• Kişiliğimizi ve davranışlarımızı şekillendiren nedir, içinde var olmak zorunda kaldığımız çevre mi? Peki bunlar oluşurken ne kadar dinleriz kendimizi ya da ne kadarı gerçektir bize ait olduğunu sandığımız özelliklerin, bilinmez.
    Kitapta belirtilen burjuva kesiminin iyi ahlak klişesi ve sadece kendilerinden olan seçkin çevre diyaloğu ya da alt tabakanın ana karakterde merak uyandıran yaşam tarzı ne kadar içten? Alt tabakanın bu denli samimi yansıtılması sadece ana karakterimizin kendi hissiz yaşamından bunalmışlığının sonucu olabilir mi ? Yani onlar için de kendi hayatları bir bunalım yaratıyor olamaz mı ?

    Doğrusu insanı şekillendiren, her ne kadar inkar etse de kalıpları belli bir çevrede var olmaktır. Çünkü bu kalıplar oluşturur insanın değer yargılarını, bu değerler kötü bile olsa kanıksanmaları varoluşsal bir problem anlayacağınız. Zaten kahramanımızın, esasen hiçbir pişmanlık duymamasına rağmen “çalma” eyleminden sonra kendini sürekli bir iç hesaplaşmaya davet etmesi de bundan değil mi ?

    İçimizde hem iyilik hem kötülük barındırdığımız gerçeğiyle yüzleşmek ve kendimizi bastırmadan, hayatı bize sunulan çerçeveden ibaret sanmadan, özgür seçimler sonucunda gerçek yaşamın farkında olarak iyi kalabilmek dileğiyle...
  • GECE DİYALOĞU
    Evet , C !
    Ne istiyorduk ki anlat diyor ,korkuyorduk söylenecek şeyleri yazmaktan
    ve böylece gerçek hayattan uzaklaşıyorduk
    Neydi, farkımız bilmedim hiç ! Kendimizi görebilmek miydi aşkın orta yerinde? bizim dışımızda mı gelişiyordu her şey.
    İçten olmadığımız kimi zamanlarda saygın düşünceleri göz ardı edip ,cömertçe harcıyorduk kanıtlanmaya gerek olmayan kibirli sözleri
  • GECE DİYALOĞU
    O gün kendimden bir parça kopup; ne iş, ne ev.
    İyi davranışları bir kenara koyup iş yerinin hareketli hengâmesinden dışarıya attım kendimi.
    Gecenin içine doğru yol alıp. Derin bir sessizlik içinde nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm?
    İçimde derin bir duygu karmaşası ayaklarıma kadar inip, aylak yürüyüşlerle rüzgârda savruluyordu
    Bir alışkanlığın dışına çıkıyordum


    ADAM:
    bir adam
    düşün
    hep içindeki uzaklığı arayan
    hep olmayacak düşler kuran birini
    ve kendini öyle mutlu sayan
    ve hiç mi hiç inanmadığı gerçekleri düşünen
    ve kendi içinde bir dünya kuran birini
    gerçeklerde bazen hayal ürünü gelebilir bir insana
    onunla yetinmez
    her sabah
    başka doyumsuzlukların aşırısıyla
    ilgilenir
  • GECE DİYALOĞU
    Kendimden kaçıyor belki de kendime dönüyor. Yaşadığım olanca ömrü alt –üst ediyordum. Rezilliğin biri on para
    Suçlu kimdi bilemedim hayatta oluyor böyle şeyler
    Bu benim sucum mu senin mi bilemedim hiç. Yaşanılan dünyanın orta yerinde bir ömrün, yazgısı belki de

    İçimdeki kilitlenme suskunluğa bırakıyordu yerini, lüzumsuz duygulara ait cümlelerde boğuyordum


