Orhan Düz

Orhan Düz

YazarDerleyenÇevirmen
8.2/10
1.990 Kişi
·
6,3bin
Okunma
·
12
Beğeni
·
2.653
Gösterim
Adı:
Orhan Düz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Erzurum, 21 Eylül 1974
21 Eylül 1974'te Erzurum'da dünyaya geldi. 2000'de Boğaziçi Üniversitesi Molekler Biyoloji ve Genetik bölümünden mezun oldu.
Acı çekme düşüncesi Dostoyevski'nin kafasını hep meşgul etmiştir. Ona göre acı çekmek, varlığımızın merkezine yapılan bir yolculuktur.
Orhan Düz
Sayfa 15 - Kaknüs Yayınları
240 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Tarih: 2009
Yer: İstanbul, Bakırköy
Mekan: Caorusel avm Gloria Jean's Coffees, Bahçe bölümü sol sıranın en arka masası.
İçecekler: Sade şekersiz filtre kahve (ben) ve White chocolate mocha.
Konu: Farkındalık.
Katılımcılar: Ben ve bir arkadaş. (ismi lazım değil) Tabii o zamanlar bekarım nerede akşam orada sabah modu:)

Arkadaşıma dedim ki ''sence farkındalık bir lanet mi yoksa bir lütuf mu'' hemen yapıştırdı cevabı ''eğer farkındalığı kaldırabilecek bir zihin yapısına sahipsen lütuf, değilsen bir lanet''

O an düşündüm acaba lanetlendim mi yoksa bir lütufla ödüllendirildim mi? Sonra araştırmaya karar verdim ve araştırma sırasında sevgili Krishnamurti ile tanıştım.

Kris bana farkındalık düzeyinin aşamalarını ve hangi aşamalarda insanın zihninde neler olduğunu anlattı. O'nu okudukça önceden lanetli gibi gelen şeyler bir anda lütuf olarak zihnimde belirmeye başladı. Sanki realitenin kırılmaz kalkanı benim için inivermiş ve yıllardır depoladığım bütün bilgilerim gün ışığına çıkmış emrime amade olarak duruyorlardı gözümün önünde. ( tabii bunu bir tek ben görebiliyordum) Kris'in her hangi bir kitabı ile ilgili bir şey yazmak yerine onun zihin yapısını anlamak kitaplarının hepsi için fikir sahibi olmaya yetecektir. Çünkü düşünce yapısı hep aynı olan bir adamın kitaplarında sadece konular değişir ve her konunun başlığı zaten kitabın adı dır.

Eminim herkesin dikkatini çekmiştir. Yolda yürürken sadece sesleri duymaya odaklandığınızda bir anda sesler çoğalır ve normalde farkında bile olmadığınız sesleri duymaya başlar sınız. Herkesin dikkatini çekmiştir dedim ama bence çekmemiştir yani herkes yolda yürürken dur şu seslere odaklanayım demez:)) Bazı insanlar hariç onların şu an evet ben dediğini duyar gibiyim. Tabii bu yazıyı buraya kadar okuyan saklı seçilmişler.:)

Bir de hissiyat olarak farkındalık vardır. Mesela bir insanın samimiyetini ölçer siniz. Gülerken içten mi yoksa o an kendini gülmek zorunda hissettiği için mi güldüğünü anlar sınız. Ya da yalan söyleyen bir insanı anında mimler siniz. Düşünsenize kimse size yalan söyleyemiyor ve bu insanlar sizin bu özelliğinizi fark etse eminim hiç biri sizinle konuşmaz bile.

Zihinsel olarak bu farkındalığı kaldırabilen insanlar ya asosyal olur (mesela ben) ya da olayı dalgaya alıp sosyal bir insan olarak herkesin yüzüne vurur fark ettiklerini.

Bu kitabı okuyup anlayabilen ve hayatına uyarlayabilen herkes zihinsel mutluluğun yada farkındalığın tadına bakabilir. Lakin zamansal bir sorun var. Kris'in yaşadığı dönemden yola çıkarak ele aldığı konular o zamanın şartlarına göre uyarlanabilirliliği yüksek fakat şimdi ki zamanda herkesin bir paye olarak tırtıklayarak uyarlaması elzem bir konudur.

