• - Batı'dan ve bizden başlıca neleri okudunuz? Üzerinizde en çok etkisi olan yazarlar hangileridir?
    - okumayı severim, çok okurum. Bunu söylemek bir çeşit övünmek midir, bilmem. Kimileri hiç okumadiklarini söyleyerek övündüklerine göre. Batı'dan olsun, bizden olsun beğenerek okuduğum, severek okuduğum yazarlar vardır. Dostoyevski, Gide, Montherlant, Camus, Sartre, Simenon, Huxley, Joyce, Green, Capote, Sait Faik, Vüs'at O. Bener, Nezihe Meriç gibi. Benim bir de hayranlıkla, hatta kıskanarak okuduğum iki yazar vardır: ÇEHOV, FAULKNER. Okuyanı anlattıkları ortama kativeren, onu yarattıkları kişilerin yaşayışına, duygularına ortak eden bu iki sanatçı, söz sanatının ereği buysa, varmışlar bu ereğe. Görece bu yargılar biliyorum ama söylemeden edemedim. İşte çok sevdiğim ozanları saymadan da edemiyeceğim: F.H. Dağlarca, B.Necatigil, M.Eloglu, E. Cansever, T. Uyar, C.Sureya.
    Yusuf Atılgan
    Sayfa 138 - Can Yayınları 1. Baskı 2018
  • Kitaptan bahsetmeden önce yazar hakkında bilgi vererek başlayacağım ve incelememi de okuduğum diğer kitaplarıyla kıyaslayarak gerçekleştireceğim. Bu sırada kitapların içeriğinden sözetmem gerekecek ve bununla ilgili de gerekli uyarıyı yapmış olayım.

    Öncelikle Tanpınar (benim şahsi görüşüm) Türk edebiyatı konusunda karşıma çıkan en derinlikli, en büyük eserleri yazan, üstelik de bunu kitaplarını okuduktan sonra hiç şüphesiz korkmadan söyleyeceğim bir yazardır. Zaten o bu usta romanlarla kalmamış, ileride okuyacağım hikayeleri, denemeleri, edebiyat incelemeleri, şiirleri ile de edebiyatımızda her türde tanınmış adamdır. Ne yazık ki unuttuğumuz veya gerekli değeri vermediğimiz bu eserleri yazan Tanpınar gibi edebiyatımızın her dalında uzmanlaşmış kişilere çok nadir rastlarken, son 26 senelik edebiyatımızın da YERLERDE SÜRÜNDÜĞÜNÜ maalesef üzüntüyle görmekteyiz. Postmodernizmin kuşatması altında her türlü gerçeklikten kopmuş, iki kelimeyi yan yana getiremeyen, anlatım bozukluklarıyla dolu metinleri karşımıza edebiyat harikası olarak çıkaran piyasacı güçlerin mahvettiği bu sanat dalı, zamanında Tanpınar gibi ustaları bünyesinde barındırdığı için, onların yüzü suyu hürmetine ayakta durmaktadır! Vedat Türkali, verdiği bir röportajda ''Sanatçı ya iyi olmalıdır, ya çok iyi olmalıdır, ortada kalırsa sanatçı olmaz'' demişti. Oysa şimdi ortanın altında kalan sözde yazarların ustaca kullanılan pazarlama teknikleriyle sanatımızı işgal ettikleri ortadadır. Ama o yazarların ve o kitapların, Tanpınar'ı bilen, okuyan bir kişi nezdinde hiçbir değeri yoktur, bunların hepsinin dolandırıcılık olduğunun farkındadır. Buna da Tanpınar okuyucusunun imtiyazı diyelim. Gerçekten o dönem yaşamış yazarlarımız bizim şu durumumuzu ve düştüğümüz noktayı görselerdi, acaba ne derlerdi? (Kusura bakmayın, Tanpınar okuduktan sonra sağa sola çatmadan olmaz :D) Konuyu fazla dağıtmadan en sevdiğim yazarı daha derinlemesine inceleyelim.

