• Koloni ile birlikte sekizinci Christophe Grangé kitabımı bitirmiş oldum. Grangé sadece bu türde değil, genel olarak en sevdiğim yazarlar arasında üst sıralarda ve Koloni isimli bu kitabı da yazarın kitaplarını neden bu kadar çok sevdiğimi ispatlar nitelikte. Koloni bu türe alışkın okurların dahi tüm beklentilerini karşılayacak nitelikte bir kitaptı ki bu türde çok fazla kitap okuyan biri olmama ve o kitaplar içinde birçok değişik olay görmeme rağmen Koloni'de yer verilen olayların orijinalliği beni bir hayli etkiledi. Doğan Kitap'ın o bildiğimiz uzun sayfa boyutu ve küçücük puntolarına rağmen sürükleyiciliği sayesinde akıp giden bir kitaptı Koloni. Yorumlarına baktığımda bu kitabın yazarın Siyah Kan, Kızıl Nehirler gibi kitaplarının gerisinde kaldığına dair bir görüş olsa da ben kesinlikle öyle düşünmüyorum. İlk sayfasından son sayfasına kadar akıcılığın azalmadığı ve özellikle son yüz sayfada aksiyonun oldukça arttığı bir kitap okudum. Bir taraftan olayların nasıl sonuçlanacağını merak ederken bir taraftan da Şili'de 90'lı yıllarda yaşanan darbe ve Pinochet iktidarına dair bilgi edindim. Benim için polisiye kitapları okurken kitabın sonunu merak etmem ve sonunda da şaşırmam çok önemli. Koloni bana tam olarak bu istediklerimi veren bir kitaptı ve bunu yaparken de bir sayfasında dahi sıkmadı. Güzel bir şekilde başlayan, aksiyonun zaman zaman azaldığı zaman zaman yükseldiği ancak azaldığı anlarda okuru sıkmayan, sürükleyici, sonunu merak ettiren, olayları iyi bir şekide birbirine bağlayan ve sonunda şaşırtan bir kitap okudum. Grange kendine özgü tarzıyla gayet iyi bir eser ortaya çıkarmış. Okumayanlara tavsiye ederim.
  • Bu sefer bir dergi yorumu ile geldim. Normalde pek fazla dergi takip eden biri değilim ama @masadergi gönlümü çaldı şu son 2 aydır. Hele de bu ay Oğuz Atay olması beni benden aldı. Bu dergi muhakkak benim olmalı dedim. Dergi sayesinde Oğuz Atay hakkında epey bilgi sahibi de olmuş oldum. Beni asıl üzen konu ise Oğuz Atay ve daha onun gibi nice yazar ve şairlerin öldükten sonra kıymete binmesi. Neden böyle oluyor? Bu usta insanlar yaşarken değer görmüyor ama ölünce neden kıymete biniyor? Bunu bir türlü anlamış değilim.
    .
    .
    Oğuz Atay'm canım yazarım. Benim için gelmiş geçmiş yazarlar arasında bir numaradır. Gerek kalemi gerekse kişiliği bakımından çok sevdiğim bir insan. Kendisi ressam olmak istiyor lâkin babası öyle bir meslek olmadığını söylüyor. Üç çeşit meslek varmış; mühendislik, doktor ve hukuk. Ta o zamanlardan beri nedir bu meslekleri cazip kılan acaba ? Neden çocuklarımıza kendi istediği mesleklerde yoğunlaşma şansı vermiyoruz?
    - Ne okuyorsun ?
    - Mühendislik.
    Sonra bir "vaooov!" tepkisi. Düşündüm de cidden adı var bu mesleklerin. Ne mühendisi olduğunun önemi yok, mühendis mühendistir anlayışı var ben bunu gördüm, duydum çevremden. Kafka gibi Oğuz Atay da babası ile çatışıyor maalesef.
    .
    .
    #tutunamayanlar deyince çoğumuz iki adım geri kaçıyoruz değil mi? Eser ilk yazıldığı zamanlarda da aynısı olmuş. Kimse okumak istememiş çünkü sayfa sayısı herkesin gözünü korkutmuş. O zamanlarda en iyi ilk 8 kitap arasına gitmiş ama gerçekten okunsa idi ilk üçe girerdi kesinlikle. Şimdilerde ise başı çekiyor yıllardır. Ben okudum o güzel eseri ve de hiç de korkulacak yanı yok. Ama itiraf etmem gerekir ki ilk 100 ve son 100 sayfa dışındaki o orta bölüm insanı çok yoruyor ve ben bir süre sonra kitabı görmeye dahi tahammül edemiyordum. Ben o kitabı okumadım resmen yaşadım. Hayatım boyunca beni etkileyen daha doğrusu kafama balyoz yemiş gibi sarsan tek kitap TUTUNAMAYANLAR.
    .
    .
    Derginin devamında da yine güzel yazılar mevcut. Çize çize yine yeniden okuyorum.
    #parlakmeltemkitapligi #dergi
  • Uluslararası Psikanaliz Etkileşimleri Derneğinin İstanbul grubunun toplantısının konusu "aşk mektuplarından sosyal medyaya" olunca bir çok yazardan aşk mektubu yazmaları istenmiş ve sonrasında bu yazarların mektuplarını herkesin duyması gerektiğine hükmederek bunları kitaplaştırarak bizlerin de okumasını sağlamışlar. İşte kitap böyle oluşmuş. Böyle toplama kitapların en sevdiğim özelliği yeni yazarlar keşfettirmesi. Ben içinde Bülent Çallı'yı, Ayşegül Devecioğlu'nu, İsmail Güzelsoy'u, Kerem Işık'ı, Nihan Kaya'yı görünce atladım resmen kitaba.

