• Seks eğlenceli olsa da, açlığını çektiğim seks değildi. Onaylanmaktı. İstendiğimin, sevildiğimin, hatırlayabildiğim kadarıyla ilk kez "değerli" olduğumun onaylanması.
  • 742 syf.
    ·68 günde
    Mill on the Floss) isimli romanı, kitabın ana kahramanı Maggie dokuz yaşında küçük bir kız çocuğu iken açılır ve tam da yaşam tecrübesi edinmeye başlamış genç bir kadına evrilirken erkenden gelen ölümüyle sona erer. Eliot, romanın anlatı süresini belirleyen bu aralıkta okura Maggie gibi soru yönelten, okumaya meraklı ve çevresinde gelişen olaylara karşı ilgili kızların dönem İngiltere'sinde deneyimledikleri sosyalleşme sürecine dair baskıları; benlik oluşumları kadar benlik algılarını da yaralayan "toplumsal cinsiyet olarak kadınlık" kavramının toplumsal kurulumu karşısında yaşadıkları iç çelişkileri ve öz-şüpheyi; kadınları bütünüyle baskılamış bir toplumsal yapıda varlık gösterebilmek için kabullendikleri fedakârlıkları; kendi psikolojik ve ahlakî gelişimlerini mümkün kılacak yolları el yordamıyla bulma çabalarını ve erkeklerin "önemli" addedildiği bir toplumsal yapıda psişelerinde meydana gelen yaraları gözler önüne serer.
    Tür olarak Bildungsromanı aşındırmak
    Romanın diğer karakterleri ile Maggie arasındaki gerilimli ilişkinin sürekli değişen dinamikleri içerisinde okur, küçük kızın tüm içsel çelişkilerine şahitlik eder. Bu bağlamda Floss Nehrindeki Değirmen, kişisel serüveni, varoluş çabası ve yaşama kendi varlığı bağlamında anlam katma çabası erken gelen bir ölümle kesilen Maggie’ye odaklanmış bir Bildungsroman’dır diyebiliriz. Bu romanı, Bildungsroman türünün "erkek" ana kahramanlı diğer örneklerinden ayıran ve onu feminist bir bağlamda yeniden okumamızı mümkün kılan ise Eliot’ın ana karakterinin psikolojik ve ahlakî gelişimi üzerine kurulu bu roman türünü yeniden-yazıma tabi tutarak aşındırmasıdır. Kadın olmanın beraberinde getirdiği toplumsal baskılar, kadına yüklenen fedakârlık, meleksilik, adanmışlık; kısaca erkeğin ve erkekegemen toplum düzeninin varlığını aynı koşullar altında sürdürmesine ve yeniden üretmesine önemli ancak bir o kadar da ikincil bir katkı olarak "kadınlık" gibi meseleler, Maggie’nin eril algıyı büyük ölçüde içselleştirmesine, ağabeyi Tom’a kendini sevdirmek uğruna türlü ödün vermesine ve romanın son çeyreğinde yaşadığı kısa süreli ahlak temelli sürgün sonucunda da derin bir suçluluk duygusu altında ezilmesine neden olacak; böylesi bir ağırlığın altında ağabeyine, hem kendini hem de ona karşı beslediği sevgiyi ispatlamak uğruna nehirdeki taşkın sonucunda yitip gidecektir. Bir bakıma Eliot bize kadın kahramanın yazgısının kendi kişisel serüveninin yarıda kesilmesi olduğunu göstermektedir. Maggie, bir Bildungsromanı mümkün kılacak kadar uzun bir yaşam süremeyecek, kendi serüveninde yol kat edip gelişemeyecektir. Bu anlamda Eliot, Floss Nehrindeki Değirmen’de kahramanı kadın olan bir anlatı aracılığıyla, o kahramanın psikolojik ve ahlakî gelişimini ölüm gibi geridöndürülemez bir sonla kesintiye uğratarak, bunu da ataerkil ve erkekegemen algının kadınlara yüklediği ve içselleştirmelerini sağladığı öz-yıkım dinamikleriyle gerçekleştirerek bizatihi Bildungsroman türünün kendisini yeniden-yazıma tabi tutarak aşındırmaktadır.
