• Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?"

    Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
  • " Nilüfer Bataklıkta Tanrıdır "


    Kaskatı kesilmiş mermer taşlarına yeniden şekil verebilecek kadar ağırlaşmış diz kapaklarımı bu apartmanın son katına nasıl çıkaracağım diye düşünüyordum. Algılar ve yanılgıların dünyasından gelmiştim. Yeni evrenimi keşfetmem için bu büyük merdiven fetihine başlamam gerekiyordu. Hazıra geç ve başla! İşte ilk saldırı! Mermer taşlarına şekil veriyordum.


    Bu apartmana girmeden önce şehveti, zevki, tadı ve eğlencesi çözünmeye birkaç saat sonra başlayacak olan algıları görmemek için bazen gözlerimi kapatıp yürümeye çalıştım. Asıl gerçek olan ölümü, hissetmezdim bu şekilde. Çirkin insanlar ve uyumsuz renkler, güzel ağaçlar ve güzel notalar ölümü hatırlatamayacaktı bana lakin insan yanılgısız yaşayamazdı. Ölümden kaçmak ve ömrün sonsuz olacağı düşüncesi de yanılgıydı. İnsan tek gerçekten kaçıyordu. Kaçış serüvenlerinden bahsedeyim: Araba sürüyor, işte çalışıyor, tartışıyor, acı çekiyor ve ders çalışıyordu.

    Fethimi tamamlamıştım. Yeni bir evrene giriş yapıyordum. Anahtarlarımı kullanarak kapıyı açtım ve sadece anlamsız motiflerle süslenmiş olan halıya odaklanıyordum. Anlamsız mı? Hırçınlaş ve üzerine hiddetle bas!


    Odama girdim, etrafı izledim. Karşımda sarıp sarmaladığım ve ilk bulduğumda beli kırılmış olan orkide çiçeğim dikkatimi çekti. Yanılmıştım. Hiç çürümeyecek sanmıştım. Köklerinden çürümüşlüğün leş kokusunu yayan orkideyi artık duyu organlarımla hissetmek istemiyordum. Öfkelenmiştim. Öfke mi? Orkideyi yak geç!

    O varoluşunda canlı virüsüyle birleşmişti ve köküne inilseydi diğer canlıları tiksindirirdi. Sonra duvardaki renkli postere baktım, neyse ki ona canlı virüsü karışamamıştı ve çürüdüğünde koku salmazdı...

    Bu keyifli teselliden sonra balkona çıkıp her gün değişen manzarayı kör gözlerle izlemeliydim. Paketimden bir tane sigara çıkardım ve balkona çıktım. İşte manzara şekilleniyordu:

    — Deniz hırçındı, sanki kalbini betimliyor gibiydi. Onunla ilk defa buluşmuştuk. Hayatı sorgular gibi bakışı vardı, keyifliydi. İnsan hayatı sorgularken keyifli olabilir miydi? Belki de sorgulamıyordu. İşte şimdi bir şey diledim, düşünceler somutlaşabilseydi! Çekingen hissediyordu, dudakları ne öpülesiydi. Göz kaçırıyordu, bazen yandan geçen insanlara bakıyordu, bazen de kendi kalbine. Bu ilk buluşmaydı, biz insanlar ilklerde daha temkinli davranmaz mıyız? Ben davranmıyordum. Utanmadan ve ahlaksızca gözlerine bakıyordum. “Şimdiye kadar hiçbir şey saf kalmamıştır.” tezini çürütebilirdi onun yüzü. Antitez olarak var olmuştu. İşte ben bu antiteze hayran kalıyordum. Utanmaz ve ahlaksızca!


    Gözlerimi açtığımda -ya da kapamış sayılıyorum- manzara yok olmuştu. Bir yanılgı dünyası. Sigaramı içmeden balkon kapısından içeriye girdim. O orkide mi? Kır ve çöpe at!”