    Tanpınar'ın eserlerinde ortak temalar hiç kuşkusuz yıkılan hayaller, kavuşamayan aşıklar, karakterlerin ve dönemin huzursuzluğudur. Daha çok da dönemin huzursuzluğu, yabancılaşma. Çünkü o bence bir ''kesit yazarı''dır. Bunu neye göre söylüyorum? Huzur, SAE, Sahnenin Dışındakiler kitaplarına dayanarak edindiğim izlenimlere göre. Kesit yazarı dememin sebebi ise, mutlaka karakterler üzerinden belirli zaman kesitlerini ele alarak elde ettiği bu parçaları birbiriyle kıyaslamasıdır. Bunu bize sanki bir veya birkaç karakterin olayıymış gibi anlatırken, halbuki arka planda dönemi anlatmakta, bu zaman dilimlerini kıyaslamaktadır. Bundan dolayı anlattığı karakterlerden biz sanki onların duyguları ön plandaymış zannederiz. Halbuki dönem anlatılmaktadır. Örneğin Huzur'daki Mümtaz, kendi geçmişiyle ve o geçmişin yarattığı ıstıraplarla kavrulurken, bu Mümtaz'ın sorunu değil, o dönemde yaşayan Türk aydınının bunalımıdır. Benzer şekilde SAE'de de, Hayri İrdal'ın peşine takıldığı Halit Ayarcı'nın maceracı fikirleriyle ani yükseliş ve düşüşü, kendi talihi ya da hatıraları değil, cumhuriyetten önce ve sonra toplumumuzun aldığı durumdur. İnsanların şahsi hayatları(anı, hatırat biçiminde) üzerinden topluma mesaj göndermesinin, Sahnenin Dışındakiler kitabını okuduktan sonra Tanpınar'ın romanlarının tipik özelliği olduğuna iyice emin oldum.

    Benzer bir durumu aynı şekilde esas konumuz olan Sahnenin Dışındakiler'de de gördüm. Cemal Bey'in anıları vesilesiyle işgalden önce ve sonra İstanbul'u anlatan nefis bir eserdir. Böylelikle Tanpınar'ın sadece yazar olduğuna değil, aynı zamanda mükemmel bir sosyolog, psikolog olduğuna da hükmettim. Onun gerçekliği dolaylı yoldan aktarması da bende ayrı bir tat bıraktı. Cemal'in işgalden önce İstanbul'da geçen çocukluk yılları, bulunduğu mahallede ve tüm İstanbul'da toplumun dışarıya kapalı vaziyetini, adeta sıkışmışlığını anlatır. Aynı zamanda şehrin mimarisine kadar yansıyan siyasi hadiselerin merkezi olan İstanbul, sahnenin içidir. Ortaya çıkan her siyasi hadise, ilk önce İstanbul'da vuku bulur, sonra Anadolu'yu etkiler. Hadiselerle çalkalanan İstanbul'da Osmanlı'nın diktatörlük havası esmekte, muhalif yazarlar(Ekrem Bey gibi) tevkif edilmekte veya sürülmektedir. Fakat Cemal'in İstanbul'dan babasının tayini hasebiyle 6 senelik ayrılması, birinci zaman kesitini sona erdirir. Dönüşünde ise Cemal, büyük bir sürprizle karşı karşıyadır. İstanbul işgal edilmiş, gene benzer bir diktatörlük havası esmekte ise de, eski İstanbul'dan eser kalmamıştır. Çünkü artık İstanbul sahnenin dışıdır. Bu sefer hadiseler Anadolu'da gerçekleşmekte, İstanbul'u ise etkilemektedir. Çünkü artık esas milli mücadele Anadolu'da olup, İstanbul ise seyirci kalmaktadır. Bu dönüşümde İstanbul Hükümetinin hainliğinin, menfaat peşinde koşan devlet adamlarının ve savaş zenginlerinin(İbrahim Bey gibi) payı çok büyüktür. Seyirci kalmaktadır dedim ama kitapta böyle denilmesine karşın İstanbul halkının büyük çoğunluğunu yiyip bitiren sefalet ve yoksulluk içinde nasıl teşkilatlanarak Anadolu'daki mücadeleye destek verdiğini de göz ardı etmemek lazım gelir. Nitekim Cemal de gelir gelmez, etrafını milli mücadele şuuruyla yanıp tutuşan tanıdıklarının sardığını görür ve o da bu uğurda mücadeleye katılır. Büyük bir kısmını çocukluk yıllarından bildiği bu tanıdıklar, sanki o zamanlarda bu anı bekliyormuş gibi her biri kendi köşesinde iken, şimdi ortaya çıkmış ve mücadeleye atılmışlardır. Ancak Cemal Bey'in uğraştığı sadece bu meseleler olmaz. Cemal Bey aynı zamanda çocukluk aşkı Sabiha'ya da özlem duymaktadır. Sevmeden evlenmiş olduğu Muhtar ve kendi ailesinin düştüğü durum, Sabiha'yı bu 6 senede perişan etmiştir. Cemal'le buluşurlar, eski zamanın özlemini ve ferdi sıkıntılarını dile getirirler. Ancak bu aşk yine de nihayete ermez(Nasır Paşa'nın öldürülmesi ve Sabiha'nın ortadan kaybolması, Muhtar'ın Sabiha üzerindeki baskısı bunda büyük etken olur), tıpkı Huzur'daki Mümtaz'la Nuran'ın aşkı gibi... Toplumsal meseleler artık Cemal'in kafasını daha çok meşgul etmekte, onu Sabiha'dan uzaklaştırmaktadır. Mümtaz'la Nuran'ın ilişkisini sona erdiren de Suat'ın ölümü olayı gibi gözükse de, bence yine benzer şekilde toplumsal meseleler, bunalımlardır. Bundan yola çıkarak Tanpınar romanlarında aşk unsurunun sadece bir motif olduğunu, onun arkasında gene toplumsal ilişkilerin bulunduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca gerek Huzur'da, gerek Sahnenin Dışındakiler'de ''Mahur beste'' ile eski musikiye ait bazı unsurların da motif olarak araya serpiştirildiğini de görmekteyiz. Böylece gene bir ferdi bunalımın başlangıcında kitap sona erer. Yine Tanpınar romanlarında görülen bu kötü sonlar da onun romancılığının tipik özelliğidir.