    Eril onay ve kadınlık inşaları
    Romanın açılışından itibaren Maggie’nin ağabeyi Tom’a karşı duyduğu sevgiye vurgu yapar Eliot. Dönem İngiltere'sinde kız çocuklarına yüklenen tek toplumsal rol erkekegemen toplum düzeninin uygun gördüğü kurallara göre kendi toplumsal cinsiyetlerinin gerektirdiği davranış biçimini edinmeleri; böylelikle etraflarındaki erkeklerin onayını alarak güvenli bir yaşam sürmeyi başarmalarıdır. Kadınların toplumsal rolleri kamusal alana taşınmaz, onlardan eğitim görmeleri ve ailenin sorumluluğunu almaları beklenmez. Kişisel gelişime dair her türlü yatırımın erkek çocuğa yapıldığı bir toplumda kız çocuktan beklenen uysal, ev işlerinde becerikli, fedakâr olması; bir anlamda erkeğin yaşamını olabildiğince kolaylaştırmasıdır. Eliot, roman boyunca ağabey Tom ile Maggie arasındaki farkı açık bir biçimde ortaya koyar. Maggie okumaya meraklıyken Tom, tam da becerikli bir çiftçiden beklenecek yeteneklere sahiptir. Ancak baba Bay Tulliver, oğlunun okumuş bir genç adam olmasını istemekte, onun kendisi gibi basit bir değirmenciden "daha fazlası" olmasını arzulamaktadır. Bu nedenle Tom’u akıl dışı bir eğitim almaya zorlarken, entelektüel bir zekâya sahip olduğunu bildiği, okumaya meraklı Maggie’yi bu anlamda neredeyse yok sayar. Bay Tulliver, Maggie’nin yeteneklerinin farkındadır; ancak kendisinin de mensubu olduğu, normlarını içselleştirdiği dönem İngiltere'sinin toplumsal yapısı onu Maggie için farklı bir gelecek tahayyül etmekten alı koyar. Bu bağlamda Eliot, eril ve erkekegemen kodların yeniden üretilmesinde işleyen dinamikleri büyük bir başarıyla işlemektedir. Esasen baba Tulliver her iki çocuğunun da yeteneklerini yok sayarak hem Maggie hem de Tom’u toplumsal kodların dayattığı biçimde yetiştirme yoluna gider. Bu da her iki çocuğun da sıkıntılı günler geçirmesine neden olur. Ancak yine de Tom, erkek toplumsal cinsiyetine mensup olmanın avantajlarınden faydalanacak, kendisini var etme yolunda daha özgür adımlar atabilecektir. Oysa Maggie’nin kendi varlığına bir değer atfedebilmek için kendini gerçekleştirmek gibi bir olanağı yoktur. O ancak etrafındaki erkeklerin kendini sevmesi ve ona bir değer atfetmesi aracılığıyla kendine bir değer atfedebilmektedir. Bu da kendini sürekli bir biçimde sorgulamasına, yaptığı her hareketin sonucunda kendini suçlu ve değersiz hissetmesine neden olur. Bu hastalıklı benlik algısı dönem kadınlarının aşk ile kurdukları ilişkiyi anlamak açısından da önemlidir. Yaşama bir değer katarak kendi varlığını anlamlandıramayan kadın kahraman ve karakterler çoğunlukla kendilerini değerli hissetmek için bir ikincinin yoğun onayına ihtiyaç duyarak aşk tuzağına düşerler. Söz konusu aşk tuzağı dönem koşulları gereğince büyük bir servete sahip olmayan genç kızların mutlak bir suretle evlenme ve böylelikle de geleceklerini güvence altına alma zorunluluğu ile birleşince kadın kahramanın hem erkek toplumsal cinsiyetinin onayına muhtaç olma gereksinimi hem de bu gereksinim sonucunda erkekegemen toplum yapısına teslim olmasıyla sonuçlanan süreç daha da anlaşılır bir hâl alır. Ev içi yaşam dışında bir varlık gösteremeyen, kendini gerçekleştirmek adına eylemde bulunamayan bir toplumsal cinsiyetin dünyadaki varlığını onaylatma çabası için de aşk peşinde koşmasında anlaşılmayacak pek de bir yön bulunmamaktadır. Benzer biçimde evlilik kadınların hayatlarını güvence altına almaları için tek geçerli yoldur. Maggie de aşk tuzağına düşecek, dahası bunu toplumsal normlara bütünüyle aykırı bir biçimde yaptığı için cezalandırılacaktır.
