• Arabayı sokağın başında bıraktı, yürüdü. İki katlı, cephesi sonradan sıvanmış ahşap bir evin önünde durdu. Sıvalar yer yer dökülmüş; üstü bir zamanlar mavi boyalıymış. Kapının tahtasından ahşabın damarları fırlamış: ihtiyar bir adamın kolu gibi. Üstünde eski Türkçe iki sayı: okuyamadı. Kapının pervazında bir sayı plakası. Eski sayıları, ona bakarak tahmin etti. İki zil var: yanlarında yazı yok. İkisine birden bastı. Kapının yanındaki pencerede bir genç kız başı göründü, kayboldu. Sonra aynı kızı karşısında gördü kapıyı açarken. Kız gülümsedi: “Kimi aradınız?” İlk izlenimleri daima iyidir benim hakkımda. Sonrakileri de iyidir. Kimi aradığını söyledi. Burada oturuyormuş, biraz çarşıya çıkmış, şimdi gelecekmiş. İçeri girdi: geniş bir taşlık. Duvarda bir eski zaman aynası, altında mermer kaplı yarım daire bir masa, oymalı; hasır koltuk da olmalı diye düşündü. Evet, vardı. Koltuğa oturdu. Kız, penceresinden göründüğü odaya girmesini rica etti. “Siz kızkardeşisiniz değil mi?” “Evet.” Harap bir ev, eski bir iki koltuk: kumaşları yırtılmış, tahta kısımlarında cila kalmamış. Kaplamaları kalkmış iki sehpa: üstleri dalgalı deniz gibi. Duvara dayalı küçük bir masa; üstünde, kabı çıkmış bir radyo: kabuksuz bir meyve gibi. Lambaları, telleri meydanda. Duvarlarda, kararmış çerçeveler içinde soluk fotoğraflar: fesli, palabıyık adamlar, beyaz elbiseli, uzun boyunlu kadınlar. Hepsi zayıf, melankolik bakışlı. Belki de resimlerin eskiliğinden öyle görünüyor. Genç kız karşısında oturuyor: resimlerdeki gibi soluk beyaz yüzlü, uzun boyunlu. Hasta bir güzelliği var. Çorap giymemiş: çıplak bacakları düzgün. Elleri bakımsız: manikür yapmamış, tırnaklarını kısa kesmiş. Acaba o mu? Olmadığını biliyorsun. İstediğim gibi düşünebilirim. Çok genç, çok mahzun görünüşlü. Fakat gülerken gördüm: mahzun değil. Dudaklarını ileri uzatmış: çocuk gibi. İri siyah gözlerini dikmiş, inceliyor beni: korkusuz. Hiç çekingen değil. Hayır bu değil. Selim’i tanıyor. Acaba üzülmüş müdür? Kusursuz bir güzelliği var. Bakımsızlığının içinde daha çok belli oluyor güzelliği; odanın içinde tek parlayan yer onun teni. Saydam bir ten. Kendine çeki düzen verse bu kadar güzel görünmez. Hareketleri o kadar ağır ki, insan sıcak bir yaz gününde güneşe bakarken duyduğu yorgunluğu yaşıyor onunla. Kısık bir ses. Kesik bir konuşma. Kirpikleri havayı süpürüyor: uzun ve dağınık. Her tarafı uçuşuyor; bu dünyadan olmayan birşeyler var tavırlarında. Aynı zamanda, gizlemeye çalıştığı bir basitlik, haşinlik seziyorum. Özellikle başını yukarı kaldırdığı zaman. Biri, ona, bunu söylemeliydi. Yazık.
