• 512 syf.
    ·17 günde·Puan vermedi
    Ah bu yağmur,

    Bu yağmur kanımı boğan bir iplik
    Tenimde acısız yatan bir bıçak
    Bu yağmur yerde taş ve bende kemik
    Dayandıkça çisil çisil yağacak


    Bir yağmurdayım bir yağmur ki nasıl desem bir bahar günü ansızın yağan ama mutluluğu geçici bir yağmur,bir yağmur ki en ketum aralık yağmuru başı sevinç ortası hayal kırıklığı sonu olmayan ve yüzüme yüzüme bir tokat gibi inen, gözlerimin içine dolan .Bu bende ki nedir necip ağabey sorgusuz sualsiz gitme isteklerim insanlarla tanıştıkça konuştukça daha çok susma isteğim yenilgilerim iç çekmelerim ben henüz daha çeyrek asır bile değilken bu beni deli eden kahroluşlar. Yansılsamalar yolunu tutmuşum sevdiğim değer verdiğim şeyler meğer nasılda yabancı bana gerçeklerimin bir mum ışığında kayboluşu sevinçlerimin yerini duyarsızlığa bırakması bende ne evriliyor necip abi fikirlerimin altında ezilmekteyim beni hangi zaman hangi mekan aklar şimdi.Ben kimim neyim bu dünyada bir yerim var mı bir varlığım,iyi hatırlıyorum bir yağmur düşündürmüştü bana bunu kendi içime akan bir yağmur .Susuyorum bugüne kadar ne çok konuşmuşum hatıra geldikçe kendimi dipsiz uçurumların sert rüzgarlarına atasım geliyor .İnsan içinde cehennemle yaşıyor gelgelim ki cehennemi cennet yapmak çok zormuş ama cenneti cehennem yapmak bir o kadar kolay bir yangın yeter buna bir imkansız yada bir hasret yükü ve daha ne çok şey . "Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz "ne vakit olur bu vazgeçiş kalp susturulur mu akıl da birgün zafere erer mi inandıklarımız gölgesinde geçen bu altından aldanma çağı birgün sona erer mi bilmiyorum necip abi seni yolundan çeviren her neydi bilmiyorum ama bana yardım et. Yorgunum üstadım çok yorgunum hüznüm yorgun dilim yorgun hayallerim yorgun .

    Bir fikir ki ,sıcak yarada kezzap
    Bir fikir ki ,beyin zarında sülük.



    Abdulhakim Arvasi bu isim necip fazıl için önemli bir isim hayatının dönüm noktası gibi dersem yanlış olmaz peki kimdir necip fazılı yoluna ışık olan bu kişi.Son devir tasavvuf âlimlerinden. Es-Seyyid Abdülhakîm bin Mustafa el-Arvasî, (m. 1865) senesinde o zaman Hakkâri Sancağı'na, bugün Van'a bağlı Başkale kasabasında doğmuş. 1362 (m. 1943) senesinde Ankara'da vefat ettmiştir. Kabri Bağlum kasabasında bulunmaktaymış.
    Peygamber Efendimizin 43. kuşaktan torunu ve İmam Ali Rıza'nın soyundandır. Bu sebeple seyyid unvanıyla anılmaktay mış. Ataları Bağdat'dan bugün Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğan yayla) köyüne yerleştiği için Arvasî nisbetiyle tanınmışlar..

    Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum
    Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum 'der
    ve geçmişini boş vehimlerle geçirdiğini üstü kapalıda olsa söyler.

    Onunla tanışması da şöyle olmuştur.
    1934 yılında, oturduğu Beylerbeyi’ne giden vapurda, Abdulhakim Arvâsî’nin müritlerinden birisiyle karşılaşır. O zat Necip Fazıl’a Efendi Hazretleri’nin Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde Cuma günleri vaaz verdiğini duyurur. Şu öğüdü vermekten de geri kalmaz; “Dinleyecekleriniz halk için, nas için söylenen sözler… Siz o sözlerin içine girmeye ve ötesindeki hikmete ulaşmaya bakın!” Yanında ressam arkadaşı Abidin Dino ile birkaç cuma sonra Beyoğlu Ağa Camiine giderler ve Abdulhakim Arvasiyi dinlerler. Namazdan sonra yanına yaklaşıp elini öpmek isterler. Efendi hazretleri bir müddet onlara baktıktan sonra şöyle der; “Biz Eyüp Sultan’da oturuyoruz. Ne zaman isterseniz buyurun” Artık Necip Fazıl, efendi hazretlerine gidiş gelişlerini sıklaştırır. Abdulhakim Arvasi Necip Fazıl’a sorar: “Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap falan oldu mu?” Bahriye Mektebi’nde okuduklarını söyler. Abdulhakim Arvasinin cevabı: “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?” Necip Fazıl’ın dünyası alt-üst olmuştur. Bu halini Çile adlı şiirinde şöyle dile getirir;

    “Ve uçtu, tepemden birden bire dam,
    Gök devrildi künde üstüne künde…”

    “Sanki burnum değdi burnuna yok’un
    “Kustum öz ağzımdan kafatasımı”



    Necip Fazıl Şeyhi ile tanışmadan önce her şey onda gizli bir düğümdür, bir bilmecedir, yıkık ve şaşkındır, rüyalarında bir cinneti içmekte, ben kimim sorusunun yanıtını aramaktadır. Şu kadar yıllık kâinat ona, yeni baştan ve teker teker gerçekleştirilmeye muhtaç görünür. Onu tanıdıktan sonra bir hendeğe düşercesine kucağına düşer gerçeğin ve geçmişinde geleceğinde bilmecesini çözer: Biricik meselesi sonsuza varmaktır.Allah’a kulluk yapabilmek,zorlu nefsini diz çöktürebilmektir. Yine bu noktada Necip Fazıl Abdülhakim Arvasî Hazretlerini tanımadan önce çektiği acı ve sıkıntıyı ‘ağrı çeken diş’e benzetir.

    Yalvardım :Gösterin bilmeceme yol!
    Et yedinci kat gök ,esrarını aç

    Bu mu ,rüyalarda içtiğim cinnet ,
    Sırrını atarken patlayan gülle

    Gece bir hendeğe düşercesine
    Birden kucağına düştüm gerçeğin
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamanın ,hem geleceğin .

    Necip Fazıl tanışır şeyhi ile ama başlangıçta kolay teslim olacak bir kişiliği yoktur. Sorular sorar, hatta mürşidini yönlendirmeye çalışır. Mürşidi onu bu konuda şöyle uyarır: ’Yolu İrşad ediciden beklemiyordun da, sen ona yol gösteriyorsun’ senin, sırtında dilediğin yolu aşmaya mahsus bir merkebe mi ihtiyacın var, bir rehbere mi?’


    Necip Fazıl Kısakürek. Mürşidi Seyyid Abdulhakim Arvasi’yi “Tanrı Kulundan Dinlediklerim”, “O ve Ben”, “Son Devrin Din Mazlumları” ve “Başbuğ Velilerden” adlı eserlerinde anlatır.