Bir de farkındalık düzeyi yüksek insanlarda şöyle bir zorluk vardır. Düşünsenize bir restoran da çalışıyor sunuz. Yemek molasında farkındalığın dibine vurmuş nirvanaya çıkmış süzülerek aşağıya iniyor sunuz. Ve bir anda bir kart ses ''oğlum şu masayı babam mı toplucak'' ya da '' lan şu bulaşıkları yıka gelmiyim oraya'' gibi:)

Yine de siz siz olun Farkında olun.

Keyifli okumalar...
288 syf.
·2 günde·8/10 puan
Aforizmalar Halil Cibran ile tanışma kitabım oldu. Şunu söyleyerek başlamak isterim. Aforizma, özleyiş anlamına gelen bir kelime. Çok yakın zamanda Kafka'nın da Aforizmalar'ını okumuş orada araştırma fırsatı bulmuştum.

Eser Halil Cibran hakkında bir bilgilendirme ile başlıyor. Öyle birkaç sayfadan oluşan bir anlatım değil, uzun, ayrıntılı bir anlatım. Akabinde Cibran'ın özdeyişleri geliyor.

Çok yönlü bir yazar Cibran. Entelektüel birikiminden eserinde ziyadesiyle yararlanmış. Çok farklı konularda özdeyişler içeriyor eser. Kendini tanımak bunlardan yalnızca biri:

Ben, bu ulu okyanusta bir damlayım yalnızca.

Bugüne kadar yalnızca, “Sen kimsin?” diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

Cömertlik:

Sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz; Gerçek veriş, kendinizden vermektir.

Sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir. Öyleyse şimdi verin ve vermenin hazzını mirasçılarınız değil siz yaşayın...

Özgürlük:

Aranızda en özgür geçinenlerin, özgürlüklerini bir boyunduruk ve bir kelepçe gibi taşıdıklarını gördüm.

Acılar:

Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

Acılarınızın çoğu sizin tarafından seçilmiştir.

Sevgi:

Her gün gelişmeyen sevgi, her geçen gün ölmektedir.

Sonra bana, “Seni seviyorum” dedin.
Oysa sen, benim içimdeki kendini sevdin.

Yalnızlık:

Yalnızlık, ruhsal coşkunun müttefiki
olduğu kadar, hüznün de yandaşıdır.