    Tanpınar'ın bu eserini okurken çok defa Halide Edip'in Ateşten Gömlek kitabıyla benzerlik kurdum. Aynı zamanda SAE'de işlediği yabancılaşma temasıyla da bana daha önce Abdülhak Şinasi'nin Fahim Bey ve Biz eserini hatırlatmıştı (tabi o biraz daha Tanpınar karşısında zayıf kalıyor).

    Esas konusunu Sahnenin Dışındakiler olarak belirlediğim, ama Tanpınar'ın diğer eserlerinden ve yazarlığından da bahsettiğim, ayrıca günümüz edebiyatına da bu vesileyle çatma fırsatı elde ettiğim incelemenin sonuna geldik. İncelemeyi bitirirken detaylı bir okuyucunun, özellikle Türk edebiyatı konusunda yüzeysel kalmayacak eserler okuyanların dikkatinden kaçmayan bir yazar olduğunu düşünüyorum Tanpınar'ın. Ama okuma alışkanlığını yeni edinenlerin, ya da Tanpınar'ın uzun karışık cümlelerine, eski diline alışık olmayanların daha başka eserlere yönelmeleri gerekiyor. Zira Tanpınar romanını ancak Tanpınar okuyacak adam okumalıdır.
  • Elimde 'Cam ırmağı Taş gemi', Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü olan kitabımız, hakikaten ödülü hak etmiş..Fakat derseniz neden 8 puan, son kısım gülibrişim tazarrusu olmayadabilirdi. Hikâyeleri okumak yetiyor okuyucuya bence. :)

    Bilenler bilir kalemini apayrı sevdiğim yazarlardan biridir, bazen birine tavsiye ederken 'dilinin ağır olduğunu' söyleyenler oluyor, bu yüzden okumayı pek istemeyenler.. Belki de doğru kitaptan başlamak en guzeli diye dusunuyorum.. Yanii ki  Nazan Bekiroğlu hiç okumamışsanız bu kitaptan başlamayın, sebebini ileriki kısımlarda anlayacaksınız. :)

    Birazcık yorgunum fakat tatlı bir yorgunluk bu, çünkü bende yazarla birlikte gezindim, bazen bir ağaç altında dinlendim onunla.. sonra tekrar kalktım, bir hikayenin sonuna şahit olurken bi başka hikayenin ortasında buldum kendimi..