    Bir de benim Abdulhakim Arvasi ile tanışmam var beni ufak hüzne uğratan o zamanlar kendisi hakkında hiçbir bilgim yoktu bir tv dizisinde tanıdım onu ve yarım bırakmama sebep olmuştu.Dizinin ismi Yedi Güzel Adam, yedisi de bir birinden güzel insanlar dizide bir öğretmen Cahit Zarifoğlu’nu seviyordu o da onu ama sonunda onlar kavuşamadılar şair başkası ile evlendi ve evlendiği kişi Abdulhakim Arvasinin soyundan bir kız .Bu olay beni üzmüştü mutsuz sonlara karşı olan öfkem ve kinim yüzünden ufakta olsa Necip ağabeye kızmıştım. Çünkü Necip ağabey kefil olmuştu Cahit Zarifoğlu’na, hatta eşi onunla tanışmasını şöyle anlatır.(Bu arada Cahit Zarifoğulu’nun eşini hiç sevmem bana kalsa onunla evlenmemeliydi ama işte .)
    “Babamlarla Rasim Özdeören, Akif İnan sık sık görüşürmüş. Babam Ankara'ya gittiğinde onlarda kalırmış. Cahit Bey de askerden döndükten sonra babamın bu sohbet halkasına dâhil olmuş. Rasim Beyler Van'a gelirlerdi ve o zamandan Rasim Bey ve eşiyle tanışırdık. Babama Cahit Bey’le beni evlendirmek istediklerini Rasim Özdenören söylemiş. Babam da o zaman yine Van'a ziyarete gelen Necip Fazıl Kısakürek'e Cahit Bey’i sormuş, ‘Nasıl bir adamdır?’ diye. Necip Fazıl, ‘Eğer kızınızı verirseniz ben de düğün şâhidi olurum.’ deyip Cahit Bey’e kefil olduğunu söylemiş. Gerçekten de Necip Fazıl Van'a geldi, nikâh şâhidimiz oldu. Nişan, düğün hepsi bir günde oldu. Sabah nişan yapıldı, yüzüklerimiz takıldı, akşama düğünümüz oldu, biz de birbirimizi ilk kez yüzüklerimiz takılırken gördük. O kadar insan istemeye gelmiş, beğenmedim demek zaten mümkün değildi. Ama birbirimizi de ilk görüşte beğendik diyebilirim.
    İşte bu sebepten dolayı ufak bir dönem Necip Fazıl ile Müridi Abudlhakim Arvasiden nefret etmiştim işte biz insanoğlu asıl olaya bakmak yerine faktörlere takılıp dururuz .


    Dönelim asıl konuya kitap boyunca Necip abi Allaha olan sevgisini ve ona ulaşma isteğini ve bu yolda korkularını dile de getirmiş .Modern Türk şiirinin mistik şairi. Düz yazı türünde yapıtları da olmasına rağmen asıl güçlü yanı şiirlerindedir .Halk şiirimizin öz ve biçim yapısından yararlanmış, bunlara batılı, modern bir özellik kazandırmış, sonraları dinsel duyuşlarda karar kılmıştır.Sağlam bir teknikle, esrarlı iç âlemini, felsefi görüşlerini, etkileyici bir anlatımla dile getirmiştir. Serbest şiire karşı çıkmıştır. Kafiyeye sığınmayı sahtekârlık sayar. Ona göre, duygu ve düşünce harmanlanıp şiir kalıbında, sanat kaygısıyla dillendirilmelidir.Ona göre, toplum uyarılmalıdır. Türk milleti aslına dönmelidir. "Şiir toplumun his ve fikir hayatını yansıtmalıdır." derken saf şiirden de vazgeçmemiştir.




    Bu şiir yolculuğuna başlama serüvenini de şöyle anlatmış:
    Şairliğim on iki yaşımda başladı.
    Bahanesi tuhaftır:
    Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter.. Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde.. Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:
    - Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!
    Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastahane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı, içimden kararımı verdim:
    - Şair olacağım!
    Ve oldum.



    İyi ki de olmuş.
    Keyifli okumalar




    Bu bilgiler için çeşitli sayfalardan bilgiler aldım ve internetten faydalandım.
  • Çilen dağlar olsa yolun düz gelir.
    Karakışlar bahar gelir, yaz gelir.
    Dertler sana ödül gelir, haz gelir;
    Yüreğinde Allah sevgisi varsa...

    Cengiz Numanoğlu
  • Çilen dağlar olsa yolun düz gelir.
    Karakışlar bahar gelir, yaz gelir.
    Dertler sana ödül gelir, haz gelir;
    Yüreğinde Allah sevgisi varsa...
  • Hayatımı kendi ruh haline göre bana ithaf ettiği cümleler içerisinde geçiriyor olmak pek eğlenceli.. Kimin mi tabii ki de annemin. Babama sinirlendiği zaman evime gelip '' ne yapacaksın kocayı ohh en rahat sensin '' demesinin ardından babam ile ikinci bahar moduna geçince de '' ahh kızım çocuklar da gidecek, bizler bugün var yarın yokuz nasıl geçecek ömrün tek başına '' diye ağıtlar yakan annem..
    Bir yandan yaşam sevincim olurken diğer yandan göğüs kafesimi
    genişleten, dostluğu ve varlığı ile merhamete, aşka ve geleceğe dair umudumu arttıran, bir çift güzel söz, bir tutam tebessümü ile gecemi mehtaba çeviren annem.
    Her ne kadar ilk evlat olmanın verdiği mecburiyet sebebi ile erken büyümek zorunda olan kızların kaderini yaşamış olsam da;
    Rahatlıkla içimi dökebilme güvenini bana verdiği, yaptığım tüm hatalarıma rağmen doğruları ne beni ne de dizini dövmeden anlattığı için gerçekten çok şanslıyım.
    Hiçbir şey yolunda gitmiyor sanıyoruz ya, değmiyor uğruna yorulduklarımız emin olun...Dünya yalan olduktan sonra; düz olsa ne yuvarlak olsa ne...
    Gülmeyi, sevmeyi öğretenlerimiz eksik olmasınlar etrafımızdan..
  • “Gidiyorum gayrı gül benzim soluk
    Od düştü sineme yanıktır yanık
    Ölüm Allah emri de zalim ayrılık
    Hangine yanayımda derdim çok benim”

    -Kırtıl Semahı


    tak tak….. tak tak……. tak tak……
    Tren raylarının birleşim yerlerinin soğuktan arası açılmış, normalden daha fazla ses çıkarıyor. Üzerinde TCDD olan, buz parçaları yapışmış camdan dışarıyı izliyorum, elim çenemle yüzüme kenetli. Kompartımandaki ufacık sehpadaki küllükte sigaramın dumanı dalga dalga yükseliyor.

    “Hemşerim, ayva yin mi?... Hele sana diyom ayva yin mi?”

    İrkiliyorum. Karşımda oturan adam hasır örme sepetindeki ayvalardan birini çıkarmış, dilimlemiş bir tanesini de bıçağına saplamış, bana uzatıyor. Sağol, diyebildim. Daha doğrusu demeye çalıştım. O kadar yoldur çenem açılmamış ki konuşmak için, önce biraz zorlandım. Katranlı sesimle teşekkür ettim ama adam ısrarla bıçağı bana doğru uzatmaya devam etti, aldım. Küllüğün yanına koydum. Ellerime baktım daha sonra, katil ellerime. Sapsarı olmuşlar ayva gibi. Sonra beyaza çaldılar. Buz yanığı acısı var hala ellerimde. Eldivenler kar etmiyor, ısıtamıyorum. Bu ellerle bir can aldım, ömür billah iflah olmaz, sanmam. Sigarayı basa basa söndürdüm küllüğe. Hırsımı alamadım daha sert bastırdım, daha sert daha sert. Adam benden ürkmüş olsa gerek, biraz öteye doğru kaydı, yeniden kurdu bağdaşını. Sokurdanarak bir “tövbe estağfurullah” çekti fısır fısır. Uyumak istiyordum, yaşıma başıma bakmadan ağlamak istiyordum.

