• ...tam zamanında bir insanı öldürmüş olduğumu anımsayıverdim.''
  • 464 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    | TanYeri – Zifir ~ Merve Özcan |
    .
    İki yıl önce fuarda yazar ile tanışıp almıştım. Birçok arkadaşımdan kalemiyle ilgili güzel şeyler duymuştum. Ve okumak şimdi kısmet oldu. Bu güzelliği de Büşra’cığımla okuduk. Çok teşekkür ederim çok keyifliydi canım
    Kitabımıza dönersek birbirine düşman olan iki halk ve gerçek dünyadan soyutlanmış ve bolca kısıtlanmış bir bölge. Ateşoyuk. Karşıt gruplarımız Kaplan Türkleri ve Parslar. İki birbirinden nefret eden halk kendi bölgelerinde savaşa bir adım kala durumda yaşıyor. Yaşadıkları bölgede her şey kısıtlı. İnternet sınırlandırılmış, televizyonda birkaç kanal var, iletişim az.
    Bu bölgede, geçmişten gelen sorunların kucağında yaşamını devam ettiren insanlar. Ve asıl karakterimiz Helya. Çıktığı ufak bir gezintiden sonra ailesini bulamıyor ve heyecan dolu yolculuğu başlıyor. Babasına ait kitapçı ev her yere bakıp bulamayan kız ormanda arayışa devam ederken onunla karşılaşıyor. İyi bir okçu olan kızın okundan nasip alan Arsıl Alaz. Sonrasında Arsıl ile devam etmesi gereken yolculuk. Babasından kalan notlar, yıllardır süregelen gizli savaş ve bomba etkisi yaratacak gerçekler. Konusuyla ilgili daha fazla detay vermek istemiyorum çünkü okuduğunuzda her şey oldukça düz giderken birden öyle bir cümle okuyorsunuz ve gözleriniz yuvalarından fırlıyor ki O tadı sizden almak istemiyorum. Kitapta şok etkisi yaratan üç kısım vardı benim için ve her bir noktadan sonra aşırı heyecanlandım. Kitabın ilk yarısı belki benim yavaşlığımdan bilmiyorum durağan gibiydi ama ikinci yarısı özellikle son bölümler zirveydi. İkinci kitap elimde olmadığı için çıldırıyorum. Helya ve Arsıl’ın içinde bulunduğu durum, gerçekler ve o dünya çok güzel kurgulanmıştı. Özellikle sevdiğim diğer nokta da dini öğeler o kadar güzel yerleştirilmişti ki kitaba çok sevdim. Geçen ayet ve hadisler çok hoşuma gitti. Bir diğer güzelliği ise içindeki çizimler
    O ne müthiş bir yetenek her birine aşık oldum. Emeğine sağlıık. İkinci kitabını ve diğer kitaplarını kesinlikle alıp okuyacağım. Çok özel bir kalem.
  • Teftiş |3+/5|

    Mükemmel bir nesil yetiştirmenin yolu nedir? Tersten sormak gerekirse, mükemmel bir nesil yetiştirmeye engel olan şey nedir? Ya da genel olarak sormak gerekirse, mükemmel bir nesil yetiştirmek demek ne demektir? Her anlamda mükemmellik mümkün mü? Mümkünse eğer şu ana kadar o mükemmelliğe yakalayamamış olmamızın nedeni nedir?
    Bu kitap, basit bir cevap veriyor.

    Karşı cins.

    Josh Mallerman’ın bir diğer romanı olan Teftiş, oldukça enteresan bir roman. Bir adet tesis söz konusu kitapta. Bu tesiste yirmi altı tane erkek çocuğu yetiştiriliyor, hepsine isim olarak bir harf veriliyor ve grup adları da Alfabe Oğlanları oluyor. Bu çocuklar dış dünyadan tamamen soyutlanmış bir biçimde yetiştiriliyor. Karşı cins denen bir olgudan tamamen uzak, tanrı ve din gibi kavramlardan da tamamen uzakta yetiştiriliyor. Amaç ise dünyanı ileriye taşıyacak bir nesil yaratabilmek.
    Ana karakterimiz J’nin gözünden okuyoruz romanı. Bütün oğlanların ergenlik çağlarına girip, sorgulamaya başladıkları noktadan başlıyoruz öyküye. Kitabın kırılma noktası ise, J’nin bir kızla karşılaşması oluyor. Spoiler değil, arka kapakta yazıyor.
    Genel olarak kitabın öyküsü bu şekilde. J’nin gözünden, tesisteki yaşamı okuyoruz. Kendilerine ait oyunları olan, sadece bir yazarın onlara özel olarak yazdığı romanları okuyan çocuklar kendileri ve her gün Teftişten geçiyorlar. “B.A.B.A” dedikleri ve babaları olarak gördükleri bir figürleri ve iki adet müfettişleri var.

