• 212 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Yazarın önce Vişnenin Cinsiyeti kitabını okumuştum. Sonrasında elime bu kitabı aldım ve okurken gerçekten çok etkilendim. Winterson otobiyografisini etkileyici bir şekilde aktarmış bizlere. Çocukken evlatlık alınıp misyoner bir ailede büyüyen Winterson 16 yaşına geldiğinde artık kendinde bir şeylerin değiştiğini ve dinin büyük günahlarından sayılan hemcinsinden hoşlanmaya başladığını farkediyor. Hayatını kiliseye vermiş olan annesi bu durumu pek hoş karşılamıyor ve Winterson sevdiği kadın uğruna kiliseden ve evinden ayrılmak durumunda kalıyor.
    Kitapta benim dikkatimi en çok annesi çekti. Kızının duygularını tek seferde anlaması bence tesadüf değildi. Kitabı okuyan arkadaşımla tartıştığımızda onun da aynı şeyi farkettiğini öğrendim. Annesi kızının aynı hataya düşmesini önlemeye çalışsa da Winterson annesinin aksine bu duygularını bastırmamış ve yaşamıştır.
  • 216 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Natsume Soseki, 1867 doğumlu, beş çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak dünyaya geldi. Maddi zorluklar nedeniyle bir aileye evlatlık verildi. Çiftin boşanması üzerine tekrar öz ailesine geri döndü. Mide ülseri nedeniyle genç yaşında(49) vefat etti. Şimdinin pek çok Japon yazarına ilham kaynağı olmuştur.
    .
    Madenci eseri ise Murakami'nin deyişine göre diğer eserlerinden oldukça farklıymış. Diğer eserlerini okumadığım için bu farklılıktan haberim yok elbette ki. ‍️ Gelelim hikaye hakkında ne düşündüğüme...
    .
    Yazar hikayeyi öyle gerçekçi anlatmış ki bir ara "Gerçekten yaşamış herhalde!" diye düşünmeden edemedim. Ancak sonradan öğrendim ki yazar kendisinden aşk macerasını anlatmasını isteyen bir maden işçisinin anlatılarından yola çıkarak bu romanı oluşturmuş. Tabii hikayede aşk hikayesine ise neredeyse hiç değinmemiş. Daha çok madende nelerin olduğuyla ilgilenmiş.
    .
    Yazdığını da roman olarak degerlendirmiyor yazar. Tabii bir romanda olması gereken unsurlar yeterince vardı. Belki de diğer romanlarından farklı görmesi de eseri roman olarak degerlendirmesini güçleştiriyor.
    .
    Ben eseri gayet beğendim ve harika bir serüvene çıktım. Anlatım tamamen kurgu olmasına rağmen bana fazlasıyla gerçekçi geldi ve romanda en etkilendiğim şey de buydu sanırım. Altını çizdiğim pek çok da yer olduğunu söylesem aşırıya kaçmış olmam. Özetle okunmaya değer harika bir eser...
    .
    "Etraflıca düşününce insan kalbinin suya benzediğine kanaat getirdim. Iterseniz kendini çeker, siz geri çekilirseniz o baskın gelir. Insan hayatı el kullanmanın yasak olduğu bir sumo güreşi yapmaya benziyor desem haksız sayılmam."
    .
    "İnsanın hedefine nihayet ulaştığı, hemen sonrasında ise hedefine ulaşmış olmaktan pişman olduğu zamanlar vardır."
  • 222 syf.
    ·Puan vermedi·
    Anadolu'nun küçük bir kasabasında öksüz kalan bir çocuğu evlat edinen kaymakam ve kaymakamın kızıyla evlatlık aldığı çocuğun birbirine tutkuyla olan ilişkisini anlatıyor kitap.
  • 422 syf.
    ·84 günde·Beğendi·8/10
    Tia evli bir adama aşık olur. Tia çocuğu doğurduktan sonra başka bir aileye evlatlık verir. Aradan 5 yıl sonra herkesi yüzleşmeye getiriyor. Evlatlık verdiğinden pişmanlık duyuyordu Tia.
  • 272 syf.
    ·4 günde·8/10
    Ah Zeze ah keşke hiç büyümeseydin!
    Şeker Portakalı serisinin ikinci kitabı olan ‘’Güneşi Uyandıralım’’ ile yine Zeze’nin hüzünlü, yaramaz ve olağanüstü hayal dünyasına yolculuk ediyoruz. Zeze bildiğimiz Zeze insanı yıldıracak derecede yaramaz ama bir o kadar da hüzünlü, duygusal, kırılmış ve kırgın minik bir kalp...
    En son bıraktığımızda 5-6 yaşlarında olan Zeze bu defa bizi biraz daha büyümüş, 11 yaşlarında ailesi tarafından daha zengin bir aileye iyi bir yaşam, kaliteli bir eğitim ve güzel bir gelecek için evlatlık olarak verilmiş yeni hikayesi ile karşılıyor. Artık Portekizli dostu ve şeker fidanı olmayan Zeze’ye yeni yolculuğunda bir gün kalbine yerleşen bir cururu kurbağası, Maurice ve Peder Fayolle eşlik etmektedir. Zeze, haftasonu gitmesi gereken film yerine başka bir filme girerek filmedeki başrol oyuncusu olan Maurice’yi kendisine baba olarak seçmiş ve artık hayali de olsa gece ona iyi geceler oğlum diyen, geceleri üzerini örten, sabahları günaydın diyerek onu uyandıran istediği babaya kavuşmuştur.
    Hiç değişmeyen Zeze’nin yaramazlıklarına kaldığı yerden devam ettiği, hayal dünyasındındaki kahramanların gerçekliğine inanıp bazen bu gerçek miydi ya dedirtecek kadar kendinizi onun hayal dünyasına kaptırdığınız, bazen hem yeter ama bir çocuk bu kadar da acı çekmez ki deyip hem de evlat olsan sevilmezsin be Zeze bu kadarı sence de fazla değil mi kuzum dediğiniz, gerçek bir aileye özellikle de babaya olan özlemini yüreğinizde hissettiğiniz, hayatının aşkını bulduğuna inandığı, aşk gibi yeni bir duyguyu keşfettiği, kendini bulma, kendisi olma yolunda yaşadığı deneyimlere şahitlk ettiğiniz, size de hayal etmekten vazgeçmemeniz gerektiğini hatırlattığı için teşekkür ettiğiniz ama sonunda keşke hiç büyümeseydin hep küçük Zeze olarak kalsaydın dediğiniz bir son...
  • 222 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Sabahattin Ali’nin ilk romanı olmasına rağmen betimlemeleri, dili, üslubu, kurgusu her şeyiyle başarılı bir şekilde yazılan Kuyucaklı Yusuf..

