• İnsan kaybedince anlar diyorlar ya, epey doğrudur. Sahip olduğumuz her şey ama her şey -canlı ya da eşya- bir gün yitince kıymete biniyor. Geç kalıyoruz her zamanki gibi. Refik Halid Karay, "Bazı ufak tefek, hiçten şeylerin hasretini nasıl çekiyorum?" diye soruyor. Kıymet bilmek mühimdir sevgili okur. Var olun. Başak Kablan - Önce Hayallerim Öldü Sonra Babamİnkılap Yayınları, s.10-13 

    Bir yerde duymuştum, “Ailelerinin ölümü çocukların o kadar umurunda değildir.” diye. Zaten çocuklar sık sık düşünür ölümü. Kız çocukları; “Annem ölse de ayakkabılarını rahat rahat giysem, makyaj eşyalarıyla makyaj yapsam.” , “Babam ölse de sabahlara kadar televizyon seyretsem” der. Bunu duyduğum zaman çakılmıştım oturduğum yere. Artık koca bir kadındım. Bu gerçek beni 27 yaşında saklandığım yerde buldu. Gözüne el feneri tutulan bir suçlu gibi elimi kaldırdım. Yıllar sonra bu gerçeği itiraf ettim:
    Küçük bir çocukken babam sürekli TRT4’teki Türk sanat müziği kanallarını izlediği için onun ölmesini çok istedim. Babam ölse, ben de rahat rahat "Biri Bizi Gözetliyor” izlesem dedim; ama gerçekten babamı çok sevdim ve onu ben öldürmedim, dedim. Bana dönüp, "Sorun değil" dediler. "Çocuklar böyledir, umursamazlar, çocuklar bencildir. Sadece çocukların bencillikleri yanlış anlaşılmaz, ayıplanmaz. Çocuk herkesin ölümünü normal karşılar. Normal karşılamayan kültürler ve yetişkinlerdir." dediler. En derinime sakladığım, vicdan azabı çeken o çocuğu yıllar sonra buldular, başını okşayıp affettiler. 
    Bize ağıtı ve acı çekmeyi öğütler kültürlerimiz. O yüzden Avrupa'dakilerin ölümü karşılama şekillerini anlayamayız. Çünkü biz kendimizi yerden yere atarız. Bir gösteridir bizim için. Ölümüne bir gösteri. Bu gösteriyi çocuklara izletmezler. Korkmasınlar diyekaçırırlar çocukları ölüevinden. Çocukları ölüm gerçeğinden kaçırdıkça kendimiz de kaçarız. Belki ölme ihtimalimizi uzaklaştırırız, kim bilir. Ölümü bilmediğin inanmadığın bir yerde ölebilir misin? Çocukları ölme ihtimalimizle korkutur sonra ölmememiz için dua etmelerini isteriz. Neden? Çünkü çocukların duaları kabul olurmuş. Çakallığa bak sen! 
    Geçtiğimiz günlerde yanıma altı yaşındaki yeğenim geldi. "Teyze" dedi, "Duyduğuma göre çocuk yapmayacakmışsın. O zaman sen ölünce bütün malın mülkün yeğenlerine kalacak dimi, yani bizim olacak." Henüz okumayı sökemedi ama miras hukukunda uzman, maşallah! Evet dedim, bütün her şeyim sizin olacak. Hatta ben ölene kadar daha çok ev alırım, sen o yüzden dua et ben zengin olayım sana daha çok şey bırakayım. Bu da benim çakallığım işte. Onun için normaldi bu. Dokunmadım hayaline, umuduna. Ben ölürsem hiç üzülmeyecek misin zalimin evladı demedim mesela. Bu korkuyu içine salmaya gerek yoktu, Beni öldürüp, benim evimde, benim kıyafetlerimle hayal ediyordu kendini, mantıklıydı, ben de olsam aynısını yapardım. 
    İnsan en çok kendi ölümüne ağlarmış. Bu cümleyi ilk okuduğumda da vurulmuştum. Çünkü ben de zaman zaman oturur kendi ölümümü ağıtlar yakar ağlardım. Bir keresinde, ergenliğimin doruk noktalarını yaşadığım bir zaman dilimiydi, oturdum ve sabaha kadar ölümümüdüşünerek ağladım. O kadar çok ağladım ki gözüm, yüzüm her tarafım şişti. Ergenlikten olsa gerek; aynadaki yansımama bakıp yüzüm şişken ne kadar güzel olduğumu düşündüm. Az önce cenaze namazımı kıldıran, bütün akrabalarımı arkamdan salya sümük ağlatan ben, şimdi güzelliğim üzerine hülyalara dalmıştım. İnsana en çok kendi ölümü koyar. 
    Her ne olursa olsun babanın ya da annenin ölmesi, sana acayip bir karizma katar. Bir hikayen olur. Hayatından insanlar çıkar. Okulda adını babası olmayan çocuklar hanesine yazarlar. İlk önce zoruna gider bu olan biten. Devletin gözünde bile yetimsindir. Sana para verir, ayrıcalıklar tanır. İlk zamanlar kaçtığın, kimselere söylemediğin babasızlık, devletin verdiği çeyiz parası olur. 
    Babası olan kuzenlerin, sen evlerine gitmeden önce anneleri tarafından uyarılır: "Sakın babanla samimi olma, hatta babana baba bile deme!" 
    Ne desin çocuk, Kemal mi! 
    Sen misafirliğe gidersin çocuklar bir sana bakar bir babalarına. Aradaki ilişkiyi kurmaya çalışır. Sen bir babaya bakarsın bir önüne. Bir gün bir kuzenim yanıma geldi, "Annem, sen gelince babamdan uzak durmamı söylüyor. Söyle babama ne yapacaksın?" diye sordu. Böyledir... Senin baban ölür birçok kişinin travması olur. 
    Baban ölür ve bunu her zaman, her yerde koz olarak kullanabilirsin. Artık acı hanene bir acı daha eklemişsindir, hem de en afilisinden. Belki bir gün bir kitap yazarsın kitabın ilk hikâyesi bu olur. 
  • -Yaz kış giydiğimiz tek örnek bir pijama üstü ve bir kot pantolon. “Bu iyiliğimi unutmayın “ diyen bir müteahhit tarafından hediye edildi. Çocuklarının eskileriymiş. Başka eskiler de veriliyor, saklıyoruz onları üzerimizdekiler giyilmez hale gelene kadar.