    Lucy ya da Maggie olmak
    Dönem İngiltere'sinde kadınlar üzerindeki baskı ve kadınlığın ne olması gerektiğine dair tanımlar öylesine keskin, öylesine yerleşik bir niteliktedir ki erkekegemen toplumsallaşma sürecinden geçmiş, yetişkin kadınlar eril dayatmaları büyük ölçüde içselleştirmiştir. Eliot bu içselleştirmenin en kuvvetli örneklerinden birini kolayca biçim verilebilen saçlar ile inatçı saçlar arasındaki ayrım üzerinden gösterir okura. Maggie’nin kuzeni Lucy kolayca şekil verilebilen ince saçlara sahiptir. Annesi küçük kızın saçını küçük bukleler hâlinde kıvırmakta hiçbir zorluk çekmez. Oysa Maggie’nin gür ve inatçı saçları vardır. Dahası Maggie hareketli bir çocuk olduğu için Bayan Tulliver’ın zar zor biçim verdiği saçları hemen bozulur; doğal, dağınık ve kabarık hâline geri döner. Maggie’nin "inatçı" saçlarına dair bu durum ailenin kadınları arasında Maggie’nin karakterini yansıtan bir nitelik olarak değerlendirilir. Onlara göre küçük kız, genç kızlığa adım attığında saçlarından da kolaylıkla anlaşılan bu özelliği -inatçılığı- nedeniyle kendine kolay kolay uygun bir eş bulamayacaktır. Maggie’nin saçları aile arasında o kadar büyük bir meseleye dönüşür ki en sonunda küçük kız saçlarını keserek bu soruna bir son vermek ister. Ancak bu sefer de kendisini küçük bir oğlan çocuğuna dönüştürdüğü için alaya alınır, hatta azarlanır. Dahası Maggie’nin ten rengi de yeterince açık değildir. Bu da büyük bir servete sahip olmamasıyla birleşince Maggie’nin geleceğine dair şüphelerin daha da belirgin bir hâl almasına neden olur. Bir diğer ifadeyle Maggie küçük yaştan itibaren davranışları nedeniyle olduğu kadar fiziksel özellikleri nedeniyle de eleştirilir. Maggie kendine güvenli bir genç kadına dönüşmesini mümkün kılacak her türlü onaydan yoksun bırakılmıştır. Yalnızca babasının kendisine karşı beslediği sevgiden emindir; ancak bu sevgi de dönemin erkekegemen kadınlık anlayışından bağımsız olmadığı için Maggie küçük yaştan itibaren kendi içinde bir tür sürgünü deneyimler. Dönem kadınlarının erkekegemen kadınlık algısını içselleştirmiş olmaları da kadınlar üzerindeki toplumsal baskının erkek müdahalesine gerek kalmadan kadınlar arasında yeniden-üretilmesini ve bir nesilden diğerine aktarılmasını mümkün kılar.
