• “Mizah anlayışı, insanın ilahi tek özelliğidir.”
    -Arthur Schopenhauer

    “Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan. ”
    -George Bernard Shaw

    İnsanın çok yönlü bir hayvan olduğunu dile getirerek başlayayım. Bu çok yönlülük neredeyse içinde barındığı her unsurla daha fazla dallanabiliyor. Örneğin bir ailenin üç çocuğunun hepsi birbirinden bambaşka karakterlere sahip olabiliyor. Ki bu başkalık Güneş, Ay ve Dünya üçlüsü gibi bir farklılık barındırabiliyor. Sonrasında mahallede bulunan diğer çocuklardan da bambaşka oluyorlar. Bu dairesel dalgalar giderek büyüyor ve aynı zamanda başkalaşıyor. Sonunda tüm dünyayı ve insanlığı kapsayacak şekilde halkalar yayılıyor. Başlangıçta suda oluşan ilk temas anı ve etkisi hariç her şey bambaşka oluyor. Peki bu ilk oluşum noktasındaki benzerlik nedir? Muhtemelen farklı boyutta ve etkide oluşan halkalar olduğumuz için cevaplarımız da pek âlâ farklılık gösterecektir. Kelimede değilse bile tanımlama kısmında gösterir. Benim benzerlik kısmına dair bulabildiğim iki cevap var. İkisi de geçen zamanda başkalarından öğrendiklerim ve kendi keşfettiklerimle aklımda sağlam bir yer etti. Beni az ya da çok tanıyanlar vereceğim cevapların bendeki yansımalarını anlayabilecektir. Tanımayanlar için ise tanıdıklarına ve kendilerine bakmalarının iyi olacağını düşünüyorum. Benzerliklerden ilki, acıdır. Her yerde ve her canlıda barınan yegâne güzelliktir. Güzellik diyorum, çünkü hem bizlerin hem de her yaşamı barındıran her şeyin oluşmasını sağlayan o oldu. Daima oluşturan, şekil veren veya yok eden oldu. Ve hiçbir ayrım gözetmeksizin her şeye aynı şekilde yaklaştı. Önce oluşturdu. Sonra şekil verdi. En sonda da oluşturduğu şekli yok etti. Bunu taşın suya değdiği andan, bana ulaştığı ana kadar gözlemleyebildim veya kafamda oraya düzgün bir şekilde gidebildim. Benden sonrası için de gidebiliyorum. Böyle bir gerçekliğim varken, acının yüceliği ve varlığı karşısında dizlerimin üzerine çökmem ve hizmetimi ona sunmam garipsenecek bir hareket mi? Buna kararı siz verin. İkinci cevap ve çoğu için birinciye kıyasla daha güzel görünen ise mizahtır. İşin ilginç yanı, bu ikinci güzellik acının karşısına geçer. Tıpkı prensesi hem içerideki hem de dışarıdaki düşmanlara karşı koruyan bir şövalye gibi acının karşısına geçer. Hayatı korur. Hayatı korunmaya değer bir güzellik olduğunu düşündürür ve kendisini feda etmeye hazır oluşuyla da bunu hissettirir. Acı ile mizah, Güneş ve Ay gibi hareket eder. Biri Dünya'yı aydınlatma ve yaşatma ile meşgulken, diğeri onun gücünün aşırılığını önleyerek kendi ışığı ve tesiriyle dengeyi sağlar. Dünya'nın sürekli ve sadece Güneş tarafından kuşanma ihtimalinde ne olurdu diye düşündünüz mü hiç? İşte, mizah, acının varlığına karşı böyle bir yol izler. Dengeleyici ve yenileyici gücüyle yaşamın varlığını korur. Artık birbirinden ayrı ama birbirine bağlı iki güç olurlar. Zıt varoluşa sahip diğer her iki olgu gibi birbirlerini bastırmaya çalışırlar, ama kendi aralarında bir denge oluşturmuşlardır. Dışarıdan bir müdahale olmadıkça bu denge duraksız devam eder. Tıpkı ölümün yanıbaşında doğumun olması gibi. Acı, canlıyı oluşturur. Başlangıç, yani bebeklik döneminde her canlı zayıftır. Mizah duygusuyla gelen eğlenceler onu acıdan korur. Gülerek ve eğlenerek zorlukların üstesinden gelir. Acı, gelişme döneminde canlıya şekil verendir. Başlangıçta mizah yoluyla öğrenilen gerçeklikler sayesinde, canlı kendi gücünün farkına varır ve tıpkı Çömlek ustasının ellerinin altındaki toprak gibi doğasından ve özünden ödün vermeden şekil alır. Bu bebeklikten daha zayıf hissettiren dönemde mizahın öğrettikleri ve acıya karşı kazanılmış zaferin getirdiği mizah anlayışıyla atlatır. Acı, ölüm ile canlıyı yok eder. Mizah ise burada yenilmiştir. Fakat acının galibiyet ile elde edeceği hazineyi onun ulaşamayacağı bir yere koymuştur. Mizahla -gülerek ve anlayarak- dokunduğu her şeyin özüne bırakmıştır. Acı bunun karşısında atağa geçmeye kalktıysa bile başarılı olamamıştır. Çünkü kendi özüne de mizah yansımıştır. Mizah sayesinde canlı, acının içine girmiştir. Artık her şeyle bütünleşmiştir. Mizah yeni bir savaşın başlamasından önce başlığını çıkarır ve acıya bakarak kahkaha atar. Sonra tüm bu süreç tekrar ve tekrar başlar.