    Her bir alfabe oğlanının birbirinden farklı bir karakteri var. Onların birbiri ile olan etkileşimini okumak keyifli. Birbirine benzer karakter pek yok, yazar o konuda özenle çalışmış. Alfabe oğlanı dışındaki karakterler pek de özelliği olan karakterler değil. Gerçi onlardan birinin de yaşadığı ikilem iyi gibiydi. Biraz tekrar ediyordu ama paralel olarak ilerledikleri için çok da hissettirmiyordu.
    Evet, birden farklı açıdan gidiyor hikayemiz. Bu konuda yazarın diğer kitaplarına benziyor. Carol Gömülmeden kitabında da hikayemiz birden farklı açıdan anlatılıyor ve bütün anlatılar aynı paralellik ile gidiyordu.

    Kitap olarak, Carol Gömülmeden kitabını ben daha çok beğendim. Bu kitap onun altında kalmış bence. Oluşturulan dünya olarak, karakterler olarak, anlatım olarak Carol Gömülmeden, daha çok sevdiğim bir kitap oldu. Ancak bu kitap da fena değil. Black Mirror’un bir bölümü olarak çekilebilirmiş. Ki muhtemelen buna benzer bir bölümü de vardır.

    Kitap bunun cevabını pek vermiyor ama ben, belirli kavramları hariç tutarak sözel ve sayısal derslerin görülebileceğini sanmıyorum. Hayatın sadece yaşadığın yerden ibaret olduğu inancını koruyarak bir çocuğa nasıl coğrafya öğretebilirsin ki? Ya da, bu çocuklar çok becerikli bilim adamları oldular ama hayatları boyunca o tesiste mi kalacaklar?

    İkinci soruya kitabın bir nevi cevabı var ama bir nevi.

    Bir de, Netflix Bird Box’ı uyarladıktan sonra sanırım yazar bu kitabı da uyarlamaya daha müsait yazmış. Neden bilmiyorum ama okurken öyle hissettim.

    Okunur mu? Yazarın önceki kitaplarını sevdiyseniz keyifle okunabilir. Ancak bir distopya olarak, bir bilimkurgu olarak pek kuvvetli değil. Gizem olarak kuvvetli olabilirdi ama gizem karakterler için söz konusu, okuyucuya karşı gizlediği fazla bir şey yok kitabın. En çok, gerilim olarak görüyorum kitabı. Bir türe sıkıştıracak olsaydım bence bu gerilim olmalı.
    Distopyasal gerilim.

    Yazarın biraz fazla hızlı kitap ürettiğini düşünüyorum, bir de. Biraz ara verip kafasını toplamalı sanki demek istiyorum da, yayın evi onu zorluyor da olabilir. Bird Box sayesinde büyük bir ivme yakaladı yazar ve belki o rüzgar sönmeden yapabildiğini yapmak istiyordur. Yine de, tutan kitaplarının peşinden gitmeyip her kitapta bambaşka bir şey deniyor olmasını takdir ediyorum. Şu ana kadar yazdıkları hiç de birbirine benzeyen şeyler değillerdi.

    Teftiş, yetişkinler için birer çocuk filmi. İndirimde görürseniz gideri var ama okumak için yanıp tutuşulacak bir kitap değil. Güzel karakterli, güzel anlatımlı ve bir fikri olan bir kitap.
    Teftişlere ihtiyaç duymayacağımız güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • PAUL EKMAN VE FORE KABİLESİ Ekman ilk olarak 1965’te yüzleri incelemeye başladı. Ekman’ın konunun dikkate değer olduğunu hissetmeye başlaması, Silvan Tomkins’le karşılaşması ve onun makalelerini okumasından sonra oldu. ŞİLİ,ARJANTİN, JAPONYA ve BREZİLYA’YA seyahatler yaptı ve her ülkede, çeşitli ifadelerin fotoğraflarını gösterdiği insanların onları aynı şekilde tanımladığını anladı.Bunlar ne de olsa MEDYANIN YÜZDEKİ TEPKİLERİN STANDARTLAŞMASINA yardım etmiş olabileceği gelişmiş ülkelerdi. BU NEDENLE Ekman, PAPUA YENİ GİNE’YE bir gezi yapmaya karar verdi. DAHA ÖNCE HİÇ FİLM, KİTAP, DERGİ VEYA ZİYARETÇİYE MARUZ KALMAMIŞ, SON DERECE DÜNYADAN SOYUTLANMIŞ BİR TOPLUM OLAN FORE KABİLESİYLE ÇALIŞMAYI SEÇTİ. Mantık yürüterek Fore kabilesinin muhtemelen başka bir kültürün fiziksel olarak kendini nasıl ifade edebileceğine ilişkin yerleşik fikirlere sahip olamayacağını düşündü.Ekman KABİLE ÜYELERİNE ÇEŞİTLİ YÜZ İFADELERİ TAKINMIŞ İNSANLARIN FOTOĞRAFLARINI GÖSTERDİĞİNDE, KABİLE BU İFADELERİ AYNI BATILI BİRİSİNİN YAPACAĞI ŞEKİLDE YORUMLADI. Araştırmacılara bir insanın iyi bir haber aldığında veya kokuşmuş bir hayvan cesedi bulduğunda nasıl tepki verebileceğini göstermeleri istendiğinde, Fore insanlarının keyif, tiksinme veya başka herhangi bir duyguyu dışa vurmak için kullandığı ifadeler, tüm dünyada başka kültürlerden insanlar tarafından kullanılanla aynı birleşik kas hareketlerini faaliyete geçirdi. BU KANIT İNSANDA YÜZ İFADELERİNİN KÜLTÜREL OLARAK BELİRLENMİŞ DEĞİL, BİYOLOJİK AÇIDAN KALITSAL OLDUĞUNU İSPATLIYOR GİBİYDİ.
  • Neyse, işte buradasın, yüreğimin üstünde öyle bir ağırlık var ki, bilemezsin!

