Semih, Eski Ustalar'ı inceledi.
 19 saat önce · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."

Black Jack, Öteki'yi inceledi.
 19 May 09:25 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

**Spoiler olmasa da genel konuyu etraflıca anlattım**

Dostoyevski’nin tam 30 yılda yazdığı Öteki insanın içinde bulunan ruh değişikliklerini çok detaylı bir şekilde ele aldığı bir roman olmuştur. İnsan kendini tehlikede hissettiği andan itibaren anormal davranışlarıyla günden güne değişebilir. Başkalarının etkisi altına girebilir. Ve karşısındakini acımasızca yok etmeye çalışabilir. Dostoyevski romanında bunu tam anlamıyla yansıtmıştır diyebiliriz. Yarattığı iki farklı karakter etrafında dönen roman ustaca kurgulanmış gerçekten.

Bay Golyadkin usta bir şeytan gibi olan diğer kötü öteki ile çetin bir mücadeleye girer. Bu aslında kendisi ile olan mücadele midir burasının çok üstü kapalı bir gerçektir. İkinci Golyadkin, kahramanımızın hayatını ve kariyerini burnundan getirmeye başlamıştır. Ansızın karşısına çıkan bu karakter önce güvenini kazanmış, sonradan onu tuzağa düşürerek türlü türlü hallere sokmak istemektedir. Bunu en baştan beri söylenen sözlerden çok rahat bir biçimde anlayabiliyoruz.

Bay Golyadkin’in hayatı bir anda alt üst olmuştur. Paniğe kapılmış olan Bay Golyadkin kendini kötü hissetmeye başlamış ne yapacağını bilememektedir. Kahramanımız alelacele kılıcını çekerek diğeriyle savaşa başlamıştır bile. Çıkardığı savaşta karşısına bir ordu almıştır aslında. Diğer ötekinin safları artık çok güçlüdür. Bizim esas olan Golyadkin ise bir yandan değişik ruh halleriyle arada çok iyi davranarak rakibinin amacını öğrenmek istemektedir. Rakibinin kroşelerine karşılık veren ikinci Golyadkin çetin cevizdir. Romanın sonuna kadar sürece olan bu mücadeleyi acaba kim kazanacaktır?

Yine Dostoyevski’nin bilindik insanın içine işleyen keskin uçlu bir kılıç gibi köşede duran bu romanı ilk dönem eserlerinden olmasına rağmen daha öncede dediğim gibi tam 30 yıl boyunca üstünde çalışmıştır. İnsan ırkının intikamcı ve değişik ruh hallerini sorgulayan yazarımız psikolojik gerilim anlamında bir şov yapmıştır diyebilirim. Dostoyevski her zaman en sevdiğim yazarlar içinde 1nci sırayı hak etmiş olması da bu yüzdendir. Bir edebiyat şöleni içinde okuduğumuz romanlarını dönüp dönüp bir daha okuduğumuzda her defasında farklı şeyler yakalanacağı şüphesizdir.
Romanın kurgusuna ve akıcılığına söylenebilecek hiçbir şey yoktur. Büyük bir yazar olacağını bu romanda daha fazla hissettiren Dostoyevski gümbür gümbür gelmektedir. Yazarlığını Gogol ve Puşkin’e borç olan Dostoyevski çok büyük eserler vermiştir. Yaşasaydı daha kim bilir nasıl romanlar yazardı demekten kendimi alamıyorum. Sevgiler.

Not: Sonradan aklıma geldiği için ekleme ihtiyacı duydum. Dostoyevski'nin psişik bir karakter yaratmasının yanında birinci Golyadkin'in havadar bir karakter olması ve aynı zamanda basit bir memur olmasına rağmen ihtişamlı arabalar kiralayıp balolara gitmesi pahalı dükkanlardan alış veriş etmesi onun aslında ne kadar kompleskli bir karakter olduğunun göstergesidir. Dosteyvski burada gerçekten zor bir işe girişmiştir. Hangisinin kötü olduğunu kestirmek oldukça güç. Birinci Golyadkin iyi gibi görünse de aslında zor bir karakter. Çok fazla zevkle okunan bir kitap bana göre. Gerim gerim germiyor ama gerilimin içinde olduğunuzu hissediyorsunuz. Yeraltından Notların en büyük hazırlığı bu kitapta yapılmış. Ve bence daha gizemli..

Bria, Asla Vazgeçme'yi inceledi.
 27 Nis 22:39 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

HARİKAYDIHARİKAYDIHARİKAYDIHARİKAYDI HA-Rİ-KAY-DI. Gerçekten sanırım ne kadar harika yazarsam yazayım asla yeterli olmayacak. Muhteşem bir şeydi.

Asla Vazgeçme’nin bayadır Türkçeye çevrilmesini bekliyordum ve Türkçeye çevrildiğini gördüğümde gerçekten ÇOK MUTLU OLDUM. O an olamasa da iki ay sonra sipariş ettim ve gelir gelmez hemen başladım. Zaten muhteşem olacağını biliyordum ama yine de kafamı masaya çarpmaktan kendimi alamadım.

Başlarda (hatta kitabın sonunda Rowell’in notunu okuyana kadar) bu kitabı Fangirl’de başkahraman olan Cath’in yazdığı hayran kurgu sanıyordum. Ancak öyle değilmiş. Bu kitap tamamen Rowell’in gözünden Simon ve Bazmış.

Simon ve Baz’ı, Fangirl de okuduğum o iki üç sayfalık yerlerde bile çok sevmiştim. Hatta bazı insanların o yerleri sıkıldığı için okumadan geçtiğini duyduğumda gerçekten çok şaşırmıştım. Çünkü ben o yerlerin biran önce gelmesi için adeta kıvranıyordum.

Velhasıl sonunda iki-üç sayfa değil de, 500 sayfalık bir Simon & Baz hikayesi okudum ve tek söyleyebileceğim şey ÇOK GÜZEL OLDUĞU.