    "LIZA: Başıma ne dertler, ne belalar açılacağını hiç düşünmediniz.
    HIGGINS: Dertten beladan korksa şu dünyayı yaratır mıydı Yaradan? Hayat yaratmak, dert üretmek demektir. Beladan kurtulmanın tek yolu öldürmektir. Dikkat edersen, korkaklar başlarına bela olabilecek kişilerin öldürülmesini isterler hep."

    İşte, George Bernard Shaw da bu savaşın tam ortasında oturmuş ve onları izleyen birisi. İki tarafın da kazançları ile kayıplarını görüyor. Buna göre hesaplamalar yapıyor. İki tarafında da güçleri ile zayıflıklarını görüyor. Buna göre tahminlerde bulunuyor. İki tarafından benzerlikleri ile farklılıkların görüyor. Buna göre hayatı ve insanı anlıyor. En sonda da hepsini bir araya topluyor ve bizlerin önüne oyun diye sunuyor. Kaleminin ve yazdıklarının güzelliğini bu şekilde açıklıyorum. Belki de zihnime muz kabuğu düşmüştür ve düşüncelerim ona basıp tepetaklak olmuşlardır. Ya da ormanın ortasında sessizlik içinde otururken, bir anda tüm nefesimle bağırmaya başlamışımdır ve nefesimi toplamaya çalışmadan kendi kendime gülüyorumdur. Yoksa bir bebeği gıdaklamaya mı çalışıyorum? Kim bilir. Mizahın nereden ve nasıl geldiğinin açıklamasını hangimiz yapabiliriz ki? Bu yüzden, bizlerin ilahi tek özelliği der, Arthur amcacım. Haklılık payı yok diyebilir miyiz? Neyse, şimdi onların kulaklarını çok çınlatmayalım. Belki bir yerlerde oturmuş birbirlerine karşı taşlama sanatı yapıyorlardır. Hayalimdeki okey masası sonunda oluştu. Şöyle:
    1-) Arthur amcacım
    2-) Ludwing Van Beethoven
    3-) Søren abim
    4-) George Bernard Shaw
    Buradaki dönecek sohbeti hayal etmesi o kadar güzel ki anlatamam! Sırf birbirlerine bakışları ile bile kahkahalara boğuluyorum.

    Neyse, incelemeden çok uzaklaşmayayım. Mizah ile edebiyat birleştiği zaman ortaya çıkan can alıcı güzelliklerin içinde okuduğum en güzeli, bu kitaptı. "Düşündürürken güldüren, güldürürken düşündüren!" başlığını çok rahat atabileceğiniz bir kitap. Elimdeki muzlu sütü size doğru doğrultuyor ve şiddetle öneriyorum. George Bernard Shaw'ın ince ve keskin zekâsı ile gökyüzünde yüzebilirsiniz ya da suda koşabilirsiniz ya da karada uçabilirsiniz. İşin komik yanı da burada zaten. Böyle akla hayale gelmeyecek bir şeyi yaptığımız veya yaptığımızı düşündüğümüz için sürekli istemli ve/veya istemsiz gülüyoruz. Aynı zamanda da olağanüstü bir şeyi tecrübe edip öğreniyoruz. Benden bu kadar. Hazır karın kaslarım çıkmışken gidip ayna karşısında özçekim yapayım. Afilli bir bedene kavuşmak için siz de okuyun ve okutturun. Bekle beni Instagram!

