• Bir duvar gibi örülebilirdi kelimeler ses telleriyle. Bir tılsım gibi rehin alabilirdi sizi kıskıvrak.
  • 280 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İtiraf etmeliyim ki kitabın ortalarına geldiğimde kitaptan böyle etkileneceğimi bilmiyordum. Kitabın büyük bir bölümünde karakterlerin kendi ideal dünyalarının betimlemesini okuyorsunuz ve haliyle şu soruyu soruyorsunuz kendinize ya da ben soruyorum : “İnsanlar aç , bunların dertlerine bak. Zenginlik böyle bir şey herhalde , saracak bir şey bulamayınca insan kafayı güzelliğiyle bozuyor.”
    Bu cümleyi kurduktan bir gün sonra işler çok başka bir hal almaya başlıyor. Oscar Wilde’ın kendi yaşamını, kendi kişiliklerini nasıl kitaba yedirdiğini anlamaya başlıyorsunuz.

    Bildiğiniz gibi Wilde döneminde çok eleştiriye uğramış, yaşadığı hayat tarzından dolayı hapis yatmış , toplumca dışlanmış , çok bağlı olduğu “güzellik” ve sevgilisinden ayrı bir hayat sürmeye zorlanmış ve çirkin yaşam onu öldürmüş.
    Estetizm ve hazcılığa dair görüşlerin yanı sıra dünya ve insanlar hakkında da güzel deyişleri barındıran bu kitapta güzelliği uğruna şeytanla anlaşma yapan Dorian Gray, Dorian Gray’i kendiyle tanıştıran Harry ve portrenin sahibi Basil karakterleri bize roman boyunca eşlik ediyor. Bu üç karakter Oscar Wilde’ın farklı özelliklerini temsil etmektedir.

    Dorian Gray: Oscar Wilde’ın kendi hayatında yaşadığı acıların temsilidir.
    Basil: Oscar Wilde’ın cinsel yönelimini , estetizm düşüncesini ve melankolisini temsil eder.
    Harry: Hazcılığa olan bakış açısı, estetiğe yönelik düşüncelerinin temsilidir.

    Bu üç karakter etrafında çevrelenen romanda insanın hazları ertelememesi , gerçek yaşamın ancak hazların yaşanmasıyla mümkün olabileceği görüşü hakimdir.Güzel olmanın önemi dönemin güzellik anlayışına bir gönderme olarak vurgulanmıştır.
    Güzelliği ve gençliğini korumak adına şeytanla anlaşma yapan Dorian Gray’in ruhunu şeytana satması ve her günahın sonunda portresindeki resmin çirkinleşmesi Dorian’a Tanrı tarafından gönderilmiş bir cezadır. Eserde çizilen olaylar ve güzellik algısı bana , dünyada asla güzel şeylerin yaşayamayacağını düşündürdü. Çünkü günahı ancak çirkinlerin gerçekleştirebileceğini düşünen insanların aslında ruhlarının ne kadar çirkin olduğu göz önündeydi. Bu da dünyanın çirkinliğinde iyi ruhların ve güzelliğin yaşayamayacağını temsil eder.

    Trajedilerle doğan, trajedilerle beslenen ve trajedilerle yok olan bir karakterin hikayesi bize bir çok soruyla ve düşünceyle veda ediyor kitabın sonunda. Ruhunu şeytana satmak diye bir şey yoktu aslında , çünkü şeytan ancak insanın kendinden kaçışıydı. Aynada gördüğümüz de tablodaki çirkin yaratık da bizdik aslında. Sadece çirkinlik gözümüzün önünde apaçık durmasın diye onu tozlu odalara hapsettik ve yüzleşemedik. Dorian yüzleşti ve yenik düştü.

    Kitapta yer alan cinayet de hazzın bir parçasıdır. İnsan şiddet dürtüsüyle var olur. Ve cinayetler ona hazzı tattıran eylemlerdir. Düşünceler eylemlere dönüşmeden insana rahat vermez. Eylemler de gerçekleştirildikten sonra insanı asla mutlu etmez. Bu nasıl bir kısır döngüdür? Trajedilerden bu kadar hoşlanmamızın sebebi içimizde eyleme olan açlığın kısa bir süre için bastırılması değil midir? İnsan değişebilir mi? İnsan olduğu insan mıdır yoksa olmak istediği mi?
    Bunun gibi bir sürü soru çıkar bu kitaptan ama cevapları verilebilir mi? Alın işte size yeni bir soru.