    Yol boyu telgraf direkleri, üzerine kuşlar da konmuş, soğuktan birbirlerine sokulmuş.

    Telgrafın tellerine kuşlar mı konar,
    İnsan sevdiğine canım böyle mi yapar?

    Dans ediyor bulutların gölgesi uçsuz bucaksız bozkırda. Bulutlar daha bir telaşeli, sanki yetişecek bir yerleri var. Birbirini kovalıyorlar. Elimi uzatsam yakalayacağım bir köşesinden, uzanıyorum ama araya TCDD’nin kalın çift camı giriyor. Cama takılıyor ellerim, tırnaklarım tıkırdıyor buza kesik camda. Tıkır, tıkır, tıkır… Fiko’nun kızının telefonda kesik kesik gelen sesi düşüyor aklıma yine:

    Ulvi amca, babam kaza geçirdi. Şu an hastanede…

    Fiko’yu düşünüyorum, kızının telefondaki titrek ve ağlamaklı sesini. Sonra aklım alakasız bir biçimde Zehra’ya gidiyor. Lan bu kız yüzünden kafayı yedi çocuk, unutamadı gitti yıllardır. Ne çocuğu be! Adam yetmişe yaklaştı yahu! Ne anlarsın sen aşktan be Ulvi? Ne de kolay söyleyiverirsin “unutamadı” diye. Gecen gündüzün hovardalıkla geçip gitti işte, ne anlarsın sen?
    Ulvi amca, babam hastanede. Sana da haber vermek istedim. Kendisi felç olmuş. İyileşemeyecek diyor doktorlar.

    Nasıl yani? Bir daha onla açılamayacak mıyız kayıkla Van denizine? Yanımıza rakı alıp oltaya ne gelirse çekip kızartıp yiyemeyecek miyiz? Saçma sapan konuşma kızım! Ne demek iyileşemeyecek?
    -Hemen geliyorum, dedim. İlk trene atladım. Aklımdan geçirdiğim sözler aklımda kaldı sadece.

    Gözlerim kan çanağı, ıssız ovalara dalmış. Beyazına damlıyor kızıl göz yaşlarım. Hafiften içim geçiyor kafam arkaya düşüyor, bilincim pamuk ipliğinde salınıyor; bir o yana bir bu yana.

    Fikoların ev ile bizimkisi karşılıklıydı. Babası köyün muhtarıydı. Fiko babasının cebinden iki dal sigara aşırır, ben de evden çay getirirdim. Muhtar cıgarası güzel olurdu. Gidip deniz dediğimiz gölün kıyısında içerdik.

    Sonra yatılı okula gittik beraber. İki bina vardı yurt olarak. Ben bir binadaydım Fiko diğerinde. Bu Fiko piçi nereden öğrendiyse bir şey öğrenmiş. Bir gün bana bir ufak el feneri verdi, ışığı cılız. Bak şimdi, dedi kendi fenerini gözüme doğrultup. Uzun kısa farklı ışıklar yaktı.
    -Bu ne lan gözümü kör ettin be, diye çıkıştım.
    -Ulvi yazdım görmedin mi, dedi. Artık böyle haberleşiriz. Hem kimse görmez anlamaz. Ulvi demek; kısa kısa uzun - kısa uzun kısa kısa - kısa kısa kısa uzun - kısa kısa. Al sana Ulvi işte, diye gülmeye başladı.
    -Ne bu oğlum delirdin mi?
    -Telgrafçılar böyle haberleşirmiş. Sana da öğreteyim, dedi. Alfabelerin olduğu bir kağıt verdi ertesi gün. Aferim lan telgrafçı piç, dedim vurdum kafasına hafiften. O zamanlar hep bu şekilde haberleşirdik geceleri.

    Fiko benden daha çelimsiz, sünepe, zeki bir çocuktu. Okulda dersleri hep iyi giderdi. Daha sonra kasabada memur oldu. Kaderin cilvesi işte, o kadar okudu etti ama memurluk yalakalığı yapamadığı için yıllarca aynı hükümet binasında aynı masada aynı daktilo ve kalemlerle insanların nüfus kayıtlarını yazdı çizdi. Sana mı kaldı ulan boklu kasabanın nüfusunu tutmak he? Ah ulan Fiko! Şu orospu Zehra’yı bırakıp benle gelseydin ne güzel olurdu. Sonra gitti anasının istediği bir köylü kızıyla evlendi. Çoluk çocuk derken iyiden iyiye kasabaya çivilendi. Çocuklar büyüdü, bir kızı yanında kaldı bir de karısı. Kızı da everdi önceki sene. Baş başa kaldılar iyi mi, bir yaşlı karı bir de kendi.

    İş sahibi olduktan sonra, yazları geldikçe onunla kaçar giderdik Van denizine. Bir ferahlık gelirdi yüzüne. Bir ufak kayık ayarlar Ankara’dan getirdiğim viskiyi açardım. İçemiyom oğlum ben onu, sirke gibi çamaşır suyu gibi bok gibi bişey lan o, derdi her defasında ama bir iki yudumlar sonra devirirdi şişeyi. Ben yerimde düz duramazdım o ise çantasından bir ufak rakı çıkarır “noldu lan kaz ciğerli” deyip açardı şişenin ağzını, koklar dururdu. Evden kaçıp geldiğine o kadar çok sevinirdi ki zavallı, yıllar evvel evden kaçıp kaçıp göle gittiğimiz zamanlardaki gibi parlardı gözlerinin içi.
    Ulan Fiko! Bana bunu da mı yaptıracaktın?


    13 gün evvel

    Van garının tabelası kara boyalı. Harfleri belli belirsiz. Uzun ve sıcak buharlar ile durdu tren. Fısır fısır fısırdadı kocaman siyah lokomotif. Elimde bavulumla indim, etrafa bir baktım. Yıllardır gelmemişim gibi. Bir yabancıyım bu yerde, bana bakanlar beni tanımaz bile, hem nereden tanısınlardı ki? Herkes Fiko mu lan beni garda karşılayacak?

    Simit satmak isteyen bir çocuk bitiverdi yanımda. Bir şeyler geveliyordu kaşkolla sardığı ağzından. Buharlar çıkıyordu kaşkolunun eskimiş gediklerinden. Bir tane aldım, kokladım. Fiko ile yazları kasabaya gelip simit sattığımız geldi aklıma. Ben bazen ayakkabı boyardım. Akşam da usul usul dönerdik. Simitçi çocuğun gözleri aynı Fiko. Az ötede piyango bileti satan adam, aynı Fiko. Nereye baksam o; telgrafçı piç Fiko.

    Ayaklarımı sürüyerek hastaneye vardım. Kızı sarıldı boynuma. Doğduğu zamanı bilirim bu kızın. Fiko, o dediğim köylü kızı ile evlendiğinin ertesi senesi doğmuştu. Çok mutluydu ama keşke diyordu, keşke Zehra’dan olayıdı. Buruk bir mutluluk içindeydi ufak kasabanın nüfus memuru Fiko. Kendi elleriyle çıkardı hüviyetini. Adını da Zehra koymasın mı! Ah şaşkın herif! Kimseler bilmez senin Zehra’ya olan yangınını, ben bilirim, bilirim ve susarım.

    -Hoşgeldin Ulvi amca, dedi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çantam yere düştü, kollarımın arasına aldım başını, bir süre ağlaştık. Koluma girip yukarı çıkardı beni. Koca kız olmuşsun be Zehra, dedim. Koca kadın olmuş.