    ADAM
    gitmemi çok istiyorsun
    yarından sonra
    yok sayabilirsin beni
    KADIN:
    ne yapalım
    ADAM:
    kurtulursun
    KADIN:
    benim artık yapabileceğim bişey yok
    ADAM:
    benimde yok
    KADIN:
    cidden
    kötüYüm ben
    ADAM:
    dediğin gibi yalancı mutluluklarla avunurum
    KADIN:
    iyi hissetmiyorum
    ADAM:
    en azından bir ailem var
    KADIN:
    evet
    senin var
    beni seven biri yok
    sevgili olarak
    ama senin hayatında biri var
    ADAM:
    iyi ozaman
    ben gideyim
    KADIN:
    bu zamana kadar bu o kadar umrumda değildi, illa ki birilerinin beni sevmesi gerekmez diye düşünüyordum
    ama sen kötü hissetmem neden oldun
    ben kendimi aldatılmış hissettim
    cidden
    şimdi ne oldu
    yalnızlığımın dibe vurduğu zaman
    kötü zamanlar yaşattın
    bana
    ADAM:
    iyi yapmışım
    en azından bencillikten kurtulmuşsun
    illa birinin sevmesi önemli olmuş
    KADIN:
    iyi, tebrik edeyim seni o zaman
    yoo
    hala da önemli değil
    ama
    kötü hissettim
    ADAM:
    sence aşk mı bu
    bana karşı aşk mı?
    KADIN:
    neden sorup duruyorsun
    ?
    neyi analiz etmeye çalışıyosun ve neden?
    ?
    ADAM:
    ne yapmayı düşünüyorsun ?
    KADIN:
    ne gibi?
    senle ilgili olarak mı?
    ADAM:
    ewet
    KADIN:
    bilmiyorum
    sen acımasızsın
    bunları söylüyorsun ya
    beni daha çok yaralıyorsun
    suçluluk hissediyorum
    söyletiyorsun ama.....
  • Eleştireceğim o kadar çok yer var ki nereden başlasam ben de bilemiyorum. Bir kere aşşşırı tutarsızdı. Yani karakterlerin aralarında geçen diyalogu birisi kısa film haline getirse saçma sapan görüntüler çıkacağına kalıbımı basabilirim. Sakin sakin konuşurken bir anda emretmek, bağırmak... Gerçek hayatta bu tarz insanları yardım alması için psikologa yönlendiriyoruz ama anlaşılan aptal kızımıza bunlar çekici geliyor. Gerçekten okurken çok delirdim. Sevimli denebilecek bir kapağa ve isme sahip olan bir kitaptan böylesine keko ve "dağ ayısıyla aptal kız" hikeyesi okumayı beklemezdim ben. Çok ciddi söylüyorum: bir Sivas kangalı size Tuna Üstüner'den daha iyi davranabilir. Kitapta geçen "Sen benimsin, bana aitsin." cümlelerini saysak elliyi geçerdi herhalde. Ciddi anlamda kustum. Nefret ettiğim her yere ayrıntılarıyla değinmek isterdim ama instagramın karakter sayısı buna el vermiyor. Bikiniyle havuza girmeyi vücudunu sergilemek olarak gören, bir kadının saat ondan sonra gece dışarıda tek başına ne yapacağını kaba bir şekilde dile getiren bir yazara -ve en üzücüsü de bir kadın yazara- ben pek de saygı duyamıyorum. Ayrıca kendisine çoğunlukla sözel ve yer yer de fiziksel olarak şiddet uygulayan birine hâlâ "Çok yakışıklı, harika biri!" diyen birine de aşık değil sadece aptal diyebilirim! Size durumun ne kadar vahim olduğunu kitapta geçen bir cümleyi hiçbir şekilde değiştirmeden aynen yazacağım şimdi: "Beni vitrindeki bir mal, otomobil standlarındaki kadınlardan daha fazla cinsel bir obje olarak görürken bile ona delice aşık olduğumu bir kez daha anladım." Bu cümle fazla acınası değil mi? Daha da acınası olan ise somut olarak "Sen benim malımsın." diye bir cümle geçiyor olması. Ana karakter her ne kadar bu cümleye tepki gösterse de yazarın bunu yazması bile başlı başına bir suç. Asla normal konuşamayan; emretti, gürledi, kükredi, bağırdı, öfkeyle yanıt verdi, alayla sırıttı, küstahça güldü gibi anlatılan karakterleden hoşlananlar varsa kendilerini bir kez sorgulamalarını öneriyorum. Biliyorum daldan dala atlıyorum ama bir şeye daha değinmek istiyorum. Kitabın cildine yazılanları kim belirliyor bilmiyorum ama utanmasalar finalini yazacaklarmış. 500 sayfalık kitapta son 150 sayfada söz konusu olan bir şeyi arka kapağa, son 50 sayfa kala olan bir olayı da cildin katlanma yerine yazmışlar. Ayrıca hafif kadın, ucuz kadın tarzı kelime grupları da hiç hoşuma gitmedi. Ay anlattıkça sinirleniyor ve parama acıyorum. Yazarı da kadın haklarına bu kadar önem verdiği için (!) tebrik ediyorum.
  • Oğuz Atay yaşarken beklediği değeri çevresi ve okurları tarafından göremediğini bildiğim, anlaşılamayan, kitaplığımızda popüler kültürce Olric sayıklamalarından etkilenilerek alınmış Tutunamayanlar kitabıyla tanıdığım bir yazardı. Birçok okur gibi Tutunamayanlar kitabıyla başlayıp, yarıda bırakmış tekrar başlamış, tekrar bırakmış hüsrana uğrayanlardan biriydim. Ta ki üç gün öncesine kadar. İstanbul okur buluşması kapsamında seçilmiş olan Oyunlarla Yaşayanlar benim için ilklerin kitabı, ilk Oğuz Atay ve ilk tiyatro eseri kitabım.