    "ELLIE: Aman, siz de çok eski kafalısınız Kaptan. Bir zamane kızına sorun
    bakalım: İşini kanuna uydurarak para kazanmak namusluluk, kanunsuz yoldan
    para kazanmak namussuzluk mudur her zaman? Mangan babamla
    arkadaşlarının paralarını çaldı. Polis engel olmasa ben de bu paraları ondan
    çalardım. Polis engel olacağına göre benim için tek çıkar yol onunla
    evlenmek.
    KAPTAN: Seninle tartışamam. Çok yaşlıyım. Bu kafa değişmez artık. Bende
    iş bitmiş. Yalnız şunu söyleyeyim, ister eski kafalı ol, ister yeni kafalı, kendini
    satarsan ruhuna öyle zorlu bir darbe indirirsin ki, yeryüzünün bütün kitapları,
    resimleri, konserleri, manzaraları derdine derman olamaz."

    George Bernard Shaw, adamdır!

    Dip Not: Müzik de ekleyeyim bari. Onsuz hiçbir şeyin tadı tuzu olmuyor. :)
    https://youtu.be/ynEOo28lsbc
  • ELLIE: Neden kadınlar başkalarının kocalarına göz koyarlar?
    KAPTAN: Neden at hırsızları boynu kırılmış atları vahşi atlara yeğ tutarlar?
    ELLIE (kısa bir kahkaha atar): Doğru. Ne aşağılık bir dünyada yaşıyoruz.
    KAPTAN: Umurumda bile değil. Bir ayağım çukurda zaten.
    ELLIE: Ama ben hayatımın başlangıcındayım.
    KAPTAN: Onun için ileriye bak.
    ELLIE: Sanırım, ilerisini düşünen, açıkgöz bir kızım ben.
    KAPTAN: Açıkgözlük et demedim, ileriye bak, dedim.
    ELLIE: Arada ne fark var?
    KAPTAN: Bütün dünyayı kazanıp kendi ruhunu kaybetmek, açıkgözlüktür.
    Yalnız unutma, ruhuna dört elle sarılırsan hiçbir zaman bırakmaz seni. Oysa,
    bir gün bakarsın, dünya elden gidivermiş.
    ELLIE (bezginlikle yanından ayrılır, huzursuzca dolaşmaya başlar): Özür
    dilerim, Kaptan Shotover, ama böyle sözlere karnım tok. Eski kafalı
    adamlardan hayır gelmez bana. Eski kafalılar sanıyor ki, parasız ruh sahibi
    olunur. Paran ne kadar kıtsa, ruhun o kadar yücedir. Bugünün gençleri enayi
    değil. Ruh sahibi olmak pahalıya patlar adama; otomobil sahibi olmaktan çok
    daha pahalıya.
    KAPTAN: Bak sen! Senin ruhun ne yer, ne içer?
    ELLIE: Ruhum, müzikle, resimlerle, kitaplarla, dağlarla, göllerle beslenir.
    Güzel giysilere, hoş insanların sohbetine doyamaz. Bu ülkede bol paran yoksa
    bunlardan payını alamazsın. Onun için ruhlarımız böylesine kavruk, böylesine
    aç!
  • Şu an yaşıyorum ve önemli olan bu.
    Hayat geçici. Her zaman, herkes için
    Benim işim, ölene kadar yaşamak.
    Benim işim, bedenimle barışmak, onu her şeyiyle sevmek. Böylelikle, temelim sabit olduğunda, elimi güçlü ve cömert bir biçimde uzatabilirim. -Ellie-
  • Romantik komedi filmlerini seven biri olarak kitaba dair minik de olsa bir beklentim vardı ama okurken keşke hiçbir beklentim olmasaydı dedim. Gördüğüm yorumlar ve kitabın daha ilk elli sayfada kabak gibi meydanda olan konusu harika olmayan ama beni yormayacak bir kitap okuyacağımı düşündürttü lakin yine yanıldım. Elimde sürünen, esas kadın karakterin alıklığına karşı saçımı başımı yolmak istediğim, inanılmaz klişe ve sıkıcı bir film gibiydi.

