Kölelik
Emek üretkenliğinin artması, insan üzerindeki mülkiyeti, maddî
malların doğrudan üreticisi üzerindeki mülkiyeti ortaya çıkardı.
Her kişinin, her bireyin, ancak açlıktan ölmemek için en gerekli
olanı üretebildiği zamanlarda, insanın insan tarafından
sömürüsü olanaksızdır. Bu yüzden savaş tutsakları hemen her
zaman öldürülmekteydiler; yalnız topluluk, insan sayısını
artırmakta yarar görüyorsa, o zaman, tutsakları topluluğa
"kabul ediyor" ve onlara, öteki üyelerle eşit haklar veriyordu.
Ama emek üretkenliğindeki ilerleyiş, bu duruma son verdi;
çünkü tutsak, şimdi, kendi tükettiğinden daha fazla maddî
değer üretiyordu. Toplumun bir bölümü, toplumsal artı-ürün
payından yararlanma hakkını elinden alıp, tutsağı çalışmaya
zorlayarak, tutsak tarafından yaratılan ürünleri kendine
maledebiliyordu, yani bir başka deyişle, tutsağın emeğini
sömürebiliyordu. Onun için, artık savaş tutsakları
öldürülmediler, köle haline, yani haklardan yoksun hale ve artı-
ürün sağladıkları süre ve ölçüde, topluluğun kendilerine
hoşgörü gösterdiği emekçiler kategorisi haline getirildiler.
Kölenin çalışması, efendisine artık yarar sağlamaz hale geldiği
anda, efendisi, onu, öldürmekte serbestti.

S. Burak Manav, bir alıntı ekledi.
17 Nis 03:02 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

"Önceleri emperyalizm ucuz hammadde, emek sömürüsü ve denetlenebilir bir dünya pazarı istiyordu. Bugünse hiç bir değeri olmayan bir insanlık istiyor."

Bir Fotoğrafı Anlamak, John Berger (Sayfa 24 - Metis)Bir Fotoğrafı Anlamak, John Berger (Sayfa 24 - Metis)
Fatih Beyazkaya, Sanayi Toplumunda Kriz'i inceledi.
25 Mar 07:45 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Modern Çağın başlaması Sanayi Devrimi ile mümkün olmuş ve bu netice de İşçi sınıfı ve hakları büyük sorun teşkil etmeye başlamıştır. Aslında çok öncesinden büyük bir sorun olan kölelerin hakkı zamanla evrilerek İşçi Sınıfına dönüşmüş. Doğduğu ülke olan İngiltere de seri üretim ve ingilizlerin emperyal politikaları İngiliz İşçilerinin emek gücünün inanılmaz sömürüsü, onları en sonunda isyanlara götürmüştür. İngilizer haklarını yaptıkları protestolar ile Birinci Dünya savalu yıllarında alırken diğer ülkeler bu hakları daha geç vermiştir. Çarlık Rusyasındaki devrimin temel özelliklerinden biridir Tarım ve fabrika işçilerinin ayaklanması. İşçiye hakkının teslim edilmesi sağlanamadığı zamanlarda ülkede krizler meydana gelmiştir. Krizlerin neticesinde üretimin durmasını göze alamayan emperyal devtlerle kısmende olsa işçi haklarını iyileştirmişlerdir.

Nun, Acı Çikolata'yı inceledi.
11 Mar 20:58 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Hangimiz sevmeyiz ki çikolatayı? Hele biz kadınlar. Ben en çok bitter severim, çikolatanın en acısı. Hikayesi daha acı. Kitabın orjinal adı bitter chocolate zaten. Reklamlarda çikolata çikolata tüket tüket diye bilinçaltımıza işlerken ne kadar haz dolu olduğuna vurgu yaparken ah o caanım insanlar neler yaşıyor. Kölelik, emek sömürüsü, çocuk işçiliği. sizin yediğiniz benim kanım diyordu bir yerde.
Ne yaptıklarını dahi bilmeyen hayatında hiç çikolata yememiş çocuklar.. "kakao çekirdekleri toplayan parçalanmış ellerle, çikolata paketini rahat rahat açan eller arasındaki büyük uçurumun öyküsü"

Söz konusu Türkiye'nin çıkarları ise...(Kadir SEV)
Türkiye’yi özel mülkleri sanıyorlar. Anonim şirket gibi yönetilen; pay senetleri dünya borsalarında işlem gören; para edecek neyi varsa alınıp satılabilen bir ülke düşlüyorlardı. Başardılar!

Daha da önemlisi, her yaptıklarının Türkiye’nin çıkarına olduğuna ikna edebildiklerinin sayısı çok fazla. Bu sayede güçlü ve caydırıcı olabilecek direnişlerin önünü kesebildiler.

