Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ profil resmi
Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ kapak resmi
____🅳 🅴 🅼 🇴 🅺 🅻 🅴 🆂_____

Teknoloji ️⌨️ Bilim ️ Tarih ️ Deniz ️

Paradigma : Objektif, tutarlı ve açık ...
Yuksek Lisans
Ankara
4 okur puanı
20 Eki 2018 tarihinde katıldı.
____🅳 🅴 🅼 🇴 🅺 🅻 🅴 🆂_____

Teknoloji ️⌨️ Bilim ️ Tarih ️ Deniz ️

Paradigma : Objektif, tutarlı ve açık ...
Yuksek Lisans
Ankara
4 okur puanı
20 Eki 2018 tarihinde katıldı.
  • Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ paylaştı.
    160 syf.
    ·4 günde·9/10
    Adolf Hitler'in kitabı Kavgam batı dünyasının düşünce ve ifade özgürlüğü anlayışına aykırı olmadığından yayımlanmıştı. Jean-Jacques Rousseau ünlü çocuk eğitimi kitabı Emile - Bir Çocuk Büyüyor u yazmadan önce İtiraflarım kitabında cahil olarak bahsettiği eşinden olma 5 çocuğunu yetimhaneye bırakmıştı. Nobel ödüllü Knut Hamsun ikinci dünya savaşı sırasında Nazileri desteklemişti. Marquis de Sade fiziksel ve cinsel saldırılarla meşhur biliyorsunuz. Ve bunlara rağmen edebiyat severler olarak hepsini okuruz biz, madem mayaları kuvvetli yazıların. Ama bazılarımız da var ki bazı isimlere gelince kökü bozuk, fikri bozuk diye tutturuyor da asla almıyorlar eline kitaplarını.

    Yapmayın. Salman Rushdie’nin “Yalnızca düşüncelerine katıldığınız insanlarla sınırlı kalacaksa ifade özgürlüğü neye yarar ki?” sözünü hatırlayın.

    Muhteşem bir eser bu. Dinamik, gerilimli, ruhsal hezeyanlarla dolu psikolojik bir metin. Tiyatrosunun ilk gösterimlerinde başrol oyuncusu oyundaki karakterin ruhuna öyle bir adapte oluyor ki 38 derece ateşle bekliyor piyesi. Düşünmekten delirme raddesine varan, tabii insanlar arasında yerini kaybeden bir yazar. Bir adam yaratıyor, ölüme ilacı ölüm olan. Ve sonra birbirlerine karışıyorlar. 'Beni benden olmayan hareketlerle zorlamayın.' diyor, kimse anlamıyor.

    Peki mahremiyetin sınırı nerede başlayıp bitiyor yazarlar için? Ahmed Arif'in, Kafka'nın mektupları yaşarken yayınlanabilir miydi? Çıldırmazlar mıydı? Bir yazara eseri ile soru sorarken hayatını irdelemeyi seviyoruz biz okurlar, kişinin magazinsel yanını merak edip mahremiyetinden mahrum ediyoruz. Hem de sonuna kadar. Hayranı olduğumuz figürlerin seceresini tümden öğrenmek için uğraşıyoruz. BÜYÜK YAZARLARIN GİZLİ HAYATLARI. Kitabın kahramanı yazar çırpınıyor, 'Alemden gizli bir sırrım kaldı, o da içimdeki kıyamet diyor.' Sorularla, belgelerle delik deşik oluyor adam.

    Benim için kitabın görece büyük bir eksikliği yaratmak kavramının Allah'a bahşedilmesinin önemini bir anda ortaya atması, tüm kurguya yedirmemesi oldu. Belki bir nedeni vardır. Keyifli okumalar herkese.
  • Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ paylaştı.
    Son defa oldu her şey bu akşam
    Son defa terkettin beni çaresizce
    Ne yaptığını bilmiyorum artık
    Nasıl hissettiğini de
    Son defa genç hissettim kendimi
    Seni düşündüğüm zaman
    Ve son defa olabildiğince anlamsız
    Son defa lanet okudum tanrılarına
    Sana inandım son defa yine de
    Ruhumu son defa tükettim senin için
    Sigaramı son defa bitirdim yalnız
    Kırık hayaller son defa çıktı yoluma
    Ben son defa kucaklaştım
    Nedenini bilmediğim insanlarla
    Son defa rüyamda seni gördüm belki
    Bu gece son defa seni hissettim yanımda
    Uyumadan önce son defa öpmeni istedim
    Yoktun ama
    Hiç bir şey bitmez kolay kolay dedin
    Son defa
  • Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ paylaştı.
    172 syf.
    ·11 günde·10/10
    İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 30. kitap oldu. Yazar Michael Moorcock ile ise ilk defa tanıştım ve tarzını oldukça beğendim.