    Kenzi ailesinden sürekli şikayet eden, mağdur evlat hissiyatı ve aşağılık kompleksine sahip ancak bir kez olsun oturup ailesiyle bu hislerini konuşmayan ve sözde her şeyi içine atan bir kadın. Bir dobra olduğunu iddia ediyor, bir kimseye hayır diyemeyen sünepe pozları kesiyor. Her yönüyle öyle itici bir kadındı ki yıldım. Beni en çok delirten şeyler şunlardı Kenzi ile ilgili:

    -Romantik komedi filmlerine kafayı takmış, 29 yaşında ve zeki, sanatçı ruhlu olduğu iddia edilen bir kadın ama resmen karakteri yok. Falanca filmdeki X gibi yaparım, filanca filmdeki Y gibi olmalıyım, şu filmdeki W'nun deyimiyle, bu filmdeki Z'nin dediği gibi, hayatım o filmdeki gibi olsun, film, film, film. Tek bildiği ve anladığı şey bu. Gerçekten yoruldum ya. Film diyorsak da 15 tane falan popüler romantik komedi filmi he. Öyle ciddi bir film izleyicisi, sinema sektörüyle alakalı biri falan sanmayın.

    -Ailesiyle olan meseleler. Başta yazar ailesini pislik, ayrımcı, ikiyüzlü, cahil insanlar gibi gösteriyor ama kitabın sonunda aslında bazı huyları kötü olsa da çocuklarını seven bir aile okuyoruz. Kenzi yanlış anladığı için abartıyormuş. Yahu 29 yaşındasın be kadın. Ailene insan gibi iki kelam etmek bu kadar mı zor? Sonunda anlıyoruz ki değilmiş. Her neyse.

    -Arkadaşları... Şimdi kitapta 2 yakın arkadaş söz konusu. Tonya ve Ellie. Tonya biraz sinsi, hırslı bir kadın ve 10 yıla yakın zamandır arkadaşlar ama Kenzi onun aslında dost yüzlü bir düşman olduğundan şüphelenmekte ve bunu sorgulamamakta çünkü neden entrika olmasın kitapta? Ve Tonya'nın yaptığı pislikler ortaya çıkınca da ya özür dile affedeyim modlarında ya da oyuncağı elinden alınmış şımarık çocuk gibi delice hareketler peşinde. Sıfır olgunluk, tebrikler Kenzi. Tonya gibi berbat bir insanın karşısında dururken bile sana sinirlendim ya helal olsun. Hele Ellie... Saf, iyi niyetli arkadaş sözde. Sana yalan söylesin, laf etme. Sır diye verdiğin şeyleri sağa sola anlatsın görmezden gel ve o çok iyi biri, hep yanımda oluyor, en yakın arkadaşım diye avun dur. Bravo koca yürekli kızımız.

    -Gelelim aşka... Ay ben yine bir yıldım. Gelmeyelim en iyisi. Orası da maşallah pembe dizi tadında.

    Bir de kitabın çevirisi ya da daha kötüsü orijinal dili, hangisi bilmiyorum ama çok kötüydü. Zaman kipiyle ilgili ciddi bir sıkıntı vardı. Sürekli kafamda düzeltmek zorunda kaldım okurken. Beni en çok da bu yordu sanırım.

