• Aşk insanları komik duruma düşürür.... Başkasına değer vermek, bağlanmak ve bağımlılık birini sevmenin parçasıdır diye düşünülür.
  • Bizim ülkemizin en büyük probleminin eğitim olduğu, bunun çözümünün de bütçeden en büyük payı ayırmak olduğu gibi bir yanılgı hakim. Oysa sadece eğitimin değil, ülkenin lokomotifi bence öğretmendir. Gücünün sınırı tahminlerin çok ötesindedir.
  • 157 syf.
    Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, bu kitap bir çocuk kitabı değildir. İçerisinde çeşitli küfürler veya argo kelimeler barındırmaktadır. Ayrıca işlenen konunun derinliğini anlamak bakımından da yaşın önemli olduğunu düşünüyorum. Birilerine önermeden önce bu durumu göz önünde bulundurmanızı tavsiye ediyorum.

    Bu uyarıyı yaptıktan sonra sizlere kitaptan bahsedebilirim. Fare Firmin’in nasıl ve ne şartlarda doğduğunu anlatmasıyla başlayan hikayesini kendi ağzından dinliyoruz. Firmin 12 kardeşi ile birlikte dünyaya gelen bir fare veya sıçan. Annelerinin sütü, 13 kişilik bu dev kadronun hepsine yetecek durumda değil. Orman kanunlarının da devreye girmesi ile minyon faremiz Firmin aç kalmaya başlıyor. Açlığını bastırmak için yatağı olan kitap sayfalarını kemiriyor ve sayfaların lezzetini de beğeniyor. Yediği sayfalardaki garip çizgileri anlamlandırabildiğini de fark eden faremiz entellik yolculuğunun ilk adımlarını atmış oluyor ve kitapları yemek dışında okumaya da başlıyor.

    Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi Firmin’in, bebekliğin verdiği o merak duygusu ile dünyayı nasıl keşfettiği. Yazar bu durumu bizlere çok güzel bir şekilde aktarabilmiş. İnsanlar büyüdükçe etraflarında olan biten her şeyi bildikleri veya anlayabildikleri yanılgısına kapılıyorlar. Neden buna yanılgı dediğimi şöyle izah etmek istiyorum; tabii ki yetişkin bir birey bir çocuktan veya bir bebekten daha çok şey biliyor ancak çevresinde olan biten her şeyi bildiği veya anlamlandırabildiği fikri bir yanılgı. Çoğu şeyi sadece kabullenip arkasındaki sebepleri veya incelikleri görmüyoruz, merak duygumuzu kaybediyoruz.

    Çocuğunun sorduğu “Bu nedir veya bu neden böyledir?” gibi bir soru karşısında donup kalan, bir cevap üretemeyen ve geçiştiren ebeveynler muhakkak bu durumun farkına varmışlardır. Sorunun saçma olduğu bile düşünülür ama gerçekten öyle midir? İnsan belirli bir yaştan sonra “bulutlar neden beyaz, deniz neden mavi, neden bazı hayvanları beslerken bazılarını pişirip afiyetle yeriz?” gibi veya daha değişik bir çok örnek verilebilecek soruları düşünmüyorlar. “Ee ne olmuş?” diyecekler olabilir, bunlar basit sorular diyebilirsiniz. Benim burada dikkatinizi çekmeye çalıştığım şey soru sorma yeteneğimizin, merak ve çevre farkındalığımızın hızla düşüyor olması. Belirli bir yaştan sonra hedef dediğimiz şeylere kendimizi kaptırıp o hedefe doğru giderken hem fiziksel hem ruhsal olarak çevremizde olup bitenleri kaçırdığımız veya bilerek göz ardı ettiğimiz açık.

    Ailenizin, arkadaşlarınızın, çevrenizdeki insanların ruhsal durumlarının farkında olmamak veya hergün geçtiğiniz bir caddenin, sokağın değişikliklerini fark etmemek gibi bazen basit bazen de çok ciddi şeyleri gözden kaçırıyoruz. Bence bunun en büyük sebebi de anlatmaya çalıştığım bu merak duygusunun azalması, soru sormamak, etrafımıza yeterince önem vermemek ve inceleyici gözlerle bakamamaktır. Kitabı okudukça ve Firmin’in çevre hakkındaki yorumlarını okudukça içimde hissettiğim duygu buydu, kendi kendime “çevreyi yeniden bu meraklı gözlerle inceleyebilecek miyim acaba?” sorusunu sürekli sordum.

