• "Zulüm bizdense, ben bizden değilim."
    (Rachel Corrie)

    "Bilirsiniz: İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler." Syf:14


    Kitap yirmi üç yazarın hikayelerini, Murathan Mungan tarafından seçilmesiyle oluşturulmuş. Hikayelerde konu edinilen şey, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 'Dersim'... Dersimde ölenlerin, ölenin yakınlarının, öldürenlerin, öldürenlerin yakınlarından aktarılmış hikayelerin, yazarlarımızın bakış açısıyla ve edebiyatlarıyla buluşmuş olduğu bir kitap. Acının, hayatın çok acı tasvirleri mevcut satırlarında. Bir kaç adım sonrasını tahmin edebildiğiniz hikayeler var; 'Allah'ım ne olur böyle olmuş olmasın' diyorsunuz. Sonrasında keşke öyle olsaydı, böylesi daha acıymış dediğiniz anlar olacaktır. Yani birini, çok eksik bir yanı kalmayan bir diğer acıya yeğ tutacaksınız. Bu tür kitapları ya hiç kimse okumasın, ya da herkes okusun da, en azından acıları bölüşelim. Şayet tek insan yüreği kaldırmıyor bu kitabı okumaya. Bi tecrübe sabittir. Acıyan yerlerimi kitabı bitirebilmek adına, bir süre uyuşturmak zorunda kaldım. Subay kocasının yaptıkları yüzünden kafasına sıkan anneyi mi dersiniz, henüz on yaşında tecavüze uğrayanını mı, mermi pahalı diye önce silah dipçikleriyle, sonra o da zarar görmesin diye meşe kütükleriyle dövülürek öldürülen çoluk çocuğu mu, hangi birini anlatayım?

    Bu tür durumlardan etkilenenler için, geceleyin okumayı hiç düşünmeyin derim. Abartısız söylüyorum; bir an sızlayan kalbimin acısından öleceğim gibi hissettim. Belki de ilk defa bu tür kitapları okuduğumdan ötürüdür bilemem ama, okurken çok fazla duygusallaştım diyebilirim. Gece, en fazla duygusallaşmaya müsait bir vakit olduğundan tavsiye etmiyorum. Yazarlar içerisinde yeni yeni tanıştıklarım oldu. Önceden tanıdıklarım da vardı. Hikayeleriyle dikkat çeken isimlerin başında; Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez -ki bu hikayeyi okuyan çok şaşıracağı bir başka isimle de karşılacaktır- ve Şule Gürbüz vardı. Şule Gürbüz'ü bundan önceki incelememi okuyanlar az çok bilir, bilmeyenler için de buraya bırakayım;
    #33340886

    Giderek insanlığa karşı olan inancım kaybolmakta. Aklı ermez yaşta bir çocuk gibi davranan hükümetler, birbirine diş geçirme politikası güden devletler-kurumlar, yarış atından farksız bir yaşama maruz bırakılanlar, guruplaşmalar, guruplar arasındaki farklılıklar, farklılıkları hazmedememe ve kendine benzetme isteğinden ötürü yitirilen saygı... Her biri ayrı bir sorun teşkil etmekte. Arkadaşlık ve aile ilişkilerine kadar inebilen sorunlar, birbirinin arkasından kuyusunu kazanı mı dersin, her türlü entrikaları çevirip yüzüne güleni mi...(çoğaltılabilir)
    Ne için ve neden olduğunu bile bilmeden ölen, öldüren insanlar üretmekten başka bir işe yaramayan bir hal aldık, alıyoruz... Ee, peki sonuç?

    ''Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?'' 
    (Cesare Pavase)

    Ben söyleyeyim, bu yaşadığımız tüm zorluk ve hezimet; karnı tok, sırtı pek 'kodamanoğullarından' başkasına yaradığı yok. Onların ekmeğine yağ sürmekle meşgulüz... İstersek ve gayret edersek bunların üstesinden gelebiliriz demeyi çok isterdim.

