• Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?
  • "Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile insanı hayretten hayrete düşürecek en müthiş ne karışık bir ruha maliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?
    Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynir hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rastgeldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiyoruz?"
  • Cebel-i Rahme: Rahme Tepesi. Burası, insanlık serüvenin başladığı yerdir. Hz. Adem ve Havva’nın yeryüzünde ilk defa buluştuğu yer. Hz. Adem, cennette günah işler, yasak ağaca yürür ve meyvesinden yer. Sonra *“Rabbena zalemna enfusena Ve in lem tağfirlena ve terhemna lenekunenne minel hasirin”*(Araf-23). Ayette buyrulduğu gibi, Hz. Havva ile birlikte *“Ya Rab, biz kendimize zulmettik. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, kaybedenlerden oluruz Ya Rabbi”* diye feryat ederler.

    Allah, onları cennetten çıkarır. Hz. Adem ile Havva, ilk defa bu dağın tepesinde buluşurlar. Hz. Adem ile Havva günahlarından dolayı gözyaşlarına boğulurlar, ağlarlar ve yalvarırlar: Ya Rabbi sana nasıl tevbe edelim, bize tevbeyi öğret. Allahu Teala Hz. Adem’e öğretir.

    Ey Adem, harama yürüdüğün ayaklarını topuklarınla beraber yıka. Yasak ağaca uzanan elini, harama uzanan elini dirseğinle beraber yıka. Harama baktığın yüzünü yıka, yediğin ağzını, kokladığını burnunu yıka. Abdest, Hz. Adem’in tevbesidir. İlk abdesti alan Hz. Adem’dir. Her abdest bir tevbedir aslında. Her abdestle dökülen maddi kirler değil, günah kirleridir.
    Yasin Suresi’ni hatırlayın: *“O gün insanların ağızlarını mühürleriz, ellerini konuştururuz, ayakları kazandıklarına şahitlik eder.”* Kıyamet günü, elimiz, ayağımız aleyhimize şahitlik etmesin diye Allah abdest nimetini vermiştir insanlığa. Son ayette size olan nimetimi tamamladım diyor Allahu Teala. İslam nimettir, külfet değildir asla. Ama bugün Müslümanlar için din, külfet haline gelmiştir ne yazık ki. Abdest bizim için külfet gibi. Abdest olmasaydı, hepimiz organlarımızın aleyhimize şahitliğinden helak olurduk. Abdestliyken abdest almaya ne der eskiler? Nurun ala nur. İşte bundandır.

    Her abdest bir tevbedir.
  • Öncelikle bütün romanı bu tarz bir anlatımla sürdüren bir yazarla ilk defa karşılaşıyorum.
    Ne yalan söyleyeyim çok ama çok hoşuma gitti .
    Acaba yazar diğer romanlarınıda mı böyle yazıyor merak ettim .
    Örnek vermek gerekirse, kitabın ilk sayfasında "12 Eylül, günlerden cuma , saat neredeyse dörde yirmi var , sen Villa Blanca'daki evinden çıkıyorsun. Cümlesi ile başlıyor.
    Ve son sayfada şöyle bir cümle var: "Taksi babamların evinin önünde durduğunda sen inmeyeceğini, o gece uyumak için kendi evine gideceğini söyledin. " ve tüm kitap böyle akıyor.
    Genelde günümüz yazarları yerine geçmişte yaşamış yazarları okumayı daha çok seviyorum.
    1986 doğumlu olan bu yazar özel bir beceriye sahip ve ilk başta ön yargılı yaklaşsam bile ilgimi çekmeyi başardı
    ( Bir paragrafda kitabı tercüme eden Serdar Çelik'in için açmak gerekir, harika bir tercüme. )
    Konu ve anlatım çok güzel ama ısınamadığım bölüm, iki kardeşin ortak gördüğü rüyalar , tamam derinliği var , ilginç şeyler yakalıyorsunuz ancak insanın içi sıkılıyor sanırım biraz fazla uzatmış.
    Bir an düşündüm de rüyalardan yola çıkarak kitap yazmak ne kolay. Aklına gelen kurguyu yap ve birden saçmala kimse bir şey diyemez ki neticede bu bir rüya ! . Bir mesaj vermek istiyorsun tamam önce okuyucu neydi bu ? diyor , ancak kitaptaki gibi rüya anlatımları (pek sempatik olmayan,kan, pislik,bok, larvalar, solucanlar ,kesilen bacaklar ile dolu olunca) sıkmaya başlıyor.
    Ancak net olarak söylüyorum ,kitabı çok beğendim bayağı sürükleyicidi. Tavsiye ediyorum .
  • Bir inceleme... Bunu ilk defa yapacağım ama tam olarak nasıl yapılmalı pek emin değilim. Ancak okuduğum örneklere bakılır ise kitap üzerine kişisel yorumlar oluyor.

