• Okuduğum ilk Kafka kitabı. Kafka'nın dönüşümü, aslında mecazi. Gregor Samsa’nın geçirdiği dönüşüm ile bize anlatılmak istenen toplumun bireyleri belirli kalıplara dönüştürdüğüdür. Kişinin; güç karşısındaki, zoraki dönüşümüdür. Otorite itaatsizliği kabul etmez. bir şirkette çalıştığınızı varsayalım sizden istenilen nedir? Verilen işi zamanında yapmanız, daha fazla emek harcamanız ve bütün her şeyi verilecek üç kuruşa yapma istenmekte. Bu daha çok; özel sektörde karşımıza çıkan bir durumdur. Yani Emek sömürüsü, günümüz kapitalist toplumunun can damarı. Farkında olmadan sistem bizi dönüştürüyor. Fakat bir böceğe değil de daha çok üretmeye, programlanmış birer robota dönüştürüyor bizi.

    Bireyin ancak sistemde var olabilmesi için, belirli kuralların dışına çıkmaması lazım. Var olan yasalara kesinlikle uyması gerek. Bu kurallar silsilesine uyduğu sürece toplumda bir birey olarak var olabiliyor insan. Lafın özü; içinde bulunduğumuz toplum bizi zoraki bir dönüşüme tabi tutuyor. Bir de roman, aile içi ilişkilere ve bu dönüşüm sonrasındaki değişime de yer veriyor. Gregor Samsa; bir işi varken ailesi ile durumu kötünün iyisi idi. Ancak Gregor Samsa işsiz kaldıktan sonra evdeki, ekonomik değişim görülmekte. Baba uzun yıllardan sonra işe dönmüş anne ve kız kardeş belirli işlerde çalışmak durumunda kalmış. Ve bu sebeple ekonomik sıkıntının getirmiş olduğu bir memnuniyetsizlik peyda olmuş. Sonuç olarak evdeki ekonomik dönüşümünde sorumlusu Gregor Samsa olmuştur.

    Gerek Aile bireyleri arasında olsun, gerek kendi çevrenizde olsun hep sizden faydalanma durumu var. Neden; çünkü siz kazanıyorsunuz, siz getiriyorsunuz ve sizden alması kolay. Ancak sizin kaynağınız kesildiği zaman; bulunduğunuz ortamda varlığınız tartışma konusu olabiliyor. Burada romanda, bunu şu şekilde görüyoruz. İlk başlarda Grete; Gregor Samsa'ya yemek getiriyordu, bakıyordu, odasına giriyordu. Sonraları bu durum seyrekleşmeye başlıyor.. Anne, baba ve kız kardeş çalışmaya başlıyor. Durumlar iyice kötüleşince eve kiracı alıyorlar. Kiracıların memnuniyetsizliği ve Gregor un varlığından hoşnutsuzlukları, Grete’i, abisinden kurtulma düşüncesine itiyor. Ve bütün yaşananlar Gregor Samsa'yı; faydalı iken faydasız duruma düşürüyor. Bu da evdekilerin ondan kurtulması için en büyük sebep oluyor. Söylemek istediğim; varlığınızın kabul görmesi için, fayda sağlamanız şart. Eğer bunu sağlayamıyor sanız bir hiçsiniz.

    Kitabı beğenmekle beğenmemek arasında kaldım. Ama şu bir gerçek ki herkes bir dönüşüm yaşıyor.
  • Trabzon'da güpegündüz evinin önünde küçücük bir kız çocuğu cinsel istismara uğrarken, sokak kamerası kayda almış. Görüntüler midemi bulandırdı, insanlığımdan utandım, izleyemedim. Nasıl bu denli alçak, pislik ve boğazına kadar boka batmış bir ahlaksız sürüsü içinde birlikte yaşıyoruz düşünemiyorum. Çünkü düşündükçe deliriyorum. İşin daha vahim tarafı ise belediyede çalışan o adi pislik önce gözaltına alınmış sonra serbest bırakılmış. Sosyal medyada tepkiler artınca da zahmet edip tutuklamışlar. Dilerim o savcı ve mahkeme heyetinin çocuklarının tek bir teline dahi zarar gelmeden, bu ülkede önceliğin çocuklarımızı korumak olduğunu anlarlar. Yoksa onlar da o sapığın yanında saf tutmuş olurlar.

    Türkiye öteden beri mi bu boyutta korkunç ve insanlığı utandıran bir zavallılık içindeydi, yoksa yeni mi bu aşamaya geçti bilmiyorum. Fakat bildiğim tek şey var, din kitap dedikçe, buna paralel olarak ahlaksızlık, hırsızlık, yalan-dolan, üç kağıt, emek sömürüsü, zulüm, kadın ve çocuk cinayeti arttı. Yazıklar olsun bunlara ses çıkarmayanlara, kendini insan sananlara, zulümden, baskıdan yana alkış tutanlara, lafa geldi mi çocuk kutsayıp göz önündeki istismarlara çanak tutanlara. Allah bin türlü belanızı versin o.ç.
  • Burjuvazi, ayrıcalıklı sınıfının çıkarlarını savunurken, emek-gücünün sömürüsü üzerine kurulmuş bulunan egemenliğini unutturmaya çalışır.
  • Önceleri emperyalizm ucuz hammadde, emek sömürüsü ve denetlenebilir bir dünya pazarı istiyordu. Bugünse hiçbir değeri olmayan bir insanlık istiyor.
  • "Emek sömürüsü üzerinden varlığını örgütlemiş her irade firavundur.
  • Dindarı, dini ' religion ' olarak anladığı için iktidara geldiğinde namazı, orucu, hacı, kurbanı, başörtüsünü devlet eliyle uygulamaya hatta dayatmaya kalkar. İran, Taliban vs. bunun örneğidir.

    Laik de dini ' religion ' olarak anladığı için iktidarı elinde tuttuğu sürece buna direnir ve ' devlet din kuralları ile yönetilmez ' der durur. Ritüelleri ' din kuralları ' olarak anlar çünkü neredeyse herkes böyle görmektedir.

    Oysa devlet söz konusu ise ' din kuralları ' şunlar olmak icap eder. Hak, adalet, eşitlik, özgürlük, dürüstlük, yetimi, yoksulu, işçiyi, emekçiyi, ' alttakini ' korumak, mazlumun yanında olmak, zayıfı güçlü ezdirmemek, faiz, emek sömürüsü, kamu imtiyazı gibi yollardan ' kenz ' ve ' temerküze ' izin vermek, ülke kaynaklarını zenginler arasında dönüp dolanan bir tahakküm aracı olmaktan çıkarmak, hakça dağıtmak, eşitçe bölüştürmek, ' ortak iyiyi ' iktidar yapmak... Velhasıl adam gibi bir ' adalet devleti ' haline gelebilecek ilke, değer ve kurallar bütünü...
  • "Neden Sağ kesim iktidar ve kazanıyor fazla söze gerek yok!
    Adnan Menderes'in İcraatları

    -Dönemin cumhurbaşkanının resimlerinin paraya basılması maddesi değiştirildi ve bütün paralara Atatürk’ün resimleri basılmaya başlandı.