    Bu sefer kolay bir soruyla başlangıç yapalım: Bir zaman makinesi icat edilse, inandığınız dinin nasıl doğduğunu öğrenmek için peygamberinizin zamanına gider miydiniz? Ya da bir başka deyişle, geçmişe gidip "sahabe" olmak ister miydiniz? Eminim, büyük bir oranda bu sorulara, "Evet," yanıtını vermişsinizdir. Zira ben de "Evet" diyenlerdenim. Peki geçmişe gittiğinizde yaşanan olayların hiç de size anlatıldığı gibi olmadığını görseniz ne düşünürdünüz? Şaşırırdınız ve sarsılırdınız değil mi? İşte bu kitap sizi şaşırmaya ve sarsılmaya davet ediyor...

    Öncelikle bu kitaba bilimkurgu demeye pek dilim varmıyor, onu belirteyim. Zira kitaptaki bilimkurgu kavramı, sadece zaman makinesinden ibaret. Aslında kitabın türüne, tarihi kurgu demek daha doğru olacak sanırım. İlla bilimkurgu kalıbına sokmaya zorlarsak teolojik bilimkurgu diyebiliriz; ama dediğim gibi bir hayli zorlama olur bu.

    Kitabın ana kahramanı, Karl Glogauer isimli bir agnostiktir. Yani, bir Tanrı'nın var olup olmadığını bilemeyeceğimizi düşünenlerden. Buna rağmen, sürekli araştıran, merak eden ve din üzerine kafa yoran bir genç. En çok merak ettiği konulardan biri ise İsa düşüncesinin kökeni ile İsa'nın yaşadığı dönemdir. İşte bu meraklı Karl, bir gün zaman makinesini icat etmeyi başaran bir bilimadamı ile tanışır ve bu bilimadamının ilk insan deneği olmayı kabul eder. Böylece Karl Glogauer, zaman makinesiyle M.S. 29 yılına; Hz. İsa'nın son zamanlarına ve çarmıha gerilişine şahit olmaya gider. Bu olaylara tanık olarak, en azından aklındaki bazı soru işaretlerini giderebileceğini düşünür. Zaman makinesi ile yaptığı yolculuktan sonra, gözlerini açtığında kendisini, M.S. 29 yılında bulur ve Nasıralı İsa'yı aramaya başlar. Kitaptaki olay örgüsü de böylece başlamış olur.

    Tabii kitap sadece M.S. 29 yılını değil, bilinmeyen fakat günümüze yakın bir tarihte Karl Glogauer'in yaşadıklarını da anlatmaktadır. Karl'ın kendi yaşadığı dönem ile M.S. 29 arasında sık sık geçişler yapılarak Karl'ın iç dünyası da okuyucunun önüne sunuluyor.

    Yazar kitapta yalnızca Hıristiyanlığı temel almış gibi görünse de, aslında anlatılanları diğer dinlere de uyarlamak mümkün. Kitapta Hıristiyanlığın, eski bir mit ve felsefe birikiminin yeni bir isminden ibaret olduğu, İncillerin tek yaptığının güneş mitini yeniden anlatmak olduğu, mucizelerin asla gerçekleşmediği ve sonradan uydurulduğu, Hıristiyanlık düşüncesinin İsa'dan yıllar önce ortaya çıktığı, Batı felsefesini içinde barındırdığı için Hıristiyanlığın Doğu'ya yayılamadığı ortaya konulmuş. Bu düşünceden hareketle İslamiyet'in de Doğu felsefesini içinde barındırdığını ve dolayısıyla Batı'da pek yaygın olmadığını söylemek mümkün.

    Açıkçası dinin bir mit olarak kabul edildiği kitapları kendime fazlasıyla yakın buluyorum ve seviyorum. Herkesin inancına saygı duymakla birlikte, benim düşüncem de bu şekildedir. Bu konudaki şu alıntıya dikkat etmenizi rica ediyorum:

    “İnsanlar ihtiyaç duyduğu zaman akla hayale gelmeyecek başlangıçlara sahip büyük bir din yaratabilirler.”

    Gerçekten de yazarın bu sözüne katılmamak mümkün değil. Mesela günümüzde en yaygın olan din, bana göre Hümanizm'dir. Sanırım ben de bu dine mensubum. Her şeyden ama her şeyden önce merkezime "insan"ı koyuyorum. Bunu yaptığımdan beri de daha mutluyum.