Şimdi aşırı derecede hevesli olduğum için nereden başlayıp nerede bitireceğimi bilmiyorum bu yüzden siz beni mazur görün.
-
Simon Snow, bu zamana kadar ki seçilmiş en kötü seçilmiş kişi.
Ama her şeye rağmen Baz yine de onu seçti.
-
Simon yaz tatilinin bitmesine daha önce hiç bu kadar sevinmemişti. Bir an önce Watford’ta geçireceği son yılına başlamak ve bu yılı doyasıya eğlenerek geçirmek istiyordu. Ayrıca en yakın arkadaşı Penelope’yi çok özlemişti. Kız arkadaşı Agatha’ya gelince… onu özlediğinden pek de emin değildi.

Ve nihayet Watford’un kapıları Simon ve arkadaşları için son kez ardına kadar açılırken Simon’un tek umduğu sorunsuz bir yıl geçirebilmekti. Ancak Simon daha okula gelirken bir Goblin tarafından saldırıya uğradığında bu hayalinin onun için ne kadar imkansız olduğunu bir kez daha fark etmişti. Anlaşılan Humdrum onunla uğraşmayı ve karanlık yaratıklarını üzerine üzerine göndermekten asla vazgeçmeyecekti.

Ancak tüm bu olağan durumlar karşısında olağan olmayan bazı şeyler de vardır. Bunlardan Simon’u en çok endişelendiren de, Oda Arkadaşı Tyrannus Basilton Grimm-Pitch ’in ortalıklarda görünmemesidir. Başlarda odayı tek başına kullandığı ve Baz tarafından patlatılmadığı için mutlu olsa da zaman geçtikçe meraklanmaya ve doğruyu söylemek gerekirse Baz’ı ve kendisini sinir edişlerini bile özlemeye başlar ve böylece her gün her yerde Oda Arkadaşını aramaya başlar.

Ancak kime sorarsa sorsun, kimse Baz’ın yerini bilmemektedir. Ve gün geçtikçe Simon’un Baz’ı bulma umutları yıkılmaya ve ne kadar inanmasa da onun okulu bıraktığını düşünür.

Ancak sıradan bir günde, öğle yemeği sırasında yemekhanenin kapıları beklenmedik şekilde Baz tarafından (Açıl susam açıl büyüsüyle) havalı bir şekilde açıldığında Simon hem mutlu hem de sinirlidir. Her şeyden önce bir açıklama beklemektedir. Ancak Baz’ın açıklama yapmaya hiç niyeti yoktur.

Ayrıca tüm bunların üstüne Simon Baz yokken, Baz’ın annesi tarafından perde sayesinde ziyaret edilmiştir ve Baz’ın annesinin Simon’dan istediği şey ise, oğluna katilinin yaşadığını söylemesi ve onu bulup ruhunu huzura eriştirmesidir.

Ve bir gece Simon, Baz’a söyler.

Ve o gece Baz, Simon’dan annesinin katilini bulmak için yardım ister.

Ve o gece Simon, Baz’ın ne kadar yorgun, hasta ve solgun olduğunu fark eder. Ona yardım etmeyi kabul eder.

Ve her şey, o geceyle başlar ve sonsuz bir bela dünyasının kapısı Simon, Baz ve arkadaşları için son kez sonuna kadar açılır.

Bu bela dünyasının içinde, Sihirbaz ve onun karanlık sırları, Humdrum’un kim olduğu, ne olduğu ve ne istediği ve nasıl yok edilebileceği gibi çeşitli aşırı tehlike içeren şeyler vardır.

En önemlisi, bu dünyanın içinde Baz ve onu yakan ümitsiz aşkı, Simon’un vücudunun her yerini kaplayan ve (Baz’ı öldüren) sevimli benleri ve küçük ejderha kanatları vardır.

Ve belki de Simon ve Baz için Humdrum’dan daha tehlikeli olan şeyler birbirlerine besledikleri duygularıdır.
-
Hahaha, sanırım bir kitabın konusundan ilk defa bu kadar çok bahsettim ama elimde değil, gerçekten o kadar güzeldi ki… Kitapta altını çizmediğim bir yer daha kalmadı diyebilirim. Zaten 3 saatimi falan full onları siteye aktarmakla geçirdim.

Simon ve Baz. Gerçekten aralarındaki ilişki o kadar güzeldi ki. SPOİ içerdiğini pek sanmıyorum ama ben başından beri hep Simon’ın ilk seven taraf olacağını düşünmüştüm amma velakin çok güzel yanıldım. İlk aşık olan taraf Bazmış. Ama iki yıl boyunca bunu hiç belli etmemiş ama aslında en sonda şunu görüyoruz ki, her ne kadar onca yılı birbirlerinden nefret ederek geçirdiklerini zannetseler de öyle değilmiş. Onca yılı birbirleri hakkında bir şeyler öğrenerek ve aslında fark etmeden birbirlerinin arkasını kollayarak geçirmişler. Hep daha fazlası olarak. 6 yılı aynı odada devirdikten sonra onları birbirlerinden başka kim bu kadar iyi tanıyabilirdi ki zaten.

Bu yüzden acı çektiklerinde ve baş edemediklerini hissettiklerinde hep birbirlerine koştular. Ve sonra hep daha fazlası olan o duyguyla birbirlerine çekildiler. Sanki bu çok normalmiş gibi oldu çünkü başından beri var olan bir şeydi bu. Sadece artık somut bir şeye dönüşmüştü.

Ve bazı yerler, bu kitapla tam tersti. Cath'in yazdığı hayran kurguda yardım isteyen Simon yardım eden Baz'ken bu kitapta durum tam tersiydi ve bu da çok hoşuma gitti.

Ve Rainbow Rowell… artık en sevdiğim yazarlar arasına girdi. Aslında en sevdiğim yazarlardaki ‘lar’ kısmını oluşturanlar kimler hiçbir fikrim yok ama Rainbow Rowell’da o ‘lar’ ekinin arasında (hatta biraz daha fazlası bile olabilir) işte oraya girdi. Eleanor ve Park’ı pek beğenmemiştim ama onun sonrasında Fangirl’le beni cezbetmesi ardından da Asla Vazgeçme’yle öldürücü darbeyi yaptığı için.