    -Okullarda din dersi zorunlu hale getirildi (21 Ekim 1950)

    -Türkçe okunmaya başlanmış ezan, yeniden Arapça okunmaya başlandı.

    - 31 Ağustos 1951 yılında Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkarıldı.

    -Menderes hükümeti, 1951 yılında Türkiye’nin Kore Savaşı’nda NATO kuvvetlerine Türk tugayı ile katılmasına karar verdi. Bu, aslında Türkiye’nin Soğuk Savaş’ta Batı Bloğu tarafında yer aldığını göstermek için yaptığı bir siyasi manevraydı. Bunun neticesinde, Türkiye 1952’de NATO’ya tam üye olarak kabul edildi.

    -Halkevleri kapatıldı ve köy enstitüleri öğretmen okullarına dönüştürüldü.

    -1950-1954 yıllarında Türkiye ekonomide kalkınma dönemine girdi. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisine geçişe hız verildi.

    -Petrol Kanunu çıkarılarak yabancıların petrol aramasına ve çıkarmasına izin verildi. Yabancı sermayeyi teşvik yasası çıkarıldı.

    -Karayolu yapımına önem verildi. 1950'deki 1600 km'lik sert yol 10 yıl sonra 5400 km'ye çıkarıldı.

    -Tarımda makineleşme çalışmaları yoğunlaştırıldı. Marshall Planı’nın da katkısıyla ülkede yeni sanayi tesisleri kuruldu. 1954 yılında Türkiye Vakıflar Bankası kuruldu. Bu dönemde Türkiye’nin gayri safi milli hasılası, yılda ortalama %9 oranında büyüdü.

    -İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları, Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçesiyle kapatıldı.

    -Kırşehir, 1954 seçimlerinde CMP'ye oy verdiği için ilçe yapıldı. (Adnan Menderes, konuyla ilgili Mecliste ‘'Türkiye’nin hiçbir vilayetinde yüzde 3’ten fazla oy almayan bir partiye mensup milletvekilini iki seçimde de seçen Kırşehir’in, bir içtimai ve siyasi bünye itibariyle anormallik göstermekte olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Evet, biz açık konuşuruz’' şeklinde konuşmuş ve Osman Bölükbaşı da cevaben; “Vilayeti kaldırdınız, bizi de kaldırın da zulmünüz tam olsun.” demiştir.)

    -Yine 1954 seçimlerinde CHP'nin kazandığı Malatya ili 2'ye bölünmüş ve Adıyaman oluşturulmuştur.

    -Devlet radyosu özellikle 1955'ten itibaren hükümet lehine tekelleşmeye başladı.

    -Seçim yasası'nı değiştirerek seçimlerde partilerin ittifak yapmasını önleyecek maddeler eklendi. Böylece CHP ile öteki partilerin ittifak yapması engellendi.

    -Menderes 1957 seçimlerinden sonra İstanbul'da imar çalışmalarına ağırlık verdi. (Vatan Caddesi, Millet Caddesi vb.) Bu arada, en ileri teknolojilerin Türkiye'ye getirilmesi ve yeni nesillere öğretilmesi için Amerikan Ford vakfı'nın yardımıyla Ankara'da Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ni, Trabzon'da da Karadeniz Teknik Üniversitesini kurdu.

    -1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm edildi.

    -İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.

    -1960'da hem suçlama hem yargılama hakkında sahip Tahkikat Komisyonu kurularak meclis içinde ve dışında muhalefet faaliyetleri üzerinde çok sıkı bir denetim mekanizması oluşturuldu.

    Türkiye’de 1930’larda başlayıp 1945’te doruk noktasına ulaşan toprak reformu atılımıyla ilgili ilk ve en önemli saptama, konunun iktisadî değil, daha çok siyasî, sosyal ve ideolojik saiklerle ilgili olduğudur.37 Aslına bakılırsa sadece Türkiye’de değil, reformun gündeme geldiği birçok yerde de durum aşağı yukarı aynıdır.38 Bir de unutmamak gerekir ki, siyasal ve ideolojik düzeylerin iktisadî düzeyin önünde tutulması iki savaş arası dönemde birçok siyasal rejimin karakteristiğiydi. Yine de Türkiye’de iktisadi boyuta öncelik veren açıklamalar yapılagelmiştir. Toprak reformu tartışmaları bağlamında köylülerin toprak sahibi yapılmasının onların daha şevkle çalışacakları, dolayısıyla üretkenliğin artacağı, bunun da sanayi mallarına olan talebi arttırarak genel olarak ekonominin büyümesine yol açacağı gibi düşünceler ileri sürmek mümkündür ve öyle de olmuştur. Gerçi bu beklentilere karşın toprak reformuna sahne olmuş birçok ülkede emek hareketlerinin kısıtlanması ve köylülerin ilk elde kendi geçimlik ihtiyaçlarını pazarlara mal göndermenin önüne koyduğu da görülmüştür.39 Bütün bunlara benzer açıklamalara rağmen, dikkatle bakıldığında, bu tür argümanların Türkiye’de de konunun özüne ikincil kaldıkları görülür. Bunun bir nedeni bizzat dönemin elitlerinin bu konuda iktisadî hedeflerin daha az önemli olduğunu düşünmeleridir. Bir diğer neden ise bu elitlerin toprak reformunun büyük bir iktisadî gelişme getireceğine olan kuşkulu yaklaşımlarıdır.40 Dolayısıyla hem niyet hem de getirisi açısından iktisadî saikler toprak reformu düşüncesinde merkezî ve kritik bir önemi haiz değildir.

    Toprak reformu düşüncesinin altında yatan en önemli nedenlerin başında 1930’lardan itibaren Türkiye’de topraksız ve az topraklı köylü sayısının artması ve bu gelişmenin getireceği düşünülen siyasî ve toplumsal sorunlar gelir. Peki gerçekten o dönemde Türkiye’de bu kadar kaygıya yol açacak bir toprak meselesi var mıydı? Belki daha uygun ve bizim için burada daha anlamlı bir soru şudur: Türkiye tarımının nesnel koşulları bir yana, ülkeyi yönetenler böyle bir sorun olduğunu düşünüyorlar mıydı?