    Teoloji, tarih ve din gibi konularda eser vermek zordur. Hele ki, bu konuları bilimkurgu süzgecinden geçirmek ise gerçek bir ustalık ister. Yazarın bunu başardığını düşünüyorum. Sizin de ilginizi çektiyse mutlaka okumalısınız.
  • Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ paylaştı.
    168 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Bulgakov'a ait okuduğum ikinci kitap. Tahminimin ötesinde beğendiğim bir kitap oldu.

    Kitabın adından da tahmin edilebileceği gibi yeni mezun, genç bir doktorun bizdeki "Doğu Görevi " benzeri olan zorunlu bir görevle ücra bir taşraya gönderilmesini ve buradaki deneyimlerini okuyoruz. Okuyoruz fakat okumuyor adeta yaşıyoruz.

    Doktorumuz teorik açıdan tam donanımlı fakat hiç tecrübesi yok, taşradaki görevinde ise tamamen yalnız, akıl danışabileceği, ona yol gösterebilecek daha tecrübeli bir başkası yok. Tüm vakaların üstesinden tek başına gelmesi gerekli ve fikir edinebileceği sadece kitapları var. Bu yüzden de sevgili doktorumuz sürekli " Ne yaparım ben!!?" endişesi içinde. Bulunduğu yerde sürekli tipi ve inanılmaz bir soğuk var,bu havada basit bir nezle için kalkıp gelmeye üşenilir ama ya fıtıklı birisi gelirse... Fıtığı olan birisi şartları zorlar kalkar gelir, hadi fıtığı geçtim ya ters doğum gelirse... Ters doğum en kötüsü lütfen ters doğum olmasın.. şeklinde iç sesini okuyoruz sürekli. (Ve evet o ters doğum geliyor.)

    Her vakada aynı endişeyi taşıyıp, ya öldürürsem hastayı diye korkup, sürekli okuldaki bilgilerini hatırlamaya uğraşsa da (neydi bunun Latincesi...) pratikte hepsi aklından uçup gider ( boşver şimdi Latince'yi...) yine de bir şekilde üstesinden gelir.Hatta yaptığı bir ameliyattan sonra hemşire kendisini tebrik ederek çok soğukkanlı olduğunu söyler. :) Doktor da "Hmm evet çok soğukkanlıyımdır." deyip yiğitliğe leke sürdürmez. :))

    O kadar çok hasta geliyordur ki artık rüyalarında bile hastalarla boğuşur. :)

    Tüm bu tecrübesizlik, panik ve hava koşullarının yanında ayrıca taşradakilerin batıl inançlarıyla, tıp korkularıyla ve kocakarı inançlarıyla mücadele eder.

    Bulgakov bunları öyle samimi,esprili ve sade bir dille anlatmış ki, tüm olay ve karakterler rahatlıkla gözümüzde canlanabiliyor. Doktorun yaşatma ve ölüm kaygısı satırlardan kalbimize ulaşıyor adeta.

    Sonlara doğru bir öyküsünde, kendisi kasabaya tayin olduktan sonra onun yerine geçen doktor arkadaşının bütün o şartlar ile bizim doktor kadar başarılı başa çıkamadığını okuruz. Madde bağımlılığı ile ilgili çok güzel kesitler sunar.

    Kitap dönemine ait bilgiler, güzel tasvirler ve bol duygu içerir. Yer yer gülümseten, yer yer içinizi burkan öyküleri okurken keyif alacağınızdan eminim.
  • Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ paylaştı.
    360 syf.
    ·4 günde·8/10
    ‘’ Adaletin yok. Benimse dünya kadar sorum var‘’

    Elimde tuttuğum rengini çokta sevmediğim bu sarı kalem ile bir nöbet gecesinde inceleme yazmaya niyet ettim. Fakat sanırım bir kaç satır bu amaca pek hizmet edemeyecek. Hayatımın yine kırılma noktalarından birinin içerisindeyim. Sektör değişikliği, iş değişikliği, eğitim sektöründen sağlık sektörüne geçiş hem ruhen hem bedenen biraz bocalamama neden oldu. Üç gün iyiysem iki gün hasta dolaşıyorum. İşe sağlam gidip grip olmuş gibi kemik ağrısı ile eve dönüş yapıyorum öyle düşünün. Koridorda ayaküstü sohbet ettiğim Üroloji doktorumuz Haluk Bey ‘’Henüz hastanedeki mikroplara ve ortama vücudun alışmadı, bize bakma bizim vücudumuz kaşarlaşmış’’ demişti. Adam ne de haklıymış. (Bu tarz amiyane bi tabiri de duruşu, karakteriyle paçalarından adeta asalet akan bu adam nasıl telaffuz etti hayret. Günün çıkmazıydı:) Yani kısacası bu ruh ve beden halinde pek kitap okuyasım gelmediği gibi, doğal olarak inceleme yazmaya da bi isteğim olmadı.