Ve aynı zamanda bu kadının MİZAH YETENEĞİ HARİKA. GERÇEKTEN BU KADAR İYİ BİR MİZAHİ BAKIŞ AÇISINA SAHİP OLMAK İÇİN NELERİMİ VERMEZDİM.

Amaaa aynı zamanda ufak birkaç kanser edici nokta da vardı. (Bunlar iyi anlamda kitabın benim için EN UFAK KÖTÜ BİR YERİ YOK.)

1-) 200 sayfa boyunca. Tam TAMINA 200 SAYFA BOYUNCA BAZ’IN KİTABA DAHİL OLMASINI BEKLEDİM VE ÖMRÜMDEN ÖMÜR GİTTİ. HA GELDİ HA GELECEK AZ DAHA DAYAN DİYE KENDİMİ MOTİVE ETMEKTEN CAMDAN AŞAĞI BIRAKACAKTIM ARTIK KENDİMİ.

2-) Keza öpüşmelerini beklerken de aynı kanser duygusu sardı beni. BİR YÜZ SAYFA DA ONU BEKLERKEN ÖLDÜM.

3-) Bazı yerlerde gerçekten Rainbow Rowell insanları nasıl kanser ederim diye düşünmüş, yani başka açıklaması yok. Mesela Noel tatili arifesinden bahsedelim.

İç sesim: Aha, şimdi Simon, Baz’ın evine gidecek ve artık sevgili olacaklarrr, yaşasınnn!!

Rowell: Simon, Baz’la gitmeyi kabul etmedi.

Ben: ^%%+&&%%+%&+%+/(&/&/!!!!!!!

Ve sonra bir şekilde gittikten sonra da Agatha geldi ve Simon’u bu yıl davet etmemesine rağmen resmen psikolojik baskıyla gitmeye ikna etti ve Simon, Baz’ın evinden gitmesin mi… Allah, o anda Agatha’yı kimseyi istemediğim kadar öldürmek istediğim doğrudur.

Ama bunun sonucu da tatlıya bağlandı şimdi yazmayayım. Spoi falan olmasın :D

Uzun lafın kısası (baya da kısa oldu) kesinlikle ama kesinlikle okuyun. Yani bu kitabı beğenmeyen bir insan olur mu emin değilim yani bu kadar harika bir şeyi beğenmeyen olabilir mi düşünemiyorum bile.

Rainbow Rowell’a bu kitabı yazdığı için ÇOK FAZLA TEŞEKKÜR EDİYORUM. SİMON VE BAZ’A HARİKA BİR HİKAYE VERMİŞ. (Simon’a ek olarak harika kanatlar ve sevimli bir kuyrukta vermiş)

Sanırım bu yıl içinde en sevdiğim kitap bu olacak çünkü bu yıl içinde bundan daha iyisini okur muyum, bilemiyorum. Ve ayrıyeten bu zaman kadar okuduğum en güzel kitaplar listesine de girdi. Hem de üstlerde.

Eğer okumak istiyorsanız kesinlikle okuyun. Sadece biraz daha ucuzlamasını bekleyebilirsiniz ama kesinlikle okuyun.

Neyse sanırım artık bitirmeliyim. Ve sanırım bunu da yine Asla Vazgeçme’yla alakalı bir şeyle yapacağım.
-
"Hadi öyleyse," dedi. "Asla vazgeçme, Simon."

SİZİ VE HİKAYENİZİ SEVMEKTEN SANIRIM ASLA VAZGEÇMEYECEĞİM SAYIN SNOWBAZ ÇİFTİ!

Rukiye Uysal, Ejderha Dövmeli Kız'ı inceledi.
 27 Nis 00:14 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Senenin favorisine giren ve Dan Brow'dan sonra sevdiğim bir yazar daha oldu Stieg Larsson. Kitabın konusuna değinmeyeceğim, çünkü olaylar bir davanın çevresinde gelişiyor ve kitabın başlarında da karakterlerin hayatını ve ne yaptığını anlatıyor. Lisbeth Salander harika bir araştırmacı, farklı bir tipi de olsa kendisine bayıldım. Çok güçlü bir kadın karakter, okuyanlar bilir adama yaptıkları acayip kötüydü ama o adam da hakketti. Lisbeth çok zor şartlarda yaşam mücadelesi vermiş ve bunun üstesinden çıkmayı başarmış araştırma gücü o kadar güçlü ki ben bile okurken şaşırdım. Mikael Blovkvist karakteri her ne kadar iyi olsa da ben pek beğenmedim, eski karısına aldatması ve sevgilisinin eşi bu duruma birşey dememesi sinir bozucuydu. Bir bölüm var orada acayip şaşırdım ben, sadece yurt dışında böyle olaylar pozitif karşılansa da ben bu konuda pek beğenmedim. Erika’yı da hiç sevmedim. Ama Mikael araştırmasından hiç vazgeçmedi tam bir sabır adamı. Herkes kitabın ilk 200 sayfası çok sıkıcı diyor ama bana göre gerçekten muazzamdı karakterlerin hayatını anlatıyor bu sayfalar, ama yazılanlar ve yazarın bu konuda olayları iyi bir şekilde araştırıp yazması yani öyle bir yerlere giriyor şaşırmamak elde değil zaten 300 sayfasından sonra öyle bir olaylar oluyor ki sanki kitabın içinde siz de oluyorsunuz ben öyle hissettim. Kalın bir kitap olmasına rağmen üç günde bitti okurken ileriki bölümlerde neler olacak diye merak etmeden duramadım. Kitabın sonunda olmasını istediğim olay olmadı ve bu beni çok üzdü Mikael ve Lisbeth harika bir sevgili olurdu ki araştıma da muhteşem bir ikili olmuştu. Ama o gıcık Erika yüzünden herşey altüst oldu.

Yazarın yazım dili, üslubu harika kesinlikle bu kitabı okuyun derim çok şey kaybediyorsunuz. Böyle yazarlar zor bulunuyor gerçekten sevdiğim yazarlar arasında girdi, sadece bu yazarla beraber iki oldu . Ben kitabı kütüphaneden aldım, serinin hepsi en kısa zamdan kitaplığımda da olacak o kesin.

