• Yorgunsun… Bu dünyaya hiç de haberin olmadan geldin yıllar, yıllar önce. Bir ailenin en küçük üyesiydin o zamanlar. El bebek gül bebek büyütüldün. Ağladığın da oldu elbet, karnın acıktığında ya da altına yaptığında.. Herkes seni susturmak için pervane oluyordu etrafında, yüzünü güldürmek için yapmadıkları şebeklik kalmıyordu. Pek tabii üzüldüğün de oldu, biraz büyüyüp istediğin oyuncak alınmadığında. Büyümek istedin o zamanlar. Büyüyüp istediğin şeyleri alabildiğinde, banyonu kendin yapabilecek, saçlarını kendin tarayıp, tek başına çarşıya çıkabilecek yaşa geldiğinde hiç ağlamayacağını, üzülmeyeceğini zannediyordun. Uyarmadılar seni: “Büyüme çocuk, üzülürsün!” diyen olmadı… Hoş, deseler de dinlemezdin zaten, 2şer 3er yaş birden büyüttün kendini. Annen evde yokken ayakkabılarını giydin gizlice, makyaj malzemelerini deneyip, belki onun birkaç da kıyafetini deneyip şekilden şekle soktun kendini aynanın karşısında. 14’ündeyken 16 dedin insanlara ya da demek istedin… Hep geleceğinin hayallerini kurdun, güzel hayallerdi. Heyecanlanıyordun o hayalleri kurarken bile. Ama bir ayrıntıyı atlıyordun çocuk, hayaller yalnızca hayalden ibaretti, dünya ise bambaşka bir yer...

    Yorgunsun… Belki biraz büyüdün. Belki bazen alınmayan oyuncak için değil de dünyanın sancısını iliklerinde hissedip üzüldün. Bir gezintiye çıkayım, nefes alayım iyi gelir dedin. Bir çıkmaz sokakta buldun kendini, kaybolmuşsun. Üstelik hava soğuk, üşüyorsun. Ne yol biliyorsun ne de iz. Yalnızlığı hissediyorsun… Yol tarifi sorayım birilerine diyorsun, kimsecikler yok etrafta, korkuyorsun. İşte o zaman ilk kez kocaman dünyada bir başına olduğun için ağlıyorsun. Bilmediğin bir dünyada sıkışmış kalmış gibisin. Bildiğin bütün yollar şimdi çıkmaz sokak…

    Yorgunsun… Bir kaldırım kenarında oturmuş küçükken kurduğun o rengarenk hayalleri hatrına getirip nasıl oldu da bu karanlık sokakta tek başına kaldığını düşünüyorsun. Sonra bir el, sana uzanıyor.. Hiç tanımadığın bir el, seni tüm bu çıkmazlardan kurtarıp beraber aydınlığa yürüyebileceğine inandığın bir el. Seni hiç tanımıyor ne de olsa, sana ne kötülüğü olabilir, neden zarar vermek isteyebilir ki? Sebebi yok elbette ki. Yalnızca o da senin gibi yalnız. Kendine benzetiyorsun. Onunla bütünleşeceğine inanıyorsun. Güveniyorsun. Karanlık sokaklardan, yeniden insan içine çıkmana, nefes almana, aydınlığı görmene yardımcı olacak bu eli sıkı sıkı tutuyorsun, onun da seni hiç bırakmayacağını zannederek... Bir yola çıkıyorsun.

    Yorgunsun… Çünkü öyle çok yol kat ettin ki o gece birlikte karanlıktan aydınlık sokaklara doğru yürüdüğün kişiyle. Bir de bakıyorsun bambaşka bir sokağın en çıkmaz köşesinde kalakalmışsın yine bir başına. Nasıl yeniden buraya düştüğünü düşünüyorsun. Hareket etmeye mecalin yok, üstelik bu sefer üzerinde yaşanmışlıklar da var, yükün ağır. Kendini bile taşıyamıyorsun…