    Entel, serseri sıçanımız Firmin, etrafta gördüğü insanları kategorilere ayırmak için onlara etiketler veriyor, isminin yanına sıfatlar ekliyor. Hepimizin hayatı boyunca yaptığı ama belki de fark etmediği bir davranış biçimi bu. Sevdiğimiz insanlar için kafamızda dost canlısı, sıcak kanlı, yardım sever…vs. gibi etiketler verirken sevmediğimiz insanlara ise; iki yüzlü, yalancı, saygısız…vs. gibi etiketler yapıştırmamızdan bahsediyorum. Tanıştığımız her insan için kafamızdan böyle şeyler geçer ve birisine kafamızdan bir etiket verdikten sonra o etiketin değişmesi zordur. Hatta tanımadığımız insanları bile hal ve hareketlerine göre, giyim kuşamına göre, konuşma tarzına göre kafamızda bir kalıba sokarız, tıpkı Firmin’in yaptığı gibi.

    Kitapta yazar bolca filmlerden, müziklerden, diğer yazarlardan ve eserlerinden bahsetmiş. Yazar okurlarına Firmin’in entelliğini hissettirmiş ve adeta “getirin serseri faremize bir fular!” demiş. Okudukça kitap okumayı daha da seven ve okudukça dünyayı anlamlandırmaya başlayan faremiz Firmin’in bir kütüphane üzerine düşmesi de tabii ki tesadüf değildir. Bu güzel romanın kitap okumayı sevdirebilecek de bir yanı olduğunu söyleyebiliriz. Esprili bir anlatımı olan yazar, az ve dozunda bir argoyla kitabın samimi bir yapıya bürünmesini sağlamış ya da böyle olmasını amaçlamış diyebilirim.

    Yaşadığı tüm maceralar boyunca yalnızlığını derinden hissetmemizi sağlayan Firmin, olaylara her ne kadar esprili yaklaşmaya ve bizi güldürmeye çalışsa da yalnız olmanın verdiği burukluk ve hüznü de içimizde hissetmemize sebep oluyor. Bu yalnızlığın en büyük sebebinin iletişim kuramamak, iletişim kurabilecek bir yol bulamamak olması da insanı gerçekten derin düşüncelere itiyor. Bir yazarın hayatının nasıl olduğu konusuna da değinen yazarımız, okurların beklediği ve aslında olan şeklinde değişik bir bakış açısı ile bir yazarın hayatını sunması da benim hoşuma gitti. Genel olarak basit, sade ve akıcı bir yapıda gibi görünen kitabın anlattığı şeyler bana göre içerisinde, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken, derin konular barındırıyor.
  • Düşünüyorum da çocukluk devirlerimden bir kısmını çok iyi hatırladığımı görüyorum. Sanki dünmüş gibi çocukluğumdan pek farklı olmadığımı görüyorum. Şimdi ise tüm karanlık, alçak ve beyhude hayatımı görüyorum. Acaba o zamanlar mutlu muydum? Hayır, ne büyük bir yanılgı! Herkes çocuğun mutlu olduğunu zanneder. Hayır, çok iyi hatırımdadır. O zamanlar çok daha hassastım; hem taklitçi, hem kurnazdım. Görünüşte gülüyor ya da oynuyordumsa da, içten en küçük bir dil yarası, bir iğneli söz, ya da en küçük sevimsiz ve saçma bir olay, saatler boyunca düşüncelerimi işgal ediyordu ve ben kendi kendimi yiyip bitiriyordum.
  • 360 syf.
    ·9 günde·8/10
    İnsandaki maceracı ruh her zaman bir serüven arayışında olmuştur ve insanlık sürdükçe bu arayış içinde de olacaktır. Bu arayış insandan insana farklılık gösterebilir. Şöyle ki, her insanın hayata bakış açısı beraberinde kişiye özgü o hayatı yaşayış biçimini geliştirir. Bu yüzden bazı insanların yaşamları ilk başta bizlere garip ya da harika gelir. Kimi insan bize göre akademik manada çok daha çalışkan ve azimlidir, ona bakıp deriz ki, "bu kadar çok çalışmaktan hiç sıkılmıyor mu acaba?" hayır, o kişinin de hayatı karşılama ve yaşayış biçimi, bakış açısından dolayı o şekildedir, ve hayatı asla onun gözünden göremeyeceğimiz için bu belki de biraz önyargılı bir ifade olacaktır. Ya da başka birinin yaşadığı bir hayata bakıp,"böylesine bir sefalet içinde yaşamaktan rahatsız değil mi?" ona sorarsanız hayır; üstte yine dediğimiz gibi hayat her insana farklı perspektiflerden görünür. Bu açıdan okuma eylemi insan hayatında çok önemli bir yerde olmalı. Öyle ki, mümkün olan her vaktini okumaya ayırmalı insan. Tek perspektif ile yetinmek, okuyan bir insan için gün geçtikçe dayanılmaz bir işkence gibi gelmeye başlayacaktır. İşte bu yüzden de okuyan insan her daim daha fazlasını okumak ister. Evet, asla hayata başka birinin gözünden 'tam olarak' bakamayacağız belki de ama en azından bu farklı perspektiflere okuyarak şahit olmak bize başka gözlerden bakma konusunda ilham verir bunun için daha çok çaba sarf etmemize yol açar, fakat buna nazaran bunun tam olarak mümkün olmadığını da kanıtlar aynı zamanda bize. İşte, belki de hiç sonuçlanmayacak bu gibi bir 'çaba' içerisinde olmak insanlığın en sevdiği duygulardan biri.

