İppolit Kirilloviç konuşmasına sinirli bir ürperti içinde, alnıyla şakaklarından ter boşanarak, nöbet geçirir gibi bir halde başladı. Bunları sonradan kendisi söylüyordu. Bu konuşmayı tam bir chef d'oeuvre,⁴² hayatının chef d'oeuvre'ü, kuğunun son şarkısı sayıyordu. Gerçekten, dokuz ay sonra veremden giden İppolit Kirilloviç ölümünü önceden kestirebilseydi, son şarkısını söyleyen kuğuyla yaptığı benzetmede ne kadar haklı olduğunu anlardı. Konuşmasına bütün kalbini, olanca zekâsını döktü. Medeni duygulara ve "belalı" konulara da kişiliğine göre yabancı olmadığını göstermişti fukara... Konuşması bütün gücünü içten oluşundan alıyordu. İppolit Kirilloviç sanığın suçluluğuna yürekten inanmıştı. Görevi gereği değil, işlenen suç için "öç alma" isteğiyle, "topluluğu korumak" amacıyla suçlamıştı onu. Hatta İppolit Kirilloviç'e düşmanca duygular besleyen bayanlar çevresinde bile konuşmasının uyandırdığı olağanüstü etki inkâr edilemedi. Okumaya çatallı, zaman zaman kopuveren bir sesle başladı, ama az sonra sesi kuvvetlendi, bütün salonu doldurdu. Bitirdiği zaman neredeyse bayılacak haldeydi. — Sayın jüri üyeleri, diye başladı Savcı. Rusya çapında ilgi uyandıran bu davanın bu kadar üstünde durulacak, dehşete düşülecek nesi vardı, düşünmek gerekir; özellikle, böyle olaylara artık iyice alışmış olan bizim toplumumuz için! Esasen işin en korkunç tarafı bu derece meşum olayların bile bizim için dehşetini kaybetmiş olması. Falanca filancanın işlediği suçun değil, fakat bütün bunları kanıksamış olmamızın korkusunu duymak zorundayız. Böyle davranışlara, hiç de parlak olmayan bir yarına götüren bugünün bu çeşit olaylarına karşı kayıtsızlığımızın, onları hafiften almamızın sebeplerini nerede aramalı? Sinizmimizde mi, henüz pek genç toplumumuzda mı? Temellerine kadar sarsılmış ahlâk
Sayfa 923·Kitabı okudu
Bundan sonra, Ebû Bekr aramızda oturmakta iken benim elimi ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'ın elini tuttu. Onun söyledikleri içinde (bana veya Ebû Ubeyde'ye biat edilmesini teklif eden) bu sözden başkasını uygunsuz görmedim. Allah'a yemin ederim ki, öne çıkarılarak boynumun vurulması (yani) bir günahtan dolayı öne çıkarılıp da boynumun vurulmak üzere olması, bana aralarında Ebû Bekr'in bulunduğu bir topluluğa emirlik yapmaktan daha sevimlidir. (Benden daha faziletli ve üstün olan Ebû Bekr dururken benim, onun önüne geçip ona emirlik yapmam uygun değildir.) Böyle bir şey ancak ölümüm sırasında nefsimin bana güzel göstermesi durumunda söz konusu olabilir ki, şu anda kendimde böyle bir hâl bulmuyorum. Bu sırada Ensar'dan bir sözcü şöyle dedi: Bizler, emirlik ağacının faydalanılacak olan aslı ve köküyüz. Yine bizler, meyveleri düşmesin, kırılmasın diye yapraklarla ve dallarla bağlanmış yüklü hurma salkımlarıyız. (Bizler devlet başkanlığı işinin her bakımdan ehliyiz. Dolayısıyla teklifim odur ki) bir emir biz Ensar topluluğundan, bir emir de sizlerden olsun ey Kureyş topluluğu! Bunun üzerine karışık sözler çoğaldı ve sesler yükseldi. Hatta ben bir ihtilaf çıkmasından korktum ve hemen: – Uzat elini ey Ebû Bekr (sana biat edeyim) dedim. O da elini uzattı ve ben kendisine biat ettim. Benden sonra muhacirler ve sonra da Ensar Ebû Bekr'e biat ettiler. Biz böylece Sa'd b. Ubâde'ye karşı çabuk davranıp üstünlük sağlamış olduk. Onlardan birisi: – Sa'd b. Ubâde'yi (yalnız bırakmak ve Ebû Bekr'e biat etmek sûretiyle) öldürdünüz, dedi. Ben de: – Sa'd b. Ubâde'yi Allah öldürsün, dedim. HZ.ÖMER
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
:D
* Resimanımlar yapıyorsun, hayır anneannemi de resimlesene. (Adı Resmiye idi, gerçekten, "Çamaşır yıkarım, roman okurum, gönül de bilmem sevda da bilmem" diye şarkı söylerdi. Kuşaktan kuşağa değişim doğal kuşkusuz, ben o şarkıyı yaşamım boyunca çamaşır yıkamam, roman okumam, gönül de bilirim sevda da bilirim'e çevirmeye çalıştım. Ya da o (onlar) gönül ve sevdayı öylesine yüceltip öylesine ürkünç görüyorlardı ki, çamaşır yıkama ve roman okuma bunun şiddetini, etkisini azaltmak içindi. O zaman ben bu şarkıyı değiştirmekle belki de gönül ve sevda bilmek kavramlarının içini boşaltmış oluyorum ve o koşulda, çamaşır yıkamayı ve roman okumayı yüceltip bastırıyorum. Aman, amma da saçmalıyorum.)