    Biraz heyecan var...

    On yedinci yılının içine yakın vakitte giren bir birey olarak bu kitap hakkında diyebileceğim şeyler büyüklere göre daha azdır muhtemelen ancak bana göre fazlaca çok. Ama yine de not düşmek gerekli ise bol bol spoi önerileri verebilecek biriyim, bu yüzden bunu göze alarak devam edin ya da kitabı bitirip devam edin...

    Öncelikle üç bölümden oluşması hakkında ve genel olarak bölümler ile ilgili bir şeyler karalamak istiyorum.

    Birinci bölümde olaylar normal bir seyirde gidiyor, bazen sıkmaya başlasa dahi yine de 'Acaba ne olacak?' sorusunu zihinde var oluyordu.

    Ancak ikinci bölüm için bu cümleyi pek kuramayacağım, şahsen ben yer yer sıkıldım. Eh, bu pekâlâ birazcık küçük olan yaşımdan ve bölümde şu bol dünya düzeni ve bilgilendirici öğelerin bolluğundan olsa gerek. Ama inkar edemeyeceğim bir gerçek var ki Goldstein'in kitabından bölümleri okumak benim için ne kadar sıkıcı olursa olsun garip bir tezatlık ile de zevkliydi. Şu an bunu yazarken düşündüm de fazla çiftdüşün etkisinde falan kaldım galiba... Tamam tamam devam edeyim.

    Özellikle bahsedilen kitabın üçüncü bölümü olan 'Savaş Barıştır' başlığı altında yer edinen şu cümleyi okumak büyük bir zevkti "Gerçekten sürekli olacak bir barış, sürekli bir savaş ile aynı kapıya çıkardı."

    Üçüncü bölüme gelir isem... Şüphesiz en çok eğlendiğim bölüm idi. Kelimeler, kelimenin tam anlamı ile su gibi akıp gitti gözlerim önünden.

    Son bölümdeki hissiyatı kelimelere dökmek pek zor ancak şu cümle; en yakın his tercümem olur gibi 'Kitabı okurken Wintson Parti'ye ne kadar nefret duyuyor ise o kadar nefret duydum ve Wintson O'Brien'e ne kadar yüksek bir hayranlık duyumsadıysa ben de o kadar yüksek bir hayranlık duyumsadım. Ama en önemlisi... Wintson, Büyük Birader'i çok sevince ben de okuyucu birey olarak Büyük Birader'i o kadar çok sevdim. Kitap bittiği vakit, Wintson'un o sevgisi şüphesiz benim de kalbimdeydi artık. '

    Genel olarak bu üç bölüm böyle hisler ve duyumlar ile geçti benim için. Bölümlerden sonra ise kitabın konusu ve içeriğindekiler üzerine bir şeyler demek geliyor galiba. Gerçi 'demek' pek doğru olmaz, bunlar sadece bir okuyucu olan genç bir bireyin düşünceleri ben donanımlı bir eleştirmen değilim. Bunu sürekli belirtip duracağım çünkü okuyan birkaç kişi olur ise kötü sözler işitmek istemiyorum.

    İlk başta Wintson bana fazlaca çirkin biri gibi gelmiş ise dahi kitabın sonunda bir bebek gibi geldi. Garip bir hissiyattı.

    Okurken çok fazla günümüzle ve kendi dünyam hakkında bildiklerim ile karşılaştırmaktan da kendimi alıkoyamadım ve benzer birçok şey saptadım, birçok şeyin bizim için ne kadar önemli değerler olduğunu anladım.

    Ve bu önemli şeylerin başında şu iki şey geliyor 'dil' ve 'aile'.

    Yenisöylemin amacınım düşünmeyi yok etmesi ama bununla beraber tarih ve geçmişe dönük her şey de silinip gidiyordu. Şahsen bu çok korkunç. Ancak değişmeyecek bir sisteme sahip olan Okyanusya'da düşünmenin de bir anlamı yoktu galiba.

    Dünya üçe ayrılmış ve sonuç olarak belli git-gel ile devam ediyor her şey.

    Bu yüzden asıl kabus olan şey muhtemelen ilermenenin durmuş olmasıydı benim için. Ama ilerleme sürdükçe bizim bildiğimiz anlamda da savaş devam edecekti 1984'e göre.