    Kerouac'ın yaşamı da genel hatlarıyla, üstte bahsettiğimiz gibi bir 'sürekli çaba' ilkesine dayanıyor zannımca. Ve yine bahsettiğimiz gibi hayatın ona karşılık gelen en iyi açısını yakalayıp ona sarılıyor ve çok mutlu olduğu bir yaşama sahip oluyor; kimi insanlara göre sefalet içerisinde yaşamış olsa da. Önemli olan bu 'kimi insanlar' değil, sizin hayat güneşinden doğru ışınları doğru zamanda almanızdır. Bu açıdan insanı çok özel bir tür çiçeğe benzetiyorum kendimce. Ana besin kaynağı güneş olan özel bir tür çiçek. Sadece kendine has olan, diğer çiçeklerin alamayacağı özel ışınlar ile besleniyor, ama kaynak yine aynı, güneş; o sıcak kaynağımız milyonlarca farklı ışın türü çıkarıyor. Önemli olan o çiçeğin kendine en uygun olan ışın ile büyüyüp filizlenmesi.

    Hayattan kendine has yansımayı bulan insan, hayatını her ne şekilde geçirmiş olsa da, en azından hayallerinin arkasından gidip ve mutlu bir yaşam sürüp hayatını tamamlamak üzere yaşıyordur. İnsanlar arasında şöyle bir yanılgı var, insan eğer hayal kuracaksa çoook büyük hayaller kurmalı. Hayır. İnsan kendini tatmin ve mutlu edecek hayaller kurmalıdır. Ki zaten bir hayalin büyük ya da küçük olması da insandan insana göre farklılık gösteren bir ifadedir. Bu hayallerin küçük veya büyük olması önemli değil insanı mutlu etmesidir mühim olan. Buna incelememizde Neal ile tanıştığımızda değineceğim.

    Kerouac bu eserinde gerçek yaşam hikayesini tüm olağanlığı ile anlatıyor. Bu açıdan çok gerçekçi bir yazar olduğunu kabul etmeliyim. Kerouac kısaca özetlersek hayatını kendine göre maceracı bir ruh ile geçiren bir insan. Ve buna 'giderek' ulaşmış bir insan. Nedir bu gitmek? Bunu Kerouac'a sorun, hem de tam gecenin bir yarısı bomboş bir otobanda geçen tek tük araçlara otostop çekmek için kolunu yorgun argın kaldırmaya çalışırken. Muhtemelen size belirli bir cevap veremeyecektir. Çünkü kendisini o maceraya öylesine kaptırmıştır ki, onun için yaşam o an için macerasından ibaret olmuştur. Yaşamı bir an için otostop çekmek için ağrıyan kolunu kaldırmaktan ibarettir, bir an için de yolda yürürken ayağındaki eski püslü ayakkabılara göz attığında. Bu anlık mutlulukların ve maceranın bir hayat biçimi haline getirilişinin öyküsüdür Yolda.