Sayfa 103
Alıntı
İbn Mes'ûd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem bizi Necâşî'ye göndermişti. Yaklaşık olarak seksen kişi idik. Yanımızda Ca'fer, Abdullah b. Urfuta, Osman b. Maz'ûn ve Ebû Musa bulunmaktaydı. Bu grup Necâşî'nin yanına vardı. Kureyş, Amr b. As'ı ve Ümâre b. Velîd'i bir hediyeyle Necâşî'ye gönderdi. Bunlar Necâşî'nin yanına girdiklerinde ona secdeye kapandılar. Sonra sağına ve soluna geçerek "Amcaoğullarımızdan bir grup, dinlerini ve milletlerini terk ederek senin topraklarına yerleşti" dediler. Necâşî "Bu kişiler nerededir?" diye sorunca "Onlar senin topraklarındadır. Adam gönderip onları çağırt" dediler. Necâşî gelmeleri için onlara birini gönderdi. Ca'fer "Bugün sözcünüz ben olacağım, bana tâbi olun" dedi. Necâşî'nin yanına geldiklerinde Ca'fer ona secde etmedi. Oradakiler "Size ne oluyor da hükümdara secde etmiyorsunuz?" deyince, Ca'fer "Biz, Allah'tan başka kimseye secde etmeyiz" dedi. Hükümdar "Niye?" diye sorunca, Ca'fer "Allah bize Peygamberi'ni gönderdi ve Allah'tan başka hiç kimseye secde etmememizi emretti. Bize namazı ve zekât emretti" dedi. Amr b. el-Âs, hükümdara "Bunlar, İsa b. Meryem hakkında sana muhalefet ediyorlar" deyince, Hükümdar "İsa b. Meryem ve annesi hakkında ne diyorsunuz?" diye sordu. Müslümanlar "Biz, Allah'ın buyurduğu gibi 'O, Allah'ın kelimesi ve ruhudur. Onu, kimsenin dokunmamış olduğu Betûl el-Azra'ya (Bakire Meryem'e) ilkâ etmiştir. O daha önce hiç çocuk doğurmamıştır' diyoruz" dediler. Bunun üzerine** Necâşî yerden bir çöp alarak şöyle dedi: "Ey Habeşliler, papaz ve rahipler! Vallahi, bunlar bizim bu konuda söylediğimize bu çöp kadar bir şey bile eklemiyorlar. Size ve yanından geldiğiniz kişiye merhaba! Şahitlik ederim ki o, Allah'ın elçisidir ve o, İncil'de bulduğumuz İsa b. Meryem'in müjdelediği
Sayfa 374 - 4400·Kitabı okudu
283. Mes'ûd b. Ömer radıyallahu anh'dan rivayet edildiğine göre;, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e namazı kılınmak üzere bir cenaze getirildi. Efendimiz: "Ne bıraktı?" diye sordu. Orada bulunanlar "iki veya üç dinar" dediler. Peygamberimiz de: "O, (ateşte) iki ya da üç dağlama bırakmış," buyurdu. Ben daha sonra Hz. Ebu Bekir'in azatlısı olan Abdullah b. Kasım'a rastladım ve bunu ona söyledim. O da: “Bu (ölen) adam, mal yığmak için insanlardan isteyen biri idi," dedi.
Sayfa 157 - RAVZA YAYINLARI, 2021. Terc.: Dr. Mesut Çakır·Kitabı okuyor
Bence insan "H E P S O N R A D A N" Öğreniyor ...
Temizlikçi kadın işine kendini öyle kaptırmıştı ki, çarçabuk bitirmek için acele ediyordu. İncik, boncuk bir sürü küçük şeyle uğraşıyordu. Profesörün sorduğu soruları ve kendi verdiği yanıtları düşünüyordu. Ağzından dökülenleri sanki kendisi de yeni fark ediyordu. Ne zaman demlenmişti tüm bu yanıtlar içinde. Yaşamın kendisi fısıldamıştı kulaklarına. Düşündü. "Yaşadıklarım" dedi. "İnsanların içinde, onlara sürte sürte, kanaya kanaya yaşadıklarım!" Üzülür gibi olmuşken, "En azından ben yaşadım, acıyı da mutluluğu da yudumladım. Kaçmadım." diye düşünürken aslında aklında; profesörün kaçak yaşadığı üzerinden kendine üstünlük payesi çıkartarak. İçi gülümsedi. Profesörün gözü önce saate ilişti. Saat 13.05 gösteriyordu. Tam iki saat oldu, dedi. İki saatlik yoldaşlık. Saatin yanındaki profesörlük belgesini gördü sonra. Tam on sekiz yıl olmuştu. On sekiz yılda alamadığı yolu, iki saatte almıştı. Hem de kitaplar değil, eve gelen temizlikçi bir kadın ulaştırmıştı onu bu varışa. Uykusuz gecelerinin mümessili olan kitaplar da sanki mahçuplaşıp, birbirlerinin arkasına saklanmaya, görünmemeye çalışır gibi geldiler o an.
Sayfa 28·Kitabı okudu