    Oğuzhan
  • ÜLKESİ İÇİN AYAKLANMIŞ YÜREKLER-
    Her sabah olduğu gibi Uğur erkenden kalkmış,sabah namazını kılmış ve oğlu Umut ile oynadıktan sonra evden çıkmıştı. Babasından yadiğâr, küçük olsada kendilerine yeten bir de bakkal dükkanları vardı. Bakkal dükkanlarına doğru giderken kafasında çocuğunun bugün doğum günü olduğunu ve buna rağmen daha bir hediye almadığını düşünüyordu. Bunlar aklından geçerken aile dostları da olan Komiser Yılmaz, arabanın kornasına basarak Uğur'u durdurdu. Ve devam etti:
    -Ooo Uğur. Nasılsın kardeşim?
    -İyiyim Yılmaz Komiserim. Sizi sormalı?
    -İyiyim bende Uğur. Sağolsın.
    -Bu arada dün seni aradım ama sanırım duymadın telefonu. Herhalde görevdeydin. Akşam Umut'un 7. doğum günü var. Gelin sizde. Hem Aligil de geliyor.
    Yılmaz Komiserin bu daveti kabul etmesinin ardından yollarına devam ettiler. Uğur bakkal dükkanına geldi. Yerleri süpürdü, ürünlerin tarihini kontrol etti. Kendini işine kaptırdı, dükkan müşteri ile dolup taştı. Havanın karardığını fark edince saatine baktı. Yandaki oyuncakçı dükkanı kapatmadan hızlı adımlarla oraya gitti. Oğlu Umut için eğiminde de kullanabileceği eğitici tarzda bir oyuncak alıp hızlı adımlarla henüz kapatmadığı bakkal dükkanına gitti. Daha sonra bakkal dükkanından meşrubatları alıp evinin yolunu tuttu. Eve geldiğinde ise daha kimsenin gelmediğini gördü. Kayınbabası salonda oturuyor; kayınvalidesi ve eşi Rüzgâr Hanım ise Umut'u akşam için hazırlıyorlardı. Rüzgâr Hanım görmeden ağzına bir kurabiye atıp kayınbabasının yanına geçti. Aralarında şu konuşma geçtikten sonra Uğur oradan ayrıldı.
    -Selamün aleyküm baba.
    -Aleyküm selam evladım. Hoşgelmişsin. İşlerin nasıldı?
    -Hoşbuldum babacım. İşler bugün her zamankinden daha iyiydi çok şükür.
    -Öyle mi evladım çok sevindim. Allah bundan geri koymasın.
    -Amin babacım. İzninle ben bir namazımı kılıp geleyim.
    Uğur namazını kıldıktan sonra tekrar salona geldi. Salona geldiğinde misafirlerinin gelmiş olduğunu gördü. Demin kalktığı koltağa geri oturdu ve kayınbabasıyla arkadaşlarının ülke hakkında olan konuşmasına dahil oldu. Bu konuşmalarda ise, ülkemizin diğer ülkeler tarafından kıskanıldığı ve onların nasıl bize gıpta ile bakıldığı konuşuluyordu. Tüm bu konular konuşulurken Yılmaz Komiser'in aniden telefonu çaldı. Yılmaz Komiser panik olsada etrafındakilere belli etmeden konuşmaya çalıştı. Telefon kapandıktan sonra ise Uğur ve eşi Rüzgâr Hanımdan özür dileyip göreve çağrıldığını ve acil olarak gitmasi gerektiğini söyledi. Merak ve telaş içinde bakan eşini sardı ve oğlunu bir daha göremeyecekmişçesine sarılıp öptü. Sanki ilerleyen saatlerde yaşanacak kötü olayları bilir gibi... Ev halkı ile vedalaşıp onlara baktı ve " Her şey güzel olacak!" dedi. Yılmaz Komiser gittikten sonra eşi Zeynep Hanım içindeki huzursuzluğu ve korkuyu dile getirip çocuklara bakma bahanesiyle dışarı çıktı. Asıl dışarı çıkmasının altındaki neden ise gözlerinin dolması ve onların yanında ağlamak istememesiydi. Geri geldiğinde ise Yılmaz Komiser'in giderken söylediği cümleye aklının takıldığını söyledi. Sahi neden giderken öyle demişti. Neden " Her şey güzel olacak!" demişti? Kesin bir şeyler biliyor ama söylemiyor diye geçirdi aklından. Pastanın kesileceğini haber vermek için tekrar çocukların yanına gitti. Mutlu ve gözleri ışıl