Yeni bir kitap serüveninde görüşmek dileğiyle sağlıcakla kalın. Kitap dolu günleriniz olsun.

F.A., Sil Baştan'ı inceledi.
22 Nis 18:44 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ken Grimwood en sevdiğim yazarlar listesinin üst taraflarında bulunan bir yazar. Romanlarını yazarken inanılmaz özgün konular ve insanoğlunun her zaman merak ettiği konuları seçen biriydi. Dili kadife gibi yumuşacık. Koridor yayınlarından aldığım sette okuma sırasında (tesadüfen) sona saklamakla ne iyi ettiğimi yazarla ilgili yaptığım araştırmayla anlamış oldum. Yazarımız malesef bir daha yeni bir kitap yazamayacak çünkü kendisi artık bu bı dünyadan göçtü ama kim bilir belki de bu kitapta da anlattığı gibi, belki yeniden doğup ölüyordur ve yeniden Ken Grimwood olarak doğacak ve yeni kitaplar yazacaktır. Belki de..
*** Jeff Winston 43 yaşındayken hayatından hiç memnun değilken aniden bilinmez bir sebeple ölür. Ancak sanki bir uykudan uyanmış gibi Bir sabah gözlerini yurt odasında 18 yaşındayken açar. Her şey eskiden olduğu gibidir. Tek bir şey dışında. Geleceği bilmektedir. Borsada yükselecek şirketleri, şampiyon olan takımları.. Peki bundan sonrası nasıl yaşayacaktır bunu bir çok kez yaşayıp görecektir ama her seferinde farklı şeyleri deneyecek. Çok ilginç bir konu heyecan dolu.

Nuh, Sahilde Kafka'yı inceledi.
 18 Nis 17:03 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yaklaşık iki yıldır zaman zaman aksatsam da her gün bir film izliyorum. Tabi ki bu iki yılın öncesinde önüme gelen her filmi sorgusuz izliyordum. Ne olduğu önemli değil. Film olması yeterliydi. Varın siz düşünün ne kadar gereksiz film izlediğimi. Fakat geçen zamanla seçici olmayı öğrendim. Boşuna film izliyorum diyerek pişman olmaktansa seçici olmayı kendimce öğrenmeye çalıştım.

Şimdi dediklerinizi duyar gibiyim:"Kitap incelemesi adı altında bize niye bunları anlatıyorsun? Biz kitabı merak ediyoruz."

Bunu biliyorum ve elimden geldiğince en iyi şekilde anlatmak için bu şekilde yazıyorum. Kimi filmler vardır sadece görsellikle ön plana çıkar. Gişe rekorları kıran Avatar filmi. İnsanı yakalayan repliklerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ama bize yaşattığı görsel şölen kusursuzdur. Bir de görsellikten ziyade doğallıklarıyla ön plana çıkan filmler vardır. 'American History X' gibi. CGI efektleri yoktur ama film boyunca gözünüzü bile kırpmadan izlersiniz. Son olarak bunun ikisini birden barındıran filmler vardır. Christopher Nolan'ın Kara Şovale üçlemesi gibi.
Kimisi için sadece süper kahraman filmdir. Kimisi için alt metninde felsefik temalar vardır. Sosyal mecralarda paylaşılacak onlarca replik barındırır içerisinde.
Benim en sevdiğim ise "Neden düşeriz?". İzlediyseniz bu sorunun cevabını verirken duygu patlamasına benzer hisler yaşayabilirsiniz.

Ve işte şimdi kitaba dönebiliriz. Bu kadar şeyi bir kitaba nasıl bağlayacağım? Kitap okuma alışkanlığım daha eskiye dayanır filmlere göre. Ama filmleri izledikçe
hem görsel hem de konu olarak beni sarsacak bir kitap hayal edip durdum. Burada kıyaslama yapmayacağım fakat Chuck Palahniuk beni tatmin eden yazarlardandı. Fakat Haruki ile aynı kefeye konulmayacağını biliyorum. Demek istediğim beni yakalayacak kitaplar arayışındaydım. Ta ki o kitapevine girinceye kadar. Popüler kültürün ürünlerinden olan vampir serilerinin yanından hızlı adımlarla uzaklaşıp Haruki'nin eserlerinin bulunduğu rafa geldiğimde elime aldığım ilk kitap buydu.
Sebepsizce. Ne kapağını beğenmekle ne de sayfa sayısıyla ilgisi vardı. Sadece okumam gerektiğini hissediyordum. Beni çağırdığını duyabiliyordum.
Elbet almadım o gün. Çünkü gereksiz birçok şeyde vergi indirimi yapılırken kitaplardan hiç söz etmeyip yayınevlerini cebini doldurmaya devam etmemizi istiyorlardı. O an için o miktar fazla olduğundan beklemeye istemeyerek de olsa karar verdim ve bir hafta kadar önce ikinci el olarak aldım ve beklemeden okuyup bitirdim. Beni çağırmasının sebebini anlayabilmiştim

Yukarda bahsettiğim üçüncü kategorideki filmler gibiydi. Aradığım, istediğim her şey içerisindeydi. Beethovendan Budaya, resimden dünya savaşına, felsefeden müziğe, sevgiden nefrete, özlemden acıya kadar birçok konu Harukinin kalemiyle belirli bir kurgu içerisine işlenmişti. Ana karakterimizin adı Kafka Tamura. 15 yaşında evden kaçmaya karar veriyor ve sonrasında gelişen olaylar. Elbet konu olarak bu kadar basit bir cümleyle anlatılamaz fakat size 'spoiler' vermemek adına kısaca bunu diyebiliyorum. Ayrıca Kafka'nın öyküsüne paralel olarak Nakata adlı yaşlı bir amcamızda var. Özetle iki ana karakter ve diğer yan karakterler. Birbirine paralel ilerleyen iki öykü ve bu öyküye eşlik eden yukarıda bahsettiğim konular. Hem görsel bir şölen hem de zihninize kazınacak kadar güzel alıntılar.