    Kitabın konusundan genel ve somut olarak bahsedecek olursam, Kerouac'ın bir gezgin olmasını, bu süreçte yaşadığı şeyleri ve arkadaşı Neal'ı anlatıyor. Ama elbette ki daha önemli olan şey kitabın benim üzerimdeki etkileri. Maceraperest ruhlar kendilerini en iyi kendi maceraları üzerinde iken ifade ederler. Yapmayı en sevdiği şeyleri yaparken onların yazdıkları yazıların edebi değeri gerçekten olağanüstü oluyor. Tıpkı Evliya Çelebi'nin gezilerini yaparken yazdığı yazılarının çok içten, gerçekçi ve samimi olması ya da Thoreau'un doğada iken yazdığı düşünce yazılarının çok hoş bir derinlik ile harmanlanmış olması gibi. İşte bu yüzden yazarların günlüklerinin bile okunması, o yazarı anlamaya çabalama adına çok önemli bir noktadır.

    Romanda anlatılan olayların tamamı elbette ki genel olarak tamamen bir yolculuğu içeriyor. Bu açıdan eserden biçimsel olarak da bahsetmek istiyorum. Hikaye, sanki yolculuğun o olağan ama heyecanlı hareketliliğini yansıtması için bir çırpıda yazılmış gibi görünüyor. Tıpkı tüm metni Kerouac ayakta, koşarak yazmış gibi hissediliyor o yüzden. Metinde hiçbir paragraf yok. Hikaye ifade edildiği şekilde toplam beş kitaptan oluşuyor. "BİRİNCİ KİTAP, İKİNCİ KİTAP..." şeklinde bazı yerlerde ibareler var, ama o ibareler bile paragraf konulmadan yerleştirilmiş. Eğer normal bir metin gibi paragraf ve bölümler konularak yazılmış olsaydı bu eser, paragrafın getireceği en ufak bir boşluğun metindeki koşuşturma ve hareketlilik hissini dağıtacağına, yok edeceğine emin olabilirdiniz. Tabii durum böyle olunca kitabı siz de sanki koşarak, bir anda okuyorsunuz. Okurken sıkça yaşadığım duygular, kitabın kendini okutmasını fark etmem ve bu koşuşturmacaya katılıp, kendimi kaptırdığımda okumuş olduğum sayfa sayısının çokluğuna bakarak şaşırmış olmamdı.

    Otostop kavramının hayattaki sıcak karşılığına sıkça dikkat çeken Kerouac, otostopu, her yaptığında onlarca insanla karşılaşarak insanın kendini daha da çok hayatta hissetmesini sağlayan bir eylem olarak görmüştür bir anlamda. Otostop çekerken tanıdığın yeni insanlar, yeni hayatlar. Bir anda oluşan samimi bir sıcaklık. Aslına bakarsanız otostopta iki seçenek vardır. Ya sizi aracına alan kişi sizi hoşgörü ile karşılar ve hemen kaynaşıp samimi sohbetlere dalarsınız ya da yol boyunca gideceğiniz yere kadar tedirgin bir suskunluk olur. Aynı zamanda Kerouac'ın dikkat çektiği çok önemli bir nokta daha var. İnsanın kendisini, hayatındaki değişiklikler nedeniyle tanıyamaması durumu. Rastgele meydana gelen olayların sonucunda rastgele bir şekilde yaşanan durumların o rastlantısallığını hissetmenin vermiş olduğu düşünceler ve o haz. Bu gerçekten insan için oldukça yoğun bir duygu durum değişikliği. Jack'in hayatının büyük bir kısmı 'yolda' geçtiği için, zaman zaman kendine bir benzin istasyonunun tuvaletindeki ya da bir pansiyonun koridorundaki aynadan baktığında kendini bir anlığına tanıyamama hissini çok iyi ifade etmiştir. Bu açıdan hikayenin birçok yerinde şu gibi cümlelere rastladım: "Ben burada ne arıyorum?" ya da "Benim burada ne işim var?" gibi. İnsanın kendini yaşamda kaybedip (en azından kendi istediği ve zevk aldığı bir yaşamda) tekrardan kendini bulduğu anda yaşadığı his paha biçilemez olmalı.