ışıldı çocukların. İçerdekiler de dahil herkes Yılmaz Komiser'in ani gidişini düşünürken çocukların oynadıkları oyunu kimin kazanacağını düşünmesi nasıl bir şeydi? Bencillik mi yoksa umursamazlık mı? Hayır! İkisi de değildi. Çocuktu onlar çocuk. Tabii oynadıkları oyunu düşüneceklerdi üstelikte hiçbir şeyden de haberleri yoktu. Zeynep Hanım'ın aklından bunlar geçerken Uğur odaya gelmiş herkesi pastayı kesmek için salona çağırmıştı. Pastayı kestikten sonra herkes korkusunu belli etmemek için birşey olmamış gibi davrandılar. Bu çaba nafileydi ama... Akşam aniden görve çağrılan bir polis memuru ve göreve giderken söylediği o sözü kim unutabilirdi ki... Bu olanları kim normal karşılayabilirdi ki. Yine akıllarda korkunç senaryolar, yine kötü haberlerle dolu bir gece olacağını kim bilebilirdi ki... Ama hal böyle olunca ağızlarda bilinen tüm dua ve senaryolar. Herkes bunları düşünürken Ali'nin telefonu çaldı. Arayan İlayda Hanım idi.(Yani Ali'nin annesi.) "Haberleri açın oğlum haberleri!" diyordu endişeli ve korku dolu bir sesle. "Bazı kişiler ülkedeki bütünlüğünü ve huzurumuzu bozmak istiyorlar. Ama unuttukları bir şey var evladım. Bu millet ülkesi için canını bile verir. Hadi sizde çıkın sokağa!" dedi ve telefonu kapattı. Neler olup bittiğini anlamak adına televizyonu açtırdı Ali. Bir son dakika haberi adı altında savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı ve bu olayların terör alarmı mı yoksa darbe girişimi mi olduğu konuşuyordu. bu kötü haberlerin ardından gelen haber ise Genelkurmay ve MİT binasına yapılan hain saldırıydı. Bu olanlardan sonra, Ali'nin aklında sadece iki soru vardı. Birincisi Yılmaz Komiser bu saate kadar neden onları daha aramamıştı? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? İkincisi ise ülkeyi,vatanı nerede savunacaklardı? Peki şimdi bunları düşünmenin zamanı mıydı? Bunları düşünmek elbette gerekiyordu ama şimdi değil. Şu an yapılması ve düşünülmesi gereken tek şey şanlı bayrağımızı alıp meydanlara,sokaklara,caddelere çıkmaktı. Tam televizyonu kapatacakken bir son dakika haberi daha. Atatürk Havaalanı'na askerlerin baskın yaptığı ve uçuşların iptal edildiği idi. Uçuşları iptal edilen yolcular, korkarak ve telaşlanarak etrafa bakıyor; ardından gelen patlama ve bomba sesleri içinde daha da korkuyorlardı. Tüm olanları öğrenen insanlar vatanı korumak amacıyla sokağa atıldılar. Tabii ki Uğur ve diğer kişilerde...Akıllarına merkezde olmasa da merkeze yakın olan bakkal dükkanına gitmek geldi. Hem orada insanlara su falan da vererek yardımcı olabilirlerdi. Yoldayken Zeynep Hanım'ın aklına eşini aramak geldi. Biraz korkarak biraz da umutlanarak aldı telefonu eline. Elinde duran telefondan aradı eşini. Aradı,aradı,aradı. Açan olmadı. Tam ümidini kaybetmişken telefonu çaldı. Arayan eşiydi.Belkide eşine bir şey olmuştu ve bunu haber vermek isteyen başka biride olabilirdi. Neden kötü düşüneyim diye geçirdi aklından ve telefondakinin Yılmaz Komiser olduğunu biliyormuş gibi açtı telefonunu.
    -Alo! Yılmaz!
    -Zeynebim. Güzel karım. Korkma ben iyiyim. Nasılsınız?
    -İyiyiz biz. Sen iyisin dimi yalan söylemiyorsun?
    -İyiyim canım. Çok vaktim yok. Telefona Ömer'imi de verde onunda bir sesini duyayım.Ne olacağı belli değil sonuçta. Hakkını helal et Zeynebim!..