    Tarih, bu sefer gerçek yüzünü gösterdi bana. Acıyı, ölümü, kanı ve halkın psikolojisine yer verdi satırlarında. Yazılan çizilen çok şey var da... Yazanı, çizeni; galip gelenler, zafer elde etmişler ve gücü elinde bulunduranlar olduğu için, mazlumdan, zayıftan, yenik düşenden hiç haberimiz olmuyor... Mungan'ın deyimiyle,
    'Resmi tarih hegemonyasının, dilinin, söyleminin, red ve inkar politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz." Syf:11

    Yaşamım boyunca tecrübe ettiğim ve beni memnun kılacağına inandığım bir şey varsa; 'SORGULAMAK'tır. Kimi ve neyi olduğunun hiçbir önemi yok. Gayem hakikati öğrenmektir. Ve bunu Descartes'in metoduyla,
    "Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun her şey hakkında şüphe et."
    Ve gerçeği öğrenmemin bana getirisi yanında, kaybetmiş olduğumun çok bir önemi kalmıyor.

    Çünkü şuna inanırım;
    “Evrendeki en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.” Albert Einstein

    Saroyan'dan şu alıntıyı da buraya bırakıyorum;
    "İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
    insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında görüyorum."
    Sanırım daha fazla söze gerek yok...

    Mungan etkinliği kapsamında okuduğum bu kitap, 23 farklı kalemin lezzetiyle buluşturdu beni. Her ne kadar tattığım lezzet acıysa da 'iyi ki okumuşum'.Bunun için etkinliği düzenleyen Nausicaä teşekkür ederim.

    Bugün tanışmış olduğum bu parçayı, kitabın anısı ve kefensiz ölülerin saygısı için buraya bırakıyorum;

    https://youtu.be/5KaTlELBFmI
  • Bir aciz kalışın hikâyesini anlatmak istedim. Okumak isteyen olursa diye buraya bırakayım, kitapla kalın :)


    Gök gürültüsü. Yağmur. Bambulardan yapılma evin tavanındaki küçük bir delikten yağmur suları sızıyor. Evin küçük oğlu bulduğu kil kabı, koşar adımlarla getirdi, düşen damlaları tam içine alacak şekilde hizaladı kabı. Tahta masada evin babası Wei, masanın en başında oturuyor, onun solunda Wei'nin bugün haydutların elinden son anda kurtardığı eski samuray Feng duruyordu. Feng'in karşısı ise daha yeni kabı getiren küçük Mao ile dolacak, babanın tam karşısına da mutfakta yaptığı patatesli köftenin kokusuyla çoktan herkesin iştahını açmış olan Lu gelecekti ki işte geldi. Sakince elindeki tepside olanları masaya boşalttı. Mao da annesinin doldurduğu tabakları servis etmek için bekliyordu. Annesi ilk tabağı ona verince, aynı anda babası ve Feng'in ona baktığını gördü. Önceliği yaşlılığa mı yoksa alışkanlıklara mı vereceğini bilemeyip, biraz bocaladı ise de önce babasının önüne koydu, sonra da diğer tabağı Feng'in önüne. Nihayet Lu da kendi yemeğini aldı ve yerine oturdu, her şey tamamdır.

    Nimetler için Tanrı'ya şükrettikten sonra kaşıklar ellere alındı. Herkes o leziz köftelerin kokusunu biraz daha içine çekmek için tabağını koklarken, Feng dimdik şekilde durup, kapıdaki iki eğri bambunun arasından izleme fırsatı bulduğu yağmurun kokusunu çekti bir süre içine.

    Wei hemen yanında oturan bu ihtiyar samuraya belli etmemeye çalışsa da oldukça sinirliydi. Bunca zaman samuraylık yapmış birisinin, böyle tehlikeli yollarda yürüyor olmasına bir türlü anlam veremiyordu. Üstelik Wei eğer sırtına indirilmeye ant içmiş o katananın rüzgarını hissedip kenara kaymasaydı, pekâlâ ölebilirdi. İşte onu da asıl sinirlendiren buydu: Başkasının hayatını, ondan daha çok düşünmek.

    Bir şekilde lafa girip iğnelemek istedi. İhtiyar, köfteleri tabağın bir köşesinde biriktiriyor, patatesleri ise yiyordu. Wei seslendi:

    - Köfteleri sona mı saklıyorsun ihtiyar? Bu yaşta sindirimi zor olabilir, hiç yeme istersen.