    -Kemerimiz yok ama ipimiz var. İpleri kaldırım kenarında bulduk. Kemer de bulabilirdik gerçi; ah, birkaç kez kemerle dövülmüşlüğümüz olmasa. Bizi dövenler midyeci, simitçi ve kokoreççi. “Uğursuzsunuz” dediler bize, “ sizin geldiğinizi görünce müşteriler uzaklaşıyor.” Bilmezler ki, gözümüzde biriken yaşlar, ruhumuza akıyor…

    – Bir çift kırk üç numara, bir çift de kırk bir numara yırtık ayakkabı. Onları giyeceğimiz güne kadar birer çift terlik. Terlikler yeni değil elbette. Oğlan çocuk doğurmak isteyen bir ablanın sadakası. ”Dua etmeyi unutmayın ha” diye sıkı sıkı tembihlendik.Bir dilek tuttuk içimizden,dedik , “oğlan değil, kız değil, bir can katılsın aramıza.” Sonra yolumuza yürüyüp gittik…

    -Birkaç kilo soğan ve patates. “Bayatlamaya yüz tuttu, aman yiyin hemen” diye nasihat edilerek verildi manav tarafından.Canımız kiraz çekmişti bizim. “Haydi çocuklar” dedi manav, “ kiraz tartmamı istiyor bir beyefendi, çekilin tezgahın başından!”