Bununla birlikte, nesli tükenmiş yaratıkların, bilinmeyen bir dünyanın kokusunu getirmeleri gibi bir çekiciliği yayıyor çevresine. Turgut’un yıllardır unuttuğu, belki Aksaray’da çocukluğunu yaşarken kapılmış olduğu bir büyü, bir başkalık var tavırlarında. Kollarını kavuşturmuş, ayak bileklerini bitiştirmiş, misafiri yalnız bırakmamak için oturuyor. Herhalde, Esat’ın arkadaşlarıyla da oturur. Selim’le de günlerce oturmuştur. Turgut’a, tanımadığı için biraz yadırgayarak bakıyor. Gelişi hakkında tahminler yürütüyor. Bu yabancıyla Esat’ın ne gibi bir ilişkisi olabilir? Fakat, rahatsız değil: durumdan memnun olduğu duruşundan belli. Duygularını saklamaya çalışacak kadar eğitimden geçmemiş. Turgut’un gözlerine korkusuzca bakıyor. Turgut da bu bakışların verdiği rahatlıkla, yabancılık çekmeden çevresini inceliyor. Turgut’un radyoya baktığını görünce, gülümseyerek: “Ağabeyimin radyosu,” dedi. “Üst kattaki radyoyu beğenmiyor. Bunu çok rahat kullanıyormuş:” Turgut kıza baktı: sorgulu, yumuşak. “Açıp kapaması kolay oluyormuş.”Güldü. Ne uzun dişleri var. Onu sormamıştım; Selim’i sormuştum. “Ayağını bir vuruyor yere.” Ellerini hafifçe iki yana açarak anlatıyordu. Dirseklerini karnına dayamış. Sizin yanınızda ne kadar rahat hissediyorum kendimi, diyordu. Bana güven veriyorsunuz. Öyleyimdir. Nasıl anladın hemen? Ne güzel kımıldıyorsun beyaz bacaklarınla. İçgüdülerinle ne güzel düzenler kuruyorsun. “Radyo çalışıyor. Sonra, kapamak istediği zaman, bir daha vuruyor ayağını yere: sönüyor.” Güldüler. Güldük. “Ben yapabilir miyim dersiniz?” “Sanmam. Döşeme tahtalarının neresine vurulacağını bilmelisiniz. Ondan başka kimse yapamıyor bunu evde.” Ellerini zarif bir hareketle birleştirdi. Turgut, onu rahatsız etmeden odayı gözden geçirmeye devam etti. Burada ne arıyordun acaba Selim? Nasıl bir masal dünyası kurdun kendine burada? İki raflı küçük bir kitaplık. Altta, sararmış ve uzun süredir dokunulmadığı belli olan eski dergiler: sinema dergileri, resimli tarihler. Üstte, yeşil, mavi ciltli, ne olduğu anlaşılmayan kitaplar, beyaz kapaklarıyla kendilerini ele veren Bakanlık Klasikleri. Bu evde, okumaya düşkünlük yok. Her tarafta görülen köhneliğe rağmen, yaşamaya, hem de hareketli, canlı, hızlı yaşamaya düşkünlük var. Evin bütün loşluğuna rağmen, bir aydınlık seziliyor: gizli bir aydınlık. Genç kızın teni gibi bir aydınlık. Kitaplığın üstünde iki sigara tablası, yeşil camdan: kenarları kırılmış. Üstlerinde, ezilmiş sigara küllerinden bir tabaka. Eski bir demir heykel: Yunan ilahlarından biri olacak. Yanında bir sigara paketi. Genç kız ayağa kalktı, etekleri uçuşarak. “Sigara ikram etmeyi unuttum. Bilmem içiyor muydunuz?” “Siz” devresi. Kendi paketini çıkarmaya utandı: patron Amerikan sigarası vermişti o sabah. Birinci içelim. Ucuzluğumuza uygun düşer. Sigarayı alırken eli, genç kızın eline değer gibi oldu. Beni yaşlı mı buluyor acaba, saçlarım dökülüyor diye? Biraz daha zayıf olmalıydım. İş hayatı insanı şişmanlatıyor. Evliliği nedense aklına getirmedi. Sürekli genç kalmak için ne yapmalı? Neşeli mi görünmeli? Neşeli mi? Sonra, “sebebi ziyaretimi” söyleyince ne olacak? Bana bir soru sordu: Esat’ın arkadaşı mıyım? “Bir bakıma.” Bu sözden bir sonuç çıkarabileceğini sanmam. Çok akıllı değil. Herhalde ortaokuldan ayrılmıştır; belki de enstitüye gitmiştir. Gitmemiştir. Ev kadınlığına özenmediği, ortalığın durumundan belli. Hayat kadını olmaya niyetli. Kapı çalındı: iki kere. Kız kalktı: “Ağabeyimdir. Anahtarıyla hiç açmaz. Bu, onun çalışı.” Bir tüy gibi havaya kalktı. Turgut, onun kapının arkasından kayboluşunu seyretti.