    Eşi tabağın üstünden aşırdığı gözleriyle kocasının yaptığı hareketi kınadı. Sen karışma, dercesine işaret yaptı Wei. İşin garip tarafı, cümleyi duyduktan sonra bir saniyeliğine duraksayıp cevap vermeden tekrar yemeye koyulan Feng'di. Wei ise güçlüydü, o en iyiydi, bu kasabanın lideriydi. Huzurunda sadakatsizlik yapılamaz olandı.

    - Söylesene ihtiyar ne zaman öleceksin?
    - Wei, yeter!

    Karısı dayanamayıp araya girdiğine pişman oldu hemen. Feng ise kullandığı chopstick'leri(çubukları) bir kenara bıraktı, koynundan çıkarttığı mendiliyle yavaşça ağzını sildikten sonra sakin bir şekilde cevapladı:

    - Tanrı ölümümü benim bilmediğim bir sonraya saklıyor olabilir. Tıpkı tüm insanlar için de geçerli olduğu gibi.
    - Senin şu köfteleri sonraya sakladığın gibi mi?
    - Bunun, dedi Feng. Komik olduğunu mu düşünüyorsun?

    Wei daha fazla dayanamayıp yumruğunu masaya koydu. Ayağa kalkıp Feng'e yukarıdan bakarak saydırmaya başladı.

    - Bu kadar yeter ihtiyar samuray bozuntusu! Kendinin farkında değil misin sen, ha!? Her zaman böyle başkalarını tehlikeye mi atarsın kendin için? Kendini koruyamayacak kadar güçten düştüğünün farkında değil misin? O kızıl güneşin altında kara zırhını giydiğin günler sona erdi artık anlamıyor musun? Senin bundan sonra yapacağın en fazla evinde oturup bahçenle ilgilenmek! Bugün orada ölseydim, şimdi burada ne sen olurdun ne ben, bir sandalye eksilirdi.

    Nefes nefeseydi. Boğazındaki pembeli yeşilli damarlar ayırt edilebiliyordu. Feng biraz olsun onun sakinleşkesini bekledi ve söze başladı:

    - Aileni ve kendini sadece kılıçla mı koruyabileceğini, hayatta tutacağını sanıyorsun. Hemen şimdi, şu anda oğlunun nefes borusuna iri bir köfte kaçsa, nasıl çıkartmayı planlıyorsun? Oğlun yerde öksüre öksüre, nefes alamamaktan yüzü morarmış, gözleri kanlanmış vaziyetteyken bile, sırtına vurmaya devam mı edeceksin? Bir köfte gibi absürt bir şey yüzünden ölse, kimi suçlayacaksın? Eşini mi? Etini yediğiniz hayvanı mı? Etrafındaki her şeyi suçlamalaktan...

    Masaya inen bir yumruğun sesi Feng'in sözünü kesti. Oğlu ard arda öksürüyor, iki eliyle boğazını tutuyor, diğer eliyle döşüne yumruk atıyordu. Morarmıştı. Feng yerinden kalkıp müdahale etmek istedi. Wei "Sen karışma ihtiyar! Ben hallederim." diye karşı çıktı. Gerçekten de oğlunun sırtına vuruyordu ama değişen bir şey yoktu. Morarmanın da ötesinde bir hal alıyordu çocuk. Feng "Çekil kenara!" diye bağırıp eliyle Wei'yi itti. Yerde kıvranan çocuğu kaldırdı, arkasına geçti, iki eliyle çocuğu göbek hizasında belinden kavradı ve ellerini birbirine kilitledi. Yumruk gibi üst üstr binmiş elleri kendine doğru güçlü bir şekilde bastırdı. Çocuğun boğazından hırıtılar duyuldu. Feng bir kez daha var gücüyle aynı hareketi yapınca, çocuğun boğazından fırlayan köfte parçası, babasının ayaklarının önüne düştü. Çocuk yavaş yavaş o narin, beyaz tenine tekrar kavuştu. Lu oğlunu ölecek sandığından ağlıyordu. Wei'nin göz bebeği neredeyse rengini kaplayacak kadar büyümüştü. Şaşkınlıkla, dehşet içinde Feng'e bakıyordu.