Daha nice konu yazarın kaleminde kendini buluyor. Ayırıcı değil birleştirici bir yazar. Felsefi gücüyle kaleminin birleştiği yerde muhteşem satırlar ortaya çıkarmış. Kendinizi bulacağınız satırlara ziyadesiyle rastlayacaksınız. Benim biraz hızlı oldu ama sindirerek okumanızı öneririm.
428 syf.
·11 günde·Puan vermedi
Irksal, dinsel, sınıfsal ve aklınıza gelebilecek bütün çatışmaların insan doğası ve çoğunlukla kadın doğası üzerinden bedel ödetmeye çalışmış bir tarihle karşı karşıya kaldığınız bir kitap. İnsan doğasının yargılandığı bir hukuk sistemi. Çelişkilerle dolu bir seks hukuku anlayışı. Bahsedilen bütün bu hurafe ve vahşetin hukuk gözetiminde yaşanmış oldugu gerçeği. En kötüsüde sadece üremeye odaklanmış seks kılavuzlarının kadın bedeni ve ruhu üzerindeki acımasız yansımaları... Cinsel kategorilere yapılan muamelelerin bile aslında cinsiyetten çok aktif pasif ikililiğine dayandırılmış olup sözde kadını temsil eden pasif ve benzer yanların aşağılanmaya daha müsait olduğu anlayışı. Kadınların veya fahişelerin ruhlarının lanetli olduğu ama erkeklerin şehvetinin yere sızıp dünyayı kirletmemesi için toplumda onların ruhlarının kolayca feda edilmesi anlayışını anlatılan her örnekte seziyorsunuz. Kadınların cadı olarak nitelendirildikleri zamanlarda bile şeytanın cinsel istismarından zarar görmesinin hukuk nezdinde asla önemli olmaması hatta istismarın açıkça kınandığı yerlerde bile kadınların sekse rıza göstermediklerini veya bulundukları şartları kanıtlaması gerektigi bu olayları seks hukukundan çıkarıp tecavüz hukukuna dönüştürüyor bence. Işte bu yüzden reformlar asla ahlaktan yoksun sınıfların namus duygusunu geliştirmiyordu. Hatta ahlaki reformların kurbanları hep kadınlar, eşcinseller ve alt tabaka insanlar oluyordu. Zaman ilerledikçe vicdan ve cinsel organ hürriyetine sahip olanlarda tarih sahnesinde yer alıyordu fakat bu alt sınıftan insanlar için geçerli değildi. Irkların tecavüz izni çıkardığı tarihlere geldikce işin tehlikeli kısmı artık erkeklere de uygulanmaya başlıyor ama tabiki günümüzde yaşananlardan da anlayacağımız üzere dezavantajlı gruplar pek değişmiyor. Söylenecek yazılacak çok şey var ama hukuk ve yasaların hiçbir zaman insanların cinsel tercih ve kararları üzerinde kalıcı bir etki yaratamadığını göreceğiniz ve okurken tüylerinizi diken diken edeceğine inandığım bir kitap oldu, okuyacak olanlara simdiden verimli vakitler diliyorum.
428 syf.
·27 günde·Beğendi·10/10 puan
Yazar, hukukçu ve gazeteci olan Eric Berkowitz bu kitabında cinselliğin sınırlanışını kayıtlı tarihten yirminci yüzyıla kadar, günümüze ulaşmış davaların belgeleriyle din, sosyal statü, coğrafi etkiler ve bunun gibi faktörler çerçevesinde tarihsel olarak ele almış. Kitabın dili oldukça sade. Yazarın gazeteci olmasının bunda büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Çevirisi de anlam karmaşasından uzak ve incelikle yapılmış. Kırk iki sayfalık dipnot ve kaynakçası ile oldukça özenle hazırlanmış bir kitap.

İlk medeniyetlerden itibaren sadakatsizlik kadınlar için ciddi bir suç, erkekler içinse göz yumulan, duyulmamış gibi yapılan bir davranış. Günümüz taciz ve tecavüz davaları ile karşılaştırıldığında mağduru suçlama, faili bir şekilde aklama davranışının hep var olduğunu ve cezaların sosyal statüsü yüksek kişilere işlemediğini okuyoruz. Toplumsal kurallar her zaman cinselliği sınırlamaya, bazı davranışları övmeye bazı davranışları yapanları da damgalamak üzerine kurulu.
İlk uygarlıklardaki birkaç yasadan örnek vermek istiyorum.

“Ur-Nammu'nun 7. Yasası, başka erkekleri ayartan evli kadınların öldürülmesini, sevgilililerinin ise serbest bırakılmasını emreder.” (syf. 26)

“1450 ile 1250 yılları arasına denk gelen Asurluların yasaları testisler için benzer kaygıyı ve onlara zarar veren kadınları cezalandırmak için aynı hevesi sergilemektedir:
Bir kavgada kadın adamın hayalarına zarar verirse parmaklarından biri kesilsin. Eğer bir hekim o hayayı sararsa ve bu yüzden yanındaki haya da zarar görürse veya hastalık kaparsa; veya bir kavgada kadın diğer hayaya zarar verirse kadının iki gözü de oyulsun.“(syf. 28)

İlk yasaklardan biri de regl ile ilgiliydi. Birden akan kanın sırrı erkekleri korkutuyordu ve bu korkuyu hisseden kadınlar muhtemelen içsel bir dürtüyle bu dönemde ilişkiyi kesiyordu. Zamanla bu bilinmezlik ve kadınların yeni bir canlı meydana getirebilmesi erkeklerde kadın düşmanlığına dönüştü. Regl iken kadınlar pis ve tehlikeliydi.

