• Kurumuş yapraklar dudaklarım gibi,
    Gidiyorum uzaklara.
    Her düşen damla kalıyor ardımda,
    Ağlıyorum son defa.
    Dalgalar koyu mavi, senden izler silindi,
    Zaman geçti, söyle ne değişti sence?

    Sahip olma hiç ruhuma,
    Kaybol benle kaybol kaybol benle,
    İlk öpüş gibi.
    Sahip olma hiç bana ama,
    Kaybol benle kaybol kaybol benle,
    İlk seviş gibi
    https://youtu.be/6eA12wHQc0Q
  • O gün büsbütün güzeldi. Hiç yaşamamış şeyler gibi güzeldi. Hayatın eşiğinde,düşüncenin eşiğinde son bir defa gördüğümüz şeyler gibi güzeldi...  Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur
  • Bir Gümrük Kaçakçılığı

    ”iki sene evvel bir iş için fransa’ya giden bir arkadaş anlatmıştı.

    eşya olarak bir bavulum vardı, bir de ahbaplarımdan birinin marsilya’daki bir dostuna gönderdiği bir acem halısı, ben ne bileyim meğer fransa’ya halı ithalatı memnu (yasak) imiş.

    gümrük memurları yakama yapıştılar şaşırdım kendi malım olsa halıyı bırakacağım, fakat ne yaparsın ki emanet, bilmem nereden kulağımda kalmıştı besbelli müslüman tebaası çok olduğu için fransa ibadette kullanılan eşyadan gümrük resmi almazmış.

    “ bakayım bir tecrübe edeyim,” diye düşündüm. oldukça iyi konuştuğum fransızca ile gümrük memuruna dedim ki; “ben belli bir iş adamıyım, gördüğünüz gibi halının ismi seccadedir. biz müslümanlar namaz isminde ibadetimizi onun üstünde icra ederiz, ben sofu bir insan olduğum için ibadete yarayan eşyamı dahi yanımda taşırım.”

    gümrük memuru civanmert insaflı bir adama benziyordu bir müddet burnunu kaşıyarak düşündü. “seccade ve namaz” kelimelerini bana tekrar ettirerek bir bir kâğıda yazdı sonra telefonu kaldırarak konuşmaya başladı:

    -mösyö artin serkizyan, siz istanbullusunuz, türkleri ve türkçeyi iyi bilirsiniz. seccade ne demek olduğunu söyler misiniz? seccade evet, seccade, mersi. namaz ne demek ? müslümanların ibadeti öyle mi, sizden bir hizmet rica edeceğim, lütfen beş dakika için beni görmeye gelir misiniz ancak sizin halledeceğiniz bir mesele var da …

    üç beş dakika sonra mösyö artin serkizyan gümrüğe teşrif ediyordu, gayet tipik bir istanbul ermenisi… serkizyan bana bir dost ve hemşehri selamı verdi, derhal anladım ki bu işte bana halisane tarafgirlik edecektir.

    gümrük memuru halıyı yere yaydırdı aksi gibi gayet biçimsiz bir şey, eni herhalde bir metre yok, boyu buna mükabil üç metre gibi bir şey.

    -müslümanların “namaz” ibadetini üstünde icra ettikleri seccade bu mudur?

    ermeni hiç tereddütsüz tasdik etti.

    -ta kendisi .

    -iyi ama bu ibadet için fazla uzun değil mi?

    sual gayet yerinde idi, ben önüme baktım fakat mösyö artin büyük bir saffetle derhal cevap verdi.

    -hayır değildir. namaz için ancak kâfidir.

    mamafih gümrük memuru hala tereddüt ediyor düşünüyordu.

    gümrük memuru, “son bir rica,” dedi; efendiden namaz ibadetini bir kere burada gözümün önünde tekrar etmesini rica ediyorum, ta ki bu hususta tam bir kanaat edinmiş olayım.

    artin ile birbirimize baktık. o türkçe olarak “başka bir yol yok çaresiz bir namaz kılacaksın,” dedi.
    işe daha ciddi bir renk vermek için potinlerimi çıkardım, pencereden güneşe bakarak kıbleyi tayin ettim, ellerimi kulaklarıma kaldırarak “allahüekber” deyip namaza durdum gümrük memurunun gözünü boyamak için bir şeyler okumak lazım geliyordu fakat aksi gibi namaz dualarından hiç biri aklımda kalmamıştı. çaresiz, muallim naci merhumun çocukluğumda ezberlediğim;
    “bilmem şu kuşu neden gam almış / her nailesi kalbe dağzendir.”

    şiirini makam ile okudum, sonra rükue, nihayet secdeye vardım. fakat başımı bir türlü yerden kaldıramıyordum, secdenin usulden fazla sürdüğünü gören artin türkçe olarak; “yeter, kalk,” dedi. ben bu defa gene naci’nin kuzusunu okuduğum makam ile; “nasıl kalkayım herif seccadede daha iki arşınlık yer var, bu fazlalığın hikmeti nedir? diye sorarsa ben ne cevap vereyim.”

    artin biraz düşündü, sonra, “yavaşça bir takla at,” dedi. Bu söz bana bir vahiy-i ilahi gibi geldi. “amin,” diye bağırarak bir takla attım ayaklarım halının ucuna değmiş ve hesap tamam olmuştu.

    biraz sonra kolumda emanet halı ile gümrükten çıkıyordum.”

    reşat nuri güntekin
  • Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamakta bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?
    ☆Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali
  • Ne sirlar gizlidir o kâinatta...