    Neyse bu gecelik zinciri kırıyorum. Ve incelememe başlıyorum. Kafka ‘nın Şato adlı kitabını bitirdiğimde sanırım Modern Klasikler Dizisinden 18. Kitabımı da geride bırakmış oldum. Takıntılı bir karakter olduğum için iki üç seferdir pek sevemediğim ya da arada kaldığım eserler çıksa da hepsini okumaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Mozart ve Deyyuslar ‘ı okuduğumda resmen eziyet çektim desem abartmış olmam. Bitsin diye kitabın sayfalarının içine bakıyorum; arada başka şeylerle ilgilenip dönüyorum belki algım değişir yok ki ne yok, birkaç bölümünü neyse ki anladım biraz güldüm de fenalık geçirmedim. İyi bir müzik bilginiz yoksa benim gibi sadece bitirmek için okursunuz diyorum ve konuyu esas kitaba çeviriyorum.

    Aslında Kafka ‘ya hayranlık derecesinde bir ilgim, alakam yok ama beni cezbeden karamsarlığı ona kayıtsız kalmamamı sağlıyor. Hani derler ya mesafeli olsa da bir ilişkimiz var. Ama tam olarak nedendir bilmem okuduğumda beklentimi pek karşılayamıyorum. Belki popüler kültür dayatmalarına kurban giden yazarlardan olduğu için çıtayı tepelere çıkarmışımdır bilemiyorum. Ama Dava kitabında kitabın içine düştüğümü sarsıldığımı ve çok etkilendiğimi es geçemem. Çok katmanlı ve filmini izledikten sonra korkutucu bir eserdi bana göre. Konu Dava kitabına gelmişken Şato kitabının konusuyla başlayalım. (Hala incelemeye başlayamamam:) Şato, Dava kitabının ana konusunun ya da temasının üzerine yazılmış bir eskiz çalışması gibiydi. Asla aynı şeyleri farklı karakterlerle anlatmış gibi bir şey zırvalamıyorum. Lütfen sadece cümleye odaklanın. Çıplak anlamda söylüyorum, altında açabileceğim geniş bir ortak yön yok. Dava ‘da isimsiz sadece bir harfle ifade edilen hepimizin o kişiyi yazarın kendisini temsil ettiğini bildiğimiz karakter ve ulaşamadığı bir adalet sistemi vardı, işte Şato ‘da da K. diye ifade edilen şahsın, içindeki dünyanın gizemlerle dolu olduğu bir şatoya atanması ve Kadastrocu olarak ne yapması gerektiğini görevinin detaylarını kitap boyunca asla anlayamadığı bir anlatı, bir çıkmaz var. Görevi hakkında bilgi almak için bir muhatap aradığında olanları ifade ettiği bir alıntıda;

    ‘’ Buraya kadastrocu olarak atandım, ama bu göstermelikti yalnızca, benimle oynadılar girdiğim her evden kovdular, bugün bile hala oynuyorlar benimle…’’

    İçinde bulunduğu çıkmazı böyle ifade eden K; paragrafın devamında ona açtıkları özel meselelerden ondan yardım ister gibi dert yanmalarından önemli biri olduğunu hissettiğini söylüyor. (Uzun olduğu için üşendim yazmaya kendim anlattım :)

    Tabi kitabın başlarında bir ulak K. ya Klamm adında Şato ‘da görevli bir adamdan görevine dair bilgiler içeren bir mektup getiriyor. Bunun üzerine Şato ‘ya gitmek isteyen K yine Şato ‘ya götürülmeyip ulağın evine sonra da köydeki bir hana götürülüyor. Burada Klamm ‘ın sözde metresi olan Frieda ile tanışıp kız tarafından baştan çıkarılıyor. Tam bir TÜRK KIZI MODUNA giren K. (büyük harfle yazdım sebebi yok. Tuco ‘ya özendim sanırım :) Frieda ‘nın handaki konumunu korumak için çevirdiği dolaplardan habersizce evlilik hayalleri kurmaya başlıyor. Olaylar bundan sonra K. ‘nın Klamm ‘a ulaşma çabası (boyunları devrilsin ne çok Klamm ‘lar var… Hey gidi! ) ve Frieda ile kurduğu hayaller üzerine ilerliyor. (Kitabı özetlemeyi hiç sevmiyorum tabii ki kısa kestim )