    Beyaz ten ve sarı saçın meleksilik ve iyi huy ile ilişkilendirilmesi ise dönem İngiltere'sinin erkek şair ve yazarlarının ürettiği "iyi kadınlık" tiplemeleri ile yakından ilgilidir. Eliot, eril edebiyat üretimindeki kadınlık imgelerinin toplumsal normların bir parçası hâline gelişini büyük bir başarıyla yansıtır. Babasının kaçınılmaz iflasından sonra kendini yalnızca dinî eserler okumaya adayan Maggie, Philip ile tekrar karşılaşması sonucunda farklı kitaplar okumaya geri dönecek; ancak bu sefer edebiyatın dayattığı kadınlık tipleme ve basmakalıplarını sorgulamadan edemeyecektir. Philip’in ödünç verdiği bir kitabı bitiremediğini itiraf ederken şöyle demektedir,
    Maggie, “Kitabı bitiremedim,” diye cevap verdi. “Parkta roman okuyan sarı saçlı genç kıza gelir gelmez kitabı kapadım. Ve esere devam etmemeye karar verdim. O beyaz yüzlü kızın Corinne’in aşkını elinden alıp, onu mutsuz edeceğini hemen anladım. Artık sarı saçlı kadınların bütün mutlulukları alıp götürdükleri o romanları okumamaya kararlıyım. Neredeyse sarışınlar aleyhinde peşin hükümlere sahip olmaya başlayacağım: Eğer şimdi bana siyah saçlı bir kadının zafere ulaştığı bir roman verirsen o zaman denge sağlanmış olur. Rebecca’nın, Flora Macivor’un, Minna’nın ve diğer mutsuz esmerlerin intikâmını almak istiyorum.” (470)
    Edebî babaların dünyasında
    Görüldüğü üzere genç kız yaşadığı toplumda fiziksel özelliklerin kadınların yaşamlarında ve geleceklerinde oynadığı rolün bütünüyle farkındadır. Fiziksel özellikler salt fiziksel özellikler olarak kalmaz. Onlar aynı zamanda bir kadının karakterini, naturasını gözler önüne seren işaretler olarak da değerlendirilir. Eliot burada eril edebiyat eserlerindeki farklı kadın kahramanları Maggie’nin ağzından sıralayarak erkek yazarların yüzyıllar içerisinde inşa ettikleri kadınlık basmakalıplarına açık bir eleştiri getirmektedir. Bu anlamda Eliot dönemi için son derece yenilikçi bir işe soyunmakta, edebiyat üretim ve tüketimi ile bu eserlerin erkekegemen toplum yapısının inşasında oynadığı rolü gözler önüne sermektedir. Özellkle John Milton, Alexander Pope gibi şairlerin sıradan bir İngiliz evinde kolaylıkla bulunan, okunan edebiyatçılar olduklarını da göz önünde bulundurduğumuzda bu etkinin ne derece kuvvetli olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. Gerçekten de dönemin eril edebiyat üretimi kadınlık imgelerini "meleksi" ve "fettan" kadın dikotomisi üzerinden kurar. Bu dikotomi çerçevesinde sorgulayan, meraklı, dışa dönük, hareketli kız çocukları "fettan" kadın kategorisine yakın düşerler ve bu tipte kızların ehlileştirilmesi için türlü yönteme başvurulur. Meleksi kızlar ise fedakâr, diğerkâm, sevecen ve edilgendirler. Dikotominin iki kutbundaki bu kadınlık basmakalıpları önceden de ifade ettiğimiz üzere kimi fiziksel özellikler ile ilişkilendirilmiştir. Kıvırcık, kabarık, sert telli ya da kızıl saçlar ile birlikte koyu ten rengi fettan kadın tiplemesinin genel özellikleriyken açık ten, düz ve yumuşak saçlar, sarışınlık ve beyaz ten meleksi kadın tipinin özellikleridir. Elbette bu dikotominin kurulmasında bir diğer önemli faktör de İngiltere İmparatorluğu'nun kolonileriyle ve bu kolonilerdeki "yerli halk" ile kurduğu ilişki bağlamında okunmalıdır. Yerli halkları "ötekileştirmek", "ehlileştirlmesi", Batılı standartlara uygun hâle getirilmesi gereken bir "unsur" olarak görmek Batılı kadın tiplemesinin (açık tenli ve sarışın) dışında kalan kadınlık hâllerini ya bütünüyle egzotik cinsel bir nesneye indirgenmesine ya da yerli kadın basmakalıbını anıştıran her türlü kadınlık hâlinin bir tehdit unsuru olarak değerlendirilmesine neden olmuştur.