    İç içe geçmiş 5 hikâyeden oluşuyor, aslına bakarsanız sadece bu kitapla sınırlı kalmıyor,2002  yılında yazdığı İsimle ateş arasında ( ki o da şahanedir) adlı kitabın kısmen devamı kısmen hikâyenin arka yüzü niteliğinde. Bu yüzden eğer birinden başlayacaksanız o Cam ırmağı taş gemi olmasın :)

    En sevdiğim hikâyelerden biri ' Kül rengi küçük kuş' oldu..Çünkü o sevdiğinin halihazırına talip.Nedensiz nasılsız..
    Sonra bir de Cam ırmağı Taş gemi yok mu?..sevmesem olmazdı.Bakın yazar nasıl anlatıyor:

    Cam ırmağı Taş gemi koydum bu kitabın adını bütün itirazlara kulaklarımı tıkayarak. Değil mi ki kimi taş gemi oldum cam ırmakların üzerinde yüzmeye kalkıştım; kimi cam ırmak oldum taş gemilerin bağrımda yüzmesine alıştım. Ama her halde de sadece cam ırmağın değil taş geminin de kırıldığına tanığım. Vee Netice:  Cam ırmağında taş gemi yüzdürmeyi bir türlü başaramadım. Sy:198

    Numan hayatı kelâmla seven tuketen belki, 'aşkı kelimelerin mizanında tartan'.sy:218
    Ve bütun karanligiyla Nihade. Isimle ateş arasindaki Nihade ve Numanı burada da buluyoruz.
    Kitabı bitirmeye yakın düşündüm, kendi kendime ne çok aşkı, yangını, acıyı izliyor dedim..sizce de öyle değil mi?
    "Çok usandım kendi aşkımda değil başkalarının aşkında sınanmaktan" dedi yazar...sy:244



    Tavsiye ederim :) Keyifli ve 'nitelikli' okumalar..
  • Yuzlerce yil önce büyük bir okçu yasarmis Japonya'da.
    Ulkenin en keskin nişancisiymis ve yayini gerdi mi hiçbir sey kurtulamazmis elinden.
    Bir süre sonra basariya doymuş ve zaferlerini geride birakarak daglara gitmis.
    Yillarca orada tek başına yaşamış.
    Yeni kuşaklar ardi ardina ok atma sanatında uzaklaşıyor,görülmemiş teknikler geliştiriyor ve okullarda egitim goruyorlarmis.
    Bir gun akillarina gelmiş,Eskiden böyle bir usta vardı,acaba ne yapiyor dağların başında?"diyerek onu ziyaret etmeye karar vermişler.
    Bir ogrenci grubu sarp daglara tirmanmis ve gunlerce aradiktan sonra artik yaslanmis olan buyuk ustayi bulmus.
    Usta bir kayanin üstüne oturmuş,kartallari seyrediyormuş.
    Ogrenciler kendilerini tanitip,saygilarini sunmuşlar ve sonra ellerindeki modern ok ve yaylari gosterip ne dusundugunu sormuşlar.Onun zamanindaki ok ve yaylarla kiyaslamasini istiyorlarmis.Usta buyuk bir hayretle kendisine uzatilan ok ve yaya bakmış ve sonra "Bunlar ne?"diye sormuş.
    Öğrenciler önce şaşırmışlar,usta alay ediyor sanmışlar.
    Daha sonra ustanin ok ve yay gereclerini gercekten unuttugunu anlamislar.
    Çünkü usta artik gözüyle kartal avlamanin peşindeymiş,butun araclari ortadan kaldırmış.
    Amacina ulasmak icin araciya ihtiyaci yokmus!