    Feng yürüdü, yerdeki köfte parçasını aldı ve Wei'nin karşısına geçti. Köfteyi Wei'nin göğsüne sıkı sıkıya bastırdı. "Kılıç her şey değildir, sersem herif!"

    Feng torbasını aldı ve kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açar açmaz rüzgarın şaşırttığı yağmur taneleri evin içine doluştu. Torbasından çıkarttığı bambu şemsiyesini açtı ve karanlıkta yürüyerek kayboldu. Ne Wei, ne Lu ne de küçük Mao bir daha hayatlarının hiçbir anında Feng'e denk gelmediler.
  • “Aynı ırmakta iki kez yıkanmaz” sözünü birçoğumuz duymuştur sanırım. Bende ilk duyduğumda alt metnini basitçe izah edebilmiştim kendime. Ancak Herakleitos’ un “Fragmanlar” ını okuduktan sora basite indirgemekle büyük hata ettiğimi fark ettim. Ben kimim ki basite indirgeyebileyim. Ki koca Sokrates bile kendisine Herakleitos’ un yapıtını okuyan Euripides’e şöyle demiş ‘ Anladıklarım çok güzel, öyle sanıyorum ki anlamadıklarım da. Herakleitos’ un derinliğine inebilmek için Deloslu bir dalgıç olmak gerekiyor.’
    Kitaba geçmeden –Kim bu Herakleitos – deyip onunla ilgili birkaç husustan bahsetmemek olmaz.-Kim Bu Herakleitos……?
    Bu toprakların bağrından kopmuş derler ya, aynen öyle. Efesli Herakleitos deneydışı felsefenin en büyük düşünürü, günümüzün birçok bilimsel gerçeklerini, deneysel bilimden yüzyıllarca önce şaşırtıcı bir sezişle kavramış bir Filozoftur.
    Efesin aristokrat bir ailesinden gelen Herakleitos’ un yalnızca soyu değil düşüncesi de aristokrat. Kendisine teslim edilen Kral Rahipliğini kabul etmeyerek ve küçümseyerek kardeşine bırakmış. Yurdunda yaşanan sosyo-politik gelişmeleri beğenmeyip, yalnızlığı yeğleyerek köşeye çekilmiş. Bu yalnızlık içinde varlığın özünü kavramaya çalışan Herakleitos yığını hor görmüştür. Hatta bir gün Artemis tapınağında çocuklarla aşık oynarken, kendisine şaşkınca bakanlara: Ne şaştınız reziller, demiş, sizinle birlikte devleti yönetmek daha mı iyi sanki? Herakleitos doğuştan kazanılan soyluluktan çok bilgelik aracılığıyla elde edilen soyluluğa inanmıştır.
    Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız, değişmenin kuralsız değil de, belli bir düzene, belli bir ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Bu ölçüye, bu yasaya Herakleitos “Logos” adını verir. (Logos’un tam anlamı, Yunancadan başka bir dile çevrilemiyor. Söz, anlam, düşünce, akıl anlamlarının tümünü birden kapsayan bir sözcüktür “Logos”) Herakleitos, tanrıca bir evren yasası olan Logos’un bünyesindeki evreni, boyuna akan bir süreç, başı sonu olmayan bir değişme olarak addediyor. Bu devinim esnasında: birbirine karşı olan, birlikte giden, birbirinden ayrılanlardan en güzel uyum (harmonia) ortaya çıkar( Soğuk ısınır, sıcak soğur, yaş kurur ve kuru nemlenir) . Karşıtlar arasındaki savaş olmasaydı, evrendeki nesnelerde olmazdı Herakleitos’ a göre.
    “Savaş her şeyin babası ve kralıdır: Kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkarır; kimini köle, kimini özgür kılar” der 53. Fragmanında Herakleitos.
    Herakleitos’ u bu kısa satırlara sığdırmaya çalışırsak haksızlık etmiş oluruz, o nedenle kitaba dönelim:
    Öncelikle Kitabın tanıtımına başlamadan Skythinos’a ait bir manzumeyi buraya bırakayım:
    Bu kadar acele etme sakın,
    Ephesoslu Herakleitos’ un kitabını bitireceğim diye,
    çıkacağın yol öyle dik ki,
    kasvetli, zerre ışık yok!
    Ama bir eren kılavuz oldu mu sana,
    aydınlanır bir anda,
    güneş ışığı bile hiç kalır yanında!