    Dorian Gray , Oscar Wilde’ın ruhunun yansımadır. Kendi karakterlerinin romanda buluşmasıdır. Bu kadar güzellik düşkünü bir adamın ölürken iğrenç bir odada , iğrenç bir duvar kağıdıyla savaşına da yer vermek zorunda hissettim kendimi.
    Ölmeden önce Wilde’ın son sözü

    “Ya duvar kağıdı gider, ya ben” olmuştur.

    Sanırım kendini ölmeden önce bu kadar iyi anlatabileceği başka bir cümle olamazdı.

    Bu kitap hakkında inanın sayfalarca inceleme yazabilirim ama okunmaz , okunması adına ancak bu kadar kısaltabildim. Mutlaka okunması gereken bir kitap. Kötülük herkesin içinde var , bu kitap bunu dışarı vurduğu için rahatsız edici ama okumak biraz da rahatsız olmaktır. Rahatınızı kaçıracak kitaplar okumanız dileğiyle.
  • dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
    her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
    bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
    bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
    ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
    yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka
    hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.

    oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent
    ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü
    gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
    bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
    onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
    kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
    "tükürsem cinayet sayılır" diyordu birisi
    tükürsek cinayet sayılıyor artık
    ama nerede kaldılar, özledim gülüşlerini onların

    uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara
    tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense
    ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar
    alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor
    kanımın pıhtılarında güllerin serinliği
    ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki
    dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

    yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum
    okuduğum bütün kitaplar paramparça
    çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
    bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent
    bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum
    sarmaşık aydınlar, arabesk hüzünler
    bir gazete sayfasında sereserpe bir yosma

    sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor
    ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere
    kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak
    hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık
    biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri
    ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu
    ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

    içimde zaptedilmez bir kırma isteği
    dizginlerini koparan bir at sanki bu
    soluk soluğa kalıyorum her sonbahar
    ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa
    bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum
    bütün gençliğim böylece geçip gitti işte
    ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim

    hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
    bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez
    şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
    geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
    devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
    sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
    ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

    dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
    bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
    bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
    oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
    ipince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
    sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
    belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...
  • Kitaplar her zaman şeffaf değildir. Bazan dünya ile aramızda bir duvar olurlar.
  • Ömrümüz meçhullerden meçhullere akıyor
    Saatler bizim değil kitaplar bizim değil
    bizim değil yaşamak bizim değil hiçbir şey
    kendi dünyamızda yabancılar gibiyiz
    ya çok erken ya çok geç doğmadık mı sevgilim
    buna rağmen mutluluğa inanıyoruz.
  • Duvarda duvar saati var, yerde yer halısı, masada masa lambası, elbise askısında elbiseler, kitaplıkta kitaplar, kül tabağında sigara izmariti..
    Eşya bile nerede olmasını gerektiğini biliyor sanki. Hiçbirinin kafası karışık değil.
    Şu an oturduğum odada etrafıma bakıyorum da aslında nerede olması gerektiğini bir türlü bilemeyen bir tek benim gibi geliyor..
  • 224 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Seçeneklerimiz neler? Hayatın karşımıza çıkardıklarını kabul etmekten başka ne yapabiliriz ki? Özgür müyüz tahmin ettiğimiz kadar, hissettiğimiz kadar? Peki özgür olduğumuzu hissediyor muyuz gerçekten?

    Spoiler olabilir bundan sonra, çok değil ama önemlidir belki sizin için.

    Şans var kitapta, iyi şans /kötü şans . Hayatlara yön veren, Jim Nashe’in hayatına daha doğrusu. Meslek seçimi tamamen şans eseri – bizimki normal mi sanki- 7 yıl sonunda karısı dipte terk ettikten bir ay sonra bir mirasa konuyor. Ama zamanlama hatası ailesini de düzeltemiyor, ne yapacağını da bilmiyor. Vuruyor kendisini yollara.

    Tutku, diyordu Gözlerindeki Sır filminde, bir erkeğin elindeki en önemli şeydir, erkeklerin tutkuları vardır. Nashe’inki özgürlük anladığım kadarıyla, çoğumuzun cesaret edemediği. O da dipten sıçrayınca, ne yapacağını bilemediğinde yaşıyor bu hayatı, zevk alıyor yaptığından. Küçük bir Yolda okuyoruz Keourac’dan ilk bölümde. Bir yılın sonunda Otostopçu filmine geliyor sıra, daha kansız ama.