    Her insanın aşkı yaşaması farklı ve yaşadığını okura yaşatması çok zordur. Ben aşkı yaşayanın, o devinimi yaşadığı gibi anlatmasını ve okurun da o duyguyu hissetmesi için Allah ne verdiyse yazmasını her zaman çok sıkıcı bulurum. Sevdiğinin aşkından ölmeler, o yaşanılan duygunun uzun uzun betimlenmesi beni kitaptan soğutan en önemli şeylerdendir. Bir de duyulan aşkın farklı bir biçimde anlatılması var ki bunu bu kitapta en güzel ve farklı olarak Banu Özyürek -kendisi zaten "Bir günü bitirme sanatı" kitabında da sıyrılan bir yazardı - yapmış diyebilirim. Kitapta daha uzun yazdıklarını okumayı isteyeceğim Ferat Emen, Ethem Baran gibi insanları tanımak da çok güzeldi.
  • Bir yazar bir kitapta nasıl her şeyi birden anlatabilir? Tek bir olay etrafında okura nasıl aynı anda üç kitap okumuş hissi verebilir? Peki bir kitabın birden fazla konuyu aynı cümlelerle ve aynı kitabın içerisinde işlemesi mümkün müdür? Bir kitabı okuyan ve seven birçok kişinin kitaptan çıkarımları nasıl farklı farklı olabilir? Böyle bir şey mümkün müdür? Eğer yazarı Orhan Pamuk ise, mümkündür.

    Öncelikle Orhan Pamuk'un yaşayan en büyük roman yazarımız olduğunu kabul etmeliyiz. Ona karşı saçma sapan önyargılar beslemek veya yazdıklarından ötürü kin tutmak anlamsızdır. Kaldı ki, böyle bir tutum Orhan Pamuk'a hiçbir şey kaybettirmez. Aksine Orhan Pamuk'tan mahrum kalan bizlere çok şey kaybettirir.

    Yeni Hayat isimli bu kitabı okurken ise, yine diğer Orhan Pamuk kitaplarında olduğu gibi, çok zorlandım. Zira Orhan Pamuk, kendisini okura kolayca teslim eden, yazdıklarını ve düşüncelerini açıkça okurun önüne seren bir yazar değildir. Her kitabında bir gizem, her kitabında hala anlaşılamamış bir takım olaylar vardır. Böyle gizemli bir yazar olmayı da çok sever. Birçok kitabıyla ilgili hala anlaşılamamış sırlar bulunmaktadır. Kendisini çok seven ve hemen hemen tüm kitaplarını okumayı kendilerine bir görev edinen okurların bile üzerinde anlaşamadığı bir takım yazınları vardır. Bu kitap da tam olarak öyle bir kitaptır. Anlaması zor ve kendisini okurun önüne kolayca bırakmayan bir kitaptır. Okurken müthiş bir tat aldığınızı hissedersiniz; ama zaman zaman "ben bu kitabı anlamıyorum" hissine de kapılırsınız. Anladığımı asla iddia etmediğim Yeni Hayat'ı gelin birlikte anlamaya çalışalım.