    -O nasıl söz Yılmaz'ım hakkımız sana her zaman helal-i hoş olsun. Ama bunları konuşmanın sırası değil. Ömer'e veriyorum yine ara bizi...
    Zeynep Hanım telefonu tam Ömer'e verirken, Yılmaz Komiser'in telefonuna kurşun isabet etti. Eee hal böyle oluncada doğal olarak telefon kapandı. Ömer telefonu aldı; konuştu,konuştu,konuştu. Baktı ki ses yok, telefonu annesine verdi. Zeynep Hanım da telefonun kapandığını ve eşini arayacağını söyledi oğluna. Aradı ama telefon kapalıydı. İşte o anda içindeki korku heyelana dönüştü ve Zeynep Hanım'ın içindeki her şeyi alıp götürdü. Önce aklına eşinin vurduğu geldi, sonra ise gözünün önü karardı ve olduğu yere yılıp kaldı. Ömer korkup ağlamaya başladı. Ömer'i Umut sakinleştiriken; Rüzâr Hanım ise Zeynep Hanım ile ilgilendi. Çantasından su alıp ona içirdi. Yüzünü yıkadı. Bir süre sonra Zeynep Hanım kendine geldi. Ve yürümenin ona iyi geleceğini söyleyip yürümeye başladı. Yılmaz Komiser hayatında ilk defa korkmuştu böyle. Yanlış anlamayın sakın! Ölmekten değil, ailesinden haber alamamaktan korkmuştu. Yılmaz Komiser, Başkomiser'inin yanına gitti ve olanları anlatıp oğlunu aramak için telefonunu istedi. Başkomiser ise az kalsın vurulacakmışsın diye başlayıp sitem dolu bir konuşma yaptı. Sitemi ailesi ile konuşmasına değil, konuşurken dikkatli olmamasınaydı. Yılmaz Komiser susamıştı ve bir bakkal vardı ilerde. Bu bakkalı görünce aklına Uğur geldi,eşi geldi. Saate baktı. Gece yarısını geçmesine rağmen insanlar hâlâ sokaktaydı. Bakkala girdiğinde televizyonda bir haber vardı. Darbe yapmaya çalışan -ama yapamayan- askerler bir haber kanalını basıp, spikere yalan yanlış şeyler söyletiyordu. Verdiği paranın bile üstünü almayı unutan Yılmaz Komiser suyunu alıp dışarı çıktı. Tam suyunu açmış bir yudum alacakken şiddetli bir ses duydu. Bomba sesiydi bu. Evet bomba sesiydi. İleri baktı. Etraf kıpkırmızı olmuştu sadece bu da değil. Yerde parçalanmış vücutlar, ağır yaralı insanlar... Yanlarına doğru giderken arkadan bir ses geldi. "Kaldır ellerini havaya yoksa olacakları biliyorsun." Arkaya döndüğünde meslektaşı Adil'i gördü. Adil, Yılmaz Komiser'i önce bombayı patlatıp sonra ölen olmuş mu diye bakmaya gelen insanlardan sandı. Gayet normaldi. Çünkü, Yılmaz Komiser'in üzerinde üniforma yoktu. Acil olarak çıkınca sivil vatandaş sanılma ihtimali yüksekti. Yılmaz Komiser bunları yaşarken, Uğurgil çoktan bakkal dükkanına gelmişti. Hatta insanlara yiyecek bile dağıtıyorlardı.Ama kimsenin ne bir şey yemeye meceali vardı ne de bir şey içmeye... Söz konusu vatan olunca insanlar her şeyi unutuyorlardı. Gece böyle geçmiş, vakit çoktan öğlen olmuştu. Başbakan ve Cumhurbaşkanımız önderliğinde, kahraman Türk polisleri ve askerler tarafından savunulmayla ve tabii ki sivil vatandaşlarının da katkısıyla TÜRKİYE büyük bir felaketten kurtulmuştu. Aslında her şerde bir hayır vardır dedikleri burada anlam kazanıyor. Bu olaylar evet kötü şeylerdi. İnkar etmiyorum. Ama bir de şu pencereden bakalım.
    Hani amaçları ülkemizdeki huzuru ve bütünlüğü bozmak isteyen insanlar varya işte bu olay asıl onlara acı verirken aynı zamanda da bir şey öğretti. Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan her vatandaş (dil,din,ırk farketmeksizin) bu vatan için malını,mülkünü hatta canını bile verir. Ne demişler "MEVZUBAHİS OLAN VATAN İSE, GERİSİ TEFERRUATTIR".
    BİR DAHA YAŞAMAMAK ÜMİDİYLE...