Gerçekte ebedi ve doğal seks yasaları yoktur. Topluluklar arasında doğru davranışlar değişiyordu. Örneğin ensest Mısır’da toplumun her tabakasında olağandı.

Bekâret konusu binlerce yıl önce de aynıydı. Bekâret piyasası olan, kadını sınıflandırmak ve yönetmek için kullanılan bir kavramdı. Kadının bekâreti için öldürmek çok sıradanken erkeğin bekâretinin konusu açılmıyordu.

Zina cezaları zamanla erkeği de kapsadı ama en ağır cezayı hep kadınlar alıyordu. Kesin kanıtlara bile ihtiyaç duymadan kadınlar birilerinin iftirası ile suçlu sayılıyordu. Komşuna kızıp öcünü alamayan, en kısa ve kesin yoldan zina suçlaması ile istediğinden fazlasına ulaşıyordu.

Erkeklerle başı belada olan yalnızca kadınlar değildi. Hayvanlar özellikle besi hayvanları kötü niyetlere alet edildiğinde sanki suçlu olan hayvanmış gibi yakılıyordu.

Seks parayla satın alınabilir olduğunda bir şeyler değişti. Öncelikle saygın kadınlar bu işe karışmadığı sürece ve belli yasalara uyulduğu sürece her şey normaldi. Hatta fahişelik bir yerden sonra saygın kadınları erkeklerin azgın isteklerinden koruyan bir şeydi. Kadınları kontrol altına almak için saygın kadınlar ve fahişeler farklı giyilmeye zorlanıyordu. Çünkü erkekler kimin ne olduğunu anlamalı ve saygın bir erkeğin kadınına yanlış yapmamalıydı. Yani bu kural bile erkeği, sahip olduğu kadını, korumak içindi.

Yahudiler kendilerini diğer herkesten ayırmak için birçok kısıtlamaya gitti. Bunlardan biri de cinsellik. Zinaya karşı sert kurallar getirildi hem kadın hem erkek için. Erkek istediği kadar kadınla evlenebilirdi o ayrı mesele. Yahudilikten önceki yıllarda erkek erkeğe ilişki hoş görülmese de yasaklanmamıştı. Lakin Tevrat ile eskiden olmayan cinsel nefretin tohumları ekildi.

“Yahudi olmayan diğer toplumlarda “yapılanları yapmamak” Yahudilerin misyonu olduğundan, eşcinsel seks Yahudilerin onları reddederek kendilerini tanımladıkları “kerih yabancı” uygulamalardan sadece biriydi. Eğer İbranilerin düşmanları eşcinselliğe izin verdiyse Yahudi hukukunun onu yasaklaması kaçınılmazdı.” (syf. 62)

Yunan kültüründe kadın sadece fiziksel olarak vardı. Egemen olan düşünceye göre erkek menisi ile çocuğun sahibi olurdu, kadın sadece döllerdi. Bu nedenle kadınlar sosyal hayata karışamaz, evlerinde köleler ve aile fertleriyle zaman geçirebilirdi. Kadınların mahkemede tanıklık yapma hakları yoktu. Yapacaklarsa da bir erkek kadının yerine mahkemeye çıkar ve söyleyeceklerini söylerdi.

Yunan dünyasında büyük çoğunluk eşcinselliği hoş karşılardı. Tüm mesele aktif ya da pasif olmak üzerine kuruluydu. Pasif olan erkek olsa da dişi sayılacağı için aslında önemli olan sosyal statülerdi. Pasif olan aktif olandan yüksek bir yerde olmadığı sürece sorun yoktu.

“Eşcinsel aşk, toplamı sıfır olan bir denklemdi; bir oğlanı elde etmenin erkeğe verdiği onur, elde edilmenin oğlana verdiği onursuzlukla dengeleniyordu adeta.” (syf. 84)
Roma’da da eşcinsellik yasak değildi. Ama pasif olan için bir utanç kaynağıydı.