    Kitabın genel hatlarıyla bir okuyucuda neler düşündürebileceğine ya da daha doğrusu bende neler düşündürdüğüne gelirsem; bir insanın devlet dairelerinde maruz kaldığı ve asla anlam veremediği muamelelerin; evet burayı istediğiniz kadar afilli cümlelerle doldurun, ne biliyim bürokrasi deyin, sistem deyin, hiyerarşik düzenin çarkları deyin; ne derseniz deyin bunların altında ezilen bir insanın yaşadıkları, Şato olarak gösterilen muhtemel devleti temsil eden otoriteye karşı çaresizliğini bir kez daha okumuş oldum.
    Kitapta tahmin edersiniz ki çok iş yaptığını zanneden ama asla hiçbir iş yapmayan memurların dünyasına da yer verilmiş.(işini doğru yapan memurlar tabii ki var şimdi linç girişiminde bulunmayın. Onlar üzerine alınmasın)

    Bu virütiklere dair;

    ‘’ Ah, gerinerek iyi bir uyku çekebilen uykucular için bu yatak şahane olmalı sürekli yorgun olup uyuyamayan benim gibilerine de iyi geliyor, günün büyük bir bölümünü bu yatakta geçiriyorum, bütün yazışmaları buradan yapıp, dilekçe sahiplerini sorguluyorum. Pek de güzel gidiyor. Gelgelelim tarafları oturtacak yer olmuyor, ama onlar bunun üzerinde durmuyorlar. Çünkü oturup da tutanağı tutan memur tarafından azarlanmaktansa, ayakta durmaları ve memurun kendini iyi hissetmesi onlar açısından daha rahat oluyor. ‘’


    Bu kitabı okumasanız da her zaman bir yerlerde asla ulaşılamayan Klamm ‘ların, aldıkları görevi sadece egosu için kullanan ve sistemin ağzı olan bir çok memurun olduğunu, toplumda bir değil bir çok adım geride kalmış adamların, kadınların topluma yabancılaşmalarının; isimleri bile olmayışının, mevcut düzene aykırı davranışlarının bedelini ayrık otu olarak yaşamaya mahkum edilişlerini zaten biliyorsunuz.
    ‘’Ne tuhaf şey? İnsan anlamakta zorlanıyor. ‘’ (syf203)


    NOT: Sevgili 1k sakinleri bu incelemeyi Aslı İnandık ‘ın da dediği gibi sekizlerce kez görürseniz o güzel suratınızı ekşitmeyin. Gece gece bu incelemeyi yazmam siteye yüklemem benim için büyük, insanlık için küçük bir adım olmuş olabilir :) Esen kalın, uykusuz kalmayın…
  • Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ paylaştı.
    188 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Makyaj Yapan Ölüler; elimde olan ama tüm diğer eldeki kitaplar gibi ne zaman okunacağına dair akıbeti belli olmayan kitaptı. ‘Sevgili Dost’ hitabıyla bizlere seslenerek dostluktan yana güzel bir aksin meydana gelmesine vesile olan inci Hoca’nın büyük emek sarf ederek oluşturduğu etkinlik (#35410111) sayesinde kitabı okumuş oldum. Dolayısıyla kendisine teşekkürle ithaf olunur.

    Ali Ural edebiyatın çeşitli türlerinde eserler veren bir yazar. Şiir, deneme ve öykü çalışmaları var. Denemelerinde akıcı ve anlaşılır bir dil tercih ediyor. Bununla birlikte denemelerinde türler arası geçiş yapması da dikkat çekici. Yani kullandığı dil ve üslupla kimi zaman öyküye kimi zaman da şiire göz kırpıyor. Bu da okurun, eseri sıkılmadan kolaylıkla okumasını sağlarken, yazarın edebiyat alanındaki maharetine de işaret ediyor.

    Kitaptaki denemeler, gazete haberlerinin yazarda uyandırdıklarından oluşuyor. Her bir deneme kaynağını zamanında yayınlanmış gazete haberinden alıyor. Günümüzde hızlı bir hayat yaşadığımız için genellikle gazete okumalarımız da kısa anlara sıkışıyor. Elimize gazeteyi alıp şöyle hızlıca bir bakıyoruz. Dikkatimizi çeken haber olursa içeriğine şöyle bir göz atıyoruz. Ama artık her şeyi kanıksamaya başladığımız için arada geçen bazı haberler de bizlerde dikkat uyandıramıyor maalesef. Yazarın çabası da bazen trajik bazen ilginç olan haberler üzerinden insanın hikâyesini anımsatarak vicdanlara dokunmak üzerine. Çünkü bizler dediği gibi şairin, hızlı yaşadığımız için durup o incelikli şeyleri görmeye vakit bulamıyoruz. Kalp terazisi hassas olan birilerinin durup, bizi durdurup o ince tarafı göstermesi gerekiyor ki o noktaya teveccüh gösterebilelim, tabi hala aklımız ve kalbimiz bu hengamede onarılamaz bir hasar almamışsa. Bu açıdan bakarsak Makyaj Yapan Ölüler isminin ne kadar ironik olduğunu da görürüz.