  • 488 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Yazarın betimlemesine hayran kaldığım kitaplardan biri. Okurken okumuyorsunuz sadece aynı zamanda film gibi gozunuzde canlandiracaginiz bir kitap . Tavsiye ederim
  • Eğitim alanında herkese eşit fırsatlar sağlanmadığını,bana verilen imkanlardan başkalarının yoksun kaldığını anladığım an, sosyalist oldum: Yirmi yaşındaydım. Yirmi yaşındakiler kendilerini pek beğenirler. Ben de kendimi bir şey sanıyordum. Sonra günün birinde trenle Anadolu'dan geçerken, lokomotif bir ara durakladı. Bir kulübenin önünde kendi yaşımda bir kız gördüm. Kız,bir çeşit gururla başını kaldırmış, kayıtsız gözlerle trene bakıyordu. Neredeyse göz göze gelir gibi olduk bir saniye. İşte o sırada bir şimşek çaktı kafamda. "Ben ,o kulübenin önündeki kız olabilirdim;o kız da trende, benim durduğum yerde durabilirdi"diye düşündüm benim ben onun o olması salt bir rastlantıydı. Benim ben olmam, yabancı diller bilmem kendi marifetim değil bir rastlantınin sonucuydu sadece. O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar. Kendini bir şey sanan ben , toplumsal ve ekonomik düzenin korkunç haksızlığının bir ürünüydüm sadece: Büyük bir kentte, çok aydın bir çevrede büyümüştüm,en iyi okullarda okutulmuştum; gümüş tepsilerde bana kültür sunulmuştu sanki . Ama kulübenin önündeki köylü kızı olsaydım, etrafımı saran yoksulluğun demir çemberini kıramayacak; iyi bir çevreden yararlanamayacaktım. O köylü kızı, benden çok daha akıllı,çok daha yetenekliydi belki de. Ama o kulübenin önünde kalmaya mahkumdu ömrü boyunca. Bu haksızlığı ortadan kaldıracak yeni bir düzen arayışı, beni solculuğa yöneltti doğal olarak. Gerekli kitapları okumaya başladım. Böylece Sosyalist daha doğrusu KOMÜNİST oldum
  • 158 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İkinci Yeni şiirinin varlık kazanmasında elbette muhtelif ve mütenevvi sosyopolitik sebepler var. Bununla birlikte bir de işbu şiir akımını doğuranların hususi hayatları var ki, belki de en etkileyici sebeptir:
    İkinci Yeni şiirinin en önemli isimlerinin parasız yatılı oluşu ve çektikleri sıkıntılar...
    *
    Bu şiire ''sivil şiir'' diyen Ece Ayhan bir röportajında şöyle diyor:
    ''.. Şimdiye kadar İstanbullu zengin ailelerden çıkmış şiir. Türkiye'de bir değişim vardı ve bunun şiire vurması bekleniyordu. Ama bu hareket zengin akrabalardan beklenirken hiç alakası olmayan parasız yatılılardan çıktı. Hiç kimsenin bilmediği taşralı çocuklar bunlar. Ben, Cemal, Sezai Karakoç, hem fakir bunlar, hem parasız yatılılar. Pek beklenmiyordu, ama oradan geldi.''
    *
    Ben de parasız yatılıydım. Kasabadan hallice bir kazada, bir dağ başında, eski bir köy enstitüsünde, eski tabirle leyli meccani talebe oldum. Meccani; yani parasız...