    Gökçen Kız
  • bedel ödeyecekler.
    they would pay.
    bedel ödeyecekler.
    they would pay.
    bedel ödeyecekler.
    they will fucking pay for this.
    .
    .
    .
    her ne kadar 'they would pay' başka başka şeylere çevrilebilse de benim aklımda her zaman 'bedel ödeyecekler' olarak kalacak. Ne yazık ki.

    Ben bu serinin bir yerinden girsem, çıkacak bir yer bulamam. Lanetlemeye kalksam lanetlerimi yazmaktan düşüncelerimi yazamam. Cut, Daniel ve Bonnie'nin nasıl gebermesini istediğimi yazsam yanlış tarafımı ortaya çıkarmış olurum... En iyisi sessiz kalmak ve her zamanki gibi normal şeylerden bahsetmek -ama pardon, bu kitapta normal hiçbir şey yoktu...

    4.kitabın yani Üçüncü Borç kitabının sonunda Jethro ve Kestrel vurulmuştu. Nila'yı Daniel'a vermişlerdi.. İşte ben bu sondan sonra seriye bayağı ara verdim.

    Geri döndüğümde aynı sahneden devam ediyordu, Nila Daniel'ın olacakken.. Jasmine ortaya atlayıp 'Jethro'dan sonra ben doğdum, Jethro öldüğüne göre İlk Doğan benim' diyor. Yani Nila artık Jasmine'in. eheheh. Bayağı şaşırmıştım ama şaşırmamalıydım çünkü ben artık 'burada bitti işi, bitti, kesin bitti, nasıl kurtulabilir ki?' dediğim an bir kurtuluş yolu çıkıyor.

    Yani böyle olmasını istemediğimden değil de.. neyse...

    Jethro ve Nila kitabın yarısından fazlasında ayrı gayrı. Nila işkence üstüne işkence çekiyor. Yani işkence dediğim de basit bir şey gibi algılanmasın. Bildiğimiz işkence aletleriyle yapılan işkenceler. Artık işkence aletlerini dakika başı aratmak zorunda kalıyordum.. Ben artık bu adi şerefsizlere küfür etmekten yoruldum.

    Jasmine ve Flaw olmasa Jethro ve Kestrel domuzlara yem olmuştu. Jethro uynadı, iyileşti. Kestrel komada...