Ben Hüseyin Can Erkin'in çevirisiyle okudum ve son derece memnun kaldım. Yanlış bilgi vermemek adına kesin olarak demiyorum ama sanırım Haruki'nin eserlerini
sadece Hüseyin Can Erkin çeviriyor ve elbette çok da iyi yapıyor bana göre. Haruki'nin hayal gücü inanılmaza oldukça yakın. Kitapta gelişen bazı olaylar fantastik sınırları içinde fakat bu size hiç öyleymiş gibi gelmiyor. Aksine sanki normal hayatta her an yaşanabilecekmiş gibi hissediyorsunuz. Elbette bu Haruki'nin ustalığından kaynaklanıyor.

Haruki kitap boyunca bize özel bir müzik keyfi de yaşatmayı ihmal etmiyor.
Dinlemek isterseniz listeyi şuraya bırakıyorum.

- Duke Ellington
- Led Zeplin
- Beatles, Sergeant Pepper's Lonely Hearts Club Band
- Prince, Little Red Corvette, Greatest Hits
- Bob Bylan, Blonde on Blonde
- Otis Redding, Dock of the Bay
- Stan Getz, Getz/Gilberto
- Rubinstein-Heifetz-Feuermann Üçlüsü
- Beethoven, Arşidük Üçlemesi
- Mozart, Posthorn Serenadı
- Radiohead, Kid A
- John Coltrane, My Favourite Things

İnceleme gibi görünmeyen incelemenin sonuna gelirken sevdiğim yazarlar arasına Haruki Murakami'yi de eklemenin mutluluğunu yaşıyorum.
Umarım sizde benimle aynı fikirde olursunuz.

"Bendeniz Nuh, inceleme konusunda pek iddalı değilim ve okurken sizi sıktıysam kitabı okuduktan sonra bağışlayabilirsiniz."

Kitap ve en önemlisi sevgiyle kalın.

Asiye Yıldız, Hikayeci'yi inceledi.
18 Nis 12:20 · Kitabı okudu · 6 günde · 10/10 puan

"Bu güne kadar tanıdığım bütün canavarlar insandı." kitabın ana konusunu özetleyen cümle. Jodi Picould diğer kitaplarında olduğu gibi mutlak iyi, mutlak kötü yoktur felsefesinde bir hikayeyi farklı karakterler gözünden birbirlerine bağlayarak anlatıyor. Tamda bu nedenlerden en sevdiğim yazarlar arasına girdi. Kitabın her cümlesi durum tespiti, bir öğüt, yeni bir bakış açısı demek. Hikayeci'de ana karakterler; Sage, Josef, Leo, Minka ve Minka'nın kurgu karakteri Ania gözünden olayları öğreniyoruz. Sage yüzündeki yara izi nedeniyle kendine güvenini kaybetmiş, annesinin yasını tutan bir kız. Katıldığı yas grubunda Josef ile tanışıyor. Josef ona Nazi askeri olduğunu itiraf ediyor. Sage kendini ateist olarak tanımlasa da ailesi yahudi ve en önemli ayrıntı büyükannesi Minka yahudi esir kampından sağ kurtulabilen az insanlardan biri olması. Kitap 3 ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde Sage tanıyoruz. Josef'le tanışmasını ve Josef'in hikayesini öğreniyoruz. Josef'in Sage'den sıradışı isteği ile Sage'in bu durumda ne yaptığı anlatılıyor. 2. bölümde ise Minka'nın hikayesini yani çocukluğu, savaş yılları, esir kampında yaşananlar ve kurtuluşunu öğreniyoruz. 3. bölümde ise yine Sage, Josef ve Leo gözünden olayların günümüzdeki gidişatını öğreniyoruz. Finalini bence güzeldi. Her zamanki gibi insanın kafasında bir sürü soru işareti kalıyor, düşünmeye itiyor. İnsan hep canavar değildir. Bir insan nasıl canavarlaşır? Yaptığı seçimler farklı olsaydı ne değişirdi? Bir insan canavar olduğunda hep canavar mı kalır? Vicdan herkes de devreye girer mi? Merhameti kim hak eder? Ya da yapılan eylem kime göre merhamet olarak tanımlanabilir?.
Bunun yanında kitapta Minka'nın kurgusal hikayesi var. Ania ve onun hikayesi.
ben kitabı çok beğendim çok...

Bir dev hizmet daha = ) Edebiyat-Kültür dergilere göz atıyorum.

Çıktığından bu yana düzenli olarak aksatmadan takip ettiğim 5 adet edebiyatımsı-kültür dergisi var. Bunların hakkında konuşmak istedim nedense. Yanına diğer dergilerden de bahsedeceğim. (Takibi bıraktığım) Kayıtlara bunlara da yorum yapmadık diye geçmesin.

***OT Dergi = Ot dergi, Hayvan ve Öküz dergilerinin mirasçısı mantığıyla hareket edip, kültür edebiyat dergisi formatını fanzinlerden alıp başka bir yere kadar taşıdı. Modern öykücülerimizin çoğunun 50.sayılara kadar yazdığı kadro yönetim baskısı sonucunda dağıldı. Seray Şahiner, Hakan Günday, Yekta Kopan, Tarık Tufan, Zülfü Livaneli gibi yazarlarını Tuhaf'a kaptıran dergi tirajlarda da liderliği Kafa dergisine kaptırdı. Yine de takibi bırakmadım, saygı esastır :)

*** KAFA Dergi = Akıllı bir strateji ile illustrasyonlara oynayarak kendine yer edinen dergi başından beri kadrosunu koruyarak liderliğe geçti (tiraj anlamında) Candaş Tolga ve arkadaşlarının (Zafer Algöz, Can Yılmaz, Cem Davran) önderliğinde, Emrah Serbes ve İlber Ortaylı kozlarının yanına, Aylin Balboa gibi genç yazarları, Enis Batur gibi düşünürleri kadroda tutarak, Sunay Akın'ı da sos olarak katıp önümüze sunuyor. Kadro dağılmazsa uzun süre de liderliği bırakmaz. Alper Canıgüz gibi yazarları olmasa ben de takibi bırakırım sanırım. Çok fazla tekrar eden yapısı var.