    Bir bakıma benim gibi parasız yatılı olanlar, bizler, yeni bir gerçekliğe ulaşmak üzere yola koyulan ikinci yenici abilerimiz gibi yaşadık.

    Az biraz, her parasız yatılı kendi gerçekliğini üretir çünkü. Gerçekliği yeni formlarla bir kez daha oluşturur. Şiire de düşkünlüğü var ise; aşık olur, şiir okur, şiir yazar. Kendi çapında bir daire çizer. Bu daire parasız yatılının sevimli yaşam sahasıdır.

    Dünyası okul ile yatakhane arasındaki dar ve dağlı fiziki alandan dağdağalı metafizik çıkarımlara açılır.
    Yeter ki birazcık istidadı olsun.
    *
    Ben de parasız yatılıydım.
    On dördümden on beşime yürürken; kalabalık bir parantez içine aldım önce her şeyi:

    (Bir yatılı okula kar, nasıl yağar bilir misiniz? İşte ben öyle yaşadım... Öyle yoksul, öyle münzevi, öyle çekingen. Bir yağmurun tebessümü ile sıla belledim gurbeti. Doğru, 'bir yatılı okul bahçesine dar gelen sarı yalnızlıklardı sonbahar'… Fakat ben, 'sonbahara dar gelen çekingen yanlışlıklardı yatılı okul bahçesi' desem kim itiraz edebilir?!)
    *
    Görülüyor ki bütün bunları tabii ki eylül ayından bağımsız düşünmüyorum. Parasız yatılının evden kopup bütün hayatını, anahtarını kesinlikle kaybetmemesi gerektiğini bilerek cebinde sakladığı bir uzun ince demir dolaba sığdırdığı hüzün ayıdır eylül. Eylül en çok bu yüzden hüzün ayıdır.
    *
    Ben de bir eylül ayı parasız yatılı oldum.
    Bir eylül akşamı…

    Eylül…
    Yumuşacık bu kelime şu ana değin benim için bütün hakikatlerin üstünde,
    fakat bütün hakikatleri içmiş;
    yağmurlu, mağrur, olgun, küskün bir olgu olarak yer aldı hayatımda.
    Onu ilkin ilköğretimde mavi düşlerimin arasında tanıdım.
    Ortaokulda hastalıklı bir başlangıç ve hep arkadan koşan bir çocuğun
    bağlayamadığı bir kravattı o…
    Sonraları saçları taralı, masum gülüşlü, utangaç adımlı bir kız isminin
    bende uyandırdığı bir sembolden öte hep bir tebessüm, hep bir ‘her şeye rağmen’di.
    Üniversitede isyankâr bir İstanbul sabahı…
    Lakin işte bundan evvel asıl bütün dikenli yanlarıyla lisedeki parasız yatılı günlerimde küskün ve yoksul bakan bir çocuktu eylül.
    *
    Bundandır bana çok dokunuyor, Parasız Yatılı'nın (Yapı Kredi Yayınları) kapağındaki kız çocuğunun hüzünlü bakışı / ciddi duruşu / yoksul yüzü..

    Bir hikaye kitabıyla kapağının mükemmel izdivacı bu..

    Füruzan'ın 1971'de yayımladığı Parasız Yatılı isimli öykü kitabı...

    Kitapta 12 öykü var. Bunlardan biri de kitaba ismini veren Parasız Yatılı öyküsü. Ben sadece bu öykü üstüne konuşmak istiyorum.

    Kapaktaki kızın bakışlarından başlamak istiyorum konuşmaya.

    O ki, --yıllardır yalnız uyanır sabahları, hiç şımardığı olmamıştır kimseye, bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır. Sanki o çocuk olmamıştır. Beden eğitim derslerine katılmayan çocuklardandır o. --Babası ölmüştür onun;
    ''Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı?''
    Böyle apansız iflahı kesiliyor insanın. Apansız.
    (--Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocuklardan-- ne haber?)
    *
    Anne bir hastanede hasta bakıcı olacaktır. Ana kızın hayatı, --evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğunun sessizleştirdiği odalardır-- artık.
    Ah, Attila İlhan'ın o dizesi; ''Kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı!''
    *
    İlkokul bitince parasız yatılı okulu sınavları vardır.
    Kız bu sınavı kazanacak, parasız yatılı okuyacak, sonra da öğretmen olacaktır.
    Belki şair olur.
    O da kendi gerçekliğini aradığı ve gerçekliği yeniden kurduğu parasız yatılı günlerinin mağarasında doğurur mısralarını.
    *
    Anne kız imtihanın yapılacağı okula varınca bir hareketlilik görürler.
    Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürür.
    '' Anne, saygılı sordu:
    - Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.
    Hademe kadın ilgisiz,
    - Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.''
    *
    Siz hiç parasız yatılılık ve bursluluk imtihanına girdiniz mi? O imtihan kağıdındaki fotoğrafınızı hatırlıyor musunuz?
    *
    Parasız yatılılık sınavına hiç geç kalınır mı?
    *
    İkinci yeninin büyük şairleri parasız yatılı idi.
    ''Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
    Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır'' diye yazdı Ece Ayhan.
    *
    Parasız yatılı okullarındaki çocukların kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır. Yüzlerine bakın onların. Parasız Yatılı'nın kapağındaki kızın yüzüne bakıyorum. O hüzünlü, ciddi, yoksul, ve kendinden büyük yüze.
    *
    ''Çocuk annesinden ayrıldı.
    Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu. ''
    *
    Ben de parasız yatılı oldum.
    Ve ben de hiç gecikmedim...
    Ya da Yaşar Kemal'den ödünç alarak söylüyorum bütün parasız yatılılar gibi bir kere geç kaldım, sonra hiç acele etmedim.
    Yahut Romeo'dan devşireyim sözcüklerimi; hep o kadar erken geldim ki gecikmiş kabul edilebilirim.
    *
    Dış kapıda yağmurun altında annem gülümseyerek dururken, ben de parasız yatılı oldum.
    Sonra ne mi oldu? Parasız yatılılık günlerimin ''Öğretmen Liseleri'' kapandı; ve böylece yitip gitti geçmişim.