    Orhan Pamuk, Yeni Hayat isimli bu kitabını, biz "anlayamayan okurlara" kitabı anlamamızda yol gösterici olması için bir alıntı ile açmış. Aslında bu alıntı ile okurun eline bir anahtar vermiş ve kendi romanına dönmüş. O alıntı şudur:

    Novalis: "Aynı masalları dinlemelerine rağmen, ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar."

    Orhan Pamuk neden böyle bir alıntıyla kitabına başlama ihtiyacı duymuştur? Bu alıntının kitapla ilgili bize yol gösterici olduğu kısım neresidir? Kitapta anlatılanlar bir masal mıdır? Peki masalları dinleyenler kimlerdir? Alıntıdaki "ötekiler"den kasıt kimlerdir? "Böyle bir şey yaşamak" derken ne kast edilmektedir? Aynı masalları dinleyerek büyüyen çocuklar olarak aynı şeyleri yaşamadığımızı veya aynı şeyleri anlamadığımızı mı ifade etmeye çalışmaktadır? İşte tüm bu soruların cevabını verebilmek için kitabı okumak şarttır. Fakat tüm bu sorulara cevap verebilmek için kitabı okumak da yeterli değildir. Hatta defalarca kitabı okumak da yetmeyecektir kanımca.

    "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." cümlesi ile başlayan Yeni Hayat isimli bu kitaba, sadece, bir gün bir kitap okuyan ve bütün hayatı değişen, 22 yaşındaki bir gencin romanı olarak bakmak, bana göre oldukça sığ bir bakış açısı olacaktır ve Orhan Pamuk'un zekasına hakaret etmek anlamı taşıyacaktır. Zira Yeni Hayat, bundan çok daha fazlasıdır ve çok daha fazlasını hak etmektedir. Evet, bakıldığında kitapta anlatılan, bir kitabı okuyup hayatı değişen bir mühendislik öğrencisinin başından geçenler gibi görünmektedir; fakat gerçekte Orhan Pamuk'un verdiği mesajlar ve alt metindeki konu bambaşkadır.

    Yeni Hayat, bir yolculuktur, arayıştır, içe dönüştür, öze dönüştür, terk ediştir, geri dönüştür ve hatta ölümdür...

    Kitapta görünen konu, 22 yaşındaki Osman isimli bir mühendislik öğrencisinin, okuduğu kitaptan etkilenerek kitaptaki hayatı araması, kitabın vaat ettiği yeni hayatın peşinden koşması, evini, annesini, okulunu, şehrini geride bırakmasını anlatan bir arayış, yolculuktur. Hatta Osman, kitabın etkisi ile "Canan" isimli bir kıza aşık oluyor. (Gerçi kitabın ilerleyen bölümlerinde Osman, Canan'ın etkisi ile kitaba başladığını kendisine itiraf ederken Orhan Pamuk, okurun gözüne farklı bir bakış açısı da sunuyor.) Böylece Osman, Canan'ın da yönlendirmeleriyle üniversite öğrenciliğinden uzaklaşıyor, İstanbul'dan ayrılıyor, bitip tükenmeyen otobüs yolculuklarına çıkıyor, yolculuktan yolculuğa savruluyor. Yeni bir hayatın arayışında, kitapta vaat edilen hayatı arıyor da arıyor...