    Yorgunsun… Yağmur yağıyor üzerine. Hüznün gözyaşları bunlar. Yağmura şiirler okuyorsun. "Hayatın neresinden dönülse kârdır." diyordu Nilgün Marmara, ölmeden önce, hayatta olmanın yanlışlığını iliklerine kadar hissedip bu hayattan dönmeden önce... Bu sözünü ilk kez bu kadar derinden hissediyorsun. Eksiksin, eksildikçe eksiliyorsun. Bir tamamlanma arzusu bu ihtiyaç duyduğun. Bir çeşit anlaşılma isteği. Anlatmaktan yorulduğun bu günlerde, ses tonundan hatta susuşundan bile anlaşılmak istiyorsun. Anlatmaktan da yorulur insan, ki sen öte yandan tamamlanamadıkça daha çok çürüyorsun…

    Yorgunsun… Duyguların yıpranmış, yalnızsın. Ve hatta artık ağlayamıyorsun, gülemiyorsun… Kurduğu cümleleriyle bile seni mutlu eden o kişinin seni çıkmaz bir sokakta bırakışının bedelini hiç yaşamadığın hayatlara ödetiyor, acısını hiç tanımadığın insanlardan çıkarıyorsun. Her gün biraz daha kaybediyorsun. Daha az güveniyor, daha az gülüyor daha az özlüyorsun. Ama her gün biraz daha fazla ölüyorsun...

    Yorgunsun... Ve tüm bu yorgunlukla yaşamaya devam ediyorsun.
    Yorgunsun... Sadece tahammül etmekle günlerini geçiriyorsun.
    Yorgunsun... Çünkü bu dünyaya gelen yorulmaya mecbur, belki biliyor belki de bilmiyorsun.

    Yorgunum... Didem'in şiirlerine başımı yaslayıp kıvrılmak istiyorum bir köşede...

    "Kimi gün öylesine yalnızdım
    Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
    Annem
    Ki beyaz bir kadındır
    Ölüsünü şiirle yıkadım.
    Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
    Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Acının ortasında acısız olmayı,
    Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
    Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
    Aşk diyorsunuz ya,
    İşte orda durun bayım
    Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
    Kendimin ucunda
    Öyle ıslak,
    Öyle kötü kokan,
    Yırtık ve perişan.

    Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
    Aşkı aşk bilir yalnız!"
  • 188 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Yazar, gazete yazılarından derlediği haberleri, kendi kaleminden denemeler şeklinde aktarmış.Çok iyi olmuş..Tv izlemeye vaktim yok benim.Bir çok haberden de bihaberim
    41 güzel deneme arasından ben en çok "Acı Duymayan Çocuk ve "Evimizde Geçireceğimiz Son Gece" yi sevdim.Ayrıca Mona Lisa'yı da tanıyoruz artık.
  • Ertesi sabah uyanır uyanmaz kararını verdi. Hazırlanıp giyindi. Her zamanki gibi büyük bir özenle makyajını yaptı ve mücevherlerini
    taktı.Durumun aslında ne kadar gülünç olduğunun kendi de farkındaydı: Maddi şeylere ve kendi imajına olan bagliligindan dolayı günah çıkarmaya giderken süsünden hiç de geri kalmıyordu. Ama artık üzerini değişecek hali yoktu ve üstelik Cluny'nin en şık kadını olarak itibarını korumak ve mevkisini göstermek için görünüşüne en büyük özeni vermeden evinden dışarı adım atmak onun için söz konusu olabilecek bir şey değildi.
    Nihayet hazır olunca kiliseye gitti.Kabine girme sırası ona geldi. Kendisinden önce çıkmış olan kadının parfümü hâlâ içeride süzülüyordu. Sıradan bir kokuydu bu. Peder Jeremie'nin sesini tanıyacağından ve günahlarını ondan gizlemek zorunda kalacağından endişe ediyordu. İtirafını saygınlıkla yapabilmek için kendini zorladı. Sözlerini bitirdiğinde bir sessizlik oldu ve kadın rahibin kendisini bağışlamasını hiç kıpırdamadan bekledi.
    "Şu andan itibaren en güzel giysilerinizi toparlayacaksiniz"
    "Pekala"
    "Sonra da hepsini giyeceksiniz"
    Kadın kaşlarını çattı.
    "Hepsini mi giyeceğim?"
    "Evet"
    "Peder bana kalırsa sözleriniz biraz daha fazla açıklama gerektiriyor "
    "Çok basit: Giysilerinizi üst üste giyeceksiniz"
    "Üst üste mi?"
    "Aynen öyle"
    "Anlayamadım"
    "Bence anladınız"
    Tövbe eden birinden nasıl olup da bu kadar gülünç bir şey beklenebilirdi?
    "Sonra da mucevherlerinizi biraraya toplayacaksiniz"
    "Mucevherlerimi..."
    "Hepsini takacaksiniz"
    Bütün mucevherlerimi mi takacağım?
    "Evet."
    "Hepsini aynı anda mi?"
    "Çok doğru"
    "Daha neler?"
    "Sonra da diye devam etti rahip "bütün makyaj malzemelerinizi hazirlayacaksiniz."
    "Birkaç kat fondöten süreceksiniz..."
    "Fondöten..."
    "Gözlerinize de birkaç kat far..."
    "Far..."
    Sesini kendi bile güçlükle duyabiliyordum.
    Böylesine sadist bir sapığın Cluny'de papazlik yapmasına nasıl izin verilebiliyordu? Kadın kendini kapatılmış bir düdüklü tencere gibi hissediyordu.
    "Üç kat maskara..."
    "Maskara..."
    Piskoposluk uyuyor muydu yahu?
    "Dudaklariniza dört kat ruj..."
    "Ama saçmalık bunlar!" diye patladı sonunda. "Bir an beni gözünüzde bu kilikta canlandırsanıza! Boğulur giderim! Üzerimde bütün bunlar olunca kimse beni göremez bile!"
    Sesi hem kilisede hem de kafasının içinde çınlıyordu.
    Rahip hiçbir yanıt vermedi.
    Hiçbir şey söylemedi.
    Kadın kabinden kafası karışmış ne yapacağını şaşırmış bir halde çıktı. Evine geri dönüp günün geri kalanında kendini içeri hapsetti. Ağzından çıkmış olan o son sözcükler kafasının içinde dönüp duruyor zihnine musallat oluyordu.
    Boğulur giderim! Üzerimde bütün bunlar olunca kimse beni göremez bile!
    Akşam olunca bir elinde erik likörü kadehi, şişe yarı yarıya boşalmış, sinirleri yatışmış bir halde o öfke anında ağzından fışkırmış olan cümlelerinin ne anlama gelebileceği üzerine uzun uzun düşündü.
    Kendinden uzaklaşmıştı.
    İnsan, imajını geliştirdikçe varlığını boğuyordu.
  • "Bazı kadınlar konuşmasını bilir, bazıları giyinmesini, bazıları makyaj yapmasını, bazıları da arkadaşlığı. Ama en güzel kadın kendini bilen kadındır."
  • Bir kadının yapabileceği en güzel makyaj, gülümsemektir.(Monroe)
  • Zirvelerinden zarif ırmakların döküldüğü, yaşlı ve yorgun bir dağa benzeyen yüzünde, aceleyle yapılmış bir makyaj gibi duruyordu mutluluk. Ölüm ve yıkımdan başka bir şeyin yazmadığı tabelaları okudukça, kalbin hüzünlü bir şarkı söylüyordu. Sonbaharı hüznüne ilâh edinmiş, terk edilmiş sunakların en güzel kurbanıydın güneşten dökülen pas seni ağır ağır zehirlerken. Geride kalmış bir hayal kırıklığıyla sil baştan merhabalaşmak için, bir gece yarısı bok çukurlarından kalkıp yola koyulmuştum sana. Yalnızlık, bir çarkın dişlisi gibi ezerken uykularımı, ölülerimi gizleyen toprak tabanlarımı yalıyordu. Hatırlamıştım, baharın bilmem kaçıncı gününde çiçek açmış yollardan geçtiğimi. O yollarda, çiçeklerden savrulan bir polendim.