    Parantez içine aldığım ne kadar sözcük varsa bir eylül yağmurunda korunaksız ıslandı.
  • Bir kızı çuvala koyup vurmayı anlatan neşeli türküler var, ne tuhaf değil mi? Kan içinde bir çuval, içinde ölü bir kız.
  • 335 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Açıkçası bu kitabı okumadan önce Abdülhamid Han hakkında pek fazla bilgi sahibi değildim.Ancak okuduktan sonra epey şaşırdığımı da itiraf etmeliyim.
    Dönemin karmaşasına rağmen devleti elinden gelen en iyi şekilde yönetmeye çabalamış; "Ben bir karış dahi olsa toprak satmam,zira bu vatan bana değil,milletime aittir.Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır."diyerek canı pahasına vatanını savunmuş Ulu Hakan'dır O.
    Abdülhamid'in insani yönü kitapta çok güzel anlatılıyor : hobileri,musiki zevki, kütüphanesi,fotoğraf koleksiyonu ki bunu internetten inceleme şansımız var.
    Yunan Seferberliğinde bacağını kaybeden bir askere kendi eliyle baston yapması,Çanakkale Zaferi için Buhari Şerif hatmetmesi okurken duygulandığım yerlerdendi.
    Abdülhamid'in bir proje adamı olduğu da kitapta yer alıyor : Posta Telgraf Teşkilatina önem vermesi,demir yolu ve kara yolları yaptırması,ilk otomobilin getirilmesi,ilk eczanemizin açılması,ilk denizaltılarının getirilmesi onun zamanında oluyor.Ayrıca eğitime verdiği önem kız çocuklarını okutmak için rüşdiyeler açması , çobanları dahi okutma projesi ve daha bir çok şey...
    Abdülhamid Han yenilikleri takip ettiği kadar kendi medeniyetimizi de korumayı bilmiştir: Türkçe'nin sadeleşmesi üzerinde durmuş,yabancı otel veya yer isimlerinin de değiştirilmesini istemiştir.Ayrıca onun müdahalesi ile Azerbaycan okullarında Türkçe yasağının kaldırılması da sağlanmıştır.
    Evrensel bir sergide Osmanlı standını oryantalist figürlerden uzak tutmuş,kendisine sunulan semazen teklifini kat'iyen reddetmiştir.Şu an çoğu otelde ruhu boşaltılmış semazen takımları bulunması onun hassasiyetini haklı çıkarır cinsten...
    Onun dönemin çalkantılı zamanlarında anlaşılması çok güç olmuştur ancak şu anda okunmalı ve anlaşılmaya çalışılmalıdır.
    "Beni evhamlı sanıyorlardı.Hayır!Ben sadece gafil değilim , o kadar!"
  • Bazı masalların tuhaf bir biçimde çocukları tedirgin ettiğini görürsünüz. Grimm Kardeşler’in 1800’lü yılların başında bastırdıkları ‘Çocuk ve Yuva Masalları’ adlı kitabının içerisinde yer alan ‘Fareli Köyün Kavalcısı’ bunlardan biridir.

    FARELİ KÖYÜN KAVALCISI
    İlk bakışta, diğer öykülerden farkı yokmuş gibi görünen masalın son derece basit olduğu bilinir…

    Kedileri kovulan bir köyü fareler basıp sokakları ve evleri istila ederler. İnsanlar onlardan bıkmışken, renkli giysileriyle bir adam köye gelir. Para karşılığında, kavalını çalarak köyü, farelerden kurtarabileceğini söyler. Teklifi kabul edilince kavalını üflemeye başlar. Sesin büyüsüne kapılan fareler, onun peşinden köyün yakınındaki nehre sürüklenir.