    Tür olarak yabancı olduğum ve bilgimin izlemek dışında kısıtlı olduğu tiyatro, kitap olarak bana biraz uzak olsa da Oğuz Atay ‘ı tanımada güzel bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Bana göre; diğer kitaplarının ana teması insanların hayata tutunma çabalarını konu edinmek ve eserlerinin tamamında bir bütünlük var ise bu kitapla kendinizi çok yormadan Atay ‘ın dünyasına adım atabilirsiniz.

    Oyunlarla Yaşayanlar adıyla birebir bütünlük oluşturacak bir konuya sahip. Kitapta oyunlarla(tiyatro) yaşayan bir aileyi; en ufak bir diyaloğu piyese çeviren, tiyatro ile nefes aldığını hissedebilen emekli öğretmen Çoşkun Ermiş ‘in varoluş çabalarıyla kötü bir sona vardığı trajikomik dünyasını ele almakta.

    Kitap Çoşkun Ermiş ‘in evini betimleyerek başlıyor ve tüm anlatı hemen hemen bu evde geçiyor. Ara ara bu sahne karartılarak diğer mekanlara geçişler olsa da bu geçişlerin amacı da yine Çoşkun Ermiş ‘in ruh halini okura tam anlamıyla hissettirmek. Kitaba başladıktan birkaç sayfa sonra tüm karakterlerin analizini yapabilecek bilgiyi edinmenize rağmen Çoşkun karakteri için aynısını söylemek zor. Zaten kitabın oturtulduğu ana zeminde bu varoluş sancılarını, hayatı anlamlandırma çabasını, sorgulama ve hayata tutunma çırpınışlarını Çoşkun karakteri üzerinden okuyucuya yaşatmak. Bu yüzden kitap boyunca adeta deli mi bu adam diyebileceğiniz gerçek yaşam ile yazmakta olduğu tiyatro eseri arasında sıkışıp kalmış bir karakterin sizleri de bu oyuna dahil etmeye ve sorgulamaya sevk ettiğini görüyorsunuz. Çoşkun Ermiş ‘in ruhunun anlam bulduğu bu oyuna neredeyse tüm karakterler; Çoşkun ‘un oğlu Ümit, kaynanası Saadet Nine, arkadaşı Saffet, tiyatro eseri yazmasını destekleyen Emel ve tiyatro sahibi Servet de dahil olsa da neyin gerçek neyin oyun olduğunu anlayamayacak okuyucuyu oyundan uzaklaştıran biri var kitapta. Hayatın gerçek misyonunu üstlenmiş konuşmaları ve realitesiyle Çoşkun ‘un zoraki evlendiği karısı Cemile.

    ‘’-Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur. Mesela benim para kazanmak, evi için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit ‘in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz. Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen. Erken emekli olma oyununun bize neye mal olduğunu bir düşünsen… Ne dersin? ‘’

    Kitabın ana teması dışında; Oğuz Atay ‘ın yaşadığı dönemde kendisinin de içinde bulunduğu aydın kesimin, batıya dönük yaşam biçimini benimsemeye başladığı yıllarda yaşadıkları abartıları, avam bir şekilde yabancılaşmalarını, toplumun alt kesimlerine duymuş oldukları küçümseme ve aşağılanmaları, okumuş kesimin ben oldum havalarını ince ince ironi yaparak eleştirmekte olduğunu görüyorsunuz.