    Ülkemizde uzunca bir süredir topraksız ya da az topraklı büyük bir köylü kitlesi olmadığı iddia edilegelmiştir.41 Örneğin ÇTK’ya Adnan Menderes’in muhalefetinin gerekçelerinden birisi bu yöndedir.42 Benzer bir iddiaya örnek olması açısından tarihçi Haim Gerber’in ileri sürdükleri ilginçtir. Ona göre Türkiye’de 20. yüzyılda bile toprak düzeni hiç değişmeden 16. yüzyılın “eşitlikçi” yapısını korumuş, bu yüzden ülkede topraksız köylü sorunu olmamıştır.43 Ayrıca Gerber Türkiye’de toprak ağalığının ve yarı-feodal kurumların da etkili olmadığını, ortakçılık, yarıcılık gibi emek biçimlerinin de önemsenmeyecek düzeyde bulunduğunu iddia etmiştir.44 Türkiye’de köylü başkası için çalışacağına ekime açılmamış topraklar bulup bunları işletmeyi tercih etmektedir.45 Gerber kırsal Türkiye’nin bu özelliklerinin “kapitalist bir sistemde küçük üretimin ve geleneksel köy cemaatının kapitalist şehirlere karşı yok olmasını zorunlu gören iddiayla açıkça çelişmesine” güzel bir örnek olarak düşünür.46

    Maalesef dönemin tarımsal yapısını net olarak ortaya koyabilmek veri kıtlığı nedeniyle bir hayli güçtür. Veri kıtlığı sadece bu konuda değil, genel olarak ülkemizde iktisat tarihçilerinin elini kolunu bağlayan bir faktör. Toprak reformunun olası nedenlerini ve ulaşmak istediği hedefler açısından potansiyel etkilerini anlayabilmek için, örneğin, Türkiye’de o dönemdeki toprak dağılımının biçimini, bir başka deyişle, kırsal nüfusun ne kadarının topraksız olduğunu tespit edebilmek gerekir. Ayrıca çekim hayvanlarının ne şekilde dağıldığını bilmek de en az toprak dağılımı kadar önemlidir. Maalesef elimizde bu konularda somut veriler yoktur. Dönemin iktisat tarihçilerinden Barkan olsun, günümüz tarihçileri olsun, bu konularda güvenilir veri olmadığından şikayet etmişlerdir.47

    Güvenilir istatistiki bilgilerin yokluğunda dönemin yönetici sınıfının Türkiye tarımı ve köylülüğü hakkında ne düşündüğü son derece önem kazanmaktadır. Çünkü muhtemelen onların elinde de konuya ilişkin gerçek veriler yoktu, ancak yine de belirli öngörüler, gözlemler ve sayılar mevcuttu, ki bunlar üzerinden projeler geliştirdiklerini biliyoruz. Dolayısıyla onların tahayyül ettikleri somut durumu bilmemiz, bu durum üzerinden geliştirdiklerini iddia ettikleri projelerini de anlamamızı sağlayacaktır. Hattâ, daha da ileri giderek belki şu da söylenebilir: Onların ne tür veri ve saiklerle ilerledikleri, toprak reformunu ve ÇTK’yı anlamamız için gerçek somut verilerden bizim için bu noktada daha önemlidir. O nedenle bu konunun üzerinde tartıştığımız dönemde nasıl algılandığını bilmemiz son derece önemlidir.

    Yönetici sınıfın büyük bir bölümü için Türkiye’de büyük bir topraksız ve az topraklı köylü kitlesi mevcuttu ve onlara göre bu gerçek önemli bir sorun teşkil etmekteydi. Çarpıcı bir örnek olması açısından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1934 Haziran’ında söyledikleri ilginçtir:

    “Bugün memleketin beş milyon nüfusu başkalarının toprağında çalışmaktadır. Bu suretle toprakla uğraşanlar ancak kara ekmek yiyebilecek haldedirler. Türk köylüsü Türk’ün efendisidir demek âdeta süsten ibaret kalıyor. Bazı vilayetlerin yarısından fazlasında köylü başkalarının elinde olan topraklarda çalışmaktadır... Memleketin içinde başkalarının toprağında çalışan binlerce halk vardır. Bunları topraklandırmak Türk’ün ve toprağın efendisi yapmak bizim en birinci borcumuzdur.”48

    Benzer bir yaklaşım 1937 ilkbaharında Anayasa değişiklikleri bağlamında da vurgulanır:

    “On sekiz milyon Türkün on beş milyonu çiftçidir. Bu on beş milyonun birçoğu kendi toprağında çalışmaz. Çiftçiyi, Türk çiftçisini, toprak sahibi yapmak demek, Türk çiftçisini yani Türkün ekseriyeti aimesini kendi ekonomik mukadderatına sahib kılarak bu memleket için hayırlı ve aktif bir eleman yapmak demektir.”49

    Bu ve buna benzer sayısız beyanatlardan anlaşılıyor ki Türkiye yönetici sınıfı bir toprak sorunu olduğunu düşünmekteydi. 1920’-30’lardaki çeşitli yayınlarda da benzer yönde bulgular mevcuttu. 1933’te Türkiye tarımı hakkında bir kitap yazan Sovyet araştırmacı P.M. Zhukovsky 1920’ler sonunda ailelerin yüzde 5’inin toprakların yüzde 65’ine sahip olduğunu yazıyordu.50 İsmail Hüsrev Tökin 1934’te “yakın bir atide büyük toprak mülkiyetinin fevkalâde ittisa ve geniş bir mülkiyetsizler kitlesinin eskilere inzımam edeceğini” belirtiyordu.51 Barkan 1946’da ülkede bir toprak meselesinin olmadığı düşüncesinin büyük bir yanılsama olduğunu söylüyordu.52 1950 başlarında, yani bir miktar toprağın dağıtılmasının ardından bile, köylü ailelerin yüzde 37.9’u toplam işlenen toprakların yüzde 81.4’ünü elinde tutuyordu. Toplam çiftçi ailelerin binde 8’ini oluşturan 700 dekardan büyük arazi mülkü olanlar işlenebilir toprakların yüzde 19.6’sına sahip idiler.53 Yakın dönemde yapılan çalışmalar da bu gerçeğe parmak basmaktadırlar. Örneğin Yahya Tezel’in hesabına göre, 1950 başlarında Türkiye’de köylülerin en az yüzde 20’si topraksızdı.54 Batı Anadolu’da yüzde 21, Akdeniz bölgesinde ise yüzde 33 civarında topraksız köylü mevcuttu. Akdeniz bölgesindeki ortakçıların yüzde 20 olduğu düşünüldüğünde bu önemli tarım bölgesinde köylü nüfusun yaklaşık yüzde 55’i topraksız ya da az topraklı kategorisine giriyordu.55 Bütün bu bilgiler Türkiye’de ciddi bir topraksız ve az topraklı köylü olduğunu telkin etmesine rağmen, biz burada nesnel koşulların bu yönde olduğunda ısrarlı olmayacağız. Çünkü bizim için burada önemli olan, bütün bu bulgular yanlış ya da abartılı dahi olsa, ki mümkündür, en azından yönetici sınıfın kafasında memlekette önemli bir topraksızlık meselesi olduğudur.