“MS 4. yüzyıla kadar İsa’nın takipçileri, Roma İmparatorluğu’ndaki çok sayıda yasadışı dini cemaatten biriydi. İlk Hıristiyanlar zulümden kaçarken, gelecek yeni bir dünya özlemi içindeydiler ve aradıkları kurtuluşun yakın olduğuna inanıyorlardı. Hıristiyanlığı organize bir din olarak inşa eden insanlar, en azından bir süreliğine münzevi keşiş veya sofu olarak yaşadılar ve bedensel çileyi Tanrı’ya bağlılıklarının bir parçası olarak gördüler. Kendilerini çevrelerindeki azgın pagan dünyadan ayırmaya çalıştıkça dünya görüşleri sertleşti. İşte bu mahrumiyet sırasında gelişen Hıristiyanlık doktrini, bedenin bir korku nesnesi olduğunu ve ruhun ancak bedenin inkârı yoluyla kurtuluşa erdirebileceğini ilan etti.” (syf. 133)

Din adamları erken ortaçağın ahlak polisleriydi. Kurtuluşun seksten uzak durmakta olduğunu söylüyorlardı. Seks ne kadar çirkin olsa da eşleri zinadan uzak tutmak ve çocuk sahibi olmak için gerekliydi. Din adamları zamanla günahları para karşılığında affetmeye başladılar. Hayvanların tecavüze uğradığında telef edilmesinin sebebi büyük ihtimalle para ödeyememeleriydi.

Ortaçağ seks hukuku fuhuş konusunda tam bir bocalama içindeydi. Fahişeler lanetliydi ama toplumun iyiliği için gerekliydi. Bu fikir akıllarınıza Demirel’in “Genel evleri kapatalım da vatandaş bizi mi…” demesini getirdi değil mi? Bazı fikirler değişmiyor onca zamana rağmen.

Protestanlığın yükselişi ile seksin aile içinde ilahi bir şey olduğu inancı geldi. Fahişelik hakkındaki ikircikli düşünce terk edilip en kötü cezalara layık görüldü.

Pornografi konusunda ise “Apaçık resimler, 2009’da arkeologlar tarafından Almanya’da bulunan ve ta otuz beş bin yıl öncesine ait olduğu tahmin edilen “Venüs” figürü kadar eskidir.” (syf. 197)

Seks her zaman kendini sattırıyordu ama yasaklanan pornografik eserler yasaklanmasının etkisiyle daha çok basılıp elden ele dolaştı. Pornografinin satış potansiyelini keşfeden birçok kişi bu yoldan zengin olmuştu.

Kitabı okurken en çok zorladığım bölümden bir tanesi Yeni Dünya’nın keşfi ile beyaz ırkın gittiği yere tecavüz, kölelik ve her türlü sıra dışı fantezisini götürmesi oldu. Avrupalılar gittiği yerlerde yerel halkın cinsel bir açlıkla onların gelmelerini beklediğine dair sapkın bir düşünceye sahipti. İsteklerine karşı çıkan kadınların uzuvlarını kesmekten ve onları öldürmekten geri durmuyordu. Egzotik yerlerdeki bu yasaksız seks sanrısı daha çok Avrupalının bu düzene katılmasını sağlıyordu. Kendi ülkelerinde elde edemedikleri her türlü deneyimi yerli halk ile elde ediyorlardı. Kadın olmak yüzyıllardır sorundu ama köle bir kadın olmak her şeyden daha zordu. Sadece fiziki olarak beyazlara itaat etmek için vardılar.

Avrupalılar tecavüzü siyah erkekleri kontrol etmek için de kullanıyordu. Yanlarından kadınlarını alıp götürürken siyah erkeklerin de haysiyetlerini parçalıyorlardı.