    Konumuzla ilgili güzel bir resim: https://hizliresim.com/XML1O7

    Kerouac aynı zamanda dediğim gibi çok gerçekçi bir metin oluşturmuş. Özlü ve havalı sözlerden uzak bir metin yazmış. Başka bir deyişle kitapta hikayenin gidişatında özlü sözler yazmak için ayrı bir çaba gösterilmemiş. Bazı yazarlar vardır, araya bir özlü söz sıkıştırmak uğruna konu bütünlüğünden uzaklaşır. Ama Jack bunu yapmıyor kesinlikle; hayatın onu zamanı gelip düşünmeye ittiği vakitlerde o anda aklından geçen şeyleri yalınlıkla ifade etmiş. Araya özlü söz sıkıştırmak mutlaka sonradan yapılan bir durumdur ama Jack'in yaptığı şey o anda aklından geçenleri ifade etmek, hiçbir süsleme kullanmadan. Bu türden bir yazı biçimi bir anlamda o süslü yazı biçimlerinden çok daha güzel ve değerli oluyor.

    Eserdeki tek hoşuma gitmeyen ve olumsuz olarak eleştireceğim yön, bazı bölümlerde abartılan bir cinsellik kavramının bulunması. Kitaplarda cinsellik kavramının bulunmasına karşı değilim yanlış anlamayın, cinselliği hayatından çıkarmaya çalışan, izlediği filmlerde ya da okuduğu kitaplarda görmekten nefret eden biri de değilim. Cinsellik de hayatın gerçeklerinden biri olduğu için realist eserlerde çok önemli bir işleve ve yere sahip, anlık olarak değil bütünlüğü sağlamak adına. Ama sizin de Yolda'yı okuduğunuzda şahit olacağınız üzere bunun bazı bölümlerde abartıldığını düşünüyorum. Bu bölümler yerine keşke Neal'den daha fazla bahsedilseydi diye düşünmedim değil açıkcası. En azından bunlara şahit olmak yerine Neal'i daha da fazla tanımak isterdim.

    Evet, peki kim bu Neal? Hikayenin neredeyse tamamını kaplayan o efsanevi Neal'den bahsetmemek de olmaz. Neal, Kerouac'ın en değerli en önem verdiği arkadaşı. Neal'ı bize çok aşina olan şu cümle ile tanımlayabilirim zannımca: "Çalışsa çok başarılı olur ama kafasını aylaklığa harcıyor". Tanıdık geldi, değil mi? İşte Neal tam böyle bir insan. Ama kime göre neye göre aylaklık ya da aylaklık nedir, o tartışılır. İlk başta bahsettiğim üzere, insanın hayallerinin büyük olması önemli değildir bana göre. İşte bunun en güzel örneklerini Neal verir bize. Bir trene kaçak bir şekilde binip, trenden en eğlenceli bir biçimde atlamak, arkadaşları ile küçük çocuklar misali koşu yarışı yaparken diğerlerini yarışta geçmek, bir araba ile zifiri karanlık bir vadideki otoyolun ortasında tüm farları söndürerek bir saat boyunca durmak , ülkenin tüm tuvaletlerindeki duvarlarda ve tuvalet kapısında yazan yazıları birbirleri ile karşılaştırmak, bir ormana girip yarı çıplak bir vaziyette toprağa uyumak üzere uzanmak... İşte bunlar Neal'ın gerçekleştirdiği hayallerinden bazıları. Kuşkusuz bu hayallere ve hayattan haz almaya o denli bağlı bir insandı ki çoğu insanın büyük hayallerini gerçekleştirirken alamadığı zevki Neal bunları gerçekleştirirken kolaylıkla alıyordu.

    Ama bilirsiniz, bu türden insanlar diğer insanlara göre hayatı çok daha güzel yaşadıklarından dolayı mıdır ya da sosyal yaşantılarında aşırıya kaçan tipler oldukları için midir, insanlar tarafından bir süre sonra dışlanıyorlar. Neal'ın hayatı karşılama biçimi olan o çılgınlığı kavramayan birçok insan onu terk etmiş, onunla iletişimini kesmiştir. En yakın sandığı arkadaşları olsun, evlendiği kadınlar olsun herkes onu yarı yolda bırakmış olmasına rağmen, Neal halen daha bir çocuk gibi ya da Kerouac'ın ifadesiyle "bir melek gibi" mutludur. Neal aslında içinde 'delirmiş bir zeki insanı' barındıran birisidir bana göre. Hikayenin bir bölümünde Neal arabayla son sürat otobanda giderken karşıdan gelen bir kamyonun önüne doğru sürmeye başlar, karşı şeride geçer, son anda kaza yapmalarına ramak kala bir anda direksiyonu kırar, doğru şeride girer ve o anda kahkahalara boğulup arabadaki dostu Jack'e ve arka koltuktaki yüzü kireç gibi olmuş insanların yüzüne bakar. Aslında bu ona göre bir testtir. Hayatı çeşitli mini denemeler, mini testler ile yaşamayı seven biridir Neal. Ölüm korkusunu da bu şekilde test etmiş, insanların ölümden ne kadar korktuğunu görünce kahkahalara boğulmuştur.