    Benim kitapta gördüğüm ikinci konu ise, tasavvuftur. Tasavvuf konusunda bir uzman olduğumu tabii ki iddia edemem. Fakat gördüğüm birkaç sembolik ifade beni bu düşünceye sürükledi. Mesela, kitaptaki karakterlerin isimleri ve Orhan Pamuk tarafından kendilerine yüklenen misyonlar tesadüfen seçilmiş olamaz. Bunun dışında kitapta sürekli "kaza"ların meydana gelmesi ve hissedilen bir "kader" inancı da beni bu düşünceye itti. Kaza ve kadere inanmak, bilindiği üzere, imanın şartlarındandır. Osman sayısız otobüs yolculuklarında bir tasavvuf yolcusu, bir derviş gibi kaza ve kader içinde dolanır durur. Yeni Hayat isimli kitap, Osman'a yeni bir hayat vaat etmektedir. Ayrıca kitapta ismi geçen, Osman, Nahit ve Mehmet aynı kişiler olup Mehmet kendisi olabilmek için Osman'ı öldürür ve uzun yolculuklardan sonra başladığı yere yani kendine, özüne döner/dönüşür. Yani Yeni Hayat kendin olabildiğin, özüne döndüğün, en başa döndüğün bir yolculuktur. Zira "yolculuk", doğu edebiyatında kişinin olgunlaşması ve hakikati bulması için sıkça kullanılan bir semboldür. Orhan Pamuk da kitabın içerisinde sıkça Doğu-Batı romanlarını karşılaştırması ve bir takım örnekler vermesi bundandır. Osman ise kitap boyunca kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkar. Amacı "Canan"a kavuşmaktır. "Canan" ise, mutasavvıfların Allah'a verdikleri isimdir. ("Canan yok ise can gerekmez.")Nasıl ki, bir mutasavvıf, yani maşuk, Canan'ına kavuşmak için ruhunda bir yolculuğa çıkarsa, Osman da aynısını yapar. Kitapta ismi geçen Yeni Hayat isimli o kitap ise, muhtemelen dinlerdeki kutsal kitaplardan biridir.

    Kitapta gördüğüm üçüncü konu ise, Doğu ve Batı arasında sıkışıp kalmış, kimlik arayışındaki Türkiye konusudur. Kitap, 1970’li yılların ortası ile 1990’lı yılların başı arasında geçen 13-14 yıllık bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşen olayları anlatmaktadır. Dolayısıyla kitapta sık sık Doğu-Batı meselesine dair kimlik söylemleri görülmektedir. Orhan Pamuk ise, bu meseleye bir çözüm sunma niyetiyle yaklaşmaktansa, doğu-batı gerilimini tanıyan ve teşhis eden bir tutum sergilemeyi seçmiştir. Bilindiği üzere, batılılaşma hareketleri tarihin hemen hemen her döneminde bu coğrafyada tartışılan ve halen de tartışılmaya devam eden bir konudur. Orhan Pamuk ise, Yeni Hayat'ta, Osman karakterinin yaptığı yolculuklar sırasında gezdiği Anadolu kasabalarını betimlerken, modernleşme, kapitalizm ve batılılaşma hareketinin Türk toplumu ve taşra hayatı üzerine etkilerini resmeder. Bu resmetmeyi ise tamamen tarafsız bir gözle yapar, her iki tarafı da tutma amacı gütmez, modernleşmenin etkilerini yansıtırken eleştirel bir yorum getirme gereği duymadan, sadece var olanı göstermeyi tercih eder. Fakat genel çerçevede bakıldığı takdirde, kitapta farklı karakterlerin söylemleri üzerinden, Batı’dan gelen mekanikleşme, betonlaşma ve yapaylaşmanın; insanların, şehirlerin ve eşyaların ruhlarını öldürdüğü vurgusu yapılır.

    Romanda bahsi geçen ve Osman'ın bütün hayatını değiştiren Yeni Hayat isimli kitabın yazarı Rıfkı Hat karakteridir. Rıfkı Hat, memleketin, ancak Batı’dan alınan yeniliklerin topluma adapte edilmesiyle gelişebileceğini ancak kendi öz kimliğini de kaybetmemesi gerektiğini savunur. 1970'li yıllarda, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki modernleşme politikasının terk edilmesinden memnun değildir. Osman ise böyle bir kimlik arayışı içerisinde yolculuklardan yolculuklara dolaşıp durur.

    İyi bir romandan beklentiniz nedir bilmiyorum; ama bu kitapta hepsinin bulunduğuna emin olabilirsiniz. İçerisinde neler yok ki? Siyah beyaz televizyonlu kahveler, trafik kazaları, siyasi kumpas ve cinayetler, arayışlar, yolculuklar, kendini buluşlar... Hatta Orhan Pamuk bazı yerlerde romanı bırakarak okurla sıcak bir sohbetin içerisine bile giriyor. Daha ne olsun?