    Peki, topraksızlık neden büyük bir sorun olarak algılanıyordu? Yukarıda da belirtildiği üzere topraksızlık ekonomik rasyonellerden çok siyasî ve içtimaî bir sorun olarak görülüyordu. Öncelikle, Türk siyasal eliti için topraksız köylü demek potansiyel bir huzursuzluk kaynağı demekti. Bunda da oldukça haklı olduklarını düşünmek gerekir. Özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra birçok yerde, örneğin Doğu Avrupa’da, topraksız köylüler büyük toprakları fiilen işgal etmişler; bu ülkeler, biraz da mecburiyetten, toprak reformları yapmak zorunda kalmışlardı.56 Aslına bakılırsa, Barkan’ın da işaret ettiği gibi, 20. yüzyılda ciddi ihtilâlci başkaldırılar sanayi toplumlarından çok, büyük toprak huzursuzlukları yaşayan memleketlerde tezahür et(miş)ti.57 Rusya’da 1917 Bolşevik Devrimi’nde toprağa susamış köylülerin rolü hâlâ taze bir anı olarak herkesin zihinlerindeydi.58 Dolayısıyla topraksız köylüler sosyal devrimlerin itici gücü olabiliyorlardı. Bu düşünce ve korku hiç kuşkusuz Türk yönetici elitinin de hafızasında önemli bir yer işgal ediyordu. “Yurtta içtimaî sulh ve sukûn” için topraksız ve az topraklı köylülere toprak dağıtmanın ne denli önemli olduğunun sürekli altı çiziliyordu.59

    II. İdeolojik Formasyonun Etkisi
    Topraksız köylülerin neden büyük bir sorun olarak algılandığı ve bir toprak reformunun bu bağlamda ne anlama geldiğini tam olarak yerli yerine oturtabilmemiz için Türkiye’de yönetici sınıfın 1930’lu yıllardaki ideolojik formasyonunu, ve bunun biçimlendirdiği düşünsel dünyayı anlayabilmemiz son derece önemli. Türkiye’de incelediğimiz dönemde aşağıdan bir köylü hareketi olmadığı için böyle bir gereksinim çok daha hayatî oluyor. Bunu yapabilmek için de köycülük ideolojisini bilmekte büyük fayda var.60 Cumhuriyet dönemi tarihçilerimiz, çok azı dışında, bu önemli ideolojiye eğilmemişlerdir.61 Genellikle Tek Parti dönemi söz konusu olduğu zaman sanayileşme herkesin tereddütsüz kabul ettiği bir olgu olarak algılanır.62 Tek Parti dönemi ideolojisi olan Kemalizm bir “modernleşme” hareketidir ve böyle olunca da sanayileşmenin bu genel hedefin en önemli bileşeni olduğu düşünülür. Oysa 1930’lu yıllarda yaşanılanlar ve döneminin elitlerinin düşünsel dünyası bu yaklaşıma da kuşkuyla bakmamızı gerektiriyor. İktisat Vekili Celal Bayar 1936 Mart’ında “Türkiye bir tarım ülkesi mi yoksa bir sanayi ülkesi mi olsun” gibi bir konuda birçok kişinin, ve bu arada devlet ileri gelenlerinin, tereddütleri olduğunu vurguluyordu.63 Bir yanda köycü ideolojinin savunucularından Nusret Kemal Köymen gibi devletin köycü politikalara daha fazla önem vermesi gerektiğini, öte yanda kontrollü bir devletçiliği savunanlar hükümetin devletçiliğe ve sanayileşmeye yeterli ilgi ve önemi göstermediğini yazıyorlardı.64 Yani ortada ne oturmuş, istikrârlı devlet politikaları mevcuttu ne de aydınlar arasında ülkenin bu çok önemli konusu etrafında bir uzlaşma vardı. Ortalığa bir belirsizlik ve eklektisizmin hakim olduğu söylenebilir daha çok.

    Bu belirsiz ve eklektik tutumu daha 1920’li yıllardan itibaren gözlemleyebilmemiz mümkündür. İlginç bir şekilde Cumhuriyet hükümetlerinin ilk on dördünün programında sanayileşme üzerine kayda değer bir şeyler bulmak mümkün değildir.65 Sanayileşme karşıtı tutum açısından CHP genel sekreteri olan Esendal’ın 1946 yılı gibi geç bir dönemde bile “sanayiin ve sanayi medeniyetinin düşmanı” biri olarak tanınması anlamlıdır.66 Benzer şekilde Reşit Galip gibi 1920-30’larda CHP içinde ve hükümette çok önemli görevlerde bulunmuş bir kişi “köycülüğü” ile meşhurdu.67 Hal böyle iken Tek Parti döneminde sanayileşmeci bir perspektifin başatlığını sorgusuz sualsiz kabul etmek biraz zor görünüyor.68

    Aslında belki de başat olan köycülük ideolojisinin beslediği bir muhafazakârlıktı Türkiye’de. Özellikle 1932 sonrasında birçok kitap ve dergide köycü perspektifler görmek mümkündür.69 Elbette herkes kendisini köycü diye nitelendirmiyordu, ama nitelemeyenlerin önemli bir bölümünün birçok konuda köycülere yakın düşündüğünü biliyoruz. CHP önde gelenlerinin hepsi kelimenin tam anlamıyla köycü olmasalar da onların muhafazakâr dünya tahayyülleri köycü ideolojiyle büyük ölçüde beslenmiş ve iç içe geçmişti. Bu gerçeği dönemin ileri gelenlerinin yazılarında, örneğin, CHP elitlerinin çıkardıkları Ülkü dergisinde gözlemlemek mümkündür.70

    Köycü ideolojinin en karakteristik ögesi şehirlere, şehirleşmeye karşı oluşuydu. Şehirler ve şehir medeniyeti her türlü sorunun ana nedeniydi.71 Örneğin 1930’ların Büyük Buhran’ı şehirlerde başgöstermiş, ama faturasını köylülere kesmişti.72 Şehirler kozmopolitizmi, işçi isyanlarını, işsizliği, grevleri, köksüzlüğü ve buna benzer olumsuz nitelikleri simgelemekteydi köycüler için.73 Üstüne üstlük şehir medeniyeti köylerin sömürüsü üzerine yükseliyordu. Bir başka deyişle köylerin bugünkü geri kalmışlığının altında yatan neden şehirlerin ve şehirlilerin, özellikle de şehirli aydınların, eseriydi.74

    Köycüler sanayileşmeye de kuşkuyla bakıyorlardı. Sanayileşmenin getirdiği toplumsal sorunlardan ve sınıflardan korkmuş, özellikle ülkede işçi sınıfının gelişiminin önlenmesini vurgulamışlardı. İşçi sınıfı, köylülerin tersine, dinamik ve enternasyonalist olması75 nedeniyle toplumsal isyanlara ve devrimlere daha meyyal bir sınıftı ve bu nitelikleriyle dönemin milliyetçi düşüncesinin de en az alıcısı gibi gözükmekteydi.76 Köylüler ise küçük mülkiyet demekti. Amerikan ve Sovyet tipi büyük üretim ise işçi sınıfı ve her türlü toplumsal sorunla eşanlamlıydı. Gerçi birçokları sanayi olmasın demiyordu ama sanayileşme yaşanmadan sanayi kurulmalıydı.77 Böyle bir sanayi “köycü” bir sanayi olmalı, devlet tarafından ve şehirlerin dışında kurulmalıydı. Bütün bunlardan çıkardıkları en önemli pratik sonuç ise köylülerin şehirlere göçmesinin önünün alınması, onların köylerine bağlanmasının gerekliliğiydi.78

