"Demek gizemci olmak istiyorsunuz?" dedi Hemme, "Masallardaki gibi bir sihrin peșindesiniz? Ulu Taborlin'le ilgili şarkalarî dinlediniz. Cayır cayır yanan ateş duvarlar, sihirli yüzükler, görünmez pelerinler, asla körelmeyen kılıçlar, uçmanızı sağlayan iksirler." Başını bıkkınlıkla iki yana salladı. "Eger böyle seylerin peşindeyseniz vaktinizi boșa harcamayın, çünkü onları burada bulamayacaksınız. Öyle şeyler yoktur."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
(...)
İlk konuştuğum dil Ermeniceymiş. Ne gariptir ki, daha sonraları gericiler, imzasız mektuplarla, ad verilmeyen telefon konuşmalarıyla beni tehdit ederken, sanki Ermeni olmak çok aşağılayıcı bir şeymiş gibi, beni Ermeni olmakla suçlarlardı hep. İlk Ermenice konuşmamın nedeni dadım Uskuyi. Uskuyi mükemmel Türkçe bilirdi; ama çocuğu yerine koyduğu benimle ana dilini konuşmak istiyordu anlaşılan. Annem iki buçuk yıl kaldığı İsviçre’deki sanatoryumdan geri dönünce, benimle iletişim kurabilmek için, Ermenice birkaç sözcük öğrenmek zorunda kalmış. Ben bu dili tamamiyle unuttum; ama o, Ermenice sözcükleri anımsar, şakalaşmak için kullanırdı ara sıra. Bilmediği bir dilde konuşmam yetmiyormuş gibi, annemi reddetmişim üstelik. Çünkü Şefika kırk sekiz kilo gittiği İsviçre’den altmış beş kilo geri dönmüş. Onun zayıfken çekilen fotoğrafını gösterir, bülbül gibi Ermenice konuşarak, “sen benim annem değilsin; benim annem işte bu” dermişim. Şefika da bir köşelere gizlenip, ağlayıp dururmuş. Annemin fazla kilolarına çare yoktu; ama Ermeniceme çare bulundu: Dadımı evden, beni de Ermeniceden uzaklaştırmak için, Uskuyi evlendirildi. Kilisedeki nikâh töreninde, iki elimle tuttuğum, neredeyse kendi boyumda bir mumla çekilmiş fotoğrafım var.
(...)