    Merdivenleri güç bela çıktım. Ona yaklaştıkça yol uzamaya, daha bir sürüncemeli olmaya başladı. Ayaklarım gitmekte diretiyordu, zorla sürüdüm, odasına vardık. Karısı da uzaktan utangaç bir edayla selam verdi, başımla karşılık verdim, yaşmağını kapadı.
    Odanın kapı koluna uzandım. Kol tonlarca ağırlık çekiyordu, açamadım. Zehra açtı, geçip oturdum yanına. Gözüyle beni takip etti Fiko. Yeşil eskimiş gözlerinden damlalar süzülüyor, geçtikleri yeri ıslıyordu yaşlar. Beni görünce konuşma ihtiyacı duyar gibi baktı bana ama dudaklarına hükmedemiyor ki! Dudağı, ayakları, elleri tekmil uzuvları başkasının emrinde ve o hükmeden varlık Fiko’yu duymuyor bile.

    Yaklaştım, yıllarca köhne kasabanın nüfusunu sayan o yaşlı başında kalan son üç beş beyaz-sarı saç telini okşadım. Ne yavrum delikanlıydın sen Fiko.

    “Naber lan Fiko” demeye yeltendim ortamın havası dağılsın diye ama Fiko’nun hali düğümlemiş genzimi, çıkmadı. Kolumu ağzıma dayayıp öksürdüm, açıldı genzim.

    -Nasılsın Fiko, dedim, iyi olduğunu duymak istercesine candan. Gözlerini kırpıştırdı. Ben de iyiyim, dedim. Kafası titriyordu, öfkeden mi, çaresizlikten mi, mutluluktan mı bilemedim. Ağlamamak için çok direndim. Yastığına koydum kafamı, ağladım, dayanamadım. Fiko’ya ne diyeceğimi bilmiyordum. İnan senden daha çaresizim şu an. Şimdi gideyim gene gelirim diye ayrıldım.

    Dışarda Zehra tekrar koluma girdi.

    -Babam artık ne konuşabilecek ne de kalkabilecekmiş Ulvi amca. Kötürüm olmuş. Napacaz bilmiyom. Eve götürün dediler. Yarın götüreceğiz, dedi. Gergin ve üzgün; çaresizlik ne menem bir duyguymuş.

    -Napacazı mı var kızım? Kader ne edelim? Kimse istemezdi böyle olsun. Yarın eve uğrarım, dedim. Ağır ağır çıktım hastaneden. Her zaman takıldığımız birahaneye uğradım. Yasak olmasına rağmen yolda gördüğüm tütüncüden bir hapaz tütün almıştım. Bu yörenin tütününü hep sevmişimdir. Aynı yerimize oturdum, biraz içtikten sonra ince bir tütün sardım. İzledim durdum meyhaneyi ve içindeki insanları yanık dumanı çekerken içime. Duman süzüldü havada, bir Fiko yarattı karşıma koydu. Onla laflıyorum, laflıyorum. Fiko yine eskisi gibi. Zehra’yı anlatıyor gene. Ulan ne Zehraymış be!
    ***
    Kardeşim Ulvi geldi bu sabah. Keşke dilim çözüleydi de bir iki kelam edebileydim. İyi olsam gene kaçar giderdik Van denizine. Şu gudubet karıdan ve dırdırından biraz olsun kurtulurdum. Şimdi bir ayağa kalkabilsem!
    Ne iyi etti de geldi. Bu halde bulmasını ister miydim beni? Bu hale düşecek adam mıydım ben! Neredeyse torunum yaşındaki kızlar boklu bezimi değiştiriyor. Hocaların avret yeri dediği şeyleri herkes görüyor artık. Ne ayıp kaldı ne ar. Daha fazla dayanamıyorum buna. Elim ayağım tutmuyor, dilim kilitli ama gözüm görüyor. Keşke o da görmez olaydı. Kazadan kurtulmayaydım keşke. Allahım neden böyle bir şey yaptın ki bana? Yaşıyor muyum yoksa ölü müyüm. Benim buna aklım ermiyor, sen işini bilirsin sana karışmak gibi olmasın ama neden bunu bana reva gördün? Kendi işimi görebilseydim hiç yoktan? Beni neden muhtaç bıraktın?
    Ulvi çok duramadı, üzülmüştür o da tabii. Ben onun yerinde olsam ne yapardım ki? Ne ben onun yerinde olabilirim ne de eskisi gibi olabilirim artık.
    ***

    Sabah olunca Fiko’nun evine vardım. Dünkü gibi, yatıyor öylece. Gidip sarıldım yine, oturdum yanına. Boyna anlattım durdum. Eskileri anlattım. Gözlerinin içi gülüyordu. Ankara’yı anlattım. Şu karıyı almasaydın benle gelirdin. Orada gene memur olurdun ya da ne istersen işte. Bu sözlerden keyif aldığı belliydi. Hep takılırdım ona, şu karıyı almayacaktın oğlum salak mısın, derdim. Kadına yüklendiğime bakmayın, pek efendi bir kadın. Yıllardır Fiko’nun kahrını çeker. Başkası olsa dayanamaz bu adama he. Biraz aksi ama o kadar olacak yoksa çekilir insan mı Fiko. Bana bakmayın ben onla evvelden beri anlaşırım.

    Fiko’yu orada kaldığım bir hafta boyunca ziyaret ettim, konuştum onla. Her defa göz kırpıyor duruyordu. Kapıyordu gözlerini sonra tekrar açıp kırpıştırıyordu. Akan yaşlarını mendilimle siliyordum, konuşmaya devam ediyordum.
    O gün, yani aralığın otuzu akşamı, ezanın peşi sıra uğradım Fiko’ya. Yine her zamanki gibi oturdum konuştum. Bizimkisi yine gözlerini kırpıştırıyor. Ne zoru var acaba. Su doldurmak için sehpaya uzandım. İşte o zaman gözüme takıldı, yıllar evvel bana yurtta verdiği ufak el feneri. Sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Aklıma dank etti Fiko’ya döndüm. İzledim bir süre. Gözlerini kırpıyor: kısa kısa uzun, “u”, kısa uzun kısa kısa, “l”, kısa kısa kısa uzun, “v”, kısa kısa “i”....”ULVİ”... seni gidi telgrafçı piç seniii! Ulan sen ondan mı kaş göz ediyodun bana! Sarıldım boynuna daha bir sıkı sıkıya. Artık çözmüştük. Bu şekilde sohbet ediyorduk. Bundan sonra her gelişimde ufak not defterime onun göz kırpmalarını yazıyordum. Eski günlerdeki gibi laflıyorduk Fiko’yla. Ulan akıllı piç, Allah canını almasın emi!
    Bir gün yine konuşurken gitmek için ayağa kalktım. Son birkaç kez göz kırptı, kapadı açtı. Defterime not ettim çevirmek için:
    “--- .-.. -.. ..- .-. -... . -. ..”
    Çevirmeye başladım:
    uzun uzun uzun : O
    kısa uzun kısa kısa : L
    uzun kısa kısa: D
    kısa kısa uzun : U
    kısa uzun kısa : R
    uzun kısa kısa kısa: B
    kısa : E
    uzun kısa : N
    kısa kısa: İ

    OLDURBENİ… oldur mu? ne olduru? Hayır oldur değil bu, bu…. “öldür beni”. Sonra devam etti gözleriyle konuşmaya. Benim yerime koy kendini dedi, koyamadım. Ellerim ayaklarım titredi çaresizlikten. Artık dayanamıyorum, herkese yük oluyorum, dedi. Gözlerini temelli kapadı. Dehşet içinde odadan ayrıldım, sağa sola yalpalıyordum. Dışarı attım kendimi. Zehra peşimden seslendi durmadım. Kara bata çıka ilerledim kaldığım öğretmenevine doğru.