    –Her gün topladığımız altmış yetmiş tane pet şişe, yirmi otuz tane de cam şişe. Bize konulan kota bu kadar. Daha fazla da toplayabiliriz, ama dövülme riskimiz var. Büyüdüğümüzde kota koymayacağız hiçbir çocuğa. .Keşke hiç çalışmak zorunda kalmasa çocuklar. Ah çocuklar! Sömürülmedikleri , işkence görmedikleri ve taciz edilmedikleri gün , işte o gün mutlu olacaklar…

    -Fırından aldığımız taze ekmeğin kokusu. Paramız varsa fırına gidip sıcacık bir ekmek alıyoruz. Ekmeğimizi kendi aramızda değil sadece, yanı başımıza sokulan sokak köpeğine de pay ediyoruz…

    -Eskici arkadaşlarımızın arada bir bize verdiği anarşik romanlar. Onların “anarşik” dediği romanlarda, biz barışı, özgürlüğü, ve eşitliği öğrendik…

    -Kalitesinden memnun kalınmamış ruj, oje, rimel. Bir gün sevgilimiz olursa, bir gün, belki, ola ki sevdiceğimiz memnun kalabilir. Sevdiceğimiz de biz gibidir; biz nasıl onun elinden avucumuza konulacak ucu kırık bir tarakla tararken saçımızı mutlu olacaksak, onun da bizim elimizin değdiği bir makyaj malzemesiyle, gözleri ışıl ışıl parlayıverir…

    -Bizi her gün kovalayan zabıtanın, “ulan bugün sizi kovalayasım yok, hatta size küfredesim bile yok” deyip sırıtıvermesi…Biz hiçbir zabıtanın annesine küfretmeyiz. Ama onlar hiç görmediğimiz ve çok özlediğimiz annemize küfrediyorlar. Mal varlığımıza bunu da ekleyelim, bir günlüğüne de olsa, annemize küfredilmemesi…

    – Yeni doğum yapan sokak kedilerinin, yavrularına daha güvenli bir yer aramaya gitmeden önce, o güzellikleri bize emanet etmelerinin huzuru…

    -Evet, anamız babamız yok yanmızda.” Ne mutlu size ki, siz Allah`ın çocuklarısınız” diyen dindarlar bir yanda, “sen istemezsen kimse seni ezemez koçum” diyen ağır abiler bir yanda, “herkes yaşam çizgisini kendi belirler” diyen kişisel gelişimciler bir yanda, “senin kurtuluşun devrimde” diyen devrimciler bir yanda… Bir serçenin derdi bizim derdimizdir oysa. Biz ki bir serçeyi düşüneniz bu garipliğimizle, acep biz ne yanda…

    -“Şu önde giden iki dilenci çocuk var ya, Fazıl Say`ı dinleyemeyecekler ömürleri boyunca” diyerek ardımızdan gelen kibirli sesler metropol merkezlerinde, umurumuzda değil Biz dilenci değiliz ki, atık toplayıcıyız. Bir plakçının önünde dinledik Fazıl Say`ın bestelerini. Bizi dilenci olarak görenler geçip gittiler o tınıları umursamadan. Fazıl Say`ın adını anmak onlara düştü, eserleriyle gururlanmak bize…

    -Bir DVD dükkanında, yarım saatliğine seyredebildiğimiz bir İran filmi. Film sürerken, “yaylanın artık, soluklandınız yeterince” diye kovmuştu bizi dükkan sahibi. Cennetin Çocukları`ydı seyrettiğimiz film. Tam cennete girmiştik ki düşlerimizde, cennetten kovuluverdik…

    -Geceleri , bir barakada, üzerinde uyuduğumuz kartonlar. Haftada bir değiştirmemiz gerekiyor kartonları uyku düzenimiz bozulmasın diye! Sizin baza dediğinizin bizdeki karşılığı karton. Ortopedik karton olması için birkaç yılda bir değil, haftada bir değişmesi gerekiyor. Siz marketlere indirimli ürünler için akın ederken, biz kartonun ortopedik olanını seçmek için gidiyoruz…

    -Çöpe atılmış oyuncaklar. Favorimiz peluş ayılardır. Onlara sarılıp öyle uyuyoruz…

    -Güneşi ilk bizim selamlayışımız, üstelik reverans yaparak; nefesimiz kokarken, bitliyken ve hâlâ umutluyken…