    KAVALCININ İNTİKAMI
    Farelerin boğulmasıyla birlikte masalın mutlu sonla biteceği düşünülür. Oysa yeni başlayan hikâye trajik bir kapıdan, karanlık bir tünele doğru süzülür. O tünelin ucunda, sözünü tutmayan halkı, buna öfkelendiği için müzik aletini bir kez daha dudaklarına götüren kavalcıyı ve peşindeki çocukları görürüz. Adam, tıpkı fareler gibi sesin büyüsüne kapılan çocukları köyün dışına çıkarıp sakladıktan sonra, geri dönüp parasını almak koşuluyla onları teslim edebileceğini söyler. Kendisine derhal, bir kese içerisinde çil çil altınlar sunulur. Ne var ki olan olur, köyden ayrılan adamın sakladığı çocuklar bir daha asla bulunamamıştır!

    MASALLAR GERÇEKLERDEN BESLENİR
    Köyü saran fareler… Bir Ortaçağ hikâyesi olan Fareli Köyün Kavalcısı dönem hakkında ince detaylar sunar. “Avrupa’nın karanlık yıllarında” kedilerin şeytanla özdeş canlılar sayıldığı bilinir. Kentleri farelerin basması ve vebanın yayılması, onların ortadan kaldırılmalarının doğal bir sonucudur. Açıkçası, bu çocuk hikâyesinin varoluşu da bu temel üzerinde şekillenir. Bununla birlikte masal, daha sert tarihi gerçekleri de ortaya çıkarır.

    İKİ DÖNEM İKİ ESER!
    “…Yürüyorlar hiç görmedikleri ülkelere
    Silahlı yeni yetmeler, savaşçılık oyunu gibi
    Hepsi bir çocuklar ordusu
    Kader kurbanı değil bu oyunun kurbanları…”
    Rock müzisyeni Sting’in seslendirdiği şarkı, çocukların dramını anlatır. Bu hüzünlü sözleri, 17. yüzyılın önemli Fransız ressamı Gustave Dore’nin yine konusu ‘çocuklar’ olan gravürün üzerinden okutmak anlamlı olur. Gravürde, akın akın sokakları dolduran yeni yetmelerle birlikte onları acıyla seyreden anneleri bulunur. Dönemleri birbirlerinden çok farklı olan iki sanat eseri de aynı acımasız şeyle, sadece çocukların dahil olduğu Haçlı Seferi’yle ilgilidir.FARELİ KÖYÜN KAVALCISI

    ÇOCUK HAÇLILAR
    Batı dünyası içinde bulunduğu sefaleti, kutsal bir amaca yükleyince ortaya Haçlı Seferleri çıkar. Tarihin en büyük hareketlerinden biri sayılan Haçlı Seferleri iki yüz yıla yakın bir süre yeryüzünü kan ve gözyaşına boğup taş üstünde taş bırakmaz.

    1096-1291 yılları arasında gerçekleşen “Çocuk Haçlıların” seferini ise, ayrı bir başlık altında incelemek gerekir. Avrupa’nın iki ayrı ülkesinde “aynı anda” kışkırtılan çocuklar, kendi aralarında örgütlenmeye başlar. Çocukları kandırmak daha kolaydır!

    Oyun, 1212 yılında, Fransa’da Stephan, Almanya’da ise Nicholas isimli iki çocuk üzerinden oynanır. Öyküleri aynıdır. 12 yaşındaki Fransız çoban Stephan, düşünde Hz. İsa’nın ona, “Yaşıtlarınla birlik olup Kutsal Topraklar’a git!” diye emir verdiğinden söz eder. Çocuk, etkisinde kaldığı rüyayla kısa süre içerisinde başkalarını da etkiler. Vaazlar vermeye başlar. Kendisini dinleyenlerin sayısı her geçen gün artar. Stephan, sadece çocukları değil, yetişkinleri de büyüler. Fransa’nın dört bir yanından gelen çocuklar onun önderliğinde toplanır. Artık “kutsal savaşta” söz onlarındır. Çocuklardan oluşan Haçlı Ordusu’nda hem yoksul hem de zengin ailelerin kız ve oğulları vardır.

