İncecik ama derin anlamlar barındıran bir kitapla geldim. Kitabı hiçbir yerde daha önce görmemiştim. Rastgele girdiğim bir kırtasiyede kitap raflarında gezinirken farkedip elime aldığımda çok seveceğimi anladım.
Kitaptaki olaylar taşların dilinden anlatılıyor. Yazar bunu o kadar ustaca yapıyor ki okurken taşları bir kişiliğe büründürüyorsunuz. Kitap bittikten sonra önce evinizdeki duvarlara sonra sokaktaki taşlara istemsizce bakıp bu taşlar acaba her gün nelere şahit oluyor demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Kitabın konusu şöyle;Fransa’da bir ailenin üçüncü çocuğu engelli olarak dünyaya gelir. Aile bu durumu biraz zor kabullenir. İlk olarak ailenin birinci çocuğu olan abinin çocukla kurduğu duygusal bağ anlatılıyor. Bu ilişkinin abinin hayatına nasıl yön verdiğini görüyoruz.
Sonra da ailenin ikinci çocuğu olan kızın engelli kardeşi ile ilgili hissettikleri, onu kabullenemeyişi, onun gelmesiyle yaşadığı mutsuzluk ve terkedilmişlik duygusu anlatılıyor.
Son olarak çocuğun ölümümden sonra ailenin bir erkek çocuğu daga oluyor. Bu çocuk bir şifacı gibi engelli çocuğun izlerini silmeye çalışırken aslında aralarında görünmeyen bir bağın var olduğunu hissediyor.
Kitabı okurken engelli bir bireye sahip ailelerin yaşadıkları sorunları ve özellikle diğer çocukların hissettiklerini görmek üzücüydü. Bu tür ailelerde çocuklar arasında duygusal denge sağlamak gerçekten zor olmalı.
Kitaptaki şu alıntı engelli olmayan çocukların duygularını çok güzel ifade etmiş.
“ Eğer bir çocuk hastaysa bir gözün daima diğer çocukların üzerinde olması gerekir. Zira sağlıklı olanlar patırtı çıkarmaz,onlara sunulan hayatın eksik köşelerine uyum sağlarlar.Hiçbir şeyden şikayet etmeden sıkıntıların güçlüklerin şeklini benimserler. Dalgalardan nefret ederek deniz fener bekçisi olurlar ama yazık reddetmek