    ‘’-çizgi çizmesini bilmeyenler hemen meşhur oluyorlar. Sanatı öldürdüler! ‘’
    ‘’-Ey milletim dinle! (Durur. ) Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar…’’
    ‘’-Olsun. Önce film artisti olursunuz o zaman, sesiniz hemen güzelleşir. ‘’
    ‘’-Yabancı ülkelerden getirilen Bunalım Tanrılarının ülkemize bir oyunudur bu. Ülkede kötü günlerin habercisi rüzgarlar esiyordu. Aslında büyük dalgalanmaların başlangıcıydı bu. Ülkenin insanları daha insan olduklarını yeni anlıyorlardı. Millet olmanın heyecanından duydukları bir sarsıntıydı bu. Bu heyecanın içinde ithal malı bir bunalımın yeri yoktu. İşte ne yazık ülkenin aydınları, ülkenin göz bebekleri, binbir sıkıntıyla yetiştirilen, adam başına düşen yıllık gelirden oldukça yüksek pay alan okumuş takımı Ecnebi Bunalım Tanrısının büyüsüne kapıldı: Dünya Nimetlerinden usandığını haykırmaya başladı; dünya nimetlerini yaşamadan, onlardan usandığı kuruntusuna kapıldı. Meyhaneleri ithal malı bunalımlarla doldurdu. Daha biz doyasıya yaşmamıştık ki; büyük ve güzel şeylerin özlemini çekiyorduk henüz. Biz daha feraha çıkmamıştık ki, dünya nimetlerinden bıkalım, bunalımlar geçirelim…’’


    Bu kitabı; yaşadığı dönemde çevresine küskün, günlüğüne ‘’Benden haberleri bile yok’’ diye yazan Atay’ın kırgın ruhuyla sadece burjuva kesimi eleştirmek, iğnelemek amacıyla yazdığını iddia etmek diğer eserlerini ve Atay ‘ın edebi kimliğini bilmemek olur. Oğuz Atay ‘ın birkaç kitabını ya da sadece Tutunamayanları okuyan herkes yazarın amacının bu olmadığını Çoşkun Ermiş gibi gerçek hayatın ona sunmadığı huzuru, çoğu zaman ön plana çıkardığı çirkin yüzünü görmek istemeyip; aslında hobi olarak edinebileceği tiyatro eseri yazma uğraşını hayatının merkezine alarak fazlaca kendini kaptırması ve bu yanılsamada kötü bir sona varmasını, hayata tutunamayan bütün insanların bir örneği olarak ele aldığını anlayacaktır. Zaman zaman hemen her insanın içine düştüğü bu durum bazen konunun kitaplar, bazen spor, bazen iş, bazen aşk, bazen alışveriş vs gibi hayatta araç olacak birçok unsurun amaç olarak sahiplenilip hedef alındığı her hayatta görülebilir.


    Hayatın hep bir tek düzeliğe çoğu zaman kalıplara oturma çabasından alıkoyup renklendirmeye, değiştirmeye çalıştığımız dünyamızda Çoşkun Ermiş ‘in dediği gibi ‘’belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar. ‘’ Bu yüzden çoğu zaman düştüğümüz boşluklardan çıkma çabamız da kendimizi kandırıp inandığımız başka bir oyuna adım atışımızı getiriyor.
    ‘’-insanların hayatı zaten daha önceden yazılmış oyunlarla geçiyormuş. Belki biz yani siz demek istiyorum, bizim için yazılmış oyunları değiştirmek, yani kaderimizi değiştirmek yani oyunlarımıza anlam vermek için, onları yeni baştan kendimize göre yazmak için…’’

    Bir an Çoşkun Ermiş ‘cesine;
    Hayat bir oyunsa ve her büyük tiyatro oyuncusu gibi sahnede öleceksek; büyük meseleler yüzünden harcamış olalım hayatımızı, küçük meseleler yüzünden yıpranıp ölerek değil.
  • "Hangi firça bu tabloyu çizebilir? Gece ortasında, mehtapta, bir Fransız birliğinin cehennemi bir ateşi devam ettirmekle meş- gul olduğunu görmek... Erkeklerin, kadıları,n çocukların ve hayvanların kulakları sağir eden bağiris, haykırış ve iniltilerini duymak... Kireçleşen kayaların çatırdayarak yiklışlarni işit- mek... Sabahleyin mağaraların girişi açılmaya çalışılduğinda... öküzler, merkepler, koyunlar yerde yatıyordu... Hayvanların arasında, onların altına yığılmış erkekler, kadınlar ve çocuklar bulu- nuyordu. Ölmüş bir adam gördüm, diz çökmüş, bir öküzün boynuzuna sıkıca yapışıp kalmış.omun önünde çocuğunu kucağında tutan bir kadın. Bu adam o hayvanın huysuzluğundan ailesi- ni korumaya çalıştıği sırada dumandan boğulmustu... 760 ceset saydik.." (L'Afrique Française/Fransız Afrika'sı, s. 442).