    -Becerilmeden geçen her günün sonunda , açlığımızın aklımıza bile gelmeyişi…

    -Hangimiz hastaysa, diğerimizin, elini alnımıza koyarak sık sık ateşimizi kontrol etmesi… Biliyoruz hastamızı iyileştiremeyeceğimizi, ama o elin alnımıza konması mesela, şımarma sebebimiz. Şımarıyoruz birkaç dakikalığına ve mecburuz zaten, iyileşeceğiz eninde sonunda…

    -Kışın -10 derecenin, yazın +40 derecenin hayvanlarla beraber en çok etkilediği canlar biziz. Hayata bağlılığı, dostluğu, dayanışmayı hayvan dostlarımızdan öğrenmemiz ve o güzel dostlarımızdan kendimize bir aile kurmamız…

    -Hor görülüyoruz, evet. Siz bizim güzelliğimizi görmüyorsunuz ,ama çiziklerle dolu bir cep aynasında gülümseyerek seyrettiğimiz yorgun argın güzelliğimiz…

    -Zenginlikten anladığımız çok farklı sizinle. Sizin mal varlığınızda, ne para ediyorsa o var; bizim mal varlığımızdaysa, içtenliğimiz, özlemlerimiz ve geçmek bilmeyen tedirginliğimiz…
  • "İnsana en yakışan kıyafet tevazu...
    En yakışan takı edep...
    En güzel makyaj sabır..
    Allah hepimize bol bol versin güzelleşelim."
  • Bazı kadınlar konuşmasını bilir...
    bazıları giyinmesini, makyaj yapmasını... Bazıları arkadaşlığı... Ama en güzel kadın,
    kendini bilen kadındır...

    Türkan Şoray
  • Bazı kavramlar vardır, örümcek beyinli insanların ağlarına takılan ve o örümcek beyinlilerin ağlarıyla etrafını iyice sarıp yemleri olarak kullandığı. Bu kavramlar, bu insanların kaleleridir ve hayatları bunlara bağlıdır; bu kaleler ne kadar sağlamsa ve konforluysa, hayatları da o derece güzel ve güvenli geçer... İşte bu kaleler kişiye, zamana ve topluma göre değişiklik gösterir; bazen bir "put" olur bu kale, bazen bir "din", bazen "örf", bazen "ırk", bazen de başka bir zemine dayandırılan "ahlak" olur.....

    Açıkçası bu kitap da bu kalelerden birine veya birkaçına zarar verme girişiminde bulunduğundan, kitabın raflara, ellere ve beyinlere kabullenme süreci biraz sancılı olmuş... Kitap 1857 yılında Fransa mahkemelerinde toplumun din ve ahlak ilişkilerine saldırdığı gerekçesiyle yargılanmış ancak beraat etmiştir...

    Şimdi bakalım dine (Hristiyanlık) nasıl saldırmış;

    "Siz kâfirin birisiniz. Ne dininiz var, ne imanınız!..
    — Neden olmasın, benim de dinim var, hem benimki, o türlü türlü hokkabazlıklar, maskaralıklar eden heriflerin hepsininkinden ileri… Bilakis, ben Allah’a taparım. Bizi, vatandaş ve aile babası vazifelerini görelim diye bu dünyaya getiren, adı ne olursa olsun, bir Yüce Varlık, bir Yaradan bulunduğuna inanırım. Ama, kiliseye gidip gümüş tabaklar öpmeye, bizden iyi yiyip içen birtakım soytarıları kesemden beslemeye gereksinme duyamam; çünkü insan Allah’a saygısını bir ormanda, bir tarlada, hatta eski zaman adamları gibi, gök kubbeyi seyretmekle de gösterebilir. Benim Allahım Sokrates’in, Franklin’in, Voltaire’in, Béranger’nin Allahıdır. Ben Savoie Papazının Amentüsü ile 89 ihtilalinin ölmez prensiplerine taraftarım. Yoksa, bahçesinde elinde bastonu ile dolaşan, dostlarını balinaların karnına yerleştiren, bir feryat koparıp ölen ve üç gün sonra yeniden dirilen bir Tanrı kabul edemem. Bunlar, aslında manasız, üstelik fizik kanunlarının hepsine aykırı şeylerdir; sırası gelmişken söyleyeyim, papazların öteden beri kendileriyle birlikte halkı da sürükleyip bulanık suda boğulmaya zorladıklarına, ne korkunç bir bilgisizlik içinde çürümekte olduklarına bu da bir delildir."