    Yollar buz, jilet, pasparlak. Yaşımdan beklenmeyecek bir hızla yürürken kayıp düştüm bir karanlık yerde. Başımda koskoca evren. Karlara gömülmüşüm, kollarım iki yana açık. Yıldızları izledim bir süre. Ne kalkmak istiyordum ne de kalkmaya dermanım vardı. Fiko, onu düşünüyordum sadece. Kızıyordum ona. Sonra onun gibi oldum, yerine geçtim karlara gömülüyken. Gözlerimi kapadım…

    Kımıldayamıyorum, yemek yiyemiyorum. Gencecik kızlar geliyor altımı temizlemeye. Ne banyo edebiliyorum ne kendi başıma işeyebiliyorum. Ne gelirse salıyorum ister istemez beze. Kokuyorum, çürüyorum. Burunlarını geri çekerek alıyorlar altımdan bezi, ayaklarımı kaldırıyorlar. Bütün dal taşak açıkta duruyor. Utanıyorum. Gözlerine yüzlerine bakamıyorum hasta bakıcıların. Bir de onların kızım veya oğlum olduğunu düşünün. Konuşamıyorum bile. Neden yaşatıyorsunuz beni be deli zındıklar! Kime ne faydam var! Bırakın daha beni! Ağlıyorum, hüngür hüngür bile değil. Ağzım kımıldamıyor, konuşamıyorum, hıçkıramıyorum, haykıramıyorum. Başkasının vücudunda hapsolmuş gibiyim. Ağzımdan ilaçlarımı veriyorlar, yutamıyorum bile, dilimde eriyip gidiyor, acı bir tat bırakıyor nalet haplar. Pencereden esen tatlı bahar rüzgarını bile duyamıyorum, sadece ötüşen kuşlar var. Artık dayanamıyorum. Kimseye yük olmak istemiyorum, kimsenin hayatından çalmak da istemiyorum. Gözümü açıyorum, kardeşim dostum Ulvi gelmiş ta Ankaralardan. Saçımı okşuyor konuşuyor benimle. Onunla yıllar evvel yurtta yaptığımız gibi işaretlerle anlaşmaya çalışıyorum. En sonunda beni anlıyor zırtapoz! Gözümü uzun kısa kırpıyorum : “--- .-.. -.. ..- .-. -... . -. ..”, “OLDURBENİ”, diyorum, öldür beni Ulvi!

    -Amca kalk, yardım edeyim dur, diye gençten bir delikanlı yetişiyor imdadıma. Çekip çıkarıyor beni bu nalet hayalden, kolumdan tutup kaldırıyor gömüldüğüm kardan. Ne zor Allahım!

    Sırt tarafım ıslanmış. Sağol oğlum, deyip koluna giriyorum. Öğretmenevine kadar götürüyor beni çakır gözlü çocuk. Bu da Fiko’ya benziyor. Hava aynı Fiko, fırıncıların kapanan kepenkleri, ezan okuyan hocanın sesi, yuvalarına dönen gündüzcü kuşlar, içine battığım kar, şehir, baştan sona… her şey Fiko!

    Islak üstümü odadaki kaloriferin üzerine serip kurumasını izliyorum. Buharlar usul usul yükseliyor. İç donu ve içlik ile sandalyede iki büklüm, camdan dışarıyı izliyorum bir yandan. Yasaklı olan tütünümden bir tane daha sarıp tüttürüyorum. Ben olsam ben de ister miydim? Bilemiyorum. Biliyorum bilmesine ama işte, dillendiremiyorum. Nasıl diyebilirdim ki?

    Gece ilerliyor, sokak ışıkları karanlığı yarıyor, evlerin bacalarından yükselen dumanlar yavaş yavaş zayıflıyor, sobaları geçiyor odun kullananların. Kömür yakanlarınki biraz daha uzun sürüyor. Buradan tek tek hangi ev odun hangi ev kömür yakıyor seçiyorum, belki de seçtiğimi sanıyorum. Aslına bakarsanız Fiko’nun dediklerini düşünüyorum. Derken sabahçı hoca çıkıp yanık yanık ezanını okuyor. Camı araladığımda akşamki yanan yakacakların dumanı odama doluyor, genzim yanık. Elimdeki sönmüş sigara izmariti ne kadar zamandır elimde bilmiyorum. İki parmağımın kenarına kadar gelmiş de sönmüş. Ondan olsa gerek, yanık acısı var biraz.

    Hava aydınlandı, Fiko ile gittiğimiz çorbacıya geldim. Oturup yoldan geçenleri izledim. Ne içersin amca, diyor çocuk. Sesindeki bezginlikten, bu soruyu birkaç kez yanıma gelip sorduğunu, sonra gerisin geri dönüp gittiğini düşündüm. Paça, dedim, bol sirkeli olsun, bol sarımsaklı. Karşıdaki nalbur dükkanının önünde, arabaya malzeme taşıyan çocukları izledim bir süre.
    Her şey o kadar anlamsız, o kadar sıradan ve sıradışıydı ki kendimi alamadım bu manzaradan. Buğusu üzerindeki paça gelince gözlerimi kırptım. Uzun uzun uzun, kısa uzun kısa kısa…. Allah belanı versin Fiko! Nasıl yaparım bunu ben? Nasıl yapacağım? Ulan sen ben olsan yapar mıydın? Nasıl elin giderdi be! Ama yapmanı isterdim. Bunu biri yapacaksa o kişi sen olsun isterdim. Nasıl taşıyacağım bu yükü peki, onu düşündün mü pezevenk! Telgrafçı piç seni! Ulan… keşke öleydin be! Ne diye hamur gibi çıktın o arabadan? Ne zorun vardı ulan deyyus! Ölsene! Ne diye… ne diye bana bu yükü yıktın! Kime ne derim sonra ben, nasıl saklarım bunu içimde?

    -Amca çorban soğumuş, yenisini vereyim mi?

    Çorbanın üstü yağ bağlamış, donmaya yüz tutmuş. Başlatma amcasına da! İçmiyom Allah belasını kaldırsın çorbanın da senin de Fiko!

    Çıkıp yürümeye başladım, elimde çantam. Fiko’nun evine geldim. Yatıyor. Ulan kalksana piç! Ne diye yatarsın orda, beni ne sandın lan sen! Fiko, can dostum Fiko. Adını bile unuttum be sana Fiko diye diye. Fikret miydi yoksa Fikri miydi? Üçünüzün de Allah belasını versin!

    Göz kırpmaya başladı yine Fiko. Yine aynı şeyi yineledi, başımla onayladım. Kısa, kısa kısa kısa uzun, kısa, uzun… “Evet” diye konuştum gözlerimle, yaşlar boşanırken. Oturdum yanına, seyrek saçlarını okşadım yine. Okşadım, kış günü yıkayamamışlar haliyle, kir kokuyordu mis kokulu Fiko. Yüzümü gömdüm yüzüne, salya sümük oldum, yüzüne gözüne bulaştırdım. Başı titriyordu, gözlerine bakmaya korkuyordum. Daha kötü ne isteyebilir ki bir kardeş bir kardeşten? Bu ikilemden çıkış yollarının hepsi boka bakmış, ne gelir elimden!