    Toprak reformu düşüncesinin arkasında köycü ideolojinin bu aslî iki ögesini, yani sehirleşme ve proleterleşmeye şüpheyle bakmayı, açık seçik görmek mümkündür. Köylüye toprak dağıtma düşüncesinin arkasında yatan topraksızlaşan köylülerin şehirlere göçmesinden ve proleterleşmesinden korkulmasıydı.79 Şehirleri Avrupa ve Amerika’daki gibi devasa siyasî ve toplumsal sorunların merkezî haline gelmemiş, sınıfsal farklılaşmaların olabildiğince artmamış olduğu bir Türkiye özleniyordu. Köylülere toprak dağıtılması şehirleşmeye ve proleterleşmeye, yani Batılı tipte bir sanayileşmeye karşı bir sigorta işlevi görebilecekti.

    Proleterleşme korkusuyla bağlantılı bir diğer amaç da ortakçılık, yarıcılık gibi emek formlarının ortadan kaldırılmasıydı. Bu amaç çiftçilere toprak dağıtılmasının da en önde gelen gerekçelerinden birisi olarak gösterilmiştir. İsmail Hüsrev Tökin gibi bu konuya oldukça kafa yormuş, ancak köycülüğe ilgisi olmayan birisi için ortakçılık gerici bir üretim ilişkisiydi çünkü ortakçılık ucuz emek demekti, ucuz emek ise teknolojik gerilik. Çiftçiler tarımda makineleşmeye yatırım yapacaklarına bol ve ucuz olan ortakçılık müessesini kullanmayı tercih ediyorlardı.80 İkincisi ortakçılık üreticilerin haketmedikleri düzeyde sömürülmesini beraberinde getiriyordu.81 CHP önde gelenleri de bunlara benzer şeyler söylüyorlardı ortakçılık konusunda.82 Ama onlar için konunun can alıcı noktası ortakçılığın proleterliğe benzemesiydi. Ortakçılığın evrileceği biçim giderek kırlarda işçi sınıfı benzeri topraksız ve salt emeğiyle geçinen insanların oluşmasını gündeme getirebilecekti ki bu gelişim sakınılması gereken bir gerçeklikti. Köycülüğün genel özelliklerinden birisi olan proleterleşmeye karşı önlem almak ile ilgiliydi daha çok, onların ortakçılık konusundaki kaygıları.

    Proleterleşme korkusuyla doğrudan bağlantılı bir diğer korku da komünizmdi elbette. Toprak reformu proleterleşmenin altyapısını önleyeceği oranda komünist düşüncenin de gelişiminin önünü alacaktı. Bir toprak reformuyla küçük ve orta büyüklükte mülk sahibi bir köylü sınıfı yaratmak muhafazakâr bir mülkiyet tutkunluğuyla hem proleterleşmeye hem de komünizme karşı bir panzehir olarak düşünülüyordu.83 Bu noktada toprak reformu düşüncesiyle köycü ideolojinin bir diğer ögesinin örtüştüğünü görürüz. Köycülere göre köylülerin en önemli meziyetlerinden birisi muhafazakâr olmalarıydı. “Köylerin muhafazakârlığı içtimaî salgınlara, yanlış yapılan büyük ölçüde işlerin felaketli neticelere varmasına karşı en büyük sigortayı teşkil etmektedir.”84 Bir yazarımızın “‘Türk inkılâbı’na içsel olan muhafazakâr damardır” tespiti doğruysa, köycülere göre bu damarın kanı köylülerden geliyordu.85

    Proleterleşme ve komünizme karşı köycülükten esinlenen bu tür bir yaklaşımı CHP önde gelenlerinin çeşitli konuşma ve yazılarında, örneğin Genel Sekreter Recep Peker’de görmek mümkündür.86 Eski araştırmacı ve siyasetçi M. Goloğlu’nun Mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tartışmalarında “konuyu gerçek yörüngesine oturtan” kişi olarak nitelediği Peker bu konuda şöyle diyordu:87

    “Çiftçi yeter toprağa sahip edilmezse ... savaş sonunda azgın seller gibi her yana akacak olan ideolojilerin nereden geldiği belli olmayan zehirli etkileri, toplumu, ulusal yapıyı içinden kaynatır ve toplum hayatını kökünden rahatsız eder. Eğer.. Çiftçi ve Toprak işi.. düzenlenirse toplumu hiç bir rüzgâr sarsamaz.”88

    Bu yaklaşımın toprak reformu bağlamında müspet bir nitelik olarak algılanması konunun yakın zamana kadar savunulagelmesinden bellidir. 1960’lar ve sonrasında yoğun olarak toprak reformu üzerine çalışmış Reşat Aktan “İktisadî hürriyetine sahip çiftçilerden müteşekkil topluluklar zararlı ve tehlikeli ideolojilere mukavim, köklü ve istikrârlı bir toplum yaratacaktır. Bu bakımdan toprak reformu komünizm tehlikesine karşı en müessir bir önleyici tedbir mahiyetine haizdir” demektedir.89 Benzer şekilde 1980 askerî darbesi sonrası bu konuda bir kitap hazırlayan dönemin Danışma Meclisi üyelerinden M. Pamak toprak dağılımındaki adaletsizliklerin “Kötü niyetli, yabancı ideoloji uşağı Marxist Komünistlerin istismar edeceği bol miktarda malzeme” sağlayacağını; böyle bir toplumun “her türlü sosyal ve siyasî patlamalara hazır” olacağını vurgulamaktadır.90 Toprak reformunun proleterleşmeye ve komünizme karşı bir panzehir olarak görülmesi bu konunun genel olarak sol ya da radikal politikalarla ilişkilendirilmesinin geçersizliğini de göstermektedir. Bu konuda Tek Parti elitlerinin kaygılarına paralellik arzetmesi açısından 1945 sonrası Amerikan hükümet politikaları ilginç bir örnektir. Amerikalı uzmanlarca Soğuk Savaş yıllarında “Üçüncü Dünya” daki gerilla hareketlerine ve sosyalist cereyanlara karşı toprak reformu en etkili önlem olarak önerilmiştir.91 Ancak hal ve niyet böyle olmasına rağmen, Amerika’da da, Türkiye’de de, toprak reformu savunanlar sık sık komünistlikle suçlanabilmişlerdir.92