    Kitabın içeriğinden önce değinmek istediğim kitabın çevirmeni ve editörü. Benim elimdeki kitap ALFA yayınlarından; şu an hâlihazırda KABALCI yayınevinde de birebir aynı baskı mevcut. O nedenle iki yayınevini de tavsiye etmem mümkün. Kitabın çevirmeni, Türkiye’nin, Herakleitos başta olmak üzere ilk çağ filozofları üzerine en yoğun araştırmaları yapan ve Yunanca-Latince konusunda kendine güvendiğim bir hoca: Prof. Dr. Cengiz ÇAKMAK. Editör ise bir o kadar değerli hocamız Prof. Dr. Çiğdem DÜRÜŞKEN. Ekip sağlam olunca bize okumak düşüyor. Kitabın sol kesimindeki yaprak Yunanca metinler, sağ kanattaki yapraklar ise Fragmanları ve açıklamaları ihtiva ediyor.

    Fragman deyince aklımıza Sinema veya Tv tanıtım filmleri geliyor. Türkçe sözlükte manası bu ama köken olarak latince kökenli bir kelime ve “küçük parça” anlamında kullanılıyor.

    Herakleitos’ un “Doğa Üzerine (peri physeos)” adlı bir kitap yazdığı ve bu kitabı Artemis tapınağına adak olarak adadığı rivayet olunur. Artemis tapınağının yıkılması sonucu böyle bir eserin varlığı konusunda şüphelerin var olması normaldir. Diğer Antikçağ yazarlarının yaptığı alıntılar sayesinde ancak fragmanlar halinde günümüze ulaşabilmiştir. İlk kez 1867 yılında Hermann Diels’ in ikincil kaynakları tarayarak bir araya getirdiği bu fragmanlar Herakleitos’ un felsefi düşüncelerinin takip edilebileceği tek kaynaktır.

    Fragmanlar ne bir düz yazı ne de birer şiir üslubu taşıyor. Aslında daha çok konuşma esnasında alıntılanmış cümleler olarak görmek daha doğru. Ancak o kadar çok bilgece sözler söylenmiş ki, iki satırlık fragman üzerine düşünmek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Editöryel bir açıklama zaten fragmanın altında mevcut fakat açılama üzerine bile kafa yoruyorsunuz. Kitabın girişinde okuyucuya detaylı bir şekilde kitap ve Herakleitos anlatılmış. Burada o kısımdan ve fragmanların konularından bahsetmek istemiyorum. Sizin okumanız için kapıyı aralık bırakmak daha doğru olur kanısındayım. Ancak birkaç fragman ekleyerek biraz da olsa merakınızı uyandırma gafletinde de bulunacağım 

    • Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. [Her şey çatışma sonucunda meydana gelir]
    • Yaşam, taşları ileri geri sürerek oynayan çocuktur. Krallık çocuğundur.
    • Ruhu nemli olan biri, sakalı bitmemiş bir çocuk tarafından nereye götürüldüğünü bilmeyen sarhoş gibidir, yalpalar durur.
    • Hiç eksik olmasın zenginliğiniz Ephesoslular. Olmasın ki, alçaklığınız belli olsun.
  • Sevmem bu iletileri fakat mayıs ayında bir vedam oldu buraya. Döndüğümde site bana tamamen yabancıydı, birçok üye veda etmiş yeni yeni isimler eklenmişti. Ben döndüm onlar dönmedi. :/
    Burası bir siteden fazlası benim için ve ayrılan üyelerimizle konuşmadan ayrılmış olmak üzdü açıkçası. Yine aynı şeyi yaşamak istemiyorum. Olur da döndüğümde sizleri bulamazsam diye yazıyorum.