Beyaz ırkın bu cinsel macerası zamanla ırkların karışması ile sonlandı. Nesiller geçtikçe melezler, melezlerin çocukları kim köle kim değil tartışmasında büyük sorunlar yarattı. Irklar arasında evliliği yasaklayan yasalar vardı ancak yine işini bilen din adamları para karşılığında bu nikâhları kıyıyordu.

“18. yüzyılın sonunda toplumun her kesiminden insan eskiden sadece yönetici sınıflara tanınan özgürlükleri talep etmeye başladı. Dünya giderek daha kalabalık, daha az dindar ve cinsel açıdan daha hoşgörülü oluyordu. Sonraki yıllarda toplumsal sınıflar gerek sokakta gerekse yatakta daha önce hiç görülmedik biçimde kaynaşacaktı. Öte yandan üst sınıfları bağlayan yeni yasal düzenlemeler ortaya çıktı. Buna göre üst sınıflar ilk kez alt sınıftan insanları cinsel açıdan suistimal ettiklerinde yüksek bedel ödemek zorunda kalacaklardı.” (syf. 326)

19. yüzyıla geldiğimizde seks için hangi yaşın uygun olduğu en tartışmalı konuydu. 20. yüzyılın başlarında ise New York hukuku on sekiz yaşından küçüklerle rızası olsun olmasın seksi yasaklıyordu. Lakin uygulamada bu daha farklıydı. Birçok davada kızların erkekleri ayarttığına hükmedilip kararlar bozuluyordu.

Bahsettiğim bu konular ve satır aralarında geçen birçok konu ile toplumsal eşitsizliği okumak ve bunu hukuki süreçle değerlendirmek için çok iyi bir kitap. Kadınlar, beyaz olmayanlar, çocuklar, sosyoekonomik düzeyi düşük insanlar her zaman dezavantajlı gruptalar. İnsanlık bu kişilerin haklarını ilk başta toplumsal normlar ile hiç ederken zamanla bunu hukuki kurallar ile yapmaya başladı. Günümüzde kadın hakları için çabalıyorsak neden bugün bu noktadayız, geçmişteki hatalarımız neler bunları okumak bir görüş sağlayacaktır bize. Kitabın tek eksiğinin İslam ve İslam’ın olduğu coğrafyalara değinmemesi oldu.

Ne din ne de hukuk insanların yataktaki davranışlarına etki edemez. Okuyacak olan sevgili okuyuculara verimli bir okuma diliyorum.
192 syf.
·8 günde·8/10 puan
ciddi #SPOİLER# içerir !

''Godot yu beklerken ....''

Aslında ....otobüs bekliyorum ..karanlık ..eve gitmek.... temizlenmek,beslenmek.....insan olmak arzusundayım...
seyyarda yeni kapaklar var kırmızılar..beyazlar...siyah üstüne altın yaldızlı isimler...en siyah olanını alıyorum......ardında bu kadar karanlık bir ömür ..böyle buzlu kelimeler olduğunun farkına varmadan...

sekiz gündür '' Samuel Beckett'' ile dolaşıyorum ..kah koltuğumun üzerinden çökmüş avurtlarıyla bana bakıyor ..kah koltuğumun altında İstanbul'u arşınlıyor ...yeni tanışmamıza rağmen ...birbirimizden hoşlanmış olabiliriz :)) gerçi o ..hiç gülmüyor ...dünya derdinden muzdarip.

bir Otobiyografik inceleme diyebiliriz adına çunkü hem Beckett in hayatını hemde yazarın fikirlerini aynı potada eritiyoruz.. 189 sayfa güle oynaya biter dediğimiz kitap bir tavşan ebatında ...ama tavşan ''dag doğuruyor'' bilin diye söylüyorum...

daha 16. sayfada kalbim çarpıyor...kitap benimle konuşuyor ..diyor ki '' beni bilindik yerlerde arama ..çünkü ben oralarda bulunmam''...

Kökü Dublin ..kalbi Fransa da bir adam..
1920 Portora kraliyet okulu...21 KASIM '' Kanlı pazar' Belfastta katliamlar vardı İngiltere -irlanda savaşı kapıdaydı..