    Yasar Kemal'in son romanindan bolumler okuyunca cok sevdigim bu Japon hikayesi aklima geldi.
    Bizim buyuk ustamiz da roman hilelerini,yazis tekniklerini ve dil kurallarini aşıp,büyük bir safliga ulaşmış.
    Gözüyle kartal avliyor artik.
    Yaşar Kemal Kartal Avliyor-Zulfu Livaneli

    Aslinda cok zor bir işe soyundugumun farkindayim ama bir yerden baslamam gerekiyor.Benim okuyup size tanitmak istedigim kitap Omer Zulfu Livaneli'nin
    " Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal" adli eseri.Zulfu Livaneli kitabi hazirlarken Yasar Kemal gibi evrensel bir yazarı,şairi ve kirk dört yillik dostunu kaybetmenin acisindan,Yasar Kemal'i kaybetmenin hayatinda yarattigi boşluktan ve böyle buyuk bir yazari,can dostunu anlatmanin guclugunden söz ederek basliyor önsöze.
    Eser üç bölümden oluşuyor.

    Birinci bölümde Zülfü Livaneli Yaşar Kemal ile kirk dört yillik dostluğundan geriye kalan anilarla ve Yaşar Kemal'i tanimis,yazarla zaman gecirmis,ayni ortamlari paylasmis,yazarin yakin dostu olmus olmanin sağladığı izlenimlerle Yaşar Kemal'i butun içtenliğiyle anlatiyor. Zulfu Livaneli'nin birinci bolumdeki :"Kültür Çölünde Bir Nehir,Siyasi Duruşu,Kıskançlık Denilen Dert,Yasar Kemal Üstüne Bir Konuşma,Yaşar Kemal ve Turk Halkinin Epopesi" baslikli yazilari,Yaşar Kemal'in yerelden evrensele evrilen yazarlik seruveni, evrensel bir yazar olmasini saglayan koşullar ve yazari besleyen kaynaklar,yasantilar ve kişiler,yazarlar hakkinda anilariyla da zenginlestirdigi bilgiler veriyor.Zulfu Livaneli Yaşar Kemal'in eserlerini nasil bir bakis acisiyla nasil bir algiyla olusturdugunu kimi zaman kendi dusunceleriyle,kimi zaman da Yasar Kemal'in "Agacin Çürüğü,Baldaki Tuz,Ustadir Ari,Zulmun Artsin "adli eserlerinden alintilara yer vererek anlatiyor.Yasar Kemal'in Fransiz Gazeteci Alain Bosquet ile yapmis oldugu görüşmelerin yer aldığı "Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor-Alain Bosquet Ile Gorusmeler" adli eserden alintilara da yer verdiği ilk bolumdeki yazilarinda Zülfü Livaneli kimi zaman Yaşar Kemal hakkindaki görüş ve dusuncelerini acikliyor,Yasar Kemal'le gecmiste yasadiklarini anlatiyor; kimi zaman da Yaşar Kemal'in eserlerinden yaptigi alintilarla Yaşar Kemal'in kendi ağzından yazarin sanat,siyaset,doga,ekoloji,kültür,yasam,edebiyat,yazarlik,siyasi tarih gibi konulardaki dusuncelerine yer veriyor.Ilk bölümdeki yazilarinda Zülfü Livaneli Yasar Kemal'in farkli yönlerini anlatirken daha cok insani yönüne ve kendisiyle dostluguna vurgu yapiyor.Zulfu Livaneli Yasar Kemal'le tanismalarini,Yasar Kemal'in Eşi Thilda Kemal'le olan iliskisi,Thilda Kemal'i kaybetme surecinde yasadigi acilar,icine düştüğü boşluk ve bu bosluktan cikma surecini yakin tanikliginin da sagladigi ictenlikle anlatiyor.Yasar Kemal'in siyasi gorusunu de dile getiren Zulfu Livaneli Yasar Kemal'in dostlariyla,yazar arkadaslariyla ve halkla olan iliskilerinden soz ederek anlattigi yazarin insancilligini,doga sevgisini,Cukurova'ya olan bagliligini,baris yanlisi olusunu ve Yasar Kemal'e dair daha pek cok ayrıntıyı anilariyla destekleyerek anlatiyor.Zulfu Livaneli kitabin birinci bölümünü Fransa'nin etkin gazetelerinden Le Monde'in Pazar Eki'nde Altan Gokalp'in Yasar Kemal'le yaptigi konusmayla"Turk Halkinin Epopesi" bitiriyor.
    Zulfu Livaneli kitabinin ikinci bolumunde kendi anilarina yer verdigi "Sevdalim Hayat"adli eserinden alintilarla zenginlestirdigi Yasar Kemal'le gecmis yasantilarina,dostluklarına,Yasar Kemal'e iliskin tanikliklarina yer veriyor, bizlere Yasar Kemal'le ve Yasar Kemal'in yasamiyla ilgili ilginc,zevkle ve ilgiyle okuyacagimiz kimi komik kimi hüzünlü detaylar sunuyor.
    Kitabin üçüncü bölümünde Zulfu Livaneli 1992-2012 yillari arasinda, Yasar Kemal'e iliskin yazmis oldugu kirk bir yaziya yer veriyor. Zulfu Livaneli bu yazilarinda Yasar Kemal'in Der Spiegel dergisinde yayinlanan "Zulmun Artsin" başlıklı yazisi nedeniyle DGM'de yargilanma surecine,Yasar Kemal'in dunya capinda aldigi oduller ve nişanlara,Yasar Kemal'in Nobel Odulu'ne aday gosterilmesi ve bu surecte yasanan gelismelere,Yasar Kemal'in otuz dile cevrilen ve cesitli ulkelerde yayınlanan eserlerinin niteliklerine,Yasar Kemal'in yerelden evrensele yazarlik seruvenine iliskin kendi görüş ve dusuncelerine yer veriyor ve bize Yaşar Kemal'i pek cok yonuyle tanima şansı veriyor.Yukarida alintiladigim ve yazima giris yaptigim "Yasar Kemal Kartal Avliyor" baslikli 20 Kasim 1997 tarihli Yaşar Kemal'in yazarliginin geldiği son noktayi anlatan harika yaziyla son buluyor üçüncü bölüm.