    Neal aslında potansiyel olarak olağanüstü bir zihinsel enerjiye sahip bir insandır. Bazen şunu düşünüyorum; eğitimsiz ama zihni karmaşıklıkla dolu bazı insanlar (Neal gibi) eğer düzgün eğitim almış olsalardı modern dünyanın Einstein'ları haline gelirlerdi belki de. Bu açıdan Kerouac, Neal'i de şöyle tanımlıyor: "...her zamanki gibi sorun, coşku ve hız yumağıydı.". Ama yine de Neal'in kendisine en çok haz verecek olan frekansta yaşamış olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bir önceki gibi düşünceler bu anlamda yersiz oluyor. Kitabı bitirince ilk işim Neal'i görmek için onu internette araştırmak oldu. İncelememin sonlarına doğru Neal'in birkaç fotoğrafını sizinle paylaşmak istiyorum:

    https://hizliresim.com/nQL68l
    (Soldaki Neal, sağdaki Kerouac)

    https://hizliresim.com/v6n21v
    (Neal)

    Ayrıca Siren Yayınları'nın da çevirisinin oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Orijinal metin olduğu gibi aktarılmaya çalışılmış, kelime oyunları, tekrarları bile en benzer şekilde dilimize çevrilmiştir zannımca. Yolda, gerçekten de döneminin hakkını vermiş, o döneme damga vurmuş ve Beat Kuşağı gibi akımlar için tetikleyici eserlerden biridir. Bu koşuşturmaya Neal ile birlikte katılmak olağanüstü bir heyecan olacak sizin için...
  • Bizim ülkemizin en büyük probleminin eğitim olduğu , bunun çözümünün de bütçeden en büyük payı ayırmak olduğu gibi bir yanılgı hakim. Oysa sadece eğitimin değil, ülkenin lokomotifi bence öğretmrndir. Gücünün sınırı, tahminlerin çok üstündedir.
  • 82 syf.
    Sokrates M.Ö 469- 399

    Bugün yeniden 2500 yıl kadar öncesine gittim. Sokrates savunmasını yaparken ilgiyle dinledim onu, tiksinerek baktım Meletos'a, Anytos'a, Lycon'a... Sonra halka çevirdim bakışlarımı, savaşlardan yorgun düşmüşlerdi. Öfkeli, hoşgörüsüz, öz güveni yitikti her birinin. Uykuydu tek becerdikleri, ah bir de rahat bıraksa onları şu at sineği... Ne kadar karmakarışık konuşuyordu. Hep sırtlarını yasladıkları tanrıların güvenilir olmadığını söylüyor, başka bir tanrıya çağırıyordu onları. Kimdi bu Tanrı? Ah baldıran zehri ile ölüme mahkum olsun bu lanet at sineği? Hem değişim bir ölümdü, ve yeniden doğum! Kim uğraşacaktı bütün bu süreçlerle... En iyisi bilgiçlik taslayıp sorumluluktan kaçmaktı.

    At sineği mahkeme salonunda gezinen bu düşüncelerin farkındaydı, ama dimdik durdu! Oldukça cesurdu, sussa belki de yaşayacaktı. Ama o suskun kaldığı bir yaşamı ölüme tercih ederdi. Çünkü derdi ki: "Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez!" Mahkeme salonunda da sorguladı. Adeta ölüm fermanına büyük bir gururla imzasını attı. Ölümü de yaşam gibi karşıladı. Hâkimler karşısında hiç eğilmedi. O gün bize ve tarihe güzel notlar bıraktı. Bu notların hepsini Platon yazıya geçiriyordu, o da Sokrates'in sevenleri gibi kederliydi. Sokrates ise son demlerinde bile felsefe ile sarmaş dolaştı. Mahkemede sofistler gibi nutuk çekmedi. Yine soru, yanıt biçiminde insanları kendi gerçeği ile yüzleştirdi. Onu anlayanlar çırılçıplak kaldı salonda. Çünkü bilgisizliğinin farkına varmışlardı yine. Bilgin ve bilge bir insan olmanın sırrına ermek istiyorlardı direne direne. Sokrates düşmanları ise bilmediklerini bilmiyorlar, bilgiçlik taslıyorlardı her seferinde.