*** TUHAF Dergi = Ahmet Mümtaz'ın Hakan Günday'ı yanına alarak önderlik ettiği dergi 4-5 sayıda farkını ortaya koydu ve sadelikten yana sadece yazılara verdiği önemle ve kapak konularını diğer dergilere göre fazla işlemesiyle birlikte benim için favori dergi oldu. Ot'tan gelen kadroya Irmak Zileli, Ali Nesin, Etgar Keret'in eklenmesiyle, belki de piyasadaki en iyi yazar kadrosuna sahip. Takibi bırakamayacağım dergilerden biri.

*** TEZGAH Dergi = İlginç bir reklam çalışması ile kliplerle birlikte 2 sayıdır gündemde. Çok ilginç isimler var, başta mizahına çok güvendiğim Ozan Akyol, Cem İşçiler gibi yeni tanınan kişilere yer veren dergi, Sezgin Kaymaz'ı kadroda tutuyor. İlber Ortaylı'ya karşı Celal Şengör'le çalıştılar, bence takip edilmeli, Tuhaf gibi çıkış gösterebilir. Takip etmeye devam ediyorum.

*** BAVUL Dergi = Piyasanın en deli dergisi, hiç kimseye eyvallahı yok, tam sokak edebiyatı yapıyorlar, hataları çok oldu zamanında, editörleri incelemeden yazılar yanına koydu ama ben herkes gibi eleştirmeyeceğim, çünkü yaptıkları iş cesurca. İlginç olarak nitelendirebileceğimiz, Nejat İşler, İsmail Saymaz, Küçük İskender gibi farklı seslere sahip. Yayın hayatı bitene kadar takip edeceğim.

*** AKSİ Dergi = Birol Tezcan, Üstüngel Arı ve Onur Akyıl'ı görünce hemen aldım dergiyi fakat, müzik-edebiyat konseptini beceremediler. Ayrıca kurnazlıkla kapak sayfasına yazdıkları yazarların ufak röportajları olması beni irite etti, devam etmedim. Tutunabilmesi için farklı bir tarz denemeleri lazım. Takip etmiyorum.

*** PULBİBER Dergi = Kadın yazarların ele geçirdiği dergi, naif ve hoş bir tasarımla yayındaydı. Şu an faaliyette değiller, keşke daha uzun süreli olabilseydi. Buket Uzuner, Ayşen Gruda ve Mine Söğüt bonusları var. (Yayından kalktığı için takip edemiyorum)

*** KAFKAOKUR = Konsept olarak diğerlerinden çok farklı, kapak konularına değinmeleri, ünlü ve ünsüz yazarları bir arada tutmasıyla dikkat çekiyor, seven kitlesi çok bağlı dergiye ama üzülerek söylemek isterim ki dergi bomboş. Amatör yazarlar barındırıyor. Ece Temelkuran bile kurtaramıyor dergiyi. Yalnız kapakları müthiş gözüküyor. (Takibi bıraktım)

*** KARAKARGA Dergi = Yayın hayatının bitmesine en çok üzüldüğüm dergilerden biri, M.K.Perker'in harika çizgileri ile tam anlamıyla mizah-kültür dergisiydi. Çok uğraş verildiği açıktı. Mahir Ünsal Eriş, Bora Abdo, Murat Menteş, Aslı Erdoğan gibi yazarlarla olması gereken yerlere gelemedi maalesef. (Yayından kalktı)

*** PEYNİRALTI EDEBİYATI = Görsel şovlara gerek kalmadan harika bir edebiyat deneyimi sunuyordu. Şiirlere de ağırlık veren dergi, hem seçtiği kapak konuları ile hem de işleyişiyle piyasadaki en kaliteli işti. Öyle popüler olanları değil, tamamı ile kıyıda köşede kalan yazarlara yönelmişlerdi. İlk sayılarına ulaşamasam da elimdeki 25 sayı ile arşivimin en güzel yerinde. Boyutları da efsane güzel, tam çantaya atmalık.

- FİL = Güzel başlamıştı, olmadı,

- MASA = Kafkaokur sevenler bunu da seviyor, ben beğenemedim, ortakapak olayları güzel ama takip etmiyorum,

- 221B = Sadece polisiye tarzı, ben fazla bu tarzı sevmesem de dergi çok güzel, okunabilir,

- AYI = Çok farklıydı, yaratıcı gibiydi ama tutmadı, zaten ticari amaç güdülmedi fazla,

- YumuşahG = İsmi saçma, Met-Üst gibi bir adamın cesur girişimi elinde patladı daha iyi işler çıkabilirdi,

- Sabitfikir = Güzel dergi, dertleri belli en azından, özellikle orta kapak ve infografik kitap yönlendirmeleri çok başarılı. Idefix'in dergisi.

- Vapur = İyi reklam yaptı, kuşe kağıt kapak kullandı ama tutmaz.

- Arkakapak = Sitesini pek bir sevdiğim Babil'in dergisi, yine dertleri belli bir dergi, abone olunmasa da kitaplarla birlikte geldikçe okunur.

- Ayraç = Sızıntı gibi bir dergi, saçmalık. Her an Hüseyin Nihal Atsız, Fazıl Kısakürek çıkacakmış gibi hissediyorum. Kapalı güruh çok seviyor dergiyi. Kitapyurdu'nun dergisi bu da.

Esin Elif Durdağ, Sıfırlananlar'ı inceledi.
09 Nis 15:02 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Meraktan içim içimi yediği için hızlı bitirdiğim sonra "Neden bu kadar çabuk bitirdim ki?" diyerek ikinci kitabını aramaya başladığım bu türdeki nadir kitaplardan biri Sıfırlananlar.

Bilim kurgu, fantastik, distopya türleri en sevdiğim türlerdir. En sevdiklerin olduğu için okurken ince elediğimi düşünüyorum. Çünkü hep aynı türdeki eserleri okuyunca karşılaştırma yapmaya başlıyorsun, az da olsa illa bir benzerlik, bir fark bulmaya çalışıyorsun. Bu yüzden Sıfırlananlar'a 9 puan verirken hiç tereddüt etmedim.