    Karısı mutfakta bulaşık yıkıyordu. Zehra da pazara çıkmış. Yüzünü okşadım Fiko’nun, saçlarını düzelttim. Ellerindeki yaşlılık çillerini saydım, sayamadığım zaman bıraktım. Halıya kaydı gözlerim daha sonra. En ince ilmeklerine takıldım kaldım motiflerin Perdeye, tüle komodine… Ayak sürüyordum, ağırdan alıyordum ölümü. Can almak ne kadar zor, ne garip bir şey! Bunu bana sen mi yaşatacaktın be telgrafçı piç! Ne vardı öleydin, ağlardık üzülürdük sonra alışırdık yokluğuna. Yaşlıydı zaten derdik, ecel derdik, takdiri ilahi derdik, kader derdik bir kulp uydururuk işte! Bunların hepsini ne de kolay söylerdik değil mi?... Yalan söyledim sana. Ben diyemezdim, kabul edemezdim ölümünü, kabul etmek istemezdim. Peki ya şimdi?

    Yanıbaşındaki yastığına uzandı elim, gözlerine bakamadım. Yüzüne götürdüm yastığı. Bastırdım, dayanamadım geri çektim. İşaret çakmaya başladı yine. Beni çok seviyormuş Fiko; üzülme, dedi. Üzülmeyim öyle mi?

    Tekrar bastırdım, bu sefer çekmedim. Kımıldayamıyordu ki garibim, nasıl canını verecek? Ulan Azrail, işini bana ne diye yaptırırsın! Ellerim titreye titreye çektim yastığı. Odası ayaza çekmeye başladı, üşüyordum. Yastığı yerine koydum, yüzü sıcacıktı Fiko’nun. Tavanı izliyordu donuk donuk. Rengi gittikçe beyaza çekti, ufaldı ufaldı tortop oldu, bana öyle göründü. Eskiden Van denizine gittiğimiz zamanlardaki gibiydi. O zamanki kadar mutluydu. Kapıdan seslenecek sandım, gayriihtiyari döndüm ardıma. Köşe bucak onu aradım, bulamadım. Buza kesecek olan alnından öptüm. Hakkımı dedim, hakkımı sana nasıl helal edeyim ulan telgrafçı piç! Helal olsun lan, sütte kir olsa sende olmazdı. Varsa hakkım ana sütü gibi helal sana. Masasından el fenerini aldım, iç cebime koydum. Odasından çıktım, kapısını çektim.

    Karısı beni uğurladı, kapıda Zehra’ya denk geldim. Gidiyorum bugün dedim. Fiko’yu görmeye geldimdi, dedim. Ne kadar yalan uydurabildiysem peşi peşine sıraladım. Sarıldık vedalaştık, yanımdan geçip eve girdi Zehra. Çok geçmeden bir feryat yükseldi. Durmadım hızlı hızlı ilerledim karda, bata çıka. Doğru istasyona geldim. İçimde bir şeyler eksilmişti ama neydi? Neremden kopup da gitmişlerdi? Dışarıda oturup bir süre gelen, giden kömür dolu trenlere, yolculara baktım. Ne kadar süre kaldım bilmem, üşümüşüm. İçeri bilet gişesine girdim. Kömür sobası alev alev yanıyor ama ben hala üşüyorum. Ölüm soğuğu ellerim, sanki bana ait değiller. Biletimi aldım, tren geldi bindim. Biletin tarihi ocağın üçünü gösteriyordu. Fiko ölümü isteyeli dört gün olmuş. Ne yaptım o dört günde, hatırlamıyorum.

    Boş bir kompartımana geçtim, TCDD yazısı ardından garı izledim. Harekete geçti tren, sarsıldım. Ağlamaya başladım. İstasyon ardımızda kaldı, ufaldı ufaldı tortop oldu. Elinde örme hasır çantasıyla bir köylü geldi selam verip oturdu. Çantası ayva dolu, gözüm takıldı bir süre. Bir tane soyup bana uzattı bıçağı ile. İstemem dedim, kolumun yenine sildim gözlerimi.
    -Nen var hemşerim iyi misin?
    ….
    -Ayva yin mi? Hele sana diyom?
    ….
    Cevap veremedim. Yol boyunca koşan çocuklara el salladım Fiko sanıp. Gözüm camdan içeri süzüldü, köylüye. Bir ayvaya baktım bir adama. Burada ayva mı yetişiyor yahu, dedim, nerenin ayvası bu?
  • Babaannem derdi ki:
    “Bazen "olsun” dediğin şeylerin olmadığına,
    bazen “olmasın” dediğin şeylerin olduğuna
    sonradan sevinirsin…

    Ne hüzün içinde debelenişlerin,
    ne sevinç içinde tebessüm edişlerin
    senin için hayır olduğundan emin olabilirsin…

    Başına gelen her şeyde bir ders
    düz giden her yolda bir ters
    her selamete gidişte
    bir sabrın gerçek anahtar olduğunu
    yaşayarak öğrenirsin…

    Yediğin yemeğin bile güzel olduğunu
    hazmetmeden söyleme kızım…
    Ne karşılaştığın insanların,
    ne yüzüne gülenlerde sarf edilen lisanların
    ne okkalı bir şamar gibi damarına basanların
    ne tutturduğun yolda yoldaş olup
    ilk kavşakta tozanların,
    ne yalnız bırakanların,
    ne etrafını saranların günahı var…

    Onlar kimi zaman senin üstüne bereket, yağmur
    kimi zaman kış, boran, kar, çamur,
    kimi zaman bahar, bahçe, çiçek olur…

    Sabrı öğrenirsin kızım,
    sabrı öğrenirsin…
    “Gelmişse başa,
    vardır mutlak bir hayır” demeyi
    eninde sonunda becerir
    ceremesini ödediğin acılara güler geçer
    kim bilir belki de toyluğuna bilenirsin…“

    MERAL DEMİR
    S/ÖĞÜT - Babaannem Derdi ki (2) isimli kitabından
  • 345 syf.
    ·4 günde·9/10
    ŞİİRE ON BEŞ, ON ALTI YAŞLARINDA BAŞLADI ve YİRMİ BİR YAŞINDA

    BİR ÇİZGİ ÇEKİP “HEPSİ BU KADAR” DEDİ.

    JEAN NICOLAS ARTHUR RIMBAUD
    (20 EKİM 1855-10 KASIM 1891)

    1852 yılı, Fransa’nın kuzeyinde, Ardenler bölgesindeki Charleville kentinin gar alanında ilk defa birbirlerini gördüler. 38 yaşındaki Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ve çiftçi Bay Cuif’in 27 yaşındaki kızı Vitalie. Mavi gözlü bu güzel kız; çalışkan, tutumlu, ciddi, geleneklere ve kurulu düzene önem veren, geçinme derdi yüzünden aşka-meşke zaman ayıramamış bir sofuydu. Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ise; özgürlüğüne düşkün, liberal, yazar, yabancı dillere karşı ilgili (Kuran-ı Fransızcaya ilk çevirendi ve İslam’a ilgi duyuyordu) güzel sanatları-edebiyatı ve yazmayı seven bir subaydı. 1860’da, evlikleri, dünyaya getirdikleri 4 çocuğa rağmen, Bourbon sokağındaki evlerinde, büyük bir tartışma neticesi sonlandı. Yedi yaşındaki Rimbaud’ya babasından kalan tek anı gümüş bir tabaktı. Abisi Frédéric, iki kız kardeşi İsabel ile Vitalie ve annesiyle; artık babaları olmadan devam edeceklerdi hayata.