1923-1926 Trinity College ..''.BECKED EDEBİYAT FAKÜLTESİNDEN MEZUN OLMAK İSTİYORDU '' İrlanda iç savaşa giriyordu..

ve Fransız Ekolü nedir öğrendiğimiz :)) ECOLE NORMALE SUPERİEURE ..
işte bu okul bir buz dağı arkadaşlar :) lütfen incelemeden geçmeyin

(bkz: Ecole Normale)

burada adı geçen ve ekleyemediğim bir çok yazar ..düşünür..felsefeci nin listeme eklenen kitapları 10 larca ..:)) binleri bulan kitap listelerimize 10 / 20 itap daha eklemişiz çok mu ..:))

1936-1937 -1938 endişe yıllarıydı ...Almanya kaynıyor Beckett kaygılarıyla boğuluyor ..bedeni bu kadar kötülüğe tepki veriyordu

...(bkz: "Metaforik ")


Beckett in o yıllarda yazdığı ''Alman günlükleri'' nin herhangi bir baskısına rastlamadım ..ki çok merak ediyorum ...

joyce un henüz deviremediğim '' ULYSSES''kitabındaki Stephen Dadalus karekterine şaşırıtrıcı benzerlikleri var denilerek anlatılan ...bir adam Samuel Beckett

belki bu yıl olmasada bir sonraki yıl oyunlarını ..kitaplarını listelerime dahil ettiğim bir karanlik adam...kitap uzerine yazılacak daha yüzlerce not var..hemen hemen her sayfasını çizerek ..katlederek okudum...sizinde okumanızı dilerim

sevgiyle kalın ...



BECKETT i tanımak adına ...


https://youtu.be/oSWRHQWzeXY

''Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir tür duygu kalabalığıdır."



.
262 syf.
·Beğendi
Şuraya sabah başlayıp akşam bitirilen bir kitap çizeyim.. "Bende ne ara bitirdim bunu" diye bir şey çıktı ağzımdan kitabın son sayfasını kapatırken :))))
Psikolojiye merakım var evet..Ama sadece küçük bir merak..Kitap birbirinden farklı vakalara yer vermiş, bir nörologun meslek hayatında karşılaştığı ilginç vakaların hikayeleştirilmesinden oluşan romantik bir bilim kitabı.. Bu haliyle bana nedense "Aşkın Celladını" andırdı.. Sanırım farklı hayatlardaki izleri okumayı seviyorum.
Nöroloji biliminin üzerine hiç kafa yormamıstım.. Ama muhakeme yeteneği? Teorik olarak biliniyor.
Lakin hayat üzerine etkisini hayal edebildik mi?
Varlığının farkında bile olmadan kullandığımız duyularımızın küçük bir kısmını kaybettiğimizde neler olabilir?
Ya da insanlara kaç duyunuz var sorusu yönelttildiğinde, çok az bir kısmı hariç, alacağımız cevap 5 olacaktır; "görme, işitme, dokunma, tatma, hissetme". Fakat sağlıklı bir insanın sahip olduğu tüm duyular bunlardan ibaret değildir. Ayaklarınıza bakmadan yürüyebilmenizi sağlayan, şu an sandalyede otururken vücudunuzun nasıl bir konumda olduğunu, kambur veya dik, bilmenizi sağlayan ve daha birçok şeye yarayan gizli duyularımız da vardır. Kitabın yazılma amaçlarından biri insanların bu duyularının farkında olmasını sağlamak.
Nörolog Oliver Wolf Sacks’in kendi hastalarının hikâyelerinden oluşan bu kitap
"İnsan gibi ayrıntılı bir varlığın 5 duyudan ibaret olmadığını" özetlemiş.Anlatılan vakalar birbirinden ilginç ve etkileyici olmakla birlikte, maalesef trajik. Hastalıkların neredeyse tamamının çaresi bulunmamakta.
Kitabın yine hoş olan yanlarından biri, anlatılan vakalar için orijinal başlıkların kullanılmış olması.. Ya da bana orjinal geldi..
((ismine bakarak aldığım için ))
Karısını Şapka Sanan Adam vakasında; yıllarca öğretmenlik yapmış ünlü bir müzisyen olan, Dr. P.nin beyin ile göz arasındaki bozuk iletişimden kaynaklanan bir görme sorunu var. Birçok sorunla birlikte insan yüzlerini tanıma yetisini de kaybetmiş. Ve yapılan muayene sonrası şapkasını alıp çıkacakken, eşinin kafasını şapka zannedip almaya çalışır. Belki bir ihtimal sizleri yorabilecek olan kısmı fazlasıyla tıbbi terim içeriyor olması..
Ve kitapla birlikte daha iyi anladım ki insan beyni, içinde neler barındırdığı tam olarak bilinemeyen en değerli hazinemiz. Zihnimizin neler yapabileceğine bir bakın. Psikoloji ve nöroloji trenine binin, yolculuğun tadını çıkarın!
Tek bir saniyenin bile garantisi yok.
263 syf.
·13 günde·Beğendi·9/10 puan
Kitabımla tanışmam psikoloji hocam sayesinde oldu. İyi ki de oldu. 24 hikaye yoktu bu kitapta 24 yaşantı vardı. Ama nasıl olabilir ki diye sorup durdum. Sanki ütopik bir dünyaya girmiştim. Lakin öyle değil, hepsi yazarımızın hastaları. Gerçekliğin yüz kızartıcı, göz yaşartıcı, tebessümlü anlarına şahit oldum gözlerim dolarken. Bu kadar hissi nasıl mı yaşadım? Çünkü "romantik bir bilimin" kollarına attım kendimi.