    Ben, her ne kadar Jethro onu sevse de Third Debt'ten sonra Kestrel'i sevmiyorum. Sevemem de yani. Üzgünüm. Ama uyanıp savaşa katılması güzel olurdu, o ayrı.

    Bonnie, Nila'yı yanına çağırıp eski fotoğrafları gösteriyor. Aynı Nila ve Jethro'ya benzeyen iki kişi Owen ve Elisa. Tek aşık olanlar Nila ve Jethro değilmiş yani. Yıllar önce de bu borç lanetinde birbirine aşık olanlar olmuş. Ve bu iki kişi Nila ve Jethro'nun ikizi gibi.

    Tabii ki, aşık olduklarını öğrenmişler. Owen'ı öldürüp, Elisa'ya işkence etmeye devam etmişler. Cut ve Bonnie, yine aynı şeyin yaşandığını düşünüyor... yanılıyorlar eheheh Jethro ölmedi.

    Neredeyse 3 hafta Jethro hastanede, iyileşiyor.. Bu sırada Nila'yı merak ettiği, ne durumda olduğunu bilmek istiyor. Delirecek durumda. Kurşun yarasını unutup, hastaneden kaçar ama doktor bırakmıyor. En sonunda oradaki görevli bir kadına telefon nereden alabileceğini soruyor. Görevli kadın gitmesine izin veremeyeceğini söylüyor. Bir kaç kat aşağı inmesi gerekiyor çünkü... En sonunda kendi telefonunu Jethro'ya veriyor. Jethro, yaşadığını söylemesi gereken biri olduğunu söylüyor. Yani ben olsam bu kadar uzatmazdım bile flkjdg direkt, telefonumu verirdim. Kadın da öyle yaptı. Ertesi gün Jethro'ya yeni bir telefon ve hat getirdi.

    Ayyy, ya o kadar ayrılıktan sonra mesajlaşmaları iyi hoştu ama ilk telefon görüşmesi beni bitirdi... kalbimi orada unuttum sanırım. Konuşma aynen şöyle;
    Nila: Hello?
    Jethro: Fuck!

    Haftalar sonra sesini ilk defa duyuyor ve tepki bu. Of Jethro ya... İkinizi çok özledim ben :'(

    Artık şu üç büyük zehirli yılanın katledilmesini görmem lazım. Yeter. Yeter. Yeter.

    Jethro Hawksridge Hall'a Nila'nın Cut, Bonni ve Daniel tarafından yine yanlarına alınıp, Jasmine'in geri planda bırakılması sayesinde geliyor. Yani artık sınıra geliyor Jethro. Nila'nın acı çekmesini istemiyor. Bütün bunları ödeteceğini söylüyor. Doğal olarak.

    Nila, işkenceden yeni kurtulmuş. Odasına yıkılmış bir şekilde dönmüş. Tamamen yıkıldığının farkında, yapılan o son şey onu mahvetti. Evet, bana yapılsaydı bende öyle hissederdim. Gerçekten bunu sadece yaşayan bilir. Daniel şerefsizi o kırmızı-siyah zar atmalarının en sonuncusunda 'ya Vaughn'ın parmakları ya da saçın' diyor..

    ya neymiş yüzyıllar önce Weaver'lar Hawk kadınların işkence etmiş.. şunu bunu yapmış. Yemin ederim hepsini parçalamak istiyorum. Bir insan bir insana bunu neden yapar? Yaparken ne zevk alır? Nasıl zevk alır?

    O Heretic's Fork zaten beni öldürecekti. 10 saniye bile boynumu o şekilde tutamadım ben, bu adi piçler odanın etrafında 3 tur dön diyor. Bir de şerefsiz Cut, tam Nila turu bitirecekken ayağını önüne koyuyor. Kız yere düşüyor. Elleri de arkadan bağlı.

    Neyse.. En son Nila tabii ki saçlarının kesilmesini seçiyor. Kardeşinin zarar görmemesi ve oyunu doğru oynamak için. Oyunu doğru oynarsa Vaughn'ı göndereceklerini söylediler çünkü. Elinden olmadan onlara güvenmek zorunda kalıyor. Başka ne yapabilir ki benim tatlı, minnoş, güçlü, savaşçı kadınım.

    Jethro, ben karar verdim. Gelip Nila'yı senden çalacağım.

    P*iç Daniel, Nila'nın saçlarını makasla kesiyor. Nila orada parçalara ayrılıyor. Odasına geldiğinde kendisine bakası bile gelmiyor. Bütün umutları sönmüş, yaşamak istemiyor daha fazla.

    O sırada penceredeki tıklama seslerini duyuyor. O soğukta pencereyi açıyor, kuşu görüyor. Kuş dediğim de ya şahin ya da kartal olması lazım.. tam bilmiyorum onun türünü.

    Kuşun üstünde bir mesaj var..
    JETHRO'DAN.. eheheh
    Nila bi' kendine geliyor.
    Bende bi' kendime geliyorum artık.
    Kağıtta 'ahıra gel' yazıyor.
    Kamera izlemeyen tek yer orası.

    Orada ne oluyor.. Aycan kalp krizi geçiriyor.
    Jethro, Nila'nın kafasındaki başlığı çıkarmasını istiyor.
    Nila çıkarmak istemiyor.
    En sonunda açtığında Jethro kesilmiş, eğri büğrü saçları görüyor.
    Şimdi en CAN ALICI kısmı yazıyorum...
    Nila'yı çekiyor, bir makas buluyor. Oturuyor. Yamuk olan, birbiriyle uyuşmayan o uzunlukları düzeltmeye başlıyor. Saçını kesiyor, düzeltiyor.
    Bir duygulanmışım, anlatamam.
    Yani bir insan böyle bir sahne okuduktan sonra başka romantik sahne okuyamam herhalde diyor.

    Final sahnesi zaten diğer kitapların sonu gibi dehşet vericiydi. Yani yine diyorum 'bundan nasıl kurtulacak? kurtulmasına imkan yok!'

    Hadi bakalım Nila, bu sefer kim alacak seni Daniel'ın ahtapot kollarından..

    Ya aşkım, umarım kimse sana bir şey yapmadan kurtarılırsın.
    Bak Jethro, Kill'den bile yardım istedi. Ben Kill'i sevmem, ama seni kurtarmaya yardım edecekse ayrı..
  • Avrupa’da Muhteşem, Anadolu’da ise Kanuni sıfatını almış en büyük zaferlerin mimarı olmuş, Osman soyunun en parlak padişahlarından biri olan Kanuni Sultan Süleyman’ın hikaye edildiği bir romandır Muhteşem Süleyman.

    Yazarı ilk defa tanıdım, birkaç tane de sinemaya aktarılmış kitapları var. Cezayir asıllı yazar, hünkarının hakkını verememiş, başarılarından ziyade Muhteşem Yüzyıl dizisi gibi konuları kaleme almıştır.

    Hikaye Şehzade Mustafa’nın öldürülmesiyle başlayıp, Şehzade Cihangir ile devam edip, Roxelane’nin (Hürrem) iktidar hırslı ile tutuşmasını ve Muhteşem Süleyman’ın son zamanlarını konu ederek sonlanıyor. Yazım dili çok basit. O kadar çok -yor uzantısı var ki, hiç güzel kurgu ve betimleme yok. Sadece son yirmi sayfa biraz merak uyandırıyor. Onun dışında sıkıcı desek haksızlık etmeyiz.

    Kanuni Sultan Süleyman Han’ın savaş zekası, mücadele ve savaş dolu hayatı hiç konu edilmemiş. Ömrü zaferlerle taçlandırılmış bir padişahın yatak odasını ele almak kişiye hakaret gibi bir şeydir. Zamanının en güçlü ordusu, donanması ve üç kıtaya hükmeden bir padişah için söylenecek milyonlarca cümleden hiçbir yerde söz edilmemesi gerçekten şaşılası bir durum.