    Abisi ve Arthur, önce laik bir eğitim veren Rossat Okuluna, üç yıl sonra da, dinsel ve laik eğitimin bir arada yapıldığı Charleville kolejine verilirler. Başarılı ve sofu bir öğrencidir. Yunanca ve Latinceye karşı yeteneği, bu dilde kitapları okuması, Rimbaud’nun, şiire köprü kurabilmesini sağlar. 1867’de bu içine kapanık, durgun, sessiz delikanlı; Ernest Delahaye ile ölümüne dek sürecek bir arkadaşlık kuracaktır.

    2 Ocak 1870’te, henüz 15 yaşındayken, Paris’te çıkan “Revue Pour Tous” dergisinde, ilk şiiri “Les Etrennes des Orphelins” (Öksüzlerin Yılbaşı Armağanları) yayınlanır. Takip eden günlerde, Rimbaud’un şiir yaşamına etki edecek; devrimci, cumhuriyetçi, liberal, özgür düşünceden yana bir insan olan genç Georges Izambard, Réthorique (söz bilim) dersi öğretmeni olarak okuduğu koleje atanır.

    Fransa ve Prusya savaşta olduğu bir dönemde, annesinden bir nebze kurtulmak adına gönüllü askerliği bile göze alan şairimiz; biraz trenle, biraz yayan, ilk Paris kaçamağını 29 Ağustos 1870’de yapmaya yeltenir. Üzerinde kimlik bile olmadığından polislerce Mazas Tutukevi’nde birkaç gün tutulur. İzambard’ın gelmesiyle kurtulur ve Charleville’e geri döner. “Bit Arayan Ablalar” ve “Yedi Yaş Ozanları” şiirleri bu süreçte yazılır.

    18 Mart 1871 Paris Komünü ayaklanması ve Komün yönetimi sırasında Paris’te bulunan Rimbaud’ya, “La Bouche D’ombre” (annesine şom ağızlı lakabı takmıştır): Okulun savaşa rağmen bahar döneminde açılacağını, belirten mektup yazar ve onu geri çağırır. Ayak direyen Arthur, ilk eşcinsellik deneyimini de yaşadığı, Babylon askeri kışlasında bir süre daha takılır ve Charleville’e geri döner.

    Arkadaşı Paul Demeny’e yazdığı mektupta; şiirin öznel değil nesnel olması gerektiğini belirtir. “Tüm duyuları uzun süre, sonsuzca ve bilinçle bozup değiştirerek kendini “Voyant” (Bilici), görülmezi gören kılar ozan” demiştir. Ozan ona göre ateş hırsızıdır, insanlıktan sorumludur. Şiirin, özüyle de biçimiyle de yenilik sergilemesi gerektiği belirtir. Demeny’ye anlattığı felsefesini destekler nitelikte, şair, ileride çıkacak: “Illuminations (Renkli Levhalar) ve Saison En Enfere (Cehennemde Bir Mevsim)” şiir kitaplarını, mektubunda, şimdiden haber vermektedir.

    1872 ilkbaharında tekrar Paris’e, eşcinsel bir arkadaşlık da yaşayacağı ünlü şair Paul Verlaine’e davetlisi olarak gider. İkisi beraber Paris’ in altını üstüne getirirler. Yeşil Tanrı Absinthe’in de yardımıyla (sanrı etkisi veren bir içki), Rimbaud şiiri için: “Usun bilinçli bir biçimde bozulması” der. Verlaine ile beraber Belçika ve sonrasında Londra’ ya yaptıkları yolculuklardan “Gemicilik” şiiri doğar. Ölçüyü, uyağı atar Rimbaud ve böylece serbest şiirin ilk temellerine de harcını koyar: “Arabalar gümüş ve bakır / Pruvalar çelik ve gümüş / Döğüyor köpüğü / Kaldırıyor katmanlarını böğürtlenlerin”. Sarhoş oldukları bir gece, Verlaine’in Rimbaud’yu 9 Temmuz 1872’de elinden vurması ve hapse girmesiyle iki çılgının arkadaşlıkları sekteye uğrar.

    RIMBAUD’UN SALDIRGAN YAPISININ NEDENLERİ:

    İnatçı, alaycı, insanları iğnelemekten hoşlanıyor. Tembel ve ikiyüzlüdür. Ne okumak istiyor ne de çalışmak. Ama bağış niteliğindeki harçlıkları alıyor. Öte yandan gururludur. Bu da bilinçaltında rahatsızlık yaratıyor, “sağ ol” diyeceği yerde saldırıyor. İçedönük, kapalı, disiplinli, ailesinden sevgi ve şefkat görmediğinden kimseye karşı sevgisini dışa vurmuyor. Vaktinden önce olgunlaşmış. Kendi gibi düşünmeyenlerle birlikte olup dostluk kuramıyor, yalnız kalıyor. Verici değil, alıcı. Öfkeli Rimbaud herkese kızıyor; annesine, kiliseye, öğretmenlerine, büyüdüğü yere, yasalara, devlete, Fransa’ ya, rejimlere, özetle her şeye kargışlar yağdırıyor. Saldırganlığı yaşının ve bireysel yapısının yanı sıra, sanat görüşünün aşkın oluşundan da kaynaklanıyor.

    LES AFFAIRES – GARİPLER

    Gece soğuk, kar serpiyor,

    Fırıncı ekmek yapıyor,

    Beş küçük çocuk



    Bakıyorlar somunlara,

    Yazık değil mi bunlara

    Donları delik!



    Ve fırıncının kolları

    Çeviriyor somunları

    Harlı fırında.



    Somunların çıtırtısı,

    Fırıncının zevzek sesi

    Kulaklarında.



    Büzülmüş o daracık

    Ana göğsü gibi sıcak

    Delik önünde.



    Ekmek, iftar sofrasının

    Çörekleri gibi, bakın

    Çıkıyor işte.



    Delikten yaşam tütüyor

    Böcekler ile ötüyor

    Kızaran ekmek



    Çarpıyor, nasıl iştahla

    Yırtık giysiler altında

    Beş çocuk yürek.



    Toplanmış kuşluk vaktinde,

    Kırağı, çiyler içinde

    Yoksul İsalar.



    Küçük delikte yüzleri,

    Ekmeklerde aç gözleri

    Ne söylüyorlar?



    Büzülmüşler, bu alaca

    Tan vaktinde, budalaca

    Dualar kime?



    Yırtık donları patlıyor

    Bağırmaktan. Savruluyor

    Gömlekleri kış yelinde.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    LA DORMEUR DU VAL – KUYTUDA UYUYAN ASKER – Ekim 1870

    Yeşil bir kuytudaki gümüş ot kümesine

    Takılmış deli gibi, şarkı söylüyor ırmak

    Şavkıyor, ışık köpüren koyağın sesine

    Vermiş kendini güneş, şavkıyor dağlardan bak.



    Genç bir asker, ağzı açık, başı çıplak, dalgın,

    Boynunu serin, mavi tereotuna salmış,

    Işığın yaydığı yeşil yatağında, solgun,

    Otlarda, bulutun altında uyuyup kalmış.



    Ayakları otlarda, sayrı bir çocuk gibi

    Uzanmış ve uyuyor, deliksiz bir uyku bu

    Üşüyor, Doğa onu sıcak kollarınla sar.