    Ayrıca Orhan Pamuk eserlerinin en sevdiğim özelliği de birbirleriyle olan bağlantıları. Orhan Pamuk'un bir kitabını okurken daha önce okuduğunuz bir kitabın karakteri ile karşılaşabiliyorsunuz ve bu hiç sırıtmıyor. Bambaşka bir ülkede sevdiğiniz bir tanıdıkla karşılaşmış hissi uyandırıyor okurun içerisinde. Gidip sarılmak istiyorsunuz o karaktere. İşte Orhan Pamuk böyle bir romancı. Sizi alıp bambaşka diyarlara sürüklüyor ve bir daha eski yerinize dönemiyorsunuz.

    Bütün bunların dışında, edebiyatçıların "büyülü gerçekçilik" olarak ifade ettiği bir tarz da kitaba hakim. Tanıdığım yazarlar içerisinde bu türün en büyük temsilcisi de Hasan Ali Toptaş. Kısaca HAT. Romanda geçen Yeni Hayat isimli, Osman'ın bütün hayatını değiştiren, kitabı yazan kişi de Rıfkı HAT isimli bir karakter. Orhan Pamuk böyle bir şeyi yapmış mıdır, bilemem. Fakat böyle düşüncelerin içerisinde girerek, Orhan Pamuk'un sembolleri arasında paranoyaklaşmış olduğumu kabul edebilirim.
  • Hımm...

    Demek canım Veda'ya inceleme yazmak istiyor ?

    Eee, yazayım o halde !

    Kitabımızın kurgusu tarihi belli bir zamanla harmanlanmış. Sizi çok da uzak bir yüzyıl olmayan 20. asıra götürüyor. 20. asrın ilk yarısının demleri... Osmanlının paramparça olduğu yıllarda bir aileye konuk oluyoruz.

    Veda'daki karakterler, sizlere fikir çatışmalarını çok net bir şekilde ifade edebilen türden : Geleneksel bir Osmanlı nazırı bir dayı ile meşrutiyetçi bir yeğen ; evim barkım, kocam ve çocuklarım diyen Saraylıhanım,Behice ve onları takip eden Mehpare ile özgürlükle bağdaştırdığım, benim için asıl ve asil bir Türk kadınının olması gereken sembolize edilmiş haliyle Azra.


    Ayşe Kulin'in okuduğum ilk kitabı. Zaten iki tane okudum ya... Bunu yazmak nedense şu an hoşuma gitmedi.

    Üslup olarak sevdiğim yazarlar arasında yer alır Ayşe Kulin. Beni sıkmayan betimlemelerle kendisine bağlıyor zaten. Aynı zamanda karakterlerin hareketlerini izah edişi ve okuyucuyu yönlendirmemesi onu sevmem için ikinci bir etmen.

    Ayşe Kulin'in Veda'sı aslında gerçekten yaşanmış olayların zihinle harmanlanmasından geliyor.

    Ayşe Kulin'in annesi Sitare Hanım, bu romanda anlatılan Ahmet Reşat ve Behice Hanım'ım en küçük kızları. Yani Ayşe Kulin Osmanlıdan gelen bir aileye mensup bir kuşak.

    Belki de bu romanı gerçekten okunmaya değer kılacak kadar iyi yazması buradan geliyor.

    Lakin eksik bir yön mü demeliyim, bilemiyorum. Kurgudaki bazı yerleri fazlasıyla irdeleyerek anlatıyor : cinsel yaşamdaki bazı kesitleri.

    O nedenle, bu kitabı okutacağınız yaş grubunu iyi belirlemeniz gerekiyor.

    Kitaptaki en sevdiğim insansa Kemal.

    "Vatan" uğruna evini, sevdiği kadını, bebeğini geride bırakan Sarıkamış gazisi.

    Büyükannesi Saraylıhanım'ın da dediği gibi :

    "Bir mezarı bile yok."

    İçime mıh gibi oturan cümleyle son veriyorum yazdıklarıma.

    Keşke Birinin Aylası da Ben Olsam teşekkür ediyor okuduğunuz için.

    Bir de Allah'a emanet ediyormuş.