    Bir hal var bende bu aralar, çözemedim. Beni yoklayan bir sıkıntı, sürekli bir düşünme hali... Burada vakit geçirdiğim zamanlarda da içimdeki bu sıkıntının azalmadığını hissediyorum. Dün değerli bir hocam şu alıntıyı paylaşmıştı ve bir yorum, sanıyorum ki bezginliğimin sebebi bu.
    "Konu ne olursa olsun, verdiğin ”üzüntü” ve aldığın ”ɑh” bir cam pɑrçɑsındɑn dɑhɑ keskindir, dönüp dolaşıp üzerine bɑsɑrsın."
    -Ve o gün sadece bastığın yerin kanamaz.

    Düşünmeden yaptığım hareketler yüzünden çok sefer can yaktım ve zannediyorum ki ağır geliyor artık. Toparlanabilmek adına bir süre veda edeceğim. Kimi arkadaşlarla uzun süredir beraberim kimi üyelerimizle ise geç tanıştım. Yüzlerinizi görmesem de yüreklerinizin güzelliğini gördüm. Takip ettiğim, etmediğim herkes çok değerlidir benim için. Teşekkür ediyorum.

    Konuyla alakası yok ama hazır gidiyorum şunu da yazayım, o zamanlar da güncelleme bekliyorduk şimdi de. 7 ay geçti 1k, bu işe bir el at artık. :) Habire "güncellenecek düzelecek." diye kandırıyon bizi. :)
    Uzun zamandır "geceye şarkı bırak'çıları" da görmüyorum, özledim. Bir şarkı da bırakayım. :)
    Hayırlı akşamlar...

    "İçimde bir sıkıntı var akşam çöktü ondan mı?"
    https://m.youtube.com/watch?v=QcgH7o4JOxM
  • ISRARLA OKUMANIZI ÖNERİYORUM !!!!!!

    Yaşlı kadın yatağından kalktı.
    Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu.
    88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu.
    ...
    Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, saba
    h namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı.
    Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti.
    Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.
    Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı.


    Yaşlı kadın ‘Günaydın Anne, Günaydın Baba’ dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı.
    Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. ‘Günaydın Kocacığım’ dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı.
    Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp ‘Günaydın Evlatlarım’ dedi.
    Tüm çerçevelere kısaca göz atıp ‘Sizleri, hepinizi çok özledim’ dedi.

    Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama ‘Bir taksi istiyorum’ dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu.

    Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. ‘Patlama be adam’ dedi. Nihayet taksiye binebildi.
    ’Teyze hoş geldin’ dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. ‘Nereye gidiyoruz?’
    Kadın kısa bir sessizliğin sonunda ‘Tüm bir gün beni taşırmısın?’ diye sordu.
    ‘Sana 500 lira veririm.’
    Adam küçümser bir gülümseme ile, ‘Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze’ dedi.

    Kadın gülümsedi

    ‘O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?’

    ‘Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?’

    ‘Anıtkabir’e’

    ‘Anıtkabir’e mi?

    ‘Evet’

    ‘Tamam teyzeciğim’

    ‘Yaş kaç teyzeciğim?’

    ‘Seksen sekiz’

    ‘Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim’

    ‘Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum’

    ‘Haklısın teyzecim’


    Taksi Anıtkabir’in kapısına gelmişti. Şoför ‘Teyzeciğim geldik’ dedi. Dalgın görünen kadın ‘Evladım burada yardımına ihtiyacım var’ dedi. ‘Benimle gel’ Adam şaşırmıştı. ‘Tabii teyze’ dedi. Kuşkulu gözlerle ‘Bizi buraya alırlar mı?’ diye sordu.

    O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak ‘Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?’ dedi ‘Hayır’

    ‘Kaç yıldır Ankara’da yaşıyorsun?’

    ‘Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme’

    ‘Ee o zaman’

    ‘Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben’

    Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

    Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

    ‘Nasıl çıkacaksın Teyze?’ diye sordu.

    ‘Her ay nasıl çıkıyorsam öyle’

    ‘Her ay geliyormusun?’

    ‘Evet’

    Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti.
    ‘Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım’. Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra, ‘Hadi gidelim’ dedi.

    Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı.
    ‘Yoruldun mu Teyze’ dedi.
    Kadın sustu.
    Bir süre suskunluktan sonra ‘Evet hem de çok yoruldum’ diye cevapladı. Nereye gidiyoruz?’

    ‘Bankaya’!

    Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk’e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.

    ‘Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?’

    ‘Sor bakalım evladım’

    ‘Anıtkabir’de Atatürk’e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?’

    ‘Uzun hikaye evladım’

    ‘Olsun be teyze anlat ne olur’

    ‘Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende ‘Adalet’ dedim. Bunun üzerine ‘Ne güzel ismin varmış’ dedi. ‘Okulu bitirince ne olacaksın’ dedi bana. Hemşire dedim. Oda ‘Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır’ dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, ‘Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın’ dedi .’

    ‘Sen ne dedin peki?’

    ‘Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.’

    ‘Peki olabildin mi Adalet Teyze?’

    ‘Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.’

    ‘Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze’

    ‘Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin’ ‘Haklısın Adalet Teyze. Bu banka mı gelmek istediğin’?

    ‘Evet’!

    ‘Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?’

    ‘Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım?’

    ‘Osman teyzeciğim’

    ‘Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?’

    ‘Tamam teyzeciğim’!

    Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini
    fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü.
    ‘Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür’ diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

    ‘Hoş geldin Hakim Teyze’

    ‘Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.’

    ‘Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?’

    ‘Yok aksine hoşuma gitti. Sağol’

    ‘Nereye gidiyoruz?’

    ‘Seyranbağlarına’

    ‘Tabii’

    ‘Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen’

    ‘Tüm Anadolu’yu karış karış gezdik rahmetli kocamla’

    ‘Ne iş yapardı amca?’

    ‘Subaydı.’

    ‘Ne zaman vefat etti?’

    ‘1952′de’

    ‘Çok olmuş.Gençmiş’

    ‘Kore savaşında şehit oldu.’

    ‘Allah rahmet eylesin Hakim teyze’

    ‘ Sağol’

    ‘Seyranbağları’na geldik nereye gideceğiz?’

    ‘Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.’

    ‘Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben’ ‘Yok bekle burada’

    Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. ‘Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu’ yazısını okudu. Anlam veremedi. ‘Bu kadın burada ne yapar ki?’ diye düşündü.

    Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın ‘Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin’ dedi.

    Adalet hanım, buğulu gözlerle ‘İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın’ dedi.

    Araba hareket etti.

    ‘Nereye Hakim Teyze?’

    ‘Hemen iki sokak öteye’

    Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti.
    Bu binada da ‘Ankara Seyranbağları Huzurevi’ yazıyordu.

    ‘Bekle beni’

    ‘Tabii Hakim Teyze’

    Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp
    öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım’ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

    ‘İyi misin Hakim Teyze’

    ‘İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor’

    ‘Nereye gidiyoruz?’

    ‘Cebeci Asri Mezarlığına’

    ‘Tamam’

    ‘Teyze nerelisin sen?’

    ‘Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke’ye döndük. Allah’a Şükür Babam’da sağ salim döndü savaştan.’

    ‘Sonra ne oldu?’

    ‘Liseye Aydın’a gönderdi babam. Orada Atatürk’le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul’a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye’de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..’

    ‘Çocuğunuz var mı?’

    ‘Bir kızım bir oğlum vardı.’

    ‘Neredeler şimdi?’

    ‘Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.’

    ‘Ne güzel’

    ‘1978′de Fransa’da Ermeniler öldürdüler.’

    ‘Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani’ Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.’

    ‘Amin. Ya kızın?’

    ‘O eşi ve çocukları ile İzmit’te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.’

    ‘Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma’

    ‘Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol’

    ‘Geldik Teyze’

    ‘Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.’

    ‘Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.’

    ‘Yok beni alacaklar buradan’

    ‘Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim.
    Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 ‘yi ona veririm. Gerisi kalsın.
    Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.’

    ‘Çocukların var mı?’

    ‘İki tane ellerinden öperler.’
    Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.

    ‘Adları nedir?’