    Zülfü Livaneli üçüncü bölümden sonra Yasar Kemal'in kisa özgeçmişine ve Yaşar Kemal'le cekildikleri fotograflara,Yasar Kemal'in 9.5.1977 tarihinde Stocholm'den Abdi İpekçi 'ye yazmis oldugu mektubun orijinal metninin fotografina,Yasar Kemal'in yasantisini yansitan fotograflara yer veriyor.Kitap Yaşar Kemal'in Yasamindan Bir Seçki bölümünün ardindan "Yaşar Kemal'in Eserleri" bolumuyle son buluyor.
    Kitap hakkinda elimden geldigince detayli bilgi vermeye çalıştım ama kitap Yaşar Kemal hakkinda o kadar cok bilgi ve yasanti barindiriyor ki kitabi burada butun detaylariyla anlatmam gercekten imkansiz.
    Ülkemizin yetistirdigi onemli değerlerden biri olan Yazar,Şair,Düşünür Yaşar Kemal'i daha yakindan tanimak ve hakkinda daha fazla bilgi edinmek istiyorsaniz,Yasar Kemal'in kirk dort yillik dostu Zülfü Livaneli'nin anilariyla ve Yaşar Kemal hakkindaki düşünceleriyle kaleme aldigi bu eseri mutlaka okumalisiniz.Ben Yasar Kemal'i ve eserlerini sevdigimden eseri ilgi ve zevkle okudum.Sizlerin de eseri zevkle okuyacaginizi düşünüyorum.
  • Frida ve çektiği acılar.. Dün Turhan Yıldırım abi ile konuşurken Mario Levi'nin çok güzel bir sözünü söyledi bana. "Mario Levi, şunu derdi. Derdi olmayan yazamaz. Mutluluğun edebiyatı olmaz diye. Yaşadığımız acılar, sıkıntılar yazmamıza sebep olur. Ondandır ki temel tüm yazılarımız bundan oluşur." Frida içinde bu geçerli Fridanın hikayesini okurken sürekli aklıma bu söz geldi. Gerçekten insan acı çekmeden büyük insan olamazmış.. Bir şeyler yaşaman lazımmış acı çekmen için..
    Dergide tabiîki sadece Fridanın hikayesi yok. En sevdiğim yazarlar ve şair de vardı. Kafka ve Milenanın aşkı, Behçet Necatigil'in şiiri. Stefan Zweig'in Satrancı.. Mükemmel bir sayı olmuş biraz geç okusam da olsun okudum zamanın neresinden dönsem kardır.=D keyifli okumalar..
  • George orwell ne yazsa okurum sanırım kalemi o kadar güçlü ki her hikayeyi başarılıyla tamamlıyor. Eleştirdiği konuları utopik fikirler ile gerçekliği birleştirip ortaya harika eserler çıkarıyor. Her kitabında yaptığı eleştiriler gösterdiği şeylerin ütopik olması bunu daha dikkat çekici yapıyor. Hayvan çiftliği konusu ve işleyişi o kadar iyi yazılmış ki size anlatması gerekeni çok net görüyorsunuz. Bin dokuz yüz seksen dört kitabı benim favorimdi ama hayvan çiftliği de kesinlikle onun kadar harikaydı. Gorege orwell için mutlu sonlar değilde gerçekçi sonlar var sanırım sonları en güzel yazan yazarlardan biri kesinlikle benim en sevdiğim yazarlar arasında. Eğer okumadıysanız kesinlikle başlayın derim. İlk defa George Orwell okuyacaklar için Hayvan çiftliği güzel bir başlangıç.
  • Öncelikle kitap için çok sevdiğim insan, güzel abimiz Mustafa A. hocaya sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Güzel bir yazar ve kitapla tanışmama vesile olduğu oldu. Bu sitenin okurlarına en büyük katkısı yeni insanları tanımanın yanı sıra yeni kitaplar ve yeni yazarlar tanıtması bence.