10 puan vermeyi düşündüm ama betimlemelerin bazı noktalarda yetersiz kaldığına inandım. Karakter kafamda kitabın sonunda tamamen canlandı. Ben biraz daha ortalara yaklaşırken tam bilmek isterim.

İnternette bir yorumda zombi kitabı olarak lanse edildiğini gördüm. Öyle bir şey yok. Her ölüp dirileni zombi ilan edersek bu yayın dünyası kısa sürede çöker.

Baş kahraman anlatıcı kadın olduğunda gerçekten güçlü bir kadın karakter isterim. Hatta bu yüzden çoğu kitaptan nefret etmişliğim var. Yazarlar nedendir bilmiyorum güçlü, sağlam ve zeki bir kadın karakter yazmakta zorlanıyor. Diğer türlüsü daha kolay görünüyor gözlerine galiba. Ama bu kitap sayesinde Wren, yüz yetmiş sekiz, benim favori kadın karakterlerimin arasına adını yazdırdı. Öyle mutluyum ki anlatmayı başaramıyorum.

Kitapta nefret ettiğim bir karakter çıkmadı. Kadınlardan sırf güçsüz zayıf oldukları için nefret ederdim ve erkekleri de kaba agresif bulduğum zaman nefret ederdim. Bu kitapta her karakter çizgisini korudu. Hata da yaptılar ama hangimiz hata yapmayız ki? Ben onları insansı duygularını kaybettiklerini söylemelerine rağmen tamamen insan olarak gördüm. Hatta çoğu kitap karakterinden daha insanlardı.

Kitabın sürükleyiciliği düşmedi. Başlangıçta beni bir anda sardığı için ortalarda donuklaşacağını düşündüm ama neyse ki öyle bir şey olmadı. Hatta dün kitabın yarısından fazlasını okuyarak kitabı bitirdim.

Bu tür kitaplar seviyorsanız şahsen ben kitabı tavsiye ederim. Şans verilmesi gereken bir kitap. Bu türlerde o kadar kötü kitaplara şans verdim ki buna da şans verebilirim dedim. Ama beklentimin üzerinde çıktı. Belki de gerçekten karakterlerin güzelliği yüzündendir. Yazar gerçekten karakterleri çok sağlam oluşturmuş. Kendilerinden beklenmeyecek hiçbir şey yapmadılar. Gerçekten böyle karakterlere ihtiyacım olduğu için sevmiş olabilirim yalan yok.

Kitap bence bilim kurgu değildi. O kadar yormadı beni. Ama evet ölenleri diriltiyorlar, üzerlerinde deneyler yapıyorlar diye düşünürsem kitap bir bilim kurgu. Aynı zamanda da fantastik. Ama aynı zamanda da bir distopya. Baş kaldırışlar en sevdiğim konuların başında gelir. (:

Ama ben yine de şans vermenizi gerçekten isterim. Şimdi ikinci kitabı okumaya kaçıyorum. Daha ülkemizde çevrilmemiş ama ben merak ediyorum o yüzden orijinal dilinde okuyacağım.

Tuco Herrera, Aziz Nesin'li Anılar'ı inceledi.
 04 Nis 17:33 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Cezaevinin Bahçesine Ayva Ağacı Diken Bir Şair ve Gözyaşını Kahkaya Çeviren Bir SİMYACININ Anıları ...

"12 Eylül sabahını (F. Otyam , Y. Özkan vb arkadaşlarla) Kuşadası'ndaki kültür gecesinde karşılamıştık. Gece yarısı , kaldığımız otelin lobisinden Fikret Otyam' ın telefonuyla uyanmıştım.Cümle aynen aklımdadır. "Aşağı gel, Evren yönetime el koydu." Bu iki küçük cümledeki gerçeğin hayatlarımızı nasıl derinden etkileyeceğini o anda kestirebilmek kolay değildi."

Bu satırların sahibini 30 küsür sene evvel Maltepe Cezaevine koymuşlardı .. Bedenen oradaydı belki ama düşünceleri hapsedemezsiniz..Ve ne diyor Bertolt Brecht Beş Paralık Roman adlı kitabında , "İnsan hapishane duvarları içinde de özgür olabilir." Düşüncelerine zincir vuramadıkları için tuttu şu satırları yazdı..

Maltepe askeri cezaevinin avlusunda
Sisler içindeki Büyükada’nın karşısında
Oturmuş yazarım bu şiiri

Eylül başlarında bir cumartesi sabahı
Lodos titretiyor ağaçları
Yağmur geceden yıkamış çiçekleri

Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
Ardından baharın geçti koca bir yaz
Hapisteyiz hâlâ ve güzün ilk serinlikleri

Avlunun dört yanı dikenli teller
Tellerin gerisinde nöbetçiler bekler
Kapanır uykusuzluktan gözleri

On gündür çocuk sesi duymadım
Özledim “baba” deyişini kızımın
Özledim beni görünceki sevincini...

Hayatım benim, kırk yıllık hayatım
Seni başarabildiğimce dürüst yaşadım
İçim burada da pırıl pırıl şimdi

Geçer, güzelim, bu günler de geçer
Sökülüp atılır dikenli teller
Koparır halk bir gün zincirlerini...

Diyorum ya dört duvar arasındaydı..Kim bilir başını kaldırdığında ranzasını , görüş gününde gri bulutlu gökyüzünü görüyordu .. İnsanlığını da elinden alamamışlardı yaa .. Kalktı cezaevinin bahçesine bir de AYVA AĞACI dikti.. Öyle bir ayva ağacı ki onun gölgesine kimler kimler , nice isimler konuk oldu sonrasında ..Sevdiklerine bu ağacın gölgesinde mektuplar gönderdiler yazıp yazıp.. İsmi Ataol Behramoğlu bu güzide şahsın , bu değerli şairin .. Ben şahsım adına ne şiirden anlarım, ne de öyle pek fazla şair bilirim .. Odun - kereste aromalı bizim bünye .. Pekte dingin bir ruhum yok şiir okuyacaklık .. Nerden tanıyorum kendisini derseniz Aziz BABA' dan .. Köşe yazılarını takip ederim ..Sık sık anar kendisini yazılarında , tv lerdeki sohbetlerde .. Bu kitabı öylesine çok aradım ki size anlatamam .. Bizimkisi manyaklık tabi .. Kişisel bir hayranlığın da ötesi..Bir saplantı .. N'apayım ben de böyleyim.. Kitabın baskısı uzun bir müddet yoktu.. Geçen Ankara okuma grubu ile Liman Kitap Cafe' ye gidince sorayım dedim .. Şansıma 1 tane varmış ..Aldım hatmettim ve bu büyük adamlarla ilgili bilmediğim pek çok yeni şey öğrendim .. Sizlerle de paylaşayım eğer isterseniz..