    Eh, belki de öyle.

    Ve... Aile? Bu çok korkunçtu... Ailenin yok edilmesi daha geniş anlam ile hislerin yok edilmesi oluyor. Ancak bu çok büyük bir dehşet. Öyle ki aile bağları ya da hislerimiz bizi insan yapan ve birbirimize ait kılan şeylerdi. İnsanları bütün yapan şeyler vakit vakit değişse dahi (Bu bazen bir ortak amaç bazen ise sadece çıkar olabilir.) hisler en büyük paydayı alıyor zannımca.

    Ancak toplumun çekirdeği olan aile bile bir bütün olamaz ise kimse bütün olamaz ve böylece Parti de yıkılmazdı.

    Ve bu fikri çiftdüşün ile yoğurduğumuz vakit şu sonuca vardım; Bilindiği gibi Parti kimseyi yalnız bırakmaz ama aileyi bile bütün kılmıyor iken herkesi yalnız bırakır.

    Biraz daha yukarıdan bakarsak buna kitabın kendisi bile çiftdüşünü barındırıyordu ve bu her şeyi daha gerçekçi kıldı. Ama yine de her vakit bize kurgusal dünyasını da unutturmadı.

    Sanırsam fazlaca dağınık olan zihinimden ancak bu kadar düzenli cümleler çıkıyor. Bu yazı buralarda bir yerlerde kalsın ki kitabı yeniden okuduğum vakit her iki zamanki düşüncelerimi tartayım...

    Ve son bir şey bunları yazarken düşüncesuçu işlemiş oldum mu acaba?


    180918|luftasch.
  • Mesela birine son defa sarılıyorsun ama son olduğunu bilmiyorsun o an.
    Bilsen daha sıkı sarılırsın ama bilemiyorsun.
  • Sıcaktan kavrulan, uyumaktan başka bir şey yapmaya gücü yokmuş gibi görünen yorgun topraklar, derin bir karanlıkla tükenmiş yaşamları sonsuza kadar hapsedecek mezarlar haline gelmek için bekliyorlar.

    Dalları zayıflamış, susuzluktan kurumuş yapraklarıyla toprağa bağlı ağaçlar sonun yakınlığını hissettikçe daha büyük bir nefretle salıyorlar köklerini bu ölümcül topraklara.

    Kuşlar ötüşmekten yorulmuş, bir damla gölgeye aç, güçsüz kanatlarına son bir azimle rüzgâr doldurmaya çalışıyorlar.

    Her şey akıl almaz bir düzen içinde, algılanamayacak kadar karışık ve fark edilemeyecek kadar sade…

    Dünyanın her yerinde ortak tek bir an içinde bir sürü insan gözlerini bambaşka yerlerde ilk defa açarken bende Tacoma’da dünyanın nasıl bir yer olduğuna meraklı gözlerle bakıyordum ilk defa. 1935’in 30 Ocak günü.

    Babamı hatırlamak istemiyorum, bir oğlu olduğundan haberi olduğunu da sanmıyorum zaten.

    Aradan yirmi yıl geçti, harika bir yere gelmediğimi anladım artık.

    Evimdeki aynaya bakıyor ve yüzümü görüyorum, başka bir şey görmek isteyebilirdim belki. Gördüğüm 20’sinde polis karakolunun camlarını elindeki taşlarla alaşağı etmiş bir suçlu, yalnız biri, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmiş bir kaybeden, bir kalem ve kâğıt müptelası, bir yazar, bir alkolik, bir yalnız nihayetinde.

    Yalnızlığını şiirlerle kovmaya çalışan bir umutsuz…

    Kaçmakla kurtulunur, en azından inanılan bu. Fazlasıyla da denenilen. Kimi başarır, kimi başaramaz. Yalnızlıktan kaçılmaz işte, kendini yanında götürdükçe yalnızlıktan kaçamazsın. Kaçtım diyorsan da büyük bir yalancısın.

    21 yaşımda Tacoma’yı terk ettim, umurunda olmasını isterdim, California’da yaşamaya başladım. Sokak aralarında, köşe başlarında bazen de ana caddelerde şiirlerimi satıp, yalnızlığı kovmaya bir de karnımı doyuracak kadar yiyecek parası çıkarmaya çalışıyordum. İşportacı şair Brautigan…

    Bir on yıl böyle gitti, bu süre içerisinde Beat’lerle tanıştım hani şu Beatnik’ler, kafalarına göre takılan kıyak adamlar yani, Jack, Allen ve diğerleri. Ama hiçbir zaman kendimi onların yürüdüğü yola tam olarak ait göremedim.