    Zıt ikizler ve eril himaye
    Romandaki bir diğer önemli unsur da Eliot’ın kuzen Lucy ile Maggie arasındaki varoluşsal farkları ortaya koyarken bugün feminist edebiyat kuramında sıkça başvurduğumuz "zıt ikiz" kavramını yazınsal bir strateji olarak kullanmış olmasıdır. Önceden de belirttiğimiz üzere Lucy erkekegemen İngiliz toplumunun genç bir kızdan beklediği tüm özelliklere sahiptir. Öyle ki genç kızlığına kadar olan süre içerisinde annesi genç Lucy’yi ileride uygun bir evlilik yapabileceği biçimde yetiştirmiş; bir anlamda genç kız çocukluğundan itibaren başarılı bir evlilik için hazırlanmıştır. Diğer taraftan Maggie’nin uygun bir evlilik yapabileceğine duyulan inanç pek de kuvvetli olmadığından Bay Tulliver, Tom’a ileride kız kardeşine iyi bakması, onu hayatta yalnız bırakmaması için sürekli telkinde bulunur. Bu da dönem İngiltere'sinin bir diğer önemli kamusal niteliğini ortaya koymaktadır. Bilindiği üzere İngilitere hukukunda ebeveynlerin ölümünden sonra tüm mülk en büyük erkek kardeşe kalmaktadır. Bu da kız çocuklarının kendilerine bir gelecek kurmak konusunda hiçbir söz hakkına sahip olmadıklarını gösteren bir diğer önemli noktadır. Evlenmeyen bir genç kız bu sefer de ailenin en büyük çocuğu olan ağabeyinin eline bakmak zorunda, onun kendisine biçtiği yaşamı sürdürmek zorunda kalmaktadır. Bu çerçeveden okunduğunda Maggie’nin ağabeyinin sevgisi için duyduğu ihtiyaca bir de ekonomik ve yaşamsal boyut eklenmektedir. Bir diğer ifadeyle Maggie’nin ağabeyine duyduğu varoluşsal ihtiyaç birden fazla boyuta sahiptir. Hem dünyadaki varlığının onaylanması için ağabeyinin sevgisine ve kabulüne ihtiyaç duymaktadır hem de evlenmemesi durumunda yaşamını idame ettirmesini mümkün kılacak maddi koşulların sağlanmasında ağabeyinin insafına kalmıştır.
    Eliot bu romanında İngiltere toplumunda öncelikle kız çocuk ardından da genç bir kadın olmanın ne anlama geldiğini, erkekegemen toplum yapısının kadın psişesi üzerindeki etkilerini, aynı yapının kadına dayattığı ekonomik zorunlulukları ve bunlar sonucunda kadın psişesinde meydana gelen öz-yıkıma dönük dinamikleri farklı katmanlarda işleyerek gözler önüne serer. Eliot kadınlığa dair meseleleri ele alırken kadın toplumsal cinsiyeti ile baş etmek zorunda kalmış diğer yazarlar gibi eril edebiyat algısına ve bu algının üretimine de meydan okur. Bildungsroman gibi iddialı bir türü ele alarak bir kadın roman kahramanı için bu hem içsel hem de dışsal yolculuğun olanaklarının neler olduğu sorusuna yönelir. Öyle görünmektedir ki kadın toplumsal cinsiyetine atfedilen ikincil özellikler kadının "doğasına" dair efsaneleşmiş söylencelerin dayatttığı gibi kadın türünün özellikleri olmaktan ziyade, eril bir söylemin içerisinde yeniden-üretimleri mümkün kılınmış ve bu yolla da toplumsal yaşamda kadının içselleştirmesi sağlanmış bir dizi iknâ mekanizmasından ibarettir. Kadına belirli türde "bir şey" olmak dayatılır. Bu "olmaklık" da içselleştirildiği ölçüde hakikatin ta kendisiymiş gibi yeniden-üretilir. Floss Nehrindeki Değirmen eril algının ve erkekegemen toplum yapısını belirli kadınlık hâllerinin yeniden üretiminde nasıl bir rol oynadığını Maggie Tulliver’ın öyküsü aracılığıyla anlatan en kuvvetli örneklerden bir tanesi.
  • 243 syf.
    İnsan, insan olabilmek için de yine bir insana ihtiyaç duyar, toplumsal bir varlık olarak. Tıpkı yazarın da baba olduktan sonra hayatın farklı boyutuna geçtiğinden, olgunlaşmaya başladığından söz ettiği gibi. Bir insanın sorumluluklarını almaya başlamak, onu yetiştirmeye başlamanın da ilk adımlarıdır.