    Eser içeriğine bakacak olursak; yazar, bir gözlemde bulunuyor, yaşadığı hayatı dikkate alarak. Önce fotoğraf makinesini eline alıyor, vizörünü ayarladıktan sonra deklanşöre basıyor ve bir olayı resmederken bir durumu da fehmediyor. Resimdeki ince tarafı yakınlaştırıyor (hani şu bizim akıllı dokunmatik cihazlarımızda baş parmak ve işaret parmağımızı birbirine yaklaştırıp ekran üzerinde birbirinden uzaklaştırdığımız gibi). Söze bazen öykülemeyle giriyor bazen şiirsel bir dille. Genel bir giriş yaptıktan sonra bazen bir imgeyle ya da tarihi bilgiyle sizi bir yere getiriyor, sonrasında ise gazete haberinde o ilgisini çeken yakınlaştığı ince tarafla bu geldiği yeri birbirine bağlıyor. Haberi ve o ince noktayı sonlarında söylediği için her seferinde işin ucu nereye gidecek diye merak ediyorsunuz haliyle. Ancak her şeyi yazar söylemiyor size, haberle bağlantı kurduğu yerde sözü ve yorumu size bırakıyor. Orada siz düşünüyor ve hissediyorsunuz.

    Bazen çalınan bir tablodan yola çıkıyor bazen faili meçhul sökülen ağaçlardan, bazen yoksulluğun getirdiği çaresizlikten yola çıkıyor bazen dibinde yaşadığı halde denizi görmeyenlerden, bazen yaşlı intiharlarından yol çıkıyor bazen ömründe hiç fotoğraf çekilmeden dünyayı terk edenlerden, trajik kazalardan bazense teknolojinin insanın hayatını nasıl bir yere doğru götürdüğünden. Her bir haber, dikkat çekilen noktayla birlikte sizde de farklı çağrışımlar meydana getiriyor. Soru soruyor, kendinizce bir yorumda bulunuyorsunuz ister istemez.

    Misal, müzik evreninde yapılan bir yolculuktan sonra Klasik Türk Musikisi ve Klasik Müzik icra eden bazı sanatçıların hayatlarına dair ilginç bilgiler verildiğinde, sonrasında da en güzel sesli ünlü Stradivarius kemanının sırrının uzun ve soğuk kışlarla kısa ve ılık yazlar yaşamış ağaçlardan yapıldığı üzerine bir haberi de gördüğünüzde aklınızda; “unutulmaz güzel bestelerin de ömründe anlamsal olarak uzun ve sert kışlarla, kısa ama unutulmaz güzellikte baharlar yaşamış sanatçılardan geldiği” üzerine bir düşünce meydana gelebiliyor. Bu yazının benim aklıma düşürdüğü, o nokta başka okumalara ve çağrışımlara da müsait. Bunun gibi daha çok çağrışım oluyor. Güzel tarafı denemelerin böyle etkileşim uyandıracak nitelikte tasarlanmış olması. Ama kitap mükemmel mi? derseniz, bunu dersek adaletsizlik yapmış oluruz. Kitapta güzel denemelerin yanında vasat denemeler de var. Ancak denemelerin kısa kısa oluşu bu okuma yolculuğunda alacağınız tadın bozulmasına mâni oluyor.
  • Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ paylaştı.
    Bu mektubum canım ablam sueda reyyan 'a ithafendir.
    Not: {En başta nefsime tabiki 🤗}

    Sait Faik Abasıyanık'ın "Yazmasaydım deli olacaktım" itirafıyla teselli ediyorum ben de kendimi şu sıralar.Aslında içimde avazı gökleri lerzeye getirecek kadar çığlık çığlığa
    konuşan,dile gelmeyen o kadar his var ki çoğunu duymuyorsun bile sen.Kalbinin yüküne,yük olmak istemeyişimden.Kalemimin sırrını senin nahif gönlüne taşımasına izin vermiyorum çünkü.Mürekkebimi yutkunarak, satırlarla cedelleşiyorum.İzin verirsem belki tasıyamazsın,dayanamazsın.
    Belki de mesuliyet ağır gelir cılız bedenine.Ya susturamazsan o çığlıkları?
    Ondan dolayı sımsıkı bohçalara sarıp sarmaladım içimde saklı hislerimi;
    el değmesin ,göz değmesin ,yürek değmesin istiyorum.Hiç kimse hatır sormasın istiyorum.