    O ise kadınlardan kaçıyor, hiçbiriyle ilgilenmiyordu, evlenmeyecekti, nasıl olsa. Durup dinlenmeden tek başına yol almak ve tekrar tekrar yola çıkmaktı tek geleceğ.

    Bir çabayla ayağa kalkmak istedi Jacques, bu ılık ve puslu kış gecesinde otların arasında ne işi vardı? Kırlar karanlıktı hala gökyüzü dışında hiçbir yerde ışık yoktu, ince bir pus ardına saklanan ayın soluk sarı bir ışıkla aydınlattığı gökyüzünü buzlu camdan uçsuz bucaksız bir kubbeye dönüştürmüş gibiydi ve simsiyah ufuk ölü bir durgunlukla uykuya dalmıştı,

    her zaman neye niyet ederse etsin, arzuyla beraber korku da uyanırdı içinde.

    başka trenler de geçmişti uzunca bir tren Paris’e doğru gidiyordu, acımasız mekanik güçleriyle uzak hedeflerine geleceğe doğru yol alırken bir yerlerde karşılaşan bu trenlerden hiçbiri, başka bir adam tarafından boğazlanan bu adamın bedeninden neredeyse kopmuş olan başını umursamıyor, hepsi ona teğet geçip duruyordu.

    biliyordu ki bir sonuç elde edebilmek için yeterli gücü göstermezse budalaca ve beyhude bir yolculuğa çıkmış olacak, şu an hissettiği dehşet dönüşte de yakasını bırakmayacaktı.

    insan denen hayvanın karanlık özünde, sahip olmak öldürmekle aynı şey miydi?

    orada peşleri sıra sürükledikleri insan hayatlarının ağır ve ezici sorumluluğuyla kapalı bir odada olduklarından daha yalnız dünyadan daha soyutlanmış bir haldeydiler.

    sevgi konusunda cesareti kırılmıştı, sevdiklerinin hepsini öldürecekse, sevmek neye yarardı ki? Artık ne acının ne yorgunluğun yıpratabildiği öfkeli umutsuz bir tutkuyla seviyordu sevgilisini.

    insanın çok büyük bir derdi varsa, başka bir derde yer kalmıyordu ağlamasına engel olan da bu olsa gerekti.

    yüzü korkudan bembeyaz olmuş birini çıkarmak için on beş dakika kadar uğraştılar adam şikayet etmiyor iyi olduğunu canının hiç acımadığını söylüyordu, çıkarıldığında bacakları yoktu anında öldü

    yollara savrulan tekerleklerin altında kalan yabancıların ne önemi vardı! Ölüler kaldırılmış kanlar yıkanmıştı, ve insanlar parlak geleceklerine doğru yeniden yollara düşmüştü.

    hakikatin önü çalılarla kesildiyse adil olmayı istemek tam bir aldatmaca değil miydi? Sağduyulu davranarak çökmekte olan bu topluma omuz verip desteklemek daha iyiydi.

    hakikat dile geldiğinde onu hiçbir şey susturamaz ne kişilerin çıkarları ne de devketin yasası..

    yaşam sona ermişti önünde artık sadece kaçıp gittiği bu karanlık gece ve büyük bir umutsuzluk vardı.

    yolda ezip geçenlerin ne önemi vardı, ne olursa olsun geleceğe doğru gitmiyor muydu bu tren? Ne olurdu sanki biraz kan dökülse? Sahipsiz karanlıta ölümden kaçan kör ve sağır bir hayvan gibi koşuyor topun ağzına gönderilen bu kurbanlık koyunlarla, yorgunluktan ve sarhoşluktan serseme dönmüş şarkı söyleyen bu askerlerle tıklım tıklım dolu bir halde durmadan ilerliyordu.

    “Ah, dünyanın dört bir yanından gelen, neyi ezip geçtiğini bilmeyen ve buna aldırmayan, cehennemin dibine gitmeye çok hevesli şu bitmez tükenmez insan seli!”

    Neler var ki, insan yapmak istemez de, yine en akıllıca hareket o olduğu için yapar.

    “… insanın yapmak istemediği, yine de zamanında en doğrusunun bu olduğunu düşünerek yaptığı öyle çok şey vardır ki.”