    ‘Kemal ve Ayşe’

    ‘Oğlumun adı da Kemaldi.’

    Sessizliğin ardından Osman’ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..

    ‘Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut.
    Atatürk’ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla.
    Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.’

    Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi.
    Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu.
    Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı.
    Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

    Ertesi gün Ankara’da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti.
    Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.
    Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı.
    Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti:
    ’Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ’a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ’ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları’ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ’ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.’

    Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar.
    Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını.
    Herkesin tek bildiği Osman’ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında
    ’Gökler bile sana ağlıyor’ diyerek ağladığıydı..
    .
    .
    İşte bu günlerde de adalet ağlıyor.
  • Atatürk'ün Adalet'i...

    Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı.

    Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi.

    Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. 'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı.

    Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi.

    Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu.

    Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. 'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi. 'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. 'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni taşırmısın?' diye sordu. 'Sana 500 lira veririm.' Adam küçümser bir gülümseme ile, 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze' dedi.

    Kadın gülümsedi

    'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'

    'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?'

    'Anıtkabir'e'

    'Anıtkabir'e mi?

    'Evet'

    'Tamam teyzeciğim'

    'Yaş kaç teyzeciğim?'

    'Seksen sekiz'

    'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim'

    'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum'

    'Haklısın teyzecim'

    Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi. 'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?' diye sordu.

    O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi

    'Hayır'

    'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'

    'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'

    'Ee o zaman'

    'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'

    Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

    Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

    'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.

    'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'

    'Her ay geliyormusun?'

    'Evet'

    Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı.

    Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi gidelim' dedi.

    Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi.

    Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de çok yoruldum' diye cevapladı.

    'Nereye gidiyoruz?'

    'Bankaya'

    Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.

    'Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?'

    'Sor bakalım evladım'

    'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?'

    'Uzun hikaye evladım'

    'Olsun be teyze anlat ne olur'

    'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim. Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. Oda 'Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır' dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın' dedi .'

    'Sen ne dedin peki?'

    'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.'

    'Peki olabildin mi Adalet Teyze?'

    'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.'

    'Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze'

    'Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin'

    'Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin'

    'Evet'

    'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?'

    'Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım'

    'Osman teyzeciğim'

    'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?'

    'Tamam teyzeciğim'

    Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

    'Hoş geldin Hakim Teyze'

    'Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.'

    'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?'

    'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol'

    'Nereye gidiyoruz?'

    'Seyranbağlarına'

    'Tabii'

    'Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen'

    'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla'

    'Ne iş yapardı amca?'

    'Subaydı.'

    'Ne zaman vefat etti?'

    '1952′de'

    'Çok olmuş.Gençmiş'

    'Kore savaşında şehit oldu.'

    'Allah rahmet eylesin Hakim teyze'

    ' Sağol'

    'Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?'

    'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.'

    'Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben'

    'Yok bekle burada'

    Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. 'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar ki?' diye düşündü.

    Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.


    Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın' dedi.

    Araba hareket etti.

    'Nereye Hakim Teyze?'

    'Hemen iki sokak öteye'

    Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da 'Ankara Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu.

    'Bekle beni'

    'Tabii Hakim Teyze'

    Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

    'İyi misin Hakim Teyze'

    'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor'

    'Nereye gidiyoruz?'

    'Cebeci Asri Mezarlığına'

    'Tamam'

    'Teyze nerelisin sen?'

    'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan.'

    'Sonra ne oldu?'

    'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..'

    'Çocuğunuz var mı?'

    'Bir kızım bir oğlum vardı.'

    'Neredeler şimdi?'

    'Oğlum dış işlerinde çalışıyordu.'

    'Ne güzel'

    '1978′de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'

    'Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani'

    'Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.'

    'Amin. Ya kızın?'

    'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.'

    'Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma'

    'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol'

    'Geldik Teyze'

    'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.'

    'Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.'

    'Yok beni alacaklar buradan'

    'Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.'

    'Çocukların var mı?'

    'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.

    'Adları nedir?'

    'Kemal ve Ayşe'

    'Oğlumun adı da Kemal'di.'

    Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..

    'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'

    Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi.

    Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

    Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.

    Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.

    'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.'

    Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu.
    Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında 'Gökler bile sana ağlıyor'
    diyerek ağladığı…