    Toparlamam gerekirse... Konusu birkaç filmden derlenmiş gibi hissettirecek kadar basit ve tanıdık, dili vasatın altında, karakterleri çelişkiler yumağı, entrikaları bayat bir kitap okumak isterseniz aradığınız kitap Bazıları Kalbini Dinler.
  • Bir Dublin Caddesi elbette değildi ama yine de ortalamanın bir tık altındaydı benim için. Berbat çevirisini ele almazsak eğer okurken kikirdamama engel olamadigim, eğlenceli güzel cümleler vardı. Aklinizi dağıtmak, eğlenceli bir kitap okumak isterseniz okunabilir. Onun haricinde Nate ile Olivia arasındaki aşk ne yazık ki ne beni kendilerine çekebildi ne de inandirabildi. Duygudan yoksun ve aralarinda gelisen her şey, ikisi tarafindan da cok cabuk kabul edildi. 🤔Kitabın sonundaki Ellie ile Adam'ın, novellasi cok tatlıydı. Tam yerinde olması gerektiği gibi işlendiği, yayınevi de böyle yayınlayarak çeviri yüzünden kırılan kalbimi onardigi için kocaman teşekkürler.
  • Hayallerinin peşinden koşan iki kadının hayatının nasıl şekil aldığını okuduğumuz bu roman tam 813 sayfa. Gözünüz korkmasın ben 5 günde bitirdim.
    Alman kasabasında opera sanatçısı olma hayali kuran Ellie Frankel ve evden kaçıp Londra'da pop şarkıcısı olan Angela Smith, sahne adıyla Penny Bright.
    Ellie'nin hırsı ve Penny'nin geçmişte yaptığı hatalar hayatını mahvedip onları bambaşka yollara sürüklüyor. Bu iki kadının yollarının kesişeceği sayfaları merakla bekleyeceksiniz.   Bu zor dönemlerini bütün detaylarıyla okuyoruz kitapta. Sırlar açığa çıkarken gerilim filmi izliyormuş gibi yerinizde kıpır kıpır olacaksınız.
    Yunanistan, Avrupa, Avustralya üçgeninde geçen romanda birçok karakterin iç dünyasına iniyoruz. Kitap çok başarılı olmuş onu söylemeden geçemeyeceğim. Bu uzunlukta bir kitap okuyup sıkılmamak ve olaylardan kopmamak olağanüstü bir şey benim gözümde.
    Hırs, gurur, öfke, açgözlülük, büyük sırlar, yalanlar ve en sonunda da pişmanlık duyguları öyle güzel işlenmiş ki karakterlerle gülüp hüzünlenebilir ve hatta onlarla kavga edebilirsiniz benim gibi.
    Angela anlamlandıramadığım; Ellie ise beni sinirlendiren bir karakter oldu. Son 100 sayfada kitabın temposu %100 artıp sizi şoklardan şoklara sokacak ve diğer bölümlerde aklınıza takılan her sorunun cevabını verip bütün sırları açığa çıkaracak. Tek kelime ile okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. Kitabı dopdolu, etkileyici ve akıcı olarak tanımlasam okumanız için yeterli olacaktır sanırım. Kimberley Freeman okumadıysanız kendinizi bu güzelliklerden mahrum bırakmayın derim. Hemen kitap listenize en az iki kitabını ekleyin ve keyifle okuyun.


    Şunu da söylemeden edemeyeceğim; Yunanistan bölümlerinde baklava, sarma, kebap gibi bizim yöresel yiyeceklerimiz sanki oraya aitmiş gibi anlatılmış. Baklavayla kebap baya tartışmaya neden olmuştu geçmişte ancak patentini alamadılar hadi onu anladım bizim diye yutturmaya çalışıyorsunuz da sarma nerden sizin oluyor be? Valla kabardım bizim yemekleri okurken. Bi adımız geçeydi bari.
  • Bir otobüs yolculuğu anısı olarak kalıcak benim için bu kitap 11:00 den beri elimde bırakmayıp 8 saat sonunda bitirdiğim güzel kitap. İçimdeki duyguların yoğunluğundan ne yazacağım pek bilmiyorum ama yine de kendime bir şans vericem:)

    Bu kitap okunmalı.Çünkü bence Şans kitabında olduğu gibi herkes affedilmeyi ikinci şansı ister hep nasıl istemesin ki hayatta en değerlilerine kırıldığın, küstüğün anlar hep olur bir zamanlar onsuz bir an bile duramayacağınız insan size yabancı oluyor ve çoğu zaman hepimiz bu duygular içinde çırpınıyoruz bence.İşte Nolan ve Ellie hikayesi tam bu noktada bize yineden düşünmemizi kendimize ben de affetmeliyim belki daha iyi olur herşey...Kitap o kadar güzel anlatıyor ki yıllar geçsede gerçek sevginin üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktur.
    Korktuğumuz ya da izin verdiğimiz hataların sebebi bazen bizde olabiliriz herkes konuşma, dinlenme ve anlama şansını hak ediyor.

    Güzel mutlu ve umutlu duyguların olduğu çok güzel bir kitap çok çok tavsiye ediyorum:)