    Çocuklar ilk adımlarını düşe kalka atmayı öğrenirken birden koşmaya başlamasını arzularız. Biran önce ve herkesten fazla matematik öğrensin yabancı dil öğrensin de onun başarılarıyla mutlu olalım isteriz eksikliklerimizi tamamlamak istercesine. Bu hatada, başarı düzeyini arttırmak hatta öğrenci sorumluluğunu üstünden atmaya çalışan eğiticilerin de büyük bir payı vardır. Çoğu veli de bu açmazın içine düşer, öğretmenin direktifleri doğrultusunda.. Her ikisi de ister ki öğrenci başarılı olsun aynı zamanda robot gibi yerinde otursun, mümkün olduğunca konuşmasın, sormasın hep çiçek olsun kaktüs olup rahatsızlık vermesin. Oysa çocuklar ya da gençler, fikirlerini, edindiği bilgileri sorgulayıp tartışmadığı sürece gelişme imkânını elde edemeyecek, sadece verilenle yetinmeyi ezberlemeyi öğrenecektir.
    Başkalarına tabi yetişen öğrenci modeli kendi mesleğini seçemez dahası yeteneğini keşfetmek gibi bir farkındalığa sahip olamaz. Gelecekleri hakkında da onları tanıdığını iddia eden günün popüler mesleklerini tercih eden ebeveyn ya da rehber öğretmenler karar verici olur. İşte mutsuz verimsiz sadece günü kotarma peşinde olan, çalışan modelleri de böylesi yanlış tercihler sonrası ortaya çıkmaktadır.
    Yazar yol göstericiliğini tecrübelerinden çıkarımlar ve örnek hikâyelerle süsleyip anlatımına canlılık katmış. İlgi çekici olanlara değinmekte fayda görüyorum. Öğretmenin sıkıcı olması birçok öğrencinin derse odaklanamaması dersin içine girememesinde olumsuz etkendir. Öğretmenin heyecandan uzak aynı ses tonuyla dersi okuyarak bitirmesi zamanla öğrenciyi o dersten ve konudan uzaklaştıracaktır. Öğrenciyle aktif yapılmayan söz hakkı verilmeyen ders sadece öğretmenin zamanını doldurup görevini tamamladığı hissi yaşamasına yarar. Yazar ne kadar ilgi çekici olduğunuzu denetlemek için de küçük bir testle yine kendinizin kontrolü yapmanız gerektiğini, basit bir ses kaydıyla fark edebileceğinizi söylüyor. Bu konu temelde önemlidir çünkü öğrenci derse odaklanıp katılmadıktan sonra öğretmeye çalıştığınız hiçbir şey kazanım haline gelmeyecektir.
    Yine ilerleyen sayfalarda rastladığım bizzat tanık da olduğum, ‘bir linç takımına katılmak’ diye nitelendirilen öğretmen odalarında rastlanan kulis olayı. Bir dönem vekil öğretmenlik yaparken her gün bir öğrenci masaya yatırılır; olumsuz görülen bütün özellikleri, tembel yaramaz, dersin akışını bozuyor diyerek gündeme oturtulur, nöbetçi öğretmen de koridorda bahçede de yaramazlık ettiğini söyler ona şahitlik ederdi. O çocuk öyle kabul edilip neden ya da ne yapılabilir gibi çözümün peşine pek düşülmezdi. Yazar da basit ama insan hayatında fark yaratabilecek ‘yankı’ hikâyesinden bahsediyor. Yankıyı “hayatın kendisi” olarak nitelendiriyor. Eğer daha fazla sevgi istersen daha fazla sevgi ver, daha fazla nezaket ve anlayış istersen daha fazla nezaket ve anlayış göster. Aslında hayatın düsturu olmalı, çünkü hayat verdiklerinizi bir şekilde size döndürüyor. Bunu da kendini doğrulayan kehanet varsayımıyla bağdaştırıyor. Tıpkı büyüklerimizin dediği gibi: “Bir insana kırk defa deli dersen deli olur.”
    Çocuklara olumsuz şeyleri söyleyip eleştirel yaklaşmaktansa ‘gelecek sefer’ kelimesiyle başlayıp devamında pozitif bir alana sürüklemeliyiz. Bu yaklaşım hem suçlama ifadelerinden uzaklaşıp kendini değersiz hissettirmeyecek hem de negatif davranışları ortadan kaldırmasına yardımcı olacaktır. Verilen cezalar yapılan hatanın bedelini ödemiş hissi yaratır ki bu da o davranışta hiçbir şekilde olumlu değişim getirmez. Çünkü ödediği bedel aynı hatayı tekrarlama isteği uyandıran bir kısırdöngü halini alır.
    Daha iyi ve doğruyu elde ederek doyuma ulaşan, bir hayata sahip olmak da sürekli öğrenme sonucu gerçekleşebilecek bir kazanımdır. Yazarın da vurguladığı gibi öğrenmenin yaşı yoktur; öğrenmek ve gelişmek en büyük zenginliktir. Yarattığınız farkla bunu daha çok hissederek yaşayacaksınız. Yaş haddine takılmadan öğrenmeyi, gelişmeyi hayat felsefesi edinen insanlar aynı zamanda bu zenginlikten payını alanlardır.
    Yazarın öğretmenlere önemli vurgularından biri de öğrencilere öğretmeyi hedeflediği ders konusunu hazırlarken öncelikle kendisinin bu konunun önemini kavraması ve hayata geçirmede örnekler verebilmesi gerektiğidir. Aksi takdirde hedeflenen kazanımların hiçbiri gerçek anlamda kazanılmayacaktır. Aslında öğrenci de kendini önemli hissetmek, öğretmeni tarafından takdir edilmek, varlığının farkına varıldığını bilmek ister. Her birinin farklı değerler taşıyan birbirinden apayrı acı ya da tatlı birçok hikâyesi vardır. Sizin tavrınız, bu hikâyenin bir parçası olmanızı sağlayacak ya da hep dışında bırakacaktır. Tıpkı yazarın hatırlattığı kırlangıç hikâyesindeki gibi.
    Hayatta tek başına gösterilen çabayla, hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmanın bir acizlik olduğunu düşünüyorum. Kendi yaşamımdan bir örnek vermek isterim. İş dolayısıyla bir dönem bulunduğum kırsal alanda öğrendiklerimi paylaştığım anneler ve derslerine destek olduğum birkaç öğrenciyle yaşadığım manevi doyum pek az şeyde hissedebileceğim türdendi. Çünkü yaptığınız iyilik ya da gösterdiğiniz fayda bir başkasında çoğalıp zincirleme bir etki yaratabilirsiniz, kurtarılan her bir denizyıldızı hikâyesi örneğindeki gibi. Öğretmenin görevi de öğrenciyi kaybetmek değil kazanmaktır. Herkesin ayrı bir değer taşıdığına ayrı bir dünya olduğuna inanmasıdır.
    Öğretmen öğrencinin psikolojik durumunu hissedebildiği gibi, öğrenciler de aynı şekilde bunun farkına varabilir. Öğretmenin mutsuz ya da gergin halini hissedip olumsuz bir şekilde etkilenebilir. Sınıfta bulunan birçok öğrencinin o günkü ruh haline zarar verebileceği gerçeğini hatırlayıp gülümseme gibi pozitif etkisi olan mimik ve jestlerini öğrencilerinden esirgememelidir. Hata yaptığında özür dilemeyi ya da yapılan basit de olsa güzel bir davranış için teşekkür etmeyi bilmelidir. Sadece başarı değil gayret göstermek de takdir edilmelidir ki öğrenci o sınıfa korku ve kaygıyla girmesin. Korkunun başarının önünde daima önemli bir engel olduğu unutulmamalıdır.
    Yazar hayatında olumlu değişimle fark yaratmayı esas alan kişisel eğitim kitabı tarzında aynı zamanda kutsal bir amaca hizmet eden değerli bir eser ortaya çıkarmış. Hayat uzun bir yolsa, öğretmen olma yolunda da tecrübelerden, hikâyelerden ders çıkarılarak oluşturulan rehber niteliğindeki bu eser, insan yetiştiren herkesin okuması hatta yetinmeyip notlar da alması gereken bir kitap..