(...) Yüzyıllar içinde, tıpkı bir ağacın tohumdan gövdeye, gövdeden dallara doğru gelişip serpilmesi gibi, İslâm müziği de büyük bir kültür fenomeni hâline gelmiştir. Bu müzik, İslâm şiirinin macerasına paralel bir gelişme seyri göstermiştir. İslâm şiiri, nasıl ki Arablar’dan çıkarak, Fars’ta en nadide örneklerini verdikten sonra bir cereyan hâlinde Türk’e geçmişse, İslâm müziğinin gelişimi de böyle olmuştur. Ve bunları daima İslâm Tasavvufu dairesinde, onun bir verimi olarak görmek gerekir. Hâfız şiirlerinde “şarab”tan bahsettiği için, Batılılar’ı şaşırtır; onu bir nevi “İslâm’dan kaçış” gibi görmek isterler. Oysa orada “şarab”ın tasavvufî bir remz olduğu anlaşılmaz. Aynı şey İslâm müziği için de geçerlidir. Bu müziği Arab üslûbu, Fars üslûbu, Türk üslûbu diye ayırınca, sanırlar ki, bu üslûblar ayrı kaynaklardan gelir; hayır, bu üslûblar bir tek kaynaktan gelir, birbirine geçer ve bu geçişinde zamanın özellikleri yanında, kavmî ve coğrafî unsurlardan da etkilenir.
Bu işle uğraşanların bazıları kötü niyetlidir. Güzel olan hiçbir şeyi İslâma mâletmek istemezler. Onun için, İslâm müziğine de, eski Yunan veya eski İran müziğinin bir devamı gibi bakarlar; kaynak olarak onları işaret ederler.
Son zamanlarda Türk müziği için “Bizans Sarayı”nı kaynak göstermek ayrıca moda olmuştur. Hattâ Turgut Özal, Tansu Çiller gibi Türk başbakanları bile mevzuya el atmış, Yunanlılara şirinlik olsun diye, “Zaten bizim müziğimiz de sizden alınma” yollu açıklamalar yapmışlardır.
**Bestekâr Yıldırım Gürses’in bunlara cevabı harikadır; Türk müziğinin birkaç makamında Bizans tesirinden söz edilebilse bile, yüzlerce makamı olan ve İslâm medeniyetinden kaynaklandığı âşikâr olan bu müziği bu şekilde nitelemenin bir kötü niyet ve cahillik olduğunu ilmî olarak
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Kökleri-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)