkerse aşkıma,
    ezgiler yaratacağım hüznümden,
    zamanın içinde yankılanan koca bir nehir.
    Kendimi unutarak yaşayacağım.
    Görür gibi olup unuttuğum o yüz olacağım
    Hainliğin kutsal yazgısını
    kabul eden Yehuda,
    bataklıktaki Caliban,
    korkusuz ve inançsız ölen
    paralı asker olacağım,
    yazgının geri çevirdiği yüzüğü
    görmekten korkan Polycrates,
    benden nefret eden o dost olacağım.
    İran bülbülü sunacak bana, Roma kılıcı..
    Maskeler, derin acılar, dirilişler
    örüp sökecek alın yazımı
    ve ben bir yerde Robert Browning olacağım.




    Jorge Luis Borges
    Sonsuz Gül

    Evet bu kitabı yorumlarken bu şiirle başlamak doğru bir tercih olur diye düşünüyorum.

    • Anlatıcımız olan "Hımbıl" Kurt Larsen'i tanımlarken Caliban'a benzetir;

    Çünkü Larsen:

    • Kocaman Bir Hedonist
    • Kendi çıkarını düşünen
    • Doğal hakların varlığına inanmayan
    • Katı bir maddeci ve bu maddeciliğinden azıcık bir mutluluk duymayan

    Biri olarak gösterilir.

    Halbuki Kurt Larsen'in içinde zorunda bırakıldığı hayata karşı dinmeyen bir öfke mevcut ve bu öfke onun kötü taraflarını arttırmaktadır.

    Larsen'de kendi kendini eğiten insan ilkelliği olduğunu dile getiren anlatıcımız bu benzeri olaya Martin Eden kitabında da yer vermişti lakin Martin kendi çabası ile başladığı Aydınlanma sürecini Ruth ile devam ettirerek kendi kendini eğiten ilkelliği devre dışı bırakmış hayatına bir kadın eli değen bir ilkelden gelişen bir yazara doğru serüvenini aktarmıştı.

    Jack London'un bu konuya değinmesi o günün şartlarında değişiklik yapma adına çok pozitif bir harekettir. Kurt Larsen'de gördüğümüz tüm olumsuzluklara rağmen onun okuma- yazmayı Londra'da ticaret gemilerinde o zor şartlarda öğrenmesi ve bu çizgide kendine bir felsede oluşturması bize olan tüm olumsuzlukları unutturabilecek kadar önemli bir mesajdır.

    Kitaplarında felsefeyi serpiştiren London Spencer'dan da vazgeçmez Martin Eden'de sık sık tekrar edilen Spencer'dan burada bir iki yerde söz edilir ve Kurt Larsen ile Hımbıl arasında Spencer'ın özgecilik kuramı ele alınır.
    Ve Spencer'in çıkar konusunda ele aldığı üç noktaya Larsen'in bakışına bakalım.

    Spencer:

    • İnsan ilk olarak kendi çıkarı için çalışmalı,
    • Sonra çocukların çıkarı için çalışmalı,
    • Ve en sonunda insanlığın çıkarları için çalışmalı der.

    Larsen ise:

    • "Eğer önümde ölümsüzlük olsaydı, özgecilik yararlı bir şey olabilirdi. Lakin önümde ölümden başka bir şey yok yaşamda bana ennufak şeyi kaybettirecek olan bir özveri, aptallıktır. Der"

    Günümüzde Hedonizmin uçları yaşanıyorken London'un yüzyıl öncesinden artan bencillik seviyesinin tespitinin doğruluğuna katılmaktan başka bir çare gelmez elimizden evet Larsen'in düşünceleri böyledir. Lakin Larsen Darvin / Spencer ikilisinin evrim teorisini bilen, sanattan anlayan, şiir yazan bir "Hedonist" olması onu günümüzden çok daha ayrı ve özel noktaya taşımamız için yeterli olacaktır.

    Jack London'un hayatı çalışmakla geçmiştir, denizlerde, altın arama faaliyetlerinde vb. Birçok yerde bulunmuştur bu durumda ona roman yazmak için en büyük dayanağı oluşturmuştur çünkü o Larsen'in diliyle Hımbıl'a yaptığı eleştirideki gibi Baba parası yiyenleri kastederek "Ölü bir adamın bacakları üstünde duran" biri olmadı hep hayatta var olma uğraşı verdi ve o Larsen'in deyimiyle sınıf farkından dolayı ezilen değirsizleşen ve kenar mahallelerde ölüme terk edilen ucuz ve değersiz insan hayatına karşıydı o yüzden denizlerde çok uzun zaman geçirdi belki de tüm bu felsefesini Larsen gibi Martin Eden gibi bir gemi kamarasında oluşturdu. London'un denizleri, ve denizciliği anlatmasındaki başarı buradan gelmektedir.


