"Ayrıca Melike, gece tuvalete gittikten sonra yine ışığı kapamazsan bu ay tüm faturayı sen ödersin, haberin olsun."
"Cani karı. Ben gece çişe gittiğimi bile hatırlamıyorum, ışığı mı hatırlayacağım? Sen şükret de doğru yere işiyorum."
"Şu yaşında doğru yere işiyorsun diye seninle gurur mu duymalıyız, Melike?"
"Benim için büyük bir başarı. Bir iki kere buzdolabını açmışlığım var tuvalet diye. Dua edin, yüzüme soğuk vurunca kendime geldim."
Yıl 1893. Güney Afrika'dayız. Pretoria'ya giden trenin birinci mevki kompartımanında genç bir adam var. Hukuk tahsilini Londra'da yapmış. Etrafındakilerden saygı görmeye alışık vakur ve içine kapalı bir genç. Hintliden çok Avrupalı. Milliyetini gösteren yalnız başındaki sarıkla, derisinin rengi. Bu sakin delikanlıyı yakasından yakalayıp tarihin girdabına fırlatan, bir kondüktörün eli. Esmer olduğu için trenden atılan genç avukat mezelletin (alçalmanın, bayağılaşmanın) ne olduğunu o yolculukta öğrendi. Tokatlandı, tekmelendi, otellerden kovuldu. Acılar eriiti o elmasın cürufunu (dışığını). Bir vicdanla bir imparatorluk arasındaki cenk o gün başladı. Bir yanda, dövüşmekten çok dua etmek için yaratılmış narin Mohandas... Ötede, topları tüfekleriyle koca bir imparatorluk.
...Geçti hüzünler bırakıp ardında;
istiridye kabukları ve o serin mavilik
umutsuz akşamların saldırdığı güneş
çekişip durmuştu nasıl
içimdeki sonsuzluk duygusuyla.