• De hele varmı toprak gibi dost, toprak gibi sana sarılacak , toprak gibi bağrına basacak . De hele bilem bilemde kapısına gidem .
  • Gökyüzü o kadar umut mavisi ve gün o kadar aydın ki, sanırsın hiç gece olmamış... 🤷‍♀️
    #aytutulması
  • “ Sevmek ne uzun kelime.
    Derin deniz mavisi.
    Ne zaman geleceksin.
    Gelsen ya.
    Güzel buralar.
    Hem sana bütün olmayı öğretirim.
    Göğsünde kaybolurum hüzünlendiğim dakikalarda,
    Çünkü senin omuzlarında ağlamanın deniz manzarası var.
    Giderdin dedim.
    Gittin ve gittiğin kırk gece sana uyudum.
    Aklım ödünç,ellerim yanlış.
    Ama sen yine de gitme.
    *Gidersen peşinden gelmem ama kalırsan bu masalın sonunu birlikte öğreniriz.*
    Bulutlardan elbise dikmeye başlasın mı güvercinler?
    Ama yine de sen bilirsin. Sana gitme demeyeceğim.
    Zaten ben senin gidişine hastayım.
    Sustuk yine sigaralarımızı içtik.
    Sigaralarımızı dedim evet.
    Sen sigara sevmezsin .
    Nefret edersin.
    Her sigara içtiğimde senin yerine de içiyorum ben.
    gidiyorum. yollar ıssız,karanlık.
    *Ben güzel değil miyim? *
    Neden kuş koymuyorlar yoluma?
    Bu hayat sıktı.Gel yürüyelim?”
  • Kızılca Karanlık isimli öyküm, Edebiyatist dergisinin 27. sayısında yayınlandı: Edebiyatist - Sayı 27

    https://imgyukle.com/i/Vhb63y
    https://imgyukle.com/i/VhbwHh

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Yıllardır ne doğasını ne de insanlarını sevebildim. Böyle söyleyince zannedilir ki bu kente dışarıdan gelmiş birisiyim. Ama öyle değil, ben doğma büyüme buralıyım. Çocukluğum, gençliğim buralarda geçti. Aslına bakarsanız yalnızca askerlik için -uzunca bir süre- bu şehrin dışına çıktım. Bir de arada sırada, babamdan kalma aile şirketinin alım-satım işleri için başka kentlere gitmişliğim var. Hepsi bu kadar. Dışarı her gittiğimde, gözüme o kadar güzel ve yaşanılır görünürdü ki bu şehirler, kasabalar… En azından başka bir yerde kuracağım hayat, tümüyle bana ait olurdu diye düşünürdüm. Seçimler diyorduk değil mi? Benim hiçbir zaman bir seçim şansım olmadı ki. Babamdan kalma şirketin –ailenin en büyük erkeği olarak- devam ettireni, yanıma yakıştırılan kadının eşi ve yaşadığım toplumun zorunlu kıldığı çocuğun, yani kızımın babası olabildim ancak.

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Burada geçip gitmeyen dakikalar, puslu havanın mı yoksa çorak toprak renginin mi bir eseri bilemiyorum ama ağırlık her yerde. Yavaşlık, üzerine örtülmüş bu şehrin insanlarının. Konuşmalarına, hareketlerine sinip gözlerindeki perdeyi kapatmış hayatlarının üstüne. Ya ben, ben de farklı mıydım onlardan? Belki aynı toprakların mahsulüydüm ama ayrım ilk olarak gençlik yıllarımda başlamıştı. Arkadaşlarım, sarhoş olup -erkekliklerini birbirlerine ve babalarına kanıtlamak için- genelev yollarına düşerken ben kitapların kafa karıştırıcı dünyasında buluyordum kendimi. Sonrasında askerlik gelip geçti hayatımızın içerisinden ve zaman durdu evlilik şirketinin kapısı önünde. Şehrin ileri gelen ailelerinin üyesi olan bizler, evlendirildik kendimize benzer kızlarla. Çoğu zaman sevemedik eşlerimizi fakat taklidinden mutluluk tabloları verdik bizleri evlendirenlere. Birer de çocuk, en güzelinden hediye değil mi ailelerimize? Geçen zaman ve ilerleyen yaşlarımızla birlikte arkadaşlarımla olan ayrım da giderek büyüyordu. Onlar eşlerini iş bahanesiyle seyahat ettikleri şehirlerde alabildiğine aldatırken ben dışarı gittiğim yerlerin doğasına ve elimdeki -insanın yalnızca kafasını karıştıran- kitaplara sığınıyordum.

    Eşimi sevip sevmemeyi de geçtim ama bir baba iki yaşındaki kız çocuğunu da sevemez mi? Sevemiyordum; ne eşimi, ne kızımı ne de bir zamanlar arkadaşım olanları. Ailemi ise zaten çoktan düşmüştüm hesaptan. Bir sevgisizlik labirentinin içerisinde sürekli olarak çıkış yolu arıyordum. Yanımda rehberim olarak kitaplar ve bir de içimde sevgisizliğe karşı büyüyen öfke vardı. Ve bir gün geldi labirentten çıkışı, kalabalığıyla meşhur şehrin birinde buldum. Denizinin mavimsi güzelliği, insanlarının hızı ve benim içerisinde kaybolacağım kadar büyük kalabalığı… Çıkış görünmüştü artık ve yalnızca tek bir hamleyi bekliyordu yeni yaşamım. Tek bir hamleyi, yani kaçışı…

    Günler geçtikçe içinde bulunduğu kaçış isteği giderek artıyordu. Gideceği şehri bulmuş, kuracağı yaşamı az çok zihninde kurgulamıştı ama bunun ne zaman gerçekleşebileceğini bilemiyordu. Bu ha deyince yapabileceği, bir gece yatağından usulca kalkıp sessizce evinden giderek gerçekleştirebileceği bir eylem değildi. O ne de olsa görünürde iyi bir aile babasıydı ve içinde biriken bütün bu öfkeye rağmen doğru zamanı kollayıp harekete geçmeliydi. Ve bir gün ansızın istediği fırsat, ayaklarının ucuna kadar geldi. Eşi, yarın kızını alıp birkaç günlüğüne annesine