    Evet Jack Pozzi giriyor hayatına ikinci bölümde Jim’in, kayıtsız genç pokerci. Nashe’in parası daha doğrusu özgürlüğü tükenmek üzere. Bir fırsat görüyor bu karşılaşmada – şans eseri elbette- Poker ağır basıyor bundan sonra ortalarına kadar kitabın. Poker şans mıdır peki? Göreceli.

    İki absürt karakter, loto milyonerleri , Flower ve Stone Jack’in rakibi Jim’in hayatına devam edebilmesi için bir fırsat. Parasını , zamanla her şeyini ortaya koyuyor Jim özgürlüğü için. Getirilerin farkında, götürülerin de. Kumar oynuyor hayatıyla, biz de yapmışızdır hayatımızın bir yerinde, bu kadar ağır olmasa da. Belki de bırakmışızdır kendimizi , kararları o zar veriyordur bizim yerimize.

    Ve ikinci kısım geliyor sonra, özgürlüğün kaybı, gözümüze sokuyor Auster burada olayı. İki kafadar – kafadar sempatik bir kelime burası için belki- 10000 taşlık bir duvar yapmaya başlıyor, her taş yaklaşık 35-40 kilo. Ağlama duvarı bir nevi, yahudileri dolayısıyla çalışma kampları akla geliyor haliyle. Yo fantezi vb. yok, absürt biraz belki ama olay tamamen sözleşmelere bağlı. Hatta fazlasıyla bağlı ilerde görülebileceği gibi. Kapitalist düzen hep galip geliyor ama bu kez şansın yardımıyla. (Şans mı gerçekten, kitabın cevap vermediği sorulardan biri)

    Ağır iş kısmı (esaret) kitapta büyük yer tutuyor, anlamsız bir iş – Sisifos çok kullanılmış incelemelerde. Ama sonunda bir şey oluşturmanın gururu var, bu bir çok kez tekrarlanıyor, Flower ve Stone tarafından, kahya tarafından, sonunda da Nashe tarafından. Gerçekten somut bir şeyler başarmak, bir duvarın yükseldiğini görmek önemli mi ?

    Bir şekilde bitiyor kitap, daha fazla spoiler verirsem okumanız gerekmediği hissine kapılabilirsiniz belki. Değil ama, özelikle flu bıraktım çoğu şeyi okuma zevki kaybolmasın diye. Gerçi Auster de soru işaretleri bırakmış kitabın sonunda biraz, çoğu okuyucunun sevmeyeceği. Ama hayat da böyle bir şey biraz, bir müzik sürüklüyor bizi oradan buraya, gerçek sebepleri çoğu zaman bilmiyoruz.

    Kısa bir kitap Şans Müziği, akıcı da – bir iki gün içinde biter. Dolu bir kitap ama, düşündürüyor insanı bolca. Okuduğum diğer kitaplar gibi değil, evet göndermeler vb. var burada da ama beyni tokatlamaktan çok hislere, tutkulara hitap ediyor burada Auster daha çok.

    Oldukça da rahatsız edici bir açıdan, belki bana öyle geldi, özgürlük olayı yüzünden. Bazı insanlar belki de daha rahatlatıcı bulacaktır ikinci kısmı başlangıcın belirsizliğine nazaran. Ama kendim de bolca mantığa dayanmayan kararlar verdiğim için Nashe gibi, ya da bir yerden sonra rüzgara bırakmak istediğim için gövdemi, imkansızlıklar- her zaman karşımıza çıkan- oldukça rahatsız ediyor beni. Burada da, biraz abartılı olarak belki, fazlasıyla göstermiş bize durumu Auster.

    Burada anlatmadığım daha bir çok ayrıntı var kitabın içinde. Tıpkı Nashe’in haftalar sonra her bir parçasının hatırladığı Flower’in saçmalıklar müzesi gibi, ben de okuduktan sonra fark ediyorum bazı şeyleri. Kitabı bitirdiğimde, okuduklarıma göre daha zayıf bulsam da, şu an daha farklı düşünüyorum kitap hakkında. Neyse kafanızı daha fazla karıştırmadan bitireyim incelemeyi. Okuyun ve öyle değerlendirin siz de.