    Gördüğünüz gibi kaleye saldırı var ve bu onların hoşuna gitmiyor elbette bütün bu o tantanalar bundan ileri geliyor.. Gelin birlikte değerlendirelim bunu; bir Yüce Varlık, insana vazife yükleyen, yaradan, saygıyı hak eden ve bu saygıyı belli şekillerde değil içtenlikle (riyasız) isteyen, bilgiden yana olan bir Tanrı'ya inanması; kendilerine köle arayan, yüksek makamlar elde eden, dini makyaj olarak kullanan Tanrı'nın adamları olarak kendini lanse eden kişilere ise inanmaması dine saldırı oluyor,
    -din diyorum, çünkü bana göre her dinde böyle bir oluşum var zaten ve bu durum bilinçsiz bir şekilde ( çünkü bazıları kendileri için yüksek kanıt niteliğinde olan kanıtlar elde ederek dinden uzaklaşabiliyor) bazı kişilerin dinden uzaklaşmasına sebep oluyor-
    Ben burada taşlanacak bir şeytan göremiyorum yani dine saldıran bir şeytan yok bunun yanında dine saldıranlara saldırı var...

    Şimdi ikinci kısma geçmeden buraya bir dipnot düşmem gerekiyor;
    -işte bakın bu Hristiyanlık'ta böyle oysa ki Müslümanlık'ta böyle bir şey yok
    -gördünüz mü dinler böyle işte oysa dinsizlikte böyle bir şey yok
    vb. şeyleri hiç aklınızdan bile geçirmeyin çünkü bunun ne Hristiyanlıkla ne de dinle direkt bir alakası var, bazıları kişileri de putlaştırarak aynı şeyleri yapıyor zaten
    ve putlaştırılan kişilere yaklaşmaya çalıştığınızda yüksek voltajlı elektrik akımına kapılır gibi olursunuz! Net yani bu durum..
    Peki ne ile alakası var efendiii, diye bana sorar gibisiniz? Sömürgen (düşünceleri sürüngen) örümcek beyinli insanlarla alakası var! Kısacası kalelere takılmayın içindekilere odaklanmaya çalışın...
    (alayınız benden uzak olun, ne haliniz varsa görün hepiniz aynısınız sadece zihni açık insanlarla ilgileniyorum)

    Artık ikinci iddiaya geçebiliriz; "Ahlak" evet ikinci olarak ahlaka saldırı; neymiş bu ahlak zenginlik dürtüsü ve cinsellik arzusu ile dışa açılma (Virginia'nın kulakları çınlasın bir an aklıma dışa yolculuk geldi) yani kısacası evli ve çocuklu bir kadının kocasını aldatması, tam bu noktada konuya biraz daha açıklık getirmek için güncel haberlerden faydalanalım biraz, şöyle ki;
    A.T.; yavrumm bebeğim sen nasıl bir şeysin böyle, evli olmasan var ya senin gibi şeker tatlı bal bir kızı hayatta kaçırmazdım gibi..
    yani tutup da 1857 yılındaki Fransa'nın ahlak anlayışını araştırmışlığım yoktur dolayısıyla o konuda kendilerine uygun düşüp düşmediğinin kararını verecek değilim