İşler giderek karmaşıklaşıyor. Ülke çıkarı için, bu kez de orduya “serhat yolları” göründü.

Majestelerinin iktidarı da muhalefeti de “Türkiye’nin çıkarları söz konusu olduğu için” kenetlendi, tek yumruk oldu.

Öyle ya! Şimdi sandalye kavgasının ne yeri ne de zamanı!..

Bunlar hiç hayra alamet şeyler değil.

Amaçlarının, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelen tehdit unsurlarını yok etmek olduğunu söylüyorlar.

Çok geç! Şimdiye kadar nerelerdeydiler?

Bütün bunları, uluslararası tekellerin istekleri doğrultusunda yasalar çıkarırken, devleti yeniden yapılandırırken düşünmeliydiler?

Bu memlekette parayı bastıran, dilediğini satın alabiliyor; “kimseye verecek bir karış toprağımız yok” diyenler açtı bu yolu.

Uluslararası tekeller yatırım yapsın diye birçok vergiden bağışık tutuluyorlar. Dahası, ulusal yasaların uygulanmadığı serbest bölgeler kuruluyor. Oralarda emek sömürüsü daha bir katmerli!

"Bizim işçimiz ucuzdur, çok çalışır, pazarımız büyüktür, kârlarınızı dışarı çıkarmakta zorluk da çıkarmayız" deyip, yurt dışından paralar dileniyorlar. Üstelik bu işler, bütçe ödeneği kullanan kamu kurumları eliyle yürütülüyor.

Devletten özelleştirme ihalesini kapan anlı, şanlı şirketlerimiz/holdinglerimiz, hemen koşturup yurt dışından paralı bir ortak bulup getiriyor.

Gündelik gereksinmelerimizi bile, sahipleri uluslararası tekeller olan süpermarketlerden karşılıyoruz. Ne satın alacağımıza onlar karar veriyor.

Koruyacak ne kaldı?

Bir yandan yurt dışından para dilenirlerken, öte yandan anlı şanlı holdinglerimiz, paralarını yurt dışına çıkarıyorlar. Onlardan birinin patronu geçenlerde, Rekabet Yasası, büyümelerinin önünde engel oluşturduğu için yatırımlarını yurt dışına yönlendirdiklerini söylüyordu.

Devlet büyüklerimizin çocukları da “yatırımlarını” nedense hep yurt dışında yapıyor.

Bunların hangisini ülke çıkarına sayalım? Yurt dışından para getireni mi, yoksa parasını dışarıya çıkaranı mı? Madem ülke çıkarı diyoruz; bu sorunun yanıtını verip ona göre davranmamız gerekmez mi?

Aslında o kadar çok sorumuz var ki.

"Ülke çıkarı" adına çıkarılan her yasa ile çalışma yaşamı biraz daha kuralsızlaştırılıyor, kölelik koşulları dayatılıyor. Çalışanlar bu ülkenin vatandaşı değil mi? Ülkenin çıkarları ile emekçilerin çıkarları neden uyuşmaz?

Ülke çıkarı için mutlaka, ormanların, meraların, tarım alanlarının betonla kaplanması mı gerekir? Neden zehir solumalıyız? Gereksinmelerimizin hepsini ithal yoluyla karşıladığımızda daha zengin mi olacağız? Dereleri kurutmazsak, ülke kalkınamaz mı? Kentlerin gökdelenlerle sıkış tepiş doldurulmasına, ortasından hançer gibi otoyollar saplanmasına tepki gösterirsek, ülke çıkarına aykırı mı davranmış oluruz. Beton neden bu kadar önemli bir madde?

Soyut bir “Türkiye’nin çıkarları” sözü tutturmuşlar. İçinde somut hiçbir şey bulamıyorsunuz. Din, mezhep ve bölücülük üzerinden insanlar ötekileştiriliyor ve düşmanlaştırılıyor.

Ülkeyi, düşman yaratmadan yönetebilecek güçleri kalmadı.

Ancak şunu da bilelim: Somut değerler üzerinden tartışmaya zorlayamadığımız sürece, toplumdaki etkilerini sürdürebilme olanaklarını bütünüyle yitirmezler.

Hasan Çelik, Demir Ökçe'yi inceledi.
12 Kas 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Kimse gidecek kadar kahraman, kalacak kadar vatansever değil" Eduardo Galeano'nun bu sözü geldi aklıma kitabı okurken.
Yine onun bir sözü Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri kitabından,
"Uyku tutmuyor, göz kapaklarımın arasında sıkışmış bir kadın var. 'Çık oradan' derdim ona diyebilseydim ama neylersiniz ki boğazıma da bir kadın kaçmış."
Kapitalizm yani günümüz oligarşisi ile onlara kafa tutan bir avuç öfkeli ve cesur insanın arasındaki mücadeleyi günümüzden yüzyıl önce bu kadar canlı ve gerçekçi anlatan ender romanlardan. Üstelik bu mücadeleyi kapitalizmin cenneti Amerika birleşik devletleri merkezli anlatan gözüpek bir yazar var karşımızda; Jack London. Lise çağlarımdan beri okuyup sevdiğim bir yazar London, kitapları hep baş köşededir. Bu kitap da tam başucu yapılacak bir kitap.
Hikayenin merkezinde elbette olmazsa olmaz bir aşk hikayesi var, aristokrat aileden gelen kız işçi hareketi lideri gence aşık olur. Kitabı kendini sınıf mücadelesinin ortasında bulan bu kızın gözünden okuruz.
Kitabın ilk bölümlerinde kapital sistemi, yani üretim araçlarının kontrolü, kâr payları, emek sömürüsü, gelir dağılımı ve modern köleliği herkesin anlayabileceği bir dille mükemmel bir sadelikle açıklamış yazar. Kar payları sürekli artan oligarşi bir süre sonra bu parayı harcayarak yer arayışı içine girer. Bu da sanatın gelişmesine, eğlence sektörünün büyümesine ve görkemli şehirler kurulmasına yol açar. New York ve Washington'un muazzam gökdelenlerini getirin gözlerinizin önüne ve firavunlar döneminde yapılan piramitleri. İnsanlık bu olağanüstü eserlerle övünür ancak bunları ortaya çıkaran karın tokluğuna çalışan insanların emeklerinin sömürüsünden başka bir şey değildir. Eski yunanlılardaki tiyatro geleneğini ve günümüz Hollywood sinemasının insanlar üzerindeki etkilerini düşünün ve bunların kimi eğlendirmek için yapıldığını.
Kitabı önemli yapansa bütün bunları kapitalizmin merkezindeki bir insanın gözünden görmemiz. Ufuk açan bir kitap...

Önceleri emperyalizm ucuz ham madde, emek sömürüsü ve denetlenebilir bir dünya pazarı istiyordu. Bugünse hiçbir değeri olmayan bir insanlık istiyor.

John Berger

bir fahişe, 5 aylık kazancı ile 60 bin lira değer üretebiliyorken, ben asgari ücretle 5 ayda 6 bin lira değer üretebiliyorum. fahişe olmayı namussuzluk gören bi toplum, işçisine bir fahişe kadar değer vermiyor demektir bu. ayrıca ben emegimi bir ay boyunca satıyorum. günde 8 saat birinin emrinde calisiyorum. tüm niteliklerimi ayda temel ihtiyaclarimi karsilayamayacak bir ucrete patrona kiraliyor ve ust duzeyde emek gosterdigim surece iste tutunabiliyorum.bana namusuyla calisiyor diyorlar. oysa ki, bir aptal bile farkedebilir ki, namus iscileri bu kadar emek sömürüsü altinda, seks iscilerinden daha namussuz.

Emek Sömürüsü
Emeğine yabancılaşmış milyonlarca insanı daha da çok çalışmaya itmek onları biraz daha esir kılmak demektir.
(Kafa dergisi)

Sisyphos, Komünist Manifesto'yu inceledi.
06 May 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

"Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor komünizm hayaleti. Avrupa'nın tüm eski güçleri bu hayalete karşı kutsal bir sürgün avı için ittifak halindeler..." Demişti Engels. Marx ve Engels komünizmin şart olduğunu düşünmeleriyle yazdıkları parça parça yazıları belli bir sisteme oturtmaya karar verdiler. Ne yazık ki o zamanın baskıcı Almanyasında böyle bir şey mümkün degildi. Sürgün edildikten sonra işçi devrimi yeni gerçekleşmiş Fransa da yazılarına devam etmek zorunda kaldı Marx. Her türlü desteği sağlayan ve her zaman Marx'ın yanında olan Engels'le birlikte baskıya rağmen Manifestoyu yayınlarlar. İlk başta İngilitere, Fransa gibi ülkelerde baskıya giren Manifesto daha sonra Rusça ya da çevrildikten sonra büyük yankı uyandırdı. Onlara göre, ağır sanayi ile birlikte ortada büyük bir emek sömürüsü vardı. İşçilerin emeklerini kendilerinin denetleyeceği daha çok parayı ikinci plâna atıp takas sistemi ele alınıyor. Kitap kesinlikle okunması lazım diye düşünüyorum. İlk baştaki haliyle mevcut olmasa da orjinalliğini koruyor. Engels daha sonradan İngilizce ve Almanca önsözlerini yazdığında tekrardan inceleyip bugünkü haliyle kalıcı olarak bize ulaşmasında büyük bir çaba harcamıştır.