Thomas Hobbes
"İmkânsız şeylere inanılmasını emretmek. Bir dini kuran kişinin bilgelik şöhretini azaltan veya, o din bir kez artık kurulmuş ise, bu şöhreti arttıran, çelişkili şeylere inanılmasını emretmektir: çünkü bir çelişkinin her iki kısmı birden doğru olamaz: ve dolayısıyla bunlara inanılmasını emretmek bir cehalet belirtisidir; bu, kurucunun cehaletini açığa vurur; ve doğaüstü vahiyden geldiğini söyleyeceği bütün şeylerde onu güvenilmez yapar: bir insan, doğal aklın üzerinde pek çok şeyle ilgili vahiy alabilir, fakat doğal akla aykırı vahiyler alamaz. Kurdukları dine aykırı şeyler yapmak. Başka insanlarca inanılmasını istedikleri şeylere kendileri tarafından inanılmadığının işareti olarak görünen şeyler yapmak veya söylemek, içtenlik şöhretini azaltır; dolayısıyla, bütün bu yapmalar veya söylemeler utanç vericidir; çünkü bunlar, adaletsizlik, vahşet, küfür, tamah ve sefahat gibi, insanı din yolundan saptıran engellerdir. Bu köklerden kaynaklanan işleri devamlı olarak yapan birisinin, daha küçük kabahatler için başka insanları korkutmakta kullandığı görünmez bir güç olduğuna kendisinin inandığını kim söyleyebilir ki? Özel amaçlar peşinde koşulduğunun açığa çıkması, sevilme şöhretini azaltır: başkalarından talep ettikleri inancın, sadece veya özellikle kendileri için güç, servet, şan ve şeref veya rahatlık elde etmeye yaradığı veya öyle göründüğü zaman, sözgelimi. Çünkü, bir insanın, sadece kendisine fayda sağlayan bir şeyi, başkalarını sevdiği için değil, kendi çıkarı için yaptığı düşünülür. Mucizeler hakkında kanıt olmaması. Son olarak, tanrısal çağrı hakkında insanların gösterebileceği kanıt, mucizeler yaratmak veya bir mucize olan gerçek kehanet veya olağanüstü mutluluktan başka bir şey olamaz. Dolayısıyla, böylesi mucizeler yaratan kişilerden gelmiş olan dinsel
Felsefe
Thomas Hobbes
"Anlayış kıtlığından ötürü başkalarına güvenmek. Sözcüklerin anlamını bilmemek, yani anlayış kıtlığı, insanı, sadece bilmediği doğruları sorgusuz sualsiz kabul etmeye değil; aynı zamanda yanlış şeyleri de kabul etmeye yöneltir; hatta, güvendikleri kişilerin saçmalıklarını da: çünkü ne yanlış şeyler ne de saçma şeyler, sözcükleri tam olarak anlamadan, fark edilemez. İşte bundan dolayıdır ki insanlar, duygularının farklılığı nedeniyle, aynı şeye farklı adlar verirler: kişisel bir görüşü onaylayanlar buna düşünce der; onu beğenmeyenler ise, sapkınlık: ancak, sapkınlık bireysel bir görüşten başka bir şey olmayıp; sadece, biraz daha fazla ölçüde bir kişisellik içerir. Yine bundandır ki insanlar, inceleme ve büyük bir kavrayış olmaksızın, çok sayıda kişinin bir hareketi ile bir kütlenin çok sayıda hareketleri arasında ayrım yapamazlar; sözgelimi, bütün Romalı senatörlerin Catilina'yı öldürmelerindeki tek hareket ile, belirli sayıda senatörün Sezar'ı öldürmelerindeki çok sayıda hareket arasında olduğu gibi; ve dolayısıyla, belki de tek bir kişinin tahriki ile, bir insan kütlesi tarafından yapılan çok sayıda hareketleri, halkın hareketi olarak görmek eğilimindedirler. Doğru ve yanlışın ne olduğunun bilinmemesinden ötürü, geleneğe bağlanmak. Hak, hakkaniyet, hukuk ve adaletin nedenleri ve kökendeki yapısını bilmemek, insanı, gelenek ve emsali, hareketlerinde kural kabul etmeye yöneltir; öyle ki, cezalandırılması gelenek olmuş bir şeyin haksız olduğunu; ve cezalandırılmaması ve hatta onaylanması bir örnek oluşturan veya, bu yanlış adalet ölçütünü kullanan hukukçuların saçma sapan adlandırmasıyla, bir emsal teşkil eden şeylerin ise haklı olduğunu düşünürler; tıpkı, ana ve babalarından ve efendilerinden aldıkları cezadan başka, iyi ve kötü davranışlar için hiçbir kural bilmeyen
