Hayatın bana öğrettiği en temel şeylerden biri şu oldu: İnsan doğası, ne kadar cilalanırsa cilalansın, özünde karmaşık, çelişkili ve çoğu zaman da çıkarcıdır. Francis Bacon’un Denemelerini okurken, sanki kendi iç dünyamın aynasına bakar gibi hissettim. Bu kitap, bana göre, insanın hem en yüce hem de en zayıf yanlarını dürüstçe ortaya koyan bir pusula gibi.
Bacon’un “İyilik” üzerine yazdığı denemede, iyiliği Tanrısal bir özellik olarak tanımlaması dikkatimi çekti. Ama gerçek hayatta iyilik çoğu zaman karşılıksız kalır. Dostoyevski’nin dediği gibi, “İnsan, iyiliğe iyilikle karşılık vermez; çoğu zaman iyiliği zayıflık olarak görür.” Bacon’un idealist yaklaşımıyla Dostoyevski’nin karanlık gerçekçiliği arasında sıkışıp kalıyorum. Belki de gerçek, bu iki uç arasında bir yerde. “İntikam” üzerine yazdığı bölümde Bacon, intikamın adaleti değil, kişisel tatmini hedeflediğini söyler. Bu bana Shakespeare’in Hamlet’ini hatırlattı. Hamlet’in intikam arzusu, sonunda onu da, çevresindekileri de yok eder. Bacon’un bu noktada hukukun üstünlüğünü savunması, modern hukuk devletlerinin temelini atan bir düşünce gibi geliyor bana. Ama dürüst olayım, bazen içimdeki öfke, Bacon’un soğukkanlılığını değil, Hamlet’in çığlığını yankılıyor.
“Evlilik ve Bekârlık” denemesinde Bacon, evliliğin insanı sorumluluklara bağladığını, bekârların ise daha özgür olduğunu söyler. Bu düşünce, günümüz bireysel yaşam tarzlarının temelini oluşturuyor. Simone de Beauvoir’ın İkinci Cins’te söylediği gibi, “Kadın evlendiği anda birey olmaktan çıkar.” Bacon’un bu konuda kadınları neredeyse hiç anmaması, dönemin erkek egemen bakış açısını yansıtıyor. Ama yine de, evliliğin insanın özgürlüğünü törpülediği gerçeğini inkâr edemem.
Bacon’un “Kıskançlık” üzerine yazdıkları ise neredeyse evrensel bir