    Bir gün elimde Ömer Hayyam Dörtlükler -Rubailer- kitabıyla binaya girerken kargo arabasını gördüm. Artık kanka olduğum kargo görevlisinin (hep benim için gelir binaya) bu sefer getirdiği kitabın Semerkant olması değişik bir tesadüf oldu. Ben tabi kitabın Ömer Hayyam'dan bahsettiğini bilmiyordum. Kitabı tanıma amaçlı ilk sayfalara göz gezdirirken öğrendim ve acaba önce hangi kitabı okusam diye karar vermekte biraz zorlandım ancak önce hayat hikayesi sonrası şiirler diyerek bu yolculuğa adım attım.

    Seneler önce çok satanlara aldanıp alıp okuma salaklığı gösterdiğim İki Cami Arasında Aşk kitabından sonra gerçek kişileri anlatan tarihi roman okumamaya karar vermiştim. Demek ki neymiş tek bir kitapla büyük kararlar vermemek lazımmış. Tüm eğitim hayatım boyunca sayısalcı olmam ve sevmemem nedeniyle hep uzak durmayı tercih ettim. İlk kez tarih okurken sıkılmadım, sevdim ve benimsedim.

    Kitabın, ilk sayfasından itibaren sizi içine çeken masalsı bir havası var. O insanlar, o mekanlar, o mistik ortam o kadar başarılı tasvir edilmiş ki sanki size Semerkant sokaklarında dolaşıyormuş hissi yaşatıyor. Gökyüzünde uzanıp dokunabileceğiniz yıldızlar, adım başı çarpacağınız o eski insanlar, her şey tüm çıplaklığıyla gözünüzün önünden akıp geçiyor. Kendinizi romanın bir kahramanı zannetmemeniz imkansız.

    Kitap kurgusuyla harika ötesi bir tarih bilgisi sunuyor okuyucuya. Bazı kısımlarda çok fazla siyasi tarihe değinilse de konunun bütünlüğü açısından gerekli elbette.

    Beğendiğim yerleri yazmak istiyorum ancak spoiler olsun istemiyorum. Başta eski Semerkant dönemini daha çok beğendim. Ömer Hayyam ve Cihan aşkı favorim oldu. Ve diğer en beğendiğim kısım anlatılan gelenek görenekler. Hamile kadınların yabancılardan yiyecek alması. Beğenmediğim kısım ise Türklerden ve Türk imparatorlardan kötü şekilde bahsetmeleri oldu. Keşke o kısımlar olmasaydı çok daha iyi olurdu.

    Başka neler yazılır bilemiyorum hani bazı kitaplar anlatılmaz yaşanır derler ya işte bu kitap o kitaplardan biri.