    III. Toprak Reformu ve Kitlelerin Kazanılması Sorunu
    Toprak reformuyla hedeflenen bir diğer önemli amaç ise kitlelerin daha fazla rejime kazanılmasıydı. Hiçbir inkılâp kitleleri kendisine kazanmadan ayakta kalamazdı ve Türkiye’de kitleler demek köylüler demekti. Bu noktada da köycü ideolojinin etkisi hissediliyordu. Köycüler Türk milletinin en güzel karakterlerinin özünün köylerde olduğunu düşünüyorlardı.93 Ancak zaman içinde köylerin geri kalması ve diğer etkenler nedeniyle köylüler bugün yeterli ilgiyi göstermiyorlardı milliyetçi ideolojiye. Hattâ Türkiye’de öyle köyler vardı ki aslen Türk olmalarına rağmen Türkçe’yi bile zaman içinde unutmuşlardı.94 Bu yüzden köycülere düşen en önemli görevlerden birisi de köylüleri aslına döndürmek, yani köylüyü milliyetçi ideolojiye, bir başka deyişle dönemin siyasal rejimine kazandırmaktı. Gerçi bunun kolay bir iş olmadığı da biliniyordu çünkü Şevket Süreyya’nın deyimiyle “bütün inkılaplarda, yeni rejimin değişiklik emirlerine en geç ve en güç boyun eğen köydü.”95 Bir toprak reformuyla köylülere toprak vermek yoksul ve orta köylülüğün kaderini Kemalist rejimin kaderine bağlayabilecekti.96 Üstelik 1930 Serbest Fırka deneyinin de gösterdiği gibi Kemalist rejimin kitle desteğine ihtiyacı vardı. Köycülük ideolojisinin 1930’lar ortalarından itibaren gelişmesiyle toprak reformu düşüncesinin yaygınlaşması kuşkusuz kitleleri rejime kazanma atılımlarının çeşitli yönlerinden birisiydi.

    Kitlelerin rejime kazanılması 1930’lar ve sonrasında hiçbir yerde ülkenin Doğu ve Güneydoğu’sunda olduğu kadar hayatî bir önem arzetmiyordu. Rejimin önde gelenlerinin kafasında toprak reformunun en büyük getirilerinden birisi kendilerini Kürt olarak gören önemlice bir nüfusun rejime kazanılmasıydı. Aslına bakılırsa toprak reformu düşüncesi 1930’lar başlarında büyük bir ihtimalle bu meselenin çözümü bağlamında gündeme geldi.97 Genel kanı bir toprak reformuyla Kürt meselesine kalıcı bir çözüm sağlamaktı. Toprak refomuyla Kürt meselesi arasındaki ilişkiyi en esaslı ve yetkin bir şekilde dönemin özgün dergisi Kadro’da bulmak mümkündür.98 Kadro’nun genel ideolojisi değilse bile bu konuda dile getirdiği görüşler rejimin önde gelenleri tarafından da paylaşılıyordu.99

    Tek Parti dönemi hükümetlerinin “en çetin, fakat hiç de verimli bir sonuç alınamayan davası” kabul edilen “Doğu illeri” sorunu100 millî/etnik değil, sınıfsal bir sorun olarak algılanıyordu. Kaynağı da feodal ilişkilerdeydi.101 Toprak reformu ile Kürt derebeylerinden toprağın alınıp köylülere verilmesi o bölgedeki feodal ilişkileri çözecek; “Kürtçülük” gibi akımların böylece iktisadî ve sosyal altyapısı kurutulmuş olacaktı.

    Bu beklenti toprak reformunun altında yatan en kritik meselelerden birisi olmasına rağmen ülkemizde maalesef hak ettiği bir şekilde tartışılmamıştır. Bunun nedenlerinden birisi Kürtlerle ilgili konuların en azından yakın zamana kadar bir tabu haline getirilmiş olması, bir diğeri ise toprak reformuna yönelik çalışmaların çoğunun konunun bu tür veçhelerinden çok iktisadî boyutuna gereğinden fazla ağırlık atfetmeleridir.

    Oysa toprak reformu projesinde bu konu önemli bir yer tutar. Türkiye’de ne zaman “Doğu ve Güneydoğu” için bir şeyler yapılmak istense toprak reformu konusu gündeme gelmiştir. Bu durum ilginç bir şekilde 1937’de de, 1997’de de geçerli bir yaklaşım olabilmiştir.102 Toprak reformu meselesi 1997 Ağustos’unda dahi Türkiye’de tartışma gündemine gelmiş, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit gibi önde gelen siyasetçi ve devlet adamları “olağanüstü bölgenin” sorunlarının toprak reformuyla çözülebileceğini iddia etmişlerdir.103

    Gerek Kadro gerekse de CHP önde gelenlerinin konuyu ortaya koyuşları Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki sorunların temelinde oradaki feodal ilişkilerin yattığı yönündeydi. Kadro’nun toprak meseleleriyle ilgili yazılarını yazan İsmail H. Tökin konuyu 1933 yılında net bir şekilde şöyle koymaktaydı:

    “Şark vilayetlerinde derebeyliğin kül halinde tasfiyesi ve toprağın bilâ bedel köylüye tevzii, milli bütünlüğün temini bakımından bilhassa zaruridir. Orada bilhassa kürtçe konuşan sahalarda için için kaynayan gayri milli hareketlerin, irticaî cereyanların gıda aldığı içtimaî zümreler, köylüsü ile beraber geniş topraklara tesahüp etmiş beylerdir. Toprağın köylüye doğrudan doğruya tevzii demek, Bey ismini taşıyan irtica kaynağı bir sınıfın ve bu sınıfla beraber kürt meselesinin kökünden tasfiyesi demektir.”104

    Benzer bir şekilde Şevket Süreyya toprak meselesiyle Kürt meselesi arasında doğrudan bir ilişki görüyordu:

    “Şarkın diğer bir temel davası olan Kürtleşmek, Türkleşmek mücadeleleri de gene öylece sürdü, gitti. Nerede küçük toprak mülkiyeti beliriyorsa, orada halk sırtını hükümete dayamak istiyor ve orada, idare mektep ve dolayısıyle Türkçe yerleşiyordu. Nerede Ağa ve Şeyh galip gelirse, orada köy ve toprak Ağanın kontrolüne geçiyor, oradan mektep ve idare çıkarılarak, beyin hükmü geçiyor ve Kürtçe, halkın dili oluyordu.”105

    Toprak reformunun gerçekten bu meseleyi çözüp çözemeyeceği, ya da eğer başlı başına bir reform yapılabilseydi bölgedeki sorunların ne kadarının çözülebileceği oldukça tartışmalı bir konudur. Bizi burada ilgilendiren hem devlet politikalarının hem de Kadrocuların toprak reformu ile bu sorunu birbiriyle çok âlâkalı görmeleridir. Toprak reformunun bu boyutu, ne yazık ki şimdiye kadar, üzerinde yeterince durulmamış bir konudur.