    Ailesini eşkıyaların öldürmesiyle kimsesiz kalan daha sonra da kaymakam Salâhattin Bey’in sahiplenmesiyle o aileye evlatlık olarak giden Yusuf’un başına gelenleri, yaşadıklarını okuyoruz. Yusuf, yaşadığı hayatı ile, masum sevgisi, dik başlılığı, suskunluğu, özgürlüğe düşkünlüğü ile gönlümde yer edindi. Romandaki aşk hikayesi herkesin gıpta ederek okuyacağı türden.. Kitabı okurken bir insan nasıl bu kadar saf, temiz sevebilir diye düşünüp diğer yandan da Muazzez’in yaptıklarına kızarken buldum kendimi. Yusuf’un başına gelenler sanki benim başıma gelmiş gibi tüm karakterlere kırgın olarak bitirsem de kitabı, tek kelimeyle mükemmeldi. Keşke bu baş yapıtı “daha önce okusaydım” demeden edemiyorum.. Romanı fazla ayrıntıya girip anlatmak istemiyorum ama şunu bilin, asla pişman olmayacaksınız. Herkesin okuyup, yazara ve kitaba daha çok değer vermesini umut ediyorum.

    Son olarak diyeceğim şu ki: her sayfasını sanki kendiniz yaşıyormuş gibi hissederek okuyorsunuz. Öyle gerçekçi öyle derinden..
  • 208 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Bosna Hersek'de yardıma muhtaç yerli halka askerlerimiz yardım kolileri götürüyor ve teslim ediyorlar. Sonra bir haber geliyor ve diyorlar ki bir teyze vardı unutmuşuz onun evi biraz yüksekte ve o yardım almadı acaba oraya götürür müsünüz?

    Hay hay diyorlar ve askerlerimiz koliyi sırtına alıp çıkıyorlar eve kapıyı çalıyorlar. Kapı açılıyor ve bir teyze açıyor kapıyı ve görür görmez soruyor:

    - Türk müsünüz? Geleceğinizi biliyordum...

    Diyoruz ya bizim El Bab'da ne işimiz var, bizim Halep'te ne işimiz var diye. İşte biz oraya gitmiyoruz ki tarih bizi çağırıyor... TÜRK BEKLENİLENDİR!

    Göktürklerden, Hunlara, Selçuklulardan, Osmanlı'ya bir zamanlar üç şehir olan devlet üç kıtaya hükmeden bir imparatorluk halini alıyor. Alıyor ama oturduğu yerden, kılıç sallamadan değil; canıyla, kanıyla ödeyerek alıyor. Nice şehitler veriliyor, nice badireler atlatılıyor.

    Gaziantep'te Azap Osman adında bir Türkmen kuvayı milliyeye katılmak istiyor fakat diyorlar ki maalesef silahımız yok. Alırsınız diyor. Ama para da yok diyorlar. Bunun üzerine evine giden Azap Osman küçük kızını alıp Halep'e geçiyor ve kızını birkaç kuruş karşılığı evlatlık verip kendisine o parayla silah alıyor ve diyor ki silah benden mermi sizden olsun...

    Bu ülke imanla, sevdayla, kanla, canla kazanıldı ve ne yazık ki hala toprağı bir avuç içi kadar, nüfusu bir ilimiz kadar olan ülkeler ülkemize kafa tutuyor. Neden? Çünkü Türk olmak sayısız imparatorluk kurmak ve sayısız imparatorluğu da yerle yeksan etmektir.

    Bizim geleceğimizi bekleyenler var diyor yazar. Evet bizim vefamızı, sevdamızı kendisine umut bilen binler varken bizler bu ülkeye değil bu dünyaya karşı sorumluyuz.

    Unutmayın TÜRK BEKLENİLENDİR...

    VEFALI TÜRK GELDİ YİNE
    SELAM TÜRK'ÜN BAYRAĞINA
    🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