Felsefe
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yavaş yavaş hayaller gerçeklikler denizinin engin sularına atılır ve çoğu orada kaybolup gider. Çocuğun sürekli olarak karşılaştığı ve faaliyet yaptığı dış dünya artık hayallerin değil, ger-çekiklerin etkili olduğu bir yerdir. Duyu ve düşünceler alemin-de, fikirler dünyasında, bu katı gerçeklerin tesiri gittikçe artar. Ayrıca büyükler tarafından verilen eğitim ve telkinlerle de hayaller birer birer atılmaya başlanır. Böylece hayal okyanusunun derinliklerine atılan hayaller, çocuk büyüdükçe gerçekler âle-minin sularında kaskatı adacıklar şeklinde belirmeye başlar. Devamlı olarak bilgiye teşvik edilmesinden dolayı bu adacıklar gittikçe büyür, gelişir ve birbirine bağlı geniş kıtalar haline gelir. Ergenlik çağına doğru çocuk tekrar hayal dalgalarına kapı-lır. Halbuki ergenlikten birkaç sene önce hayalci olmaktan çok gerçekçi bir yapıya bürünmüştü. Ne var ki, ergenlik çağında ha-yalcilik yepyeni bir niteliğe sahiptir. Artık çocukluk hayalleri olan devler, ejderhalar, konuşan kuşlar, yırtıcı canavarlar yok-tur. Şimdi kurduğu hayaller daha çok duygusaldır, iç derinliğinin ifadesi olan şairane düşüncelerdir. Çocuk yaşta kurulan hayaller, çocuğun zihnî gelişiminde kuvvetli bir rol oynayarak insan hayatında çok önemli bir işlev görür.
Karşı taraf da mayından zarar görüyor. PKK'nın hastanesi olduğunu biliyorduk. Oraya kimse giremiyordu. Bir kere Bolu komando mu ne girmiş, çok büyük hasar alarak çıkmış. Yani, PKK orada içtima alıyor, eğitim yapıyormuş. PKK mayın döşemeyi tercih ediyor, çatışmaya girmek istemiyor. Doğal değil mi? Sizden daha güçlü biriyle karşılaşmak yerine, onu devamlı yıpratmaya çalışırsınız. Tabii, en büyük silah mayın..
Sayfa 135 - Metis Yayınları·Kitabı okuyor
Anı
Konu, nefes alıp vermek değil ;) Anlayana, kıssadan hisse;)
Bıraktığımız nefes bizde işi bitmiş olan, gitmesi gereken, toksik olandır. Yani yaşam açısından geçmiş olan, artık bugün yaşamımda işi olmayan. İşte bunlara tutunursan, düşüncelerinde mesela geçmişi devamlı döndürürsen geçmişi bırakamıyorsun demektir. İşi bitmiş olana, hatıralar olsun, eşyalar olsun, insanlar olsun tutunur, yapışır işlemeyen insan.
Sayfa 150 - Mona Kitap·Kitabı okuyor
Tarih, her şeyden önce, o mirasın yaratılması ve kayıtla­ra geçirilmesidir; gelişme, o mirasın artan bolluğu, muhafaza edilmesi, iletilmesi ve kullanılmasıdır. Tarihi, insanoğlunun sadece ahmaklıklarının ve suçlarının hatırlatılmasını ikaz eden biri olarak değil, çoğaltıcı ve doğurucu ruhların hatırlatılmasınm cesaret verici olduğunu söylemek için inceleyenler indinde, mazi, ümitsizliğe düşürücü, dehşet uyandırıcı hâdiselerin teşhir edildiği bir salon olmaktan çıkar, semavî bir şehir, bin evliyanın, devlet adamlarının, mucitlerin, ilim adamlarının, sanatkârların, müzisyenlerin, âşıkların, ve filo­zofların hâlâ içinde yaşadıkları, konuştukları, öğrettikleri, yonttukları ve şarkı söyledikleri büyük bir ülke olur. Tarihçi, beşerî varoluşta, insanoğlunun ona verdiğinden başka bir mânâ göremediği için yas tutmaz; bizim gururumuz şu olsun ki, biz kendimiz hayatımıza bir mâna, ve bazen ölümün de ötesine geçebilecek bir önem verebiliriz. Eğer insanoğlu ta­lihli ise, ölmeden önce, kendi medenî mirasını mümkün oldu­ğu kadar toplayacak ve çocuklarına transfer edecektir. Ve son nefesinde, bu tükenmez mirasın, bizi besleyen annemiz ve devamlı hayatımız olduğunu bildiğinden, minnettarlık du­yacaktır.