    Beat’ler anlaşılır, açık, içten, cüretkâr, muhaliftiler, mizah duygusuna da sahiptiler. Ama bir şiir için bunlar yetersiz kalır, lirik ve sürreal olmalı, saflığı ve sevgiyi barındırmalı. Benim için sevgiliye yazılan naif satırlar her türlü karşıt hareketten daha güçlüdür.

    Tabiat ve önemsiz anlar hayatı oluştururlar, asıl olan budur benim için.

    67 yılında Amerika’da Balık Avı kitabım yayınlanınca bende bir hayli tanınır hale geldim. O sokaklarda yıllarca kendi başıma takılırken aradığım şey kimsenin umurumda değildi. Ama bir kitap, her şeyi değiştirecek öyle mi, artık isteniyor ve tanınıyor muyum? Bunların hiçbiri umurumda değil.

    Her şey fütursuzca yalpalanıyor ve eskiyor, bende bu akışı içimde hissediyorum.

    Ruhlarımız kör doğmadı ama dünya gözünü çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Savrulmak yapraklara özel bir şey olmalı, insanın ruhu bu işin içine girmemeli.

    Bir barmen tezgâhın benim oturmadığım diğer ucundaki, aslında orada hiçbir zaman olmamış hayali lekeyi nasıl bir şuursuzlukla siliyorsa, önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatlarını aynı şuursuzlukla es geçiyoruz. Ancak tüketilebilecek şeyler üretecek kadar yaratıcıyız hepimiz. İnceliğin peşi çoktan bırakıldı. Ürettiklerim tüketilmeli ve tüketeceğim şeyler üretilmeli. Bunu daha fazla hassasiyet ve bilgi gerektiren bir platformda gerçekleştirince de entelektüel oluyoruz. Bu duruma üzülmeli miyim bilmiyorum ama sevinemeyeceğim kesin.

    Yıl 72’ydi ve ben 37’sinde yolun sonuna yaklaşmıştım. Yazdıklarım seviliyor, Amerika ve Japonya’da tanınıyordum. Ama sıkılmaya yine kötü hissetmeye başladım. Ne kitaplar ne de şiirler içimi aradığım şey kadar dolduramıyordu. Yüzler, sesler her zamankinden daha anlamsız geliyordu. Şimdi herkes peşimde, sürüyle dinleti ve röportaj teklifleri geliyor, bunlarda umurumda değil bana hiçbir şey ifade etmiyor.

    Buna bunalım mı deniyor bilmiyorum ama ne deniyorsa eğer en derinlerine düşmüştüm. İçki, yalan ve gerçek kadar güçlenmişti hayatımda, onla ve onsuz yapamıyordum. Montana’da bir çiftlik evine yerleştim. İnzivaya çekilmek sadece kendimi dinlemek istiyordum.

    Belki bende herkes gibi ömrünün geri kalanını geçmiş olan bölümünde yitirdiklerini arayarak geçirenlerdenim. Belki de tamamen onlardan biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. İçimde pişmanlıklar sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşamüstlerinde daktiloya vurulan hüzünlü ünlem işaretleri gibi haykırıyorlar.

    Bir şekilde bekliyorum, yaşayacaklarımın hayalimdekilerle kesişeceği o imkânsız zamanları, herkes gibi bende bekliyorum, hiç gelmeyecek özgürlüğün ve aşkın tadını, bir şekilde bekliyorum, herkes gibi, nasıl olsa beklemek beklemektir.

    Farklılaştırabildiğim şeyler olmuştur belki, kendi adıma ya da bütün bir hiçlik adına. Bira şişemle oturduğumuz evimin verandasındayız şimdi, buradan hayat bir parça daha dingin gözüküyor gözüme, sevdiği adamla harika bir sevişme yaşamış, yorgun ve tatmin olmuş bedenini yatağa bırakmış, pencereden esen meltemi teninin her noktasında hisseden, ciğerlerine tütünün nefesine dolduran güzel ve âşık bir kadın gibi mutlu ve dingin gözüküyor şuan hayat. Boş şişelerin fazlalığından da böyle geliyor olabilir elbet. Düz bir çizgide ağzıma götürdüğüm biramdan bir fırt daha alıp, Rembrandt’ın bile böylesine düzgün ve güzel bir çizgi çizemeyeceğini düşünürken karşımda ki eşsiz çekicilikte sevişmeden yorgun düşen harikulade kadını izliyorum ve kanımda yeterince alkol var.

    Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeydim.

    Aradıklarım ya hiç yoktular ya da olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalliğin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil.

    Grenli, siyah beyaz eski bir fotoğrafın içine sıkışmış, renksizlikten şikâyetçi, içi geçmiş, umutsuz bezginlerin hüzünleriyle dolu kalbim. Ruhları kemiren aşağılık bir umutsuzluk ve kırılganlıkla çürüyor her şey. Biraz içki ve biraz daha içkiyle dolduruyorum bedenimi. Benim gibi biraz fazla içiyorsanız sakallarınız birbirinden ayırt edilemeyen milyonlarca küçük nergisten oluşan zarif bir bahçe gibi lekeleniyor, gözlerinizde yorgun bir ihtiyar bakışı beliriyor ve içinizde yanan ateşler mum alevleri kadar korkaklaşıyor. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz, yazıyor ve yazıyor ve yazıyorgunsunuz…

    Kaçmak dedim de, bir ara bunu başarmıştım sanırım. Jantları çatlak, kaportası çürüklerle dolu, görmüş geçirmiş eski bir amerikan arabasının arkasına taktığım karavanla Idaho nehirlerinin kıyılarına kurduğum kamplarda biraz olsun kurtulmuştum peşimi bırakmayan tüm hezeyanlardan…

    Doğayla bütünleşmenin ancak içinde olunduğunda fark edilebilen serin okşayışlarıyla uyudum geceleri. Seslerin harmonisi kanserli hücreleri söküp attı ruhumdan.

    Beklentilerimi azalttım, insanlardan beklediklerime harcadığım enerjiyi kendime yakınlaşmak için harcadım. Şu an hiçbir şey yapmıyor ve düşünmüyorum. Sadece sessizliği dinliyorum. Ben ve kendimden bir parça uzaklaştım. Doğadan soyutlanıp sanata yönelmiyorum, hayatın bir değişkeni ya da hayatı değiştirme gibi bir derdim yok, doğa olmaya çalışıyorum. Bir şey anlatmıyorum aslında anlattıklarımdansa beklentim yok artık. Doğanın bağrındayım, bir parçasından öte artık oyum. Doyacak kadar yemeğim var, fazlası her zaman insanı kötülüğe iter, sessizce uyuyacak bir yerdeyim, entelektüel ve duygusal zırvaları azaltıp içimdeki sese yöneliyorum.

    Bunlar iyi zamanlarımdı, ve yine bir şey oldu. Sihir bozuldu. Bulduğum harika cennetten bile memnun kalmayacak hisler ve düşünceler üretmeyi becerdim yine.

    Sanırım oraya kalem ve kâğıt götürmemeliydim. Yazmayı yanımda götürmemeliydim.

    Ama olan bu, sonuç olarak buradayım. İçkiye ve yazmaya muhtacım, bana bahşedilen cennet bile olsa cehennemde yanmak zorundayım. Ben bir yazarım ve buna hazırım.

    Ölene kadar acı çekip yazacağım, başka bir yolda yürüyecek değilim.

    Satın alınacakların listesi yapılırken ya da tahsil planlaması, kitapların taslakları oluşturulurken ya da bir yönetmen ışık kararları verirken, sanatlı ya da sanatsız içinde başrolünü oynamak istediğiniz bir hikâye yaratırken var ettiğiniz küçük kümelerin içinde daha da yalnızlaşırken bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken yolu kayıp bir biçimde herhangi bir azınlık için kötü olmak zorunda olduğu gerçeğini görürken, sevgilinizin bir var bir yok olacağını o hep kalsa da aşkın başıboş bir gezginden ibaret olduğunu hissederken, dünyayı kalemlerin ve kılıçların değiştirdiğini, ucuz bir merhemden öteye gidemeyen sevgiyi yalnızlığınızın üstüne umutsuzca sürerken, ölümden bir zerre bile korkmayıp, ölümünüze üzülecek kimsenin olmadığını anlarken hayat pek te uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmiyor artık.

    Birden kendinizi batmakta olan bir gemi gibi hissediyorsunuz.

    Şimdi Bolinas’ta bir balıkçı kasabasındayım.

    Ömrümün geri kalanını cehennemin kapısı aralanana dek yazarak geçireceğim.

    Kendimi her şeyden koparıp göl kenarında balık tutup içki içeceğim.

    Richard Brautigan