    Biz sadece tebessüm eden yüzü görür, kahkahaları işitiriz... aynı yıldızların göz kırpması gibi. Ya da Güneş'in Ay'a dokunması gibidir her şey. Tabii ki dışarıdan...

    Hiç sormaz insanoğlu, taş neden sessizdir, bir sabır susar, sukûn eder. Anlatacak hiç bir sözü yokmudur... mermer taşının en büyük yükü, mutfağı süslemeden ibaret olmadığı ne hakikat bir gerçek, bu günlerde mezarları süslemesi kadar gerçek, oysaki...
    Onun altında bir toprak, toprağın altında yatan, bir zamanlar bizim gibi nefes alan "..." çok canlıdan biriydi oysaki....

    Bir çınar ağacına kaç hançer saplandı, kaç yitip giden aşıkların baş harfleri kazındı. Aynı, insanların bedenlerine kazıdığı gibi... Şimdi ise hic birinden ne eser kaldı, ne bir söz... belki söz hakimdi... çınar dallarında kuruyup gitti, ardı ardına...

    Ya akan sular, dökülen yağmurlar... kaç sevgili göz yaşı döktü, senden benden habersiz gizlice... ya yakan tuzlu sular... gözden akan değil, gönülden haykıra haykıra, şarkılara, şiirlere, resimlerin son dokunuşları feryat ile bastığı fırçanın, ağır dokunuşların...

    İşte böyle bir gece de geldi, ressam, yazar, şair...

    Hepsinde bir akarsu birikintisi vardı. Birisi gökten çaldı; tabloya, bir bir dokundurdu... yazar hayattan bir söz aldı, bastı kocaman yaygarayı sayfalara ardı ardına... şairlerin sırrı, hepsinden de ağırdı. Öyle bir dil ile döktü ki, sırrını; âlem sandı ki, gökyüzü gercekten portakal rengini mi aldı akşamdan, sabahtan Güneş bu kadar sevinçliydi... yastıklar kaç defa suyunu sıkarak asıldı, ipten aşşağıdan yukarıya... - evet aşşağıdan yukarıya- - -
    Hep sırdın sen şair... bazen dilden öyle döktün ki, açık net bir tavırla...

    Seven sevdiğinin dudağını öptü sanırdı, gercektende... şair bu! Aya (avuçiçi) da eder dudağı, martı da eder, toprağın altında ki sevdayı...

    Sonra "Kâinatın özetidir insan..."

    Yıldızlara ulaşılamayacak bir gerçek varsa dünya da. İnsanın sözü ile de ulaşılamayacak kadar, sırvardır, kalplerde...

    O sözleri ile sadece, "sevdim" der... sevmek!

    Hiç kolay bir iş deği... toprak olmak için kaç seveni duydunuz..?

    " 'Sevmek' toprak olmak değildir!
    Sevdayı Yaradan O Yüce Allah, sen nefes kadar vardın diyene kadar, edebinle, adabınla, merhametinle susacak kadar sevmelisin...."

    Yaprak nasıl düşüyor, degil mi?
    Aheste, aheste.. hiç acelesi yok oysa ki, toprağa düşecek kadar... bazen, rüzgar savuruveriyor, kimse sanmasın ki, rüzgar; öylesine eserken, yaprak konamadı... yaprağı O ne zaman müsade ettide dalından toptu, O ne zaman ki müsade etti, yere kondu...

    Dünya'nin nehirleri gibidir, insanın damarlarından geçen, nehirler, akarsular... İnsanın gözleri gibidir, gökyüzünde ki yıldızlar... parıldarlar, büyür küçülürler de, belli etmezler, sonrasında ki kalbin, kaç vuruşla, nefesi almak için defalarca gümbürtülerinin farklılığına...
    Dünya'nın içinde ki sırrı, dünyaya ayak basan bilmezken, "her kelebek, bir günde ölür," der ve geçerler..

    "Hiç bir taş, asla sonsuza kadar susmaz...
    "Onlar sizin bilmediğiniz zikir ile, şekil verene hamd ederlerde.." dayanamadıkları zaman çatlarlar..."

    "İnsanoğlu nasıl bir mabedi kabullendiğini anlamadık mı..?"

    "Sırlar, dilden farklıdır!
    "Çoğu zaman, dildeki yalana, kendileri bile inanır."

    "Ne derdi şair?
    "Gittiğin yolda Allah yok ise dön geri, O'nu bulduğunda çık yola."
    Kadim TATAROĞLU
  • "İlk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde, ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz."
  • - Bakın.
    - Neye?
    - Bize.
    Eve ilk defa, aynada kendilerini bir arada görüyordu.
    Pierre devam etti:
    - Kendimizi aynada ilk ve son defa yanyana görüyoruz.
    Hayallerine bakıp gülümsedi.
    - Bu iş yürüyebilirdi...
    - Evet, yürüyebilirdi. Boyunuz, başımı omuzunuza yaslayabilmeme olanak verecek kadar uzundu.