    Hoşça kalın.
  • Bugün en sevdiğin Türk yazar kim diye sorsalar sanırım cevabım Hasan Ali Toptaş olur. Zaten Türk yazarlar arasında en çok okuduğum yazar kendisi. Herhalde bu bile bu cevabı vermeme yeterli olur.
    Ancak biraz daha açmak istiyorum.
    Gölgesizler ile giriş yapmıştım yazarın dünyasına. Açık söylemem gerekirse büyülü bir tarafı olmasına rağmen bir şeyler eksik demiştim. Ama ne olduğunu çözemedim. 3-4 ay sonrasında da Yalnızlıklar kitabı ile yazarla yollarımız bir daha kesişti. Bir şey vardı çünkü bu yazarda biliyordum ama çıkaramıyordum. Yalnızlıklar ı okuduktan sonra ise tamam dedim. Artık bu yazarın bütün kitaplarını okumalıyım.
    "Ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
    o yıllarda,
    ellerim dokunduklarımdan.
    Dilimi sormayın,
    konuşamadıklarımdandı
    ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda."
    diyordu yazar ben de okuduklarımla var olmuştum herhalde. Onun o sözgelimi diyerek cümleye başlaması ve o cümlenin bir türlü bitmemesi beni alıp götürüyordu bilmediğim yerlere. Cümlelerin o ahengi ile savrulup gidiyordum.
    Sonrasında ilk romanı olan Sonsuzluğa Nokta ile devam etti serüven. Artık daha da emindim. Bu yazar sanki benim için yazıyordu. Gerçi kendisi okur için yazmazdı okura yazardı ama olsun. Ve sırasıyla diğer kitapları derken elimde kala kala Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha Da Yalnız kitabı kaldı. Bu arada en sevdiğim kitabı da Heba

    Bir haber duymuştum yakın zamanda yeni kitabı geliyormuş. Gerçi Kuşlar Yasına Gider ve sonrasında çıkardığı Gecenin Gecesi kitabı ile benim tanıdığım HAT gitmişti sanki. Ondan dolayı bir hayal kırıklığı olmadı değil ama yine de çok seviyorum.
    Doğum günün kutlu olsun Hasan Ali Toptaş. Ömrün uzun olsun bol bol yaz.
  • Hani bazı kitaplar vardır, zihninizde demlendikçe güzelleşir, ilk okuduğunuzda değil de zamanla özümsersiniz. Gurur ve Önyargı benim için öyle oldu, iki günde bitirdim, kapağını kapatıp yaşananların zihnimde oynamasına izin verdikçe daha çok sevdim. Yorum yazmayı da erteledim bu yüzden.

    Gurur ve Önyargı çok sade, bir o kadar da içten bir roman. Büyük olaylar, inanılmaz karakterler yok ama yazar her karakteri öyle güzel yazmış ki varlıklarından emin oluyorsunuz. Yan karakterler hikayeye cuk diye oturmuş, okurken olayların içine dalıp hislerini paylaşmadan edemiyorsunuz. İki tip karakter vardır, okurken size gerçekten iyi ya da kötü hissettiren ya da yazara hayıflandığınız, bu ne biçim karakter diye. Austen ilk seçenekteki karakter tipini yazmış, okurken bir çok karaktere sinir oldum, yazara hayran karakterlere sinir oldum, bir çok kitapta bunu yaşamak mümkün olmuyor. Yazarın karakteri yazarken harcadığı çabayı görmek damakta tatsız bir his bırakıyor. Austen doğallığı yakaladığı gibi samimi bir hisle de sarmalıyor sizi.

    Kitabın en sevdiğim yönü sanırım naifliği oldu, içindeki bir çok şey tanıdık, şaşırtıcı değil ama samimiyeti ve naifliği günümüz romanlarından ve dünyasından uzak ve sakin ki! İnsanın zihnini dinlendiriyor. Art arda o kadar övgü sıraladım ki abartıyorum gibi hissediyorum. Özellikle günümüz kitaplarına bakacak olursak yazarlar okuru şaşırtmak adına garip olaylar, karakterler yazıp satmaya çalışıyor, (mesela polisiyelerde daha vahşi katillerin artması gibi), ama Austen okurken bunlardan hiçbiri yoktu ve ben ister istemez bu samimiyeti çok sevdim. Entrikasız, vahşetsiz, sade şeyler de edebiyatta kendine yer bulabiliyormuş.

    Kısacası ben çok sevdim, ileride fikrim değişir mi bilmiyorum ancak şuan kitabın bende uyandırdığı hisler çok iyi.

    Austen ile şimdiye kadar tanışmadığıma hayıflansam da bu durumu kısa zamanda telafi etmeye kararlıyım. Gurur ve Önyargı unutacağım kitaplardan olmayacak, muhtemelen ara sıra açıp kitabın havasını soluyacağım.