Yassıada yargılamalarında izlenen adaletsiz yargılama biçimi DP'nin antidemokratik uygulamalarinı önemli ölçüde unutturdu. Nitekim 1961 seçimlerinde DP'nin devamı partiler (AP, CKP, YTP) oyların %62'sini aldılar.
TÜRK MÜZİĞİNİN KÖKLERİ...
(...) Yüzyıllar içinde, tıpkı bir ağacın tohumdan gövdeye, gövdeden dallara doğru gelişip serpilmesi gibi, İslâm müziği de büyük bir kültür fenomeni hâline gelmiştir. Bu müzik, İslâm şiirinin macerasına paralel bir gelişme seyri göstermiştir. İslâm şiiri, nasıl ki Arablar’dan çıkarak, Fars’ta en nadide örneklerini verdikten sonra bir cereyan hâlinde Türk’e geçmişse, İslâm müziğinin gelişimi de böyle olmuştur. Ve bunları daima İslâm Tasavvufu dairesinde, onun bir verimi olarak görmek gerekir. Hâfız şiirlerinde “şarab”tan bahsettiği için, Batılılar’ı şaşırtır; onu bir nevi “İslâm’dan kaçış” gibi görmek isterler. Oysa orada “şarab”ın tasavvufî bir remz olduğu anlaşılmaz. Aynı şey İslâm müziği için de geçerlidir. Bu müziği Arab üslûbu, Fars üslûbu, Türk üslûbu diye ayırınca, sanırlar ki, bu üslûblar ayrı kaynaklardan gelir; hayır, bu üslûblar bir tek kaynaktan gelir, birbirine geçer ve bu geçişinde zamanın özellikleri yanında, kavmî ve coğrafî unsurlardan da etkilenir. Bu işle uğraşanların bazıları kötü niyetlidir. Güzel olan hiçbir şeyi İslâma mâletmek istemezler. Onun için, İslâm müziğine de, eski Yunan veya eski İran müziğinin bir devamı gibi bakarlar; kaynak olarak onları işaret ederler. Son zamanlarda Türk müziği için “Bizans Sarayı”nı kaynak göstermek ayrıca moda olmuştur. Hattâ Turgut Özal, Tansu Çiller gibi Türk başbakanları bile mevzuya el atmış, Yunanlılara şirinlik olsun diye, “Zaten bizim müziğimiz de sizden alınma” yollu açıklamalar yapmışlardır. **Bestekâr Yıldırım Gürses’in bunlara cevabı harikadır; Türk müziğinin birkaç makamında Bizans tesirinden söz edilebilse bile, yüzlerce makamı olan ve İslâm medeniyetinden kaynaklandığı âşikâr olan bu müziği bu şekilde nitelemenin bir kötü niyet ve cahillik olduğunu ilmî olarak
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Kökleri-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Geleneksel bilimsel yöntem daima her şeyi, olup bittikten sonra anlamada tam başarılıdır. Nerede bulunmuş olduğunuzu anlamak için yararlıdır. Bildiğinizi sandığınız şeyi sınamada işe yarar, ama gitmek zorunda olduğunuz yer, geçmişte gitmekte olduğunuzun devamı olmadıkça size nereye gitmeniz gerektiğini söyleyemez. Yaratıcılık, özgünlük, buluş yeteneği, sezgi, düşgücü -başka bir deyişle "takılmazlık"- tümüyle onun alanı dışındadır.
Sayfa 288
“Bürosunda otururken içeri kim girerse emanet kitap isteyecek sanarak gözlerinle ejderha gibi açık bir kere bakardım. Bu müthiş bakışı ile yalnızca kütüphane sahibinin dostluğundan yararlanarak emanet kitap almak isteyen hakimler, politikacılar, büyük papazlar değil; kırda geçireceği yağmurlu günler için bazen eğlenceli bir kitap alan kütüphane sahiplerinden Mösyö Gaetan, hastanesindeki hastalara okutulacak bir kitap istemeye gelen Madam Rene d’Esparvieu bile ödünç kitabı almak istemeye geldiklerinde tasa dönmek isterlerlerdi. En önemsiz kitabı bile alıp götürmek, onun kalbini yerinden sökmek gibiydi. En yetkili insanlara bile emanet vermek istemeyen Mösyö Sariette, bazen kurnazca bazen bu Dalca bir türlü Yalanlar uydurur ve daha bir dakika önce gözleriyle yiyerek bağrına bastığı bir cildin kaybolduğunu iddia Edip kendi yöntemini iftira etmekten; kendi bağlanma ve özeni hakkında herkesi şüpheye düşürmekten bile çekilmezdi. Sonunda herhangi bir cildi mutlaka vermek zorunda kalınca da, isteyenin elinden 20 defa geri almadan teslim etmezdi. Mösyö Sariette, gözetimine verilmiş şeylerden birinin kaybolma ihtimali düşündükçe titrerdi. 360.000 cildin koruyucusu özelliğiyle tam 360.000 endişe içindeydi. Bazı geceler rüyasında kitap dolaplarındaki raflardan 1.01 delik açıldığını görüp soğuk teller içinde sıkıntıdan feryat kopararak birdenbire uyanıverirdi. Bir kitabın bir an için bile yeniden ayrılması ona müthiş bir haksızlık, büyük bir felaket gibi gelirdi. Bu mükemmel kütüphane görevlisinin erdemleri ve yeteneklerinden habersiz olan Mösyö Rene d’Esparvieu, onun bu asil ve yüksek hassasiyetine kızar ve zavallı adamı bunak bir kitap delisi sanırdı. Mösyö Sariette, bu haksızlığın farkında değildi; ama farkında bile olsaydı, elindeki emaneti olduğu gibi gözetme uğruna en
"Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir." Devamı şöyle: "Yolun başında olan ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür."
Sayfa 21·Kitabı okuyor
30 MAYIS 1974, PAZARTESİ, 22.08
Bir şeylerin, insan soyunun devamı olmak beni öyle sıkıyor ki...
Sayfa 63 - İletişim Yayıncılık,2019.
Alıntı