    Sokrates'in insana ve yaşama bıraktığı miras elbette sınırlandırılamaz kalıp tümcelerle. Ben sadece, o salonda oturan sıradan bir Atinalı olarak neler alabildim, işte bunu paylaşmak istiyorum: Bir insanı yargılamak için bilgi gerekir. Bilgi erdemdir. Erdem ise tarafsız olma koşuluna bağlıdır. Tarafsızlık da düşüncelerin özgürce dile getirilmesine gösterilen tutum ile yansır gerçeğe. Ölüm de tıpkı yaşam gibidir. İyi ve kötü gibi kesin bir bakış açısıyla yaklaşmamız yanılgı olur. Sokrates: "Bilmediğiniz bir şeyi bildiğinizi sanmak gerçekten utanılacak bir bilgisizlik değil midir?" Bilgisiz olduğumun bilincine böylece bir kez daha vardım. Bilgi sınırsızdı, uçsuzdu, biçim değiştiriyordu, durağan değildi. En fazla tenime değen yel gibi varlığını duyumsayabilirdim, ama bilgiyi sonsuza kadar avuçlarımda tutamazdım. Yine de Sokrates kanıma girmişti işte, koşmalıydım peşinden bilginin. Önce bilgin, sonra bilge bir insan olabilmek için. Sokrates'in siyasete yönelik tavrı ise bana oldukça yakın geldi: "Ben siyasetle uğraşsaydım çoktan yok olurdum. Ne size, ne kendime bir iyilikte bulunamazdım." diyordu. Evet, evet dedim orası bir bataklık, yolu düşen kirlenmeden çıkamaz. Sokrates burada her koşulda insan olmanın ve insan kalabilmenin şifresini de veriyordu. Ah keşke tutup kolundan onu 21 yüzyıla getirebilseydim. Nasıl sinir ederdi bizi değil mi? Ama salt sinir etmekle kalmaz çıkmazlara sürüklenen insanın yanında olurdu. Bakın şu sözlere: "Asıl mesele ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır." Bir tümcesinde de diyor ki " Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım." Hepimizin özeti sanki, bütün insanlık tarihinin, çoğunluğun, yoksul çoğunluğun... Ama bunda dert edecek bir şey yok, haydi Atina'da hatta Agora'da çıplak ayaklarımızla yoksulluğumuz ile kıvançla Sokrates'in önderliğinde erdemin izinden gidelim. Hem Anadolu'ya da basarız adımlarımızı. Durdum ve düşledim. Müthiş! Sokrates'in bana kattıklarını anlatmaya devam! Mesela artık beni üzenlere kızacağımı sanmıyorum. Çünkü onlar en büyük kötülüğü kendilerine yapıyorlarmış da haberim yokmuş. Başka birine yanlış yaparak kendi ruhlarına zarar veriyorlarmış, yazık. Ah zavallılar! Tarih sizi ne kötü anımsayacak. Evet Meletos ve yandaşlarına diyorum. Sokrates'i ölüme sürükleyen hakimlere bir de? Hangisinin adı kaldı ki? En büyük kötülük kendilerine. Bu kişisel tarihimizde de böyle. Sevdiklerimizi hep gülerek anımsarız, adını bilinç tarlamıza kazırız. Ya sevmediklerimiz, bize fenalık yapanlar! Onlar unutulmaya mahkumlar...

    Artık Sokrates ile vedalaşma zamanı geldi. Bakın, bakın ne diyor bize: "Artık ayrılmak zamanı geldi. Yolumuza gidelim. Ben ölmeye, siz yaşamaya... Hangisi daha iyi? Bunu Tanrı'dan başka kimse bilemez."

    Ve baldıran zehiri, bana, sana, ona,