    Artık hoş kokulara bile yabancı işte;

    Ellerini göğsüne kavuşturmuş, güneşte

    Uyuyor. Sağ yanında iki kızıl delik var.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    ŞAİRLİĞİNİN SONUNA DOĞRU:

    Rimbaud, düz yazılmış şiirlerini “Cehennemde Bir Mevsim” adlı kitabında toplar. Paris’ de bastıramaz kitabı. Brüksel’ deki Poot Yayınevi, kitabın giderlerini Arthur’un ödemesi halinde yayınlamayı kabul eder. Kitap Ekim 1872’de basılır. Rimbaud birkaç kopyayı Paris’te ona yüz çeviren şair ve sanatçı arkadaşlarına yollar. Düşman bir sessizlik vardır! Kitabına karşı yazın dünyası sağır-dilsiz-duyarsızdır. Masrafını ödediği, basılan ve satılmayan tüm bu kitapları yayınevinin bodrumuna kaldırtır. Kitapları, ölümünden sonra 1901 yılında, hukuk dergisi arayan bir avukat, Leon Lousseau, şans eseri bulacak ve bu kitaplar ağırlığınca altından daha pahalıya satılacaklardır.

    KÂŞİF RIMBAUD:

    Yunanca ve Latincesi olan Rimbaud, İngilizcesini de hayli ilerletir ve Almancaya, Rusça ve Arapçaya merak salar. Hapisten çıkan Verlaine ile Stuttgart’ ta bir dost evinde buluşurlar ve Rimbaud ona “Illuminations” kitabının el yazmalarını verir. İki sevi, sonradan birbirlerine yazdıkları hakaret içeren mektuplarla yollarını ayırırlar. Verlaine 1886 yılında, kendi çabalarıyla, La Vogue Dergisi editörüne “Illuminations” kitabını yayınlattırır.

    1877’de Kıbrıs Larnaca’da inşaat işçilerine çevirmenlik yapmaya başlar. 1880, Rimbaud 26 yaşındadır. Yılların ve hastalıklarının yorgunluğu yüzü ve bedenindedir. Ailesinden mektupla; tarım ve mühendislikle ilgili onlarca kitap ister. O artık bir tüccar, girişimci, maceraperesttir. On yılını Habeşistan’ın (Etiyopya) Harrar’ında, uşağı Camii ve Habeşli kadın sevgilileriyle geçirir. Ader (Yemen) ve Mısır’a sıklıkla seyahat eder. Ticarette başarılı değildir ama azminden hiç kaybetmez. Bu seyahatlerinde öğrendiği yeni coğrafi bilgileri, Paris Coğrafya Enstitüsüne göndererek yayınlanmasını sağlar. Afrika ve Arap yarımadasındaki hayatı boyunca Abdullah ismini kullanır. Camii’nin Rimbaud’yu Müslüman yaptığı söylenir. Lakin batılı kaynaklarda böyle bir belge yoktur. Ölümünden önce Isabelle’e, Camii’ ye 10.000 altın Frank vermesini vasiyet eder. 1891 Mayısında Ader’den, ameliyat olmak için Marsilya’ya doğru yola çıkar.

    HASTALIĞI, ÖLÜMÜ ve CENAZESİ:

    20 Mayıs 1891’de Marsilya Conception Hastanesine gelir. Ertesi günü sol bacağı, kanser uru nedeniyle doktorlarca kesilir. Ağrılarının artması üzerine ameliyatı sonrası dinlendiği Roche’daki evinden tekrar Marsilya’ya hastaneye geri döner. 9 Kasımı 10 Kasıma bağlayan gece, habis kanser nedeniyle şiddetli ağrılar çeken, yüksek afyon ve sanrı etkisindeki Rimbaud, 37 yaşında, vefat eder.

    Annesi Vitalie Cuif, Charleville kilisesi rahibi Gillet’den, kimseye haber verilmeden- acilen, bir saatlik ve birinci sınıf bir merasim ister. Kimileri bu garip cenazenin sebebinin, Rimbaud’un sünnetli olmasından ve etrafın bunu görmesi tedirginliğinden ötürü olduğunu söylerler. Lakin bu bir varsayımdır.

    Ne enteresandır ki ilk kitabı da öldüğü gün, Rudolphe Darzens’in sayesinde, “Bütün Şiirler” başlığıyla yayınlanacaktır: RELIQUAIRE (Kutsal Emanetlerin Saklandığı Sandık). Sonraları, eski arkadaşı Pierquin’in çabasıyla Charleville Gar Alanına, Rimbaud’un heykeli dikilir. Maketi Isabell’in heykeltıraş kocası Paterne Berrichon yapar. Açılıştan sonra, akşamüzeri Ernest Delaheye, Rimbaud’un annesine rastlar ve ona: “Tören güzeldi değil mi? Ama sizi göremedim” der. Anne Vitalie: “Orası benim yerim değildi, siz Bay Delahaye, çok iyi bilirsiniz ki benim yerim orası değildi” der. Oğlunun çalışmalarından hep nefret etmiş ve onun şair olmasını hiç istememişti Bayan Cuif. Yine de, gar alanına gelen Charleville halkı, sık sık, bronz heykelin eteğinde çiçekleri sulayan, yaban otlarını ayıklayan yaşlı bir kadın göreceklerdi…

    ***

    MOUVEMENT (ILLUMINATIONS, 1873 – 1875) – DEVİNİM

    Çağlayanların kıyısında dolambaçlı devinim,

    Kıç bodoslamada girdap,

    Sahne yaşamının ivediliği,

    Akıntının olağanüstü gelip geçiciliği,

    Görülmemiş ışıklarla ve

    Alışılmamış kafa yapıcılarla götürüyor

    Akıntının ve vadinin yeli sarmalıyor yolcuları.



    Dünyanın fatihleridir bunlar

    Kafa yapıcı servetlerini arayan,

    Dürüstlük ve refah yolculuk ediyor onlarla;

    Irkların, sınıfların ve tüm mahlûkatın

    Görgüsünü yönetiyorlar, bindikleri bu alamette,

    Yeni bir çağın sarhoşluğu ve dirlik düzeni,

    Yaman çalışma odası akşamlarında.



    Çarklar, soy, körpeler, aile, güzel çocukların arasında söyleşinin nedeni,

    Bu kaçak gemide, çıkar hesapları,

    -Görülüyor ki, devingen suyolunun ötesinde, tıngır mıngır giden devasa bir engel gibi,

    Sonsuzluğa dek aydınlatılan, şaşılacak, —bir yığın çalışma odacıkları;

    Danslarına, uyumlu esrimelerinde,

    Ve ortaya çıkarmanın kahramanlığı.



    En şaşırtıcı hava değişikliklerinde,

    Kendi köşesne çekiliyor genç bir çift, Nuh’un gemisinde,

    –Eskiden kalma bir ürkeklik mi bu, onarılmasının imkânsız olduğu?—

    Ve şarkılar söyleyip bekçilik ediyor, genç çift.

    Fransızcadan Çeviren: Süha DEMİREL, İstanbul, 15 Nisan 2013

    Son Not: Bu yazının kaynağı olan ve Erdoğan Alkan tarafından yazılan “Ateş Hırsızı” kitabının incelemesi de yine Süha Demirel tarafından yapılmıştır.
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Erdoğan ALKAN
    Rimbaud: Ateş Hırsızı
    Yaşamı, Sanatı, Tüm Şiirleri
    Broy Yayınları
    Ocak 1993