    Hem kim yüklenmek ister ki onları, Sevgili Dost ?
    Hem kim yanmak ister ki, dostunun derdiyle ?
    Hem kim dinlemekle huzurunun kaçmasını,rahat ve şirin yaşamının tadının kaçmasını ister ki ?

    Sevgili Dost,

    Aşk'ı Sükun'da da geçiyor ya yüreğim ah'larla incinmiş,kalbim bölük bölük dualarla yüklü,umudumun takati kalmadı.Hatıralarım canımı yakmakta.Yine de ne güzel tesellidir;

    "Acaba göklerin ve yerin Hâlık’ından başka kim kalbimizdeki en ince ve gizli hisleri bilir, ahireti yaratarak bizim için geleceği kim aydınlatabilir ve bizi dünyanın yüz binlerce boğucu dalgasından kim kurtarabilir?" yakarışı...

    Sevgili Dost,

    Sen de batıp gidenlere karşı alakanı kesip, ayetin bizlere fısıldadığı gibi;

    "La uhibbul afilin" diye haykır hadi...

    "Ben batıp gidenleri sevmem" diyerek kalbinin kapılarını bir bir kapat yüzlerine, tam bir teslimiyetle.

    Sevgili Dost ,

    Denizi sever misin? Evimin penceresinin kenarına kollarımı dayayıp denizin enginligini hissetmek isterken,kocaman binalar ittifak edercesine adeta denizle görüş açımı kesmekte.Evimin manzarasını iş makineleri,inşaat işçileri,tuğlalar vs. işgal etmekte.

    Taş ve soğuk zeminler yüreğimin ummanına kulaç atıp yüzmek yerine; ölümü ve cansızlığımı yüzüme yüzüme çarparak hatırlatıyor fani hayatın soğuk nefesini.

    Sevgili Dost,

    Ayrılıklar ne zor!
    Dünyada sabrımızı tüketen,takatimizi aşan,karşı koyulmaz ve yakıcı ayrılıklar var.

    Sevdiklerimizden ,dostlarımızdan ayrılık da böyle dayanılmaz işte!

    Onların gurbetine değil iki gözüm,binlerce gözüm olsa ağlamak istiyorum diyormuş ya bir mütefekkir, nasıl da ağır değil mi?

    Ahh bu dünya ne kadar da gaddar, ne kadar da aldatıcı değil mi Sevgili Dost?
    Şu anda da gözyaşlarıma engel olamıyorum.
    Şu hayat yükü cekilebilir gibi değil.

    Bak, insaatçi ustalar nasıl da çiviler çakıyor tahtaları sağlamlaştırmak için.

    Sevgili Dost,

    Sen de faniliğini hatırlayıp bu dünya seni bırakmadan, seni terk etmeden ebedi hayatını ıssız, yıkık ve harab bırakmamak için çiviler çakıyor musun ömrüne?

    Ebedi hayatına kavuşmak için,ömrünün levhalarına uyarak duvarlar örüyor musun?

    Karanlıklara boğduğun hayatını avizelerle ışıklandırıyor musun,rengarenk süslerle zinetlendiriyor musun?

    Pencereler açıyor musun, öteler için?

    Dısarının gürültüsü ve keşmekeşliğinde "özünü" kaybetmemek,kırılgan rüzgarlarda ruhunu daha fazla incitmemek için nefsinin hücumlarına karşı yalıtıma tabi tutuyor musun benliğini?

    Sevgili Dost,

    Deniz masmaviliğiyle uzaklardan,sonsuzluğu müjdeleyip halen göz kırpmakta.

    Seyyar bir dünya olan ömrün ise hiç geçmeyecekmiş gibi karşında dikilip, sağlammış gibi gözünü boyamakta,her şeye malikmis gibi ahkam kesmekte.

    Sevgili Dost,

    Sakın aldanma.Zira dünya aldatıcı!
    Ömür geçiyor!
    Senin de ömrün bitecek!

    Rabbini sevmek için verilen kabiliyetinin sızıntılarını, nefsinin çölünde kurutma sakın.

    Rahmetinin çiçek bahçesi olan varlığını geçici heveslere şiddetli alaka göstererek, susuz bırakıp soldurma lütfen.

    Her gün dolup boşalan bu misafirhanede, sen de bir misafir olduğunu lütfen unutma.

    Madem ki her şey Allah'tan, başına gelen musibetlere küsmek değil, aksine, muhabbet duymak gerek.Hatrını yoklayana kıymet gerek.