Aldım açtım ilk sayfayı .. Bu tekin yayınlarında 4. basım imiş .. 2016 basımı .. Sonra bir otobiyografi Ataol Behramoğlu' na dair.. Bir sayfa daha çeviriyorum , şaşırtan bir başlık.. "En Çok Sevdiğim ve En Çok Çatıştığım Yazar..." Açıklayayım. Kendisi , bilenler bilir ama bilmeyenler için söyleyeyim asker kökenli bir yazar ..Askerle niçin ilişiğinin kesildiğini bir başka incelememde ayrıntısıyla anlatırım .. Konu uzamasın..Dolayısıyla subaylıktan gelme olduğu için korkunç derecede otoriter , çalışkan ve disiplinli bir insan .. Bunun böyle olduğunu sadece kendisini okuyarak değil aynı zamanda karşılaştığım onu tanıyan insanlara da sorarak teyit ettim.. Oğlu Ateş Nesin' in anıları var ki onlar yeter..İnanılmaz otoriter bir şahsiyet .. Hal böyle olunca 1970 lerin başında halen daha bir sendikaları olmayan yazarları bir çatı altına getiren isim oluyor Aziz Nesin ve Yaşar Kemal (ki bu ikilinin arasında da inanılmaz bir savaş var normalinde ) İnanılmaz çalışkan , inanılmaz girişimci ama bir nebze dediğim dedik bir isim Aziz Nesin diyorum yaa..Yazarlar da esasen çalışkanlığından şikayetci değiller ..Çünkü ilkin kendilerine verilen bir "umumi heladan" yola çıkıp onlara başını sokabilecekleri bir yapı sunuyor kendisi .. Kendinden başka başkanlık edecek aday yok ama etkisini sürekli kısıtlamaya çalışıyorlar =)) En sonunda ismi otodidakta çıkıyor sendikada ..Ataol Behramoğlu da pek çok çatışmış olacak ki , şunları demiş bu konuda :

"Yakından ve kişisel olarak tanıdığım hiçbir yazarı Aziz Nesin ' i sevdiğim kadar sevmedim . Hiçbirine Aziz Nesin' e kızdığım kadar kızmadım.Hiçbir yazar konusunda Aziz Nesin konusunda olduğu kadar çelişkiye düşmedim.Hiçbiriyle Aziz Nesin' le çatıştığım kadar çatışmadım.Hiçbiri beni Aziz Nesin' in etkilediği kadar etkilemedi.Ve hiçbirine Aziz Nesin' e duyduğum kadar hayranlık duymadım.

Kendisi de tıpkı benim gibi Bir Sürgünün Anıları kitabıyla tanışmış onunla ."Gülmekten çok gözlerimin yaşardığını anımsıyorum" diyor GÖZYAŞINI KAHKAHAYA ÇEVİREN SİMYACI için .. Çok uzatmamak adına kısa kesiyorum .. Kitapta bir otel odasında atlet fanila ile arzı endam eden Aziz Nesin ve davudi sesi ile karşısında sinirden kırılan Yaşar Kemal' i, onları ayırıyım derken arada kaynamamak için en sonunda bu iki dev yazarı Fareler ve İnsanlar' daki Leni ile George benzetmek suretiyle ortamdaki gergin havayı almaya çalışan Ataol Behramoğlu' nun çareziliğini (YALNIZ ŞU SAHNENİN EPİCLİĞİNİ BİR AKLINIZA GETİRİN !!! O ANI GÖRMEK İÇİN GÖZÜMÜ DAHİ KIRPMADAN TÜM ARŞİVİMİ VERİRDİM.. PLAKLARIM DA DAHİL =)) ) , 70 lerin 80 lerin siyasi havasını , Ataol ve Nesin arasındaki mektuplaşmaları ve bu mektuplar arasındaki çok ilginç bazı olguları okuyacaksınız ..Çehovdur, Puşkindir, Gogoldur, Mayakovskidir, Sokratestir bunlar da işin bonusu..Herkes okusun mu ? Karar sizin .. Sıkılmayacağınızın garantisini veriyorum .. Şuraya da bir telefon konuşması bırakayım Aziz BABA' dan ..Niye "BABA" diyoruz anlaşılsın .. İyi oku POKE TOPU!! =))

"Aziz Ağabey" demiştim , "sizce yazarlarımız için bu kadar uğraşmaya değer mi?"

"Aslında," diye yanıtlamıştı beni ,"sen şimdi yine bir takım vatanseverlik söylevleriyle bana karşı çıkarsın ama , bu soru VATANIMIZ İÇİN DE sorulabilir... Çünkü vatanımız bok içinde ve daha da çok boka gitmekte...AMA MARİFET , GÜLLÜK GÜLİSTANLIK BİR VATAN İÇİN DEĞİL , BOK İÇİNDEKİ VATAN İÇİN BİRŞEYLER YAPABİLMEYE ÇALIŞMAKTIR..NEDEN? ÇÜNKÜ ""BİZİM"" VATANIMIZDIR DA ONDAN..."

Unutulan ve şahsım tarafından şu an eklenen , last but NOT LEAST isim , sitemizin yeni "BABA" sı, sevgili arkadaşım Necip Gerboğa .. Bu fırsatı gole çevirmemize ön ayak olduğun için pek çok ama pek çok teşekkür ederim sana .. Selam ve bitmek tükenmek bilmez bir İŞSİZLİKLE !! =))

Bu da "bebişin" bonusu olsun =)) uyurken kısık sesle veriver arkaya =))

https://www.youtube.com/watch?v=yUxb139X-N4