    GENEL BİR DEĞERLENDİRME DENEMESİ
    Bu yazıda Tek Parti döneminin toprak reformu atılımlarının hangi siyasî ve ideolojik saiklerle gündeme geldiği ve yürütüldüğüne, bir başka deyişle, konunun düşünsel arka planına, merkezî bir yer verildi. Çünkü Türkiye’de toprak reformu söz konusu olduğunda dikkatler böylesi bir arka plandan çok ÇTK ve kanunun önerildiği 1945 yılındaki siyasal gelişmelere odaklanmıştır. Biz ise, öncelikle dönemin düşünsel dünyasını, yani köycülükten büyük ölçüde esinlenmiş bir muhafazakârlığı, anlamak gerektiğini vurguladık. Çünkü Türkiye’de toprak reformu düşüncesi 1930’lar ortalarından itibaren gündeme geldi, İkinci Dünya Savaşı sırasında sadece rafa kaldırıldi106 ve savaş bittiğinde yeniden ortaya atılıp, Meclis’in önüne kanunlaşması için getirildi. Dolayısıyla 1945 yılındaki politik manevralardan bir ölçüde yalıtarak konuya bakabilmek gerekiyor.

    Ülkemizde toprak reformunun amaçları radikal değil, muhafazakârdı. Köylülerin köylerinde tutulması, mülkiyet duyguları beslenmiş bir kitlenin rejime kazandırılması, toprak dağıtılarak her türlü potansiyel sol ve radikal hareketin önünün alınması, devlet erkânının kentleşmemiş ve farklılaşmamış bir toplumsal doku içinde ayrıcalıklarının kolayca sürdürülmesi gibi kaygılar Türkiye’de hep ön planda tutuldu.

    Türkiye yönetici elitinin bu konumlanışına en güzel örneği “Çiftçi Ocakları”yla ilgili maddede görmek mümkündü. Ocakların ayrıntıları yukarıda verildiğinden burada sadece şunu not etmek gerekir ki, bu kurumsallaşmayla hedeflenen toplumsal mobiliteyi dondurma ya da sınırlama, gelecekteki olası bir kentlere göç dalgasının önünün alınması gibi gayelerdi. Nitekim Adnan Menderes’in o günlerde yaptığı eleştiriler bu nokta üzerinde haklı olarak durur. Ona göre “köylüyü belli arazi birimlerine tesbit etmek, toplumsal hareketini sınırlamak, gerici bir istekti.”107 Ocaklar Türkiye tarımında muhafazakâr, durgun ve köycü bir toplumsal doku yaratmanın manivelaları olacaklardı. Bütün bu amaçlar göz önüne alındığında “Çiftçi Ocaklarının” yukarıda tartıştığımız köycü ideolojinin en temel özelliklerini yansıttığı aşikârdır. “Çiftçi Ocakları” son anda tasarıdan çıkarılmış bile olsa, Tek Parti rejiminin önde gelenlerinin zihniyet dünyasını ve toprak reformu bağlamındaki niyetlerini anlamak için hiç kuşkusuz önemlidir.

    Toprak reformu düşüncesinin radikal değil, muhafazakâr nitelikli bir altyapısı olması bağlamında iki Dünya Savaşı arası dönemdeki diğer muhafazakâr köycü hareketlerle benzeşmesine de bu nedenle şaşmamak gerekir. Bu açıdan Nazi Almanya’sının muhafazakâr içerikli tarım politikası iyi bir örnektir. Nitekim Türkiye’de geçmişte ve bugün Nazilerin köylülüğe yönelik söylemleri ve pratikleriyle ülkemizdekiler arasında ciddi paralellikler olduğu vurgulanmıştır.108 1933 Eylül’ünde Nazi Almanya’sında gündeme gelen Erbhof adlı kanunla “Çiftçi Ocakları” arasında son derece büyük benzerlikler bulmak mümkündür. Bu kanuna göre çiftliklerin belirli büyükler içinde olması ve toprağın bölünememesi esas alınıyordu. Erbhof olacak topraklar alınıp, satılamayacak, ipotek edilemeyecekti. Amaç toprağın bölünememesiydi ve bu niyetle miras konularında ailedeki en büyük erkek çocuğa imtiyaz tanıyan hukuki bir düzenleme de yapıldı.109 Böylelikle en azından köylülüğün bir bölümüne sürekli ve yeterli bir zenginlik sağlamak amaçlanıyordu.110 Görüldüğü gibi “Çiftçi Ocakları” ile Erbhof topraklar arasında Menderes ve Berkes’in “Çiftçi Ocaklarının” Nazi Almanya’sından kopya edildiği şeklindeki eleştirilerini haklı çıkaracak ölçüde benzerlikler vardı.111 Kopya edilip edilmemesinden daha da ilginci, bizce iki ülke arasında köycü ideolojilerin çeşitli benzer noktalarının bulunmasıydı.112 Bunu söylemek arada önemli farklar olduğunu göz ardı etmek değildir. Örneğin, Almanya’da köycülük temel olarak Blut und Boden denilen ırkçı bir ideolojiyle ilişkilendirilmişti ki, bazı örnekler bulunmakla beraber,113 Türkiye örneğinde ırkçılık, köycülük düşüncesinde temel bir önemi haiz değildi. Ancak benzerlikler de oldukça fazlaydı. Naziler de, en azından söylemsel düzeyde, köylülüğe son derece önemli bir yer verdiler.114 Köylülük, örneğin Hitler’in tabiriyle, “başımızı ağrıtan toplumsal hastalıklara karşı en iyi sigortayı” sağlıyordu.115 Benzer şekilde, Nazi resmî belgelerinde köylüler “Alman devletinin köşetaşları,” ve Alman halkının en sağlıklı fiziksel ve ruhanî özelliklerinin en kuvvetli taşıyıcıları olarak karakterize ediliyordu.116 Köycülükleri anti-şehir ve anti-sanayi bir söylem ihtiva ediyordu. Nazilere göre çiftçilerin en büyük iki düşmanı Amerikan tarzı büyük işletmeleri gözeten liberal kapitalizm ile Rusya’nın köylünün geçimlik ekonomisini yıkan Marksist Bolşevizmiydi.117