    AKIBETLERİ KORKUNÇTU
    Uzun yol, sıcak hava, açlık ve susuzluk… Çok geçmeden inanç hayal kırıklığı ve korkuya dönüşür. Sayıları azalan çocuklar, önderleri Stephan’ın, Hz. Musa gibi denizi ikiye ayırmasını beklerler. Bunun mümkün olmadığını anlayanlar ise, evlerine dönmek isterler. Aralarında çok azının ailelerine ulaşabildiği bilinir. Kalanlar, kendilerini Akka Limanı’na karşılıksız taşıyabileceklerini söyleyen iki tüccarla karşılaşırlar. Böylece çocuklar gemilere doluşur… Çok uzun süre onlarla ilgili en ufak bir ize bile rastlanmaz.
    Gidişlerinden 18 yıl sonra, 1030’da Marsilya’da bir papaz ortaya çıkacaktır. Orta yaşlardaki din adamı, yıllar önce ‘o çocuklarla’ yola çıkanlar arasındadır. Şansı yaver gittiği için kurtulabilen adam, çocukların akıbeti hakkında bilgi verir. Henüz yolculuğun başında yedi gemiden ikisinin battığını anlatır. Dalgalara teslim olmayan gemiler ise Akdenizli korsanlara hedef olmuştur. Tüccar Demir Hugues ve Domuz Guilaume’nin korsanlarla içli dışlı olduğu anlaşılır. Çocukların tümü deniz haydutlarına satılmıştır. Kimisi Cezayir, kimisi de Mısır’daki köle pazarlarında görücüye çıkarılmıştır.

    VE ALMANYADA’Kİ YAŞITLARI
    Almanya’daki Çocuk Haçlıların başlarına gelenler de aşağı yukarı aynıdır. Onların lideri de bir çobandır! O da rüyasında Hz. İsa’yı görmüş, denizi ikiye ayıracağını söylemiştir. 12 yaşındaki Alman çoban Nicholas’ın hikâyesi de akranıyla aynı yıl başlar. Paskalya’da verdiği vaazları dinlemek için Almanya’nın farklı yerlerinden Köln’e çocuklar akar. Sokaklar bir insan seline dönüştüğünde Nicholas yürüyüşü başlatır. Sonuç yine hüsrandır. Kudüs’ü fethetmek için yola çıkanların hiçbiri Kutsal Şehri uzaktan bile seyredememiştir. Çocukların pek çoğu henüz Basel’e bile varmadan yaşamını yitirir. Kimileri Alp Dağları’nda donar. Ancak içlerinde İtalya’nın Genova ve Pisa şehirlerine ulaşacak kadar inatçı olanlar da vardır. Ne var ki Roma’da film kopar. Aklı başına gelip yürüyüşten vazgeçenler ancak bir sonraki yıl evlerine dönebilirler. Sayıları parmakla sayılabilecek kadar azdır!

    ÇOCUKLARI TEŞVİK EDENLER
    Kasabalardan, köylerden geçip şehirleri arkalarında bırakanlar… Çocukları, bu trajik yolculuğa teşvik edenlerin sayısı, onları engellemeye çalışanlardan çok daha fazladır. Din tacirleri de onların yanlarında bulunmuş ve geçtikleri yerlerdeki başka çocukları da ‘çaldıkları borularla’ bu kutsal savaşa davet etmişlerdir.

    Talihsiz zavallıların, bizzat aileleri tarafından teşvik edildikleri de bilinir. Almanya ve Fransa’da 50 bine yakın çocuğun bu harekete katıldığı anlatılır. O günün koşullarında böyle bir sayının ortaya çıkması akla uygun değildir. Ancak yitip giden çocuk sayısı yine de “binlerle” ifade edilebilir.

    ‘KAVALIN’ ZIRT DEDİĞİ YER
    Haçlıların geçtiği bazı bölgeler ve buralardan alınan çocukların sayısı açıkça tespit edilebilmiştir. Belgeler, Almanya’nın Hameln bölgesinden de 130 çocuğun Haçlı Ordusu’na katıldığını göstermektedir. Hameln Köyü, aynı zamanda Fareli Köyün Kavalcısı masalının geçtiği yerdir!

    Masallar gerçeklerden beslenir. ‘Borular çalınarak’ çağrı yapılan çocuklar ve Hameln’den alınan 130 çocuk! Çocuklarını kutsal savaşa gitmeleri için teşvik eden ailelerin, vicdan azaplarını bastırabilmek için kendi yarattıkları bir masala sığınmış olmaları muhtemeldir. Bazı masalların tuhaf bir biçimde çocukları tedirgin ettiğini görürsünüz. ‘Fareli Köyün Kavalcısı’ bunlardan biridir.

    Yaşları kaç olursa olsun, tüm çocukların kendi meşreplerinde olanlara yapılanları hissettikleri açıktır!

    ERK ACARER – Birgün