    O halde hatırla Sevgili Can Dostum,

    "Dünya madem fanidir, değmiyor alaka-i kalbe."
  • Ⓓ Ⓔ Ⓝ i Ⓩ paylaştı.
    Sevgili Dost, çok uzaktayım..ama bişeyler yazmak istiyorum yine de.. Mazur gör, bu yazıyı,içimde ne varsa dökmeyi..mazur gör..
    Sevgili Dost dedim ya çok uzaklardayım ..her daim yanımda olan dostlarım da var olmaz mı..Nişan sandığında gözüme ilk çarpan oydu hem hepimizin evinde var olan, Tesbihim..gül kurusu nakışlı seccadem,penceremle kitaplarımın arasında kalan  koltuğum..Sevgili dost öyle bir zaman gelir ki kalabalıklardan sıyrılırsın.. Pek az insan ve eşya yoldaşlık eder.. Söylemeyi unuttum mu yoksa kitaplarımı..onlarda olmaz mı?.. Hani diyorsun ya "Kitaplarda oturur şairler" diye. Şairler ki kalplerinde (bence) rikkati eksik olmayanlar..Onlarla hemhal olmak bi kahvelik de olsa sohbetimiz olsun isterdim..Onlar gelemiyorsa kitaplarından ben gideyim.. Sevgili dost, güzel şeyler konuşmaya insanların ihtiyacı var..Bazen çıkıp biraz yürüyorum buralarda..
    https://i.hizliresim.com/bV4vA8.jpg
    İyi fakat, iki kelam edemediğimiz insanlar oluyor.. Malayaniliğin bayağılından yorgunluğundan kitaplara kaçmak istiyorum..

    Sevgili dost bu sabah koştum pencereye...ne göreyim.. kar yağmış.. kar  bile şehrin kirini pasını kapatamamış insanların kiri şehre bulaşmış..Hani soruyorsun ya "Nedir kötülüğü kurutacak merhem" diye.. 'Merhamet ve Sevgi'dir..Sevgili dost.. insan gibi insan olmak için insan olmayana da merhamet göstermektir..
    Sevgili Dost, Bekiroğlu 'Mesele sevmek degil yaşama hakkına saygı göstermek',diyor.bense sevmiyorsun bari saygi göster!! diyorum..!.Şu aralar dilimde hep bir Hadis-i Şerif var.. "Siz yerdekilere acıyın ki göktekiler de size acısın"..Kim ne hakla  bir canlinin yasamini hunharca sonlandirabilir.. Sevgili dost şu sıralar haber izleyemiyorum.. aslina bakarsan bu çok uzak yerde cok da bişey yapamiyorum..dedim ya çok uzaktayım.. "Duanla uzak olma" dediğini duyar gibiyim... haklısın binlerce kez..

    Şairin dediği gibi 'yüreğimin semtine uğramadan çıkan dualar' oluyor.. olmamalı biliyorum..
    Sevgili Dost; insan yaşlanmaktan, bir yaş daha almaktan korkar mı?
    Doğum günüm bugün...  Telefon susmak bilmedi..Herkes hatırladı..Hep birlikte güldük zaman geçirdik..?
    Değil.. Sevgili Dost iyiki varsın dilekleri yeterdi..Ama olsun hem geçiyor bak bugünde..
    "Benimle dünyanın hali ancak bir ağacın gölgesinde bir müddet dinlenip de bırakıp giden bir yolcu gibidir”, diyen Hakikat Peygamberi geliyor aklıma..sonra  yazarın dediği gibi bende dicem belki 'Dünya denilen gölgelikte bende bu kadarmışım'..
    Nasibim bu kadarmış...
    Ve Sen Sevgili Dost,yazmamı istedin.. Benim 'inci' gibi sözlerim olmasa da sen istediğin için, döktüm içimi..Mektuba iyice bak evir çevir yokla.. Herşey dökülecek ortaya..

    Sevgili Dost,

    Çok uzaktayım..
____🅳 🅴 🅼 🇴 🅺 🅻 🅴 🆂_____

Teknoloji ️⌨️ Bilim ️ Tarih ️ Deniz ️

Paradigma : Objektif, tutarlı ve açık ...
Yuksek Lisans
Ankara
4 okur puanı
20 Eki 2018 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 29 kitap

  • Zindan Adası
  • Monte Cristo Kontu
  • Posta Kutusundaki Mızıka
  • Drama ve İletişim Becerileri
  • Pragmatizm
  • Bilimsel Araştırmanın Mantığı
  • Hayat Problem Çözmektir
  • Çile
  • Körlük
  • Jane Eyre

Beğendiği yazarlar 1 kitap

  • İzdiham Dergisi