    Sultanı kibirli göstermek, sorumsuzca evlat katili yapmak, ailesine karşı duyarsız kılmak benim hiç hoşuma gitmedi. Ben sultanın çok acılar, çok yalnızlık çektiğine inanıyorum. Yine de bir yabancı yazarın Türk bir padişahı konu etmesi benim hoşuma gitti.

    Düşmanlarımızla çatışıyoruz. Savaşı ya kazanıyoruz ya da kaybediyoruz. Ama hep bir sonuca varıyoruz. Lakin ulusumuza devletimize ne geliyorsa yine kendi içimizden geliyor. Kimileri Osmanlıyı yok sayıyor kimileri ise Mustafa Kemal’i… Her biri kendi alanında mükemmel kişilikler ve liderlerdi. Kemal’i bizimdi, Fatih’i de… Lakin bu sahiplenememe nedir anlamıyorum. Çok değil daha 3 sene evvel düşmanlarımızın yapamadığını kendi içimizde Türk bildiklerimiz yaptı. Hiçbir zaman TBMM yara almamıştı. Ancak o gece üzerin bombalar yağdırıldı. Her birimizin bilinçli olması gereken bir çağda yaşıyoruz ve bizim bizden başka hiçbir dostumuz yoktur.

    Hükümeti sevmeye bilirsin, Cumhurbaşkanını sevmeye bilirsin lakin saygı duymak boynumuzun borcudur. Hepsi gelip gecicidir ve aslolan her zaman vatandır. Ülkemizin yüzde elli kısmı diğer yüzde elliye vatan haini diyor diğer yüzde elli ise öteki yüzde elliye vatan haini diyor. Vatan hainliği ile yaftalanmak bu kadar kolay olmamalı. Elimizde tek kalan bir vatanımız var. Oda elimizden giderse, inanın nefes dahi alamayız.

    Kemalistine de Osmanlı yanlısına da diyorum ki; kendimizden olanları sahiplenelim. Ayrıştırmayalım. Hepimiz aynı coğrafyanın kardeş çocuklarıyız. Aynı suyu içip, aynı sofralara oturanlarız. Hazretin dediği gibi; “Bölüşürsek tok, bölünürsek yok oluruz.”

    Sözün özü; kitap okunulası ve tavsiye edilesi değil. Kişiye bir şey katacağına inanmıyorum. Çok ama çok boş zamanınız var ise okuyabilirsiniz.

    Sevgi ile kalın.
  • MÜKEMMEL BİR YAZI - OKUMADAN GEÇMEYİN

    ASLA BİLMEYENLE TARTIŞMA

    Hindistan’da çok ünlü bir ressam varmış. Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş. Ve ona “Renklerin Ustası” anlamına gelen Ranga Guru derlermiş.Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış. Son resmini yaparak Ranga Guru’ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş. Ranga Guru ise, “Sen artık ressam sayılırsın Raciçi. Artık senin resmini halk değerlendirecek” diyerek, resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yere koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.Raciçi denileni yapmış. Birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki!Resmi alıp Ranga Guru’ya götürmüş ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş. Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Raciçi resmi yeniden yapmış ve yine ustasına götürmüş.Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru. Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte. Ve yanına, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazıyı da bırakmasını istemiş.Raciçi denileni yapmış. Birkaç gün sonra meydana gittiğinde resmine hiç dokunulmadığını görmüş. Fırçalar da boyalar da hiç kullanılmamış. Çok sevinmiş. Koşarak Ranga Guru’ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.Ranga Guru ise, “Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. Oysa ikinci konumda, onlardan hatalarını düzeltmelerini, yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi.“Sevgili Raciçi, mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Onlara göre senin emeğinin hiçbir değeri yoktur.
    Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma.”
  • Önemli olan ; ilk defa değil ,son defa sevebilmek ...