    -bu arada şunu da söyleyeyim zaman zaman görüyorum adam bir bakıyorsunuz belki o konuda açıp okumuşluğu dahi yoktur ama o konunun profesörü olup çıkıyor bir ahkamlar bir ahkamlar ben öyle hayretler içerisinde bakıyorum sadece, neyse-

    ancak böyle durumlarda aklımı dolayısıyla mantığı ve vicdanımı kullanarak yorumlamaya çalışıyorum;
    bizim edebiyatımızda, Gustave Flaubert’in Madame Bovary'si, Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı ve Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su bir kategoride değerlendiriliyor, tabii kitabı okumadan önce bunların hakkında tek bilgim izlememekle birlikte Aşk-ı Memnu dizisi idi ve bildiğim kadarıyla yengesiyle yasak aşk yaşayan bir kişinin hikayesi idi. Açıkçası burada durum bana göre bambaşka idi yani sadece evli birinin aşkı değildi mevzu, aldatmadan daha önemlisi yengesiyle böyle bir serüvene girmiş olmasıydı. Yani ahlaksızlık denilip aynı kategoriye konulunca ben böyle bir şey bekliyordum ancak bu eserde öyle bir durum yok sadece evli bir kadının aldatmasından bahsedebiliriz...
    Peki neydi bu ateş püskürtmeler, edebiyatın konusu olmasına dahi karşı çıkmalar (bana göre absürt de olsa edebiyata konu sınırlaması getiremezsiniz) "evli kadının aldatması" idi ...

    Şu an muhafazakar Türkiye'ye bakıyorum
    TUİK (2017) verilerine göre Kadınların aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 32,2
    Erkeklerin aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 8,7
    -dikkat edin bu resmi makamlara intikal eden ve boşanma ile sonuçlanan oranlar-
    ve aynı yıl içerisinde, evlenen çift sayısı 569 bin 459, boşanan çift sayısı ise 128 bin 411 oldu. Şimdi onun hesabını da siz yapın sadece Türkiye'de bir yıl içerisinde kaç erkeğin ve de kadının böyle bir şey yaptığını ve bunun da resmi olarak ispatlandığını bunun yanında mahkemeye intikal edip ispatlanamayanlar, boşanmadan sonuçlananlar ve gizli gizli devam edenleri de düşünerek durumu daha net hale getirebilirsiniz....

    Kısacası şunu demek istiyorum hoşunuza gitse de gitmese de size göre ahlaklı bir davranış olsa da olmasa da bu durum hayatın tam merkezine oturan bir gerçek ve Gustave Flaubert de gerçekçi bir yazar olarak bilinir dolayısıyla bu konunun işlenmesi çok doğal... Eğer bu ahlaksızlık ise şu an Türkiye'deki ahlaksızların hayatınızı ne kadar sardığını da bir düşünün ve gerçeklerle yüzleşin...

    "Nurullah Ataç:
    Gustave Flaubert en titiz sanatkârlardandır. Her cümlesi üzerinde saatlerce, günlerce çalıştığı söylenir. " demiş. Buna katılıyorum. Kesinlikle çok yüklü cümleler oluşturduğuna şahit oldum ve kalemini beğendim.

    Romanın yazım kurgu kısmına gelince, olayların kopukluğunu fazlasıyla hissettim bazen sanki hikayeden hikayeye atlıyormuşum gibi bir izlenime kapıldım tabii eseri bitirdiğinizde olay kafanızda berraklaşır bunu da belirtmekte fayda olduğunu düşünmekteyim...

    Üzerinde durulan konular, yasak aşk, duyguları matlaştıran evlilik, cinsellik (sadece duygu kısmı yoksa Masumiyet Müzesi'ndeki gibi detaylı değil yani :)), zenginliğe ulaşma düşüncesinin duygular üzerindeki etkisi, kadın ile erkek arasındaki aşkta kadının bu aşka bakışı ve erkeğin aynı aşka bakışı arasındaki fark, küçük dünyalarda oluşan mutluluğun körleştirdiği algı gibi.. bu konularda düşünmenizi ve fikir üretmenize olanak sağlayabilir...

    "Sonu kendi ölümüyle noktalanan her şeyi riyasız görür, saygı duyarım."
  • Bazı kadınlar konuşmasını bilir,
    Bazıları giyinmesini makyaj yapmasını ,
    Bazıları arkadaşlığı,
    Ama en güzel kadın kendini bilen kadındır.!
  • “Bir kadının yapabileceği en güzel makyaj, gülümsemektir.”
    Marilyn Monroe