    • Jack London'un kadına bakış açısı da eserden esere ufak değişiklikler göstersede genelde hem kadınlığı özünde hissedecek narin, naif kadınca tavırları sevinçle karşılayan lakin kadına bir objeden ziyade hayat arkadaşı olarak bakan ilk olarak onu çerçeve hale gelen kadın işlerine itip daha sonra ortak yaşama alması gerektiğini anlayan çağına göre kadına karşı diğer erkeklere göre gelişmiş düşünceler beslediğini söylemek gerekiyor.

    • Maud için(kitaptaki hoşlandığı kadın) şöyle bir cümle kurar:

    "O, benim türümden bir kadındı. Erkekle kadın arasındaki o güzel ilişki, bizim aramızda da gerçekleşebilirdi."

    Güzel ilişkiden kasıt aşk bağlamında medeni bir hayat kabalık olmadan, kadına değer vererek lakin çok severek Jack London'un kitaplarındaki kadın karakterler çok seviliyor Martin Eden'in Ruth'a olan aşkı da çok büyüktü tabi Ruth kendini ondan soğuttu ve büyük nefrete dönüştürdü o ayrı bir konu burada da hayatında ilk kez seven ve otuz yaşını geçen biri olarak ilk defa aşık olan Hımbıl yine çok fazla seviyor Jack London'un kitaplarındaki bu bölümler romantizm kokuyor:

    • "Benim küçük kadınım"

    Gibi söylemleri ile klasik yıldırım aşklarına tutuluşu eserlerinde tekrar ediyor. Halbuki o realist çizgide seyreden bir yazardır. Serpiştirilen felsefe, mükemmel betimleme ve anlatım gücü ile zenginleşen eserlerinde romantizmi katmadan edemiyor bunu çağın etkisiyle yapıyor oluşu ihtimallerin dahilindedir. Halbuki böyle Zola gibi keskin bir gerçeklik ile süren bir kitabını okumak güzel olurdu . Tabi Demir Ökçe'yi ayrı tutuyorum o kitabı biraz siyasi gaye ile ele alınca aşk teması çok azaltmıştı rahatsız edici bir boyutu yoktu bunu söylemeden de geçmeyelim.

    Kitabın olay örgüsünü anlatmaya ihtiyaç duymuyorum, o yüzden son bölümde geçen bir olaya geliyorum.

    Maud yolcukuk yaptıkları "Hayalet" gemisinden yani Kurt Larsen'den kaçtıktan günler sonra ıssız bir adaya gelirler Hımbıl kahve için kibriti olmadığını fark eder kahve içemeyeceği için üzülürken evet beklediğiniz şey geliyor;
    Maud: "Sopaları birbirine sürterek ateş yakan Crusoe değil miydi?"

    Yazarların birbirlerine göndermelerde bulunmasına hayranım tabi burada birazdan yazacağım gibi odundan ateş yakan Robinson Crusoe ile uğraşan London ıssız bir adada yaşam üzerinden de kitabın elli atmış sayfasını kurtarıyor.

    Bir gazetecinin sopalardan ateş yakma girişiminin başarısız sonuçlanması sonucu söylediği sözler şunlardır:

    " Baylar, Güney Denizindeki adalarda yaşayan biri bunu yapabilir, Malayalılar bunu yapabilir, ama inanın bana, beyaz bir adamın yapacağı bir iş değil bu. "

    Bu göndermeden sonra bir fişekteki barut yardımıyla ateş yakar ve ilerleyen insan gelişiminin kolaylıkları çıkar önümüze.

    Son bölümlerinde Larsen'in onları bulması hasta haliyle sinir krizleri geçirmesi anlatılır ve Hımbıl'la ilk tanışmalarında ölen bir denizciye yapılan merasimi "ölüyü denize atın" gibi bir cümle ile noktalayan Kurt Larsen'imiz artık ölmüştür. Ve Hımbıl ona cenaze merasimi düzenleyerek kitabı sonlandıracaktır. Böylece inceleme de sınırına dayandı ve bizim hassas Maud'umuz Larsen'i şöyle uğurlar:

    ELVEDA LUCİFER... GURURLU RUH..