    Bugünden bakıldığında başka amaçlar için savunulabilecek Tek Parti dönemi toprak dağıtma atılımlarının solculuk, ilericilik ya da radikallik adına sahiplenilmesi biraz ironiktir. ÇTK’nın radikalliği son anda eklenen ve ortakçı ve tarım işçilerine dağıtılmak üzere büyük toprak sahiplerinin topraklarına el konulabilmesinin önünü açan 17. maddeye dayanır. Oysa biliyoruz ki yukarıda da alıntılandığı üzere rejimin önde gelenleri ne zaman toprak dağıtacaklarını söyleseler, bunu yaparken özel kişilerin mağdur olmayacaklarını eklemeyi unutmazlardı.118 Amaçları muhtemelen devlet toprakları gibi “kamusal” arazilerin dağıtımıyla sınırlıydı. Son anda 17. maddenin ilave edilmesi aslında o günün politik manevralarıyla ilgiliydi, yoksa reformun 1930’lar ortasından itibaren geliştirilen özgün düşüncesinde radikalizm yoktu. Nitekim bunun içindir ki kanun tasarısı ilk sunulduğunda “Çiftçiye Toprak Dağıtılması ve Çiftçi Ocakları Kurulması” adını taşıyordu. Yinelemek gerekirse, orijinal tasarı “Çiftçi Ocaklı” tasarıydı. Yani bu noktada ilk vurgulanması gereken aslında “Çiftçi Ocakları”nda somutlanan muhafazakâr kaygıların 1930’lardan 1945’e toprak reformu düşüncesinin özünü belirlediği, 1945 meydana gelen konjonktürel gelişmelerin konuyu gerçek yörüngesinden biraz saptırdığıdır. Örneğin Barkan gibi toprak dağıtımını hararetle savunan bir iktisatçı “Ocakların” tasarıdan çıkmasının ardından konunun bütün önemini ve özgünlüğünü yitirdiğini, ÇTK’nın “hakiki ve tam bir toprak kanunu olmak vasıflarını büsbütün kaybettiğini” düşünüyordu.119 Barkan gibiler için toprak reformunun öncelikli hedefleri devletin güçlendirilmesiydi. Barkan “Çiftçi Ocakları” sisteminin kendisinin hep idealize ettiği Osmanlı mirî toprak düzeninde bulunduğunu, bu sistem içinde “kendi vasıtalarıyla kendi tarlası üzerinde çalışan müstakil köylü işletmesi(nin) imparatorluk için çok verimli bir vergi mevzuu” olduğunu ileri sürüyordu.120 “Her tarafta hazır ve nazır ve her şeye kadir bir devlet”121 hem toprak reformunu ve onun gereksineceği her türlü hukuki ve iktisadî mevzuatı gerçekleştirecek, hem de bu toprak reformunundan içtimaî ve siyasî yarar sağlayacaktı.

    1945 sonrası Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmeler Tek Parti önde gelenlerinin tahayyül ettikleri dünyadan farklılaşınca ÇTK’nın gelişimi de değişik bir biçim aldı. Bunun nedeni en azından 1940’lar ortalarına kadar Türk yönetici elitinin statik bir Türkiye beklentisi içinde olmasıydı. Şehirleşmenin Batı’daki gibi bir biçim almadığı, toplumsal sınıfların farklılaşmadığı, sanayinin devlet kontrollü geliştiği, ama sanayileşmenin getirdiği tarihî farklılaşma ve sorunlarından uzak, tarımda Amerikan tarzı kapitalist işletmelerden çok, küçük ve orta mülklerin yaygın olduğu, ve nihayet elitist devlet yönetimi geleneğinin böyle bir ortamda sürdürülebildiği bir Türkiye düşleniyordu. Oysa hem Türkiye hem de dünya farklı gelişmerin gündeme girdiği bir hal almıştı. Artık Türkiye’yi Tek Parti rejimiyle yönetmek hem içsel hem dışsal nedenlerle giderek zorlaşıyordu. Hükümetin bu statik dünya perspektifini somutlayan “Çiftçi Ocaklı” tasarısı değiştirilince İnönü ve çevresi gelecekteki muhalefetin yumuşak karnı olacağı düşüncesiyle 17. maddeyi eklediler. Amaç köylülere muhtemelen bu maddenin getireceği yarardan çok, Berkes’in de vurguladığı gibi, “mevcut toprak mülkiyetinin bu kanun vesilesi ile gözlem altına getirilmesi” idi.122 Bir başka deyişle, amaç yavaş yavaş doğmakta olan muhalefetin önde gelenlerinin büyük toprak ağaları olduğunu topluma gösterebilmekti. Son derece konjonktürel ve günün praktik siyasî çekişmelerinin belirlediği bir gündem. Öyle görünüyor ki, İnönü bu noktada bir taşla birkaç kuş vurmak istiyordu: Bir yandan yoksul ve orta köylülüğün biraz gönlünü almak hedefleniyordu. Şevket Pamuk’un çok açık bir şekilde gösterdiği gibi özellikle İkinci Dünya Savaşında orta ve yoksul köylülüğün iktisadî durumu uygulanan devlet politikalarından dolayı feci şekilde bozulmuştu;123 bir toprak dağıtma projesiyle onlarla barışmak mümkün olabilirdi. Diğer yandan, 17. madde ile orta ve yoksul köylülüğün kötüleşen sosyo-ekonomik durumunun sorumlusunun sadece büyük arazi sahipleri olduğu yanılsaması yayılmak isteniyordu.124 Bir başka deyişle, küçük ve orta köylüyü ezen devlet politikaları yerine büyük arazi sahipleri yegâne günah keçisi yapılmak isteniyordu. Bütün bunlara ilaveten, İnönü ve çevresi muhtemelen yeni yeşermekte olan muhalefetin gücünü de test etmek istemişti. Nitekim, bu test sonucu kendi beklentilerinden güçlü ve kararlı bir muhalefetle karşılaştılar. Bu noktadan sonra da İnönü’nün kendi silahı kendi elinde patladı: CHP’nin de içinde epeyce güçleri olan toprak ağaları sert muhalefet gösterdiler. Sıkışan onlar değil, İnönü’nün kendisi oldu. Bu yüzdendir ki inanılmaz bir hızla ÇTK’yı toprak ağalarının pek de itiraz etmeyecekleri bir çerçeveye çekti.

    Türkiye’de toprak reformu düşünce ve pratiği tepeden ve devlet eliyle gündeme geldiği için kanunun köylülere sağlayabileceği küçük olanaklardan bile yeterince faydalanılamadı. Çünkü ülkemizde köylülerin aktif olarak katıldığı, örgütlü, aşağıdan bir kitle hareketi olmadı. Oysa, örneğin, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’nın çeşitli yerlerinde, özellikle Bulgaristan, Romanya, Polonya gibi ülkelerde toprak reformu örgütlü köylü partileri, daha da önemlisi, köylü kitlelerinin siyasal hareketlilikleri sayesinde gündeme geldi. Hal böyle olunca buralarda reform hareketleri kitleleri daha çok siyasal ve toplumsal yaşamın içine çekmesi, zorunlu olarak toprak ağalarıyla mücadeleye girişilmesi bağlamında bu ülkelerin tarihinde radikal ve demokratik dönüm noktaları teşkil ettiler. Ülkemizde ise sadece siyasî kaygılarla önemlice bir miktarda devlet toprağının dağıtılmasına rağmen, Türkiye tarımındaki gerici üretim ilişkilerinin özüne dokunabilen, gelir dağılımını düzelterek toplumsal barışı geliştirebilecek bir etki sağlanamadı.


    Demokrat Parti hükümeti döneminin icraatları genel kapsamda bu şekildedir. Gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek toplumsal icraat ve uygulamaları nesnel bir şekilde özetlemeye çalıştık. 📚📚☕👍