Zihnimi okşayıp ona yeni bilgiler kattı bu kitap. Mekanik sözcükleri araştırdım, psikoloji sözlüğüme yenilerini ekledim, yeni hastalıklar öğrendim... Sacks'ın profesör olduğunu düşünürsek terminolojiyle çok da boğmamıştı okuru.Biraz zorladı, kabul. Ama zorlamasaydı başka kapıları nasıl tıklatabilirdim ki?

Binbir gece masalları, Bach'ın notaları,mühim makaleler ve yeri geldiğinde şiir dizeleri bilimle karışıp sözcüklere dökülmüştü, ışıltılı etkileyiciliğiyle.
Kitabı okuduça zihnimizin neler yapabileceğine bir bakın. Psikoloji ve nöroloji trenine binin, yolculuğun tadını çıkarın !
428 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Çok eğlenceli (ve korkunç). Birine karınızın memelerini emmenin bir yerde tutuklanıp yargılanma sebebi olduğunu söylemek için sabırsızlanıyorum! ...

Dört bin yıldan fazla bir süredir değişmeyen tek şey şu: kanun kadınlardan gerçekten ama gerçekten nefret ediyor ve seks yaptıkları için onları cezalandırmak istiyor. Çoğu zaman eşcinsellikten de nefret eder, ancak bu önemli olmadığı düşünüldüğünde bile, kadının cinsel özgürlüğü kilitlenir

İyi okumalar
260 syf.
·2 günde
Kitabı Cep boy olarak aldım bu sayede hayatin icindeykende okuma fırsatım oldu. Bazı yerleri tekrar etsede beğendim. insanı derinlere götürüp sorgulatan bi kitap. Sizlere tavsiyem Kitap cep boy olarak almaniz bu sayede Otobüs/Metro uzun yolda rahatlıkla okunabilir hatta tekrar tekrar okunacak türden.

Yazarın biyografisi

Adı:
Orhan Düz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Erzurum, 21 Eylül 1974
21 Eylül 1974'te Erzurum'da dünyaya geldi. 2000'de Boğaziçi Üniversitesi Molekler Biyoloji ve Genetik bölümünden mezun oldu.

Yazar istatistikleri

  • 12 okur beğendi.
  • 6,3bin okur okudu.
  • 458 okur okuyor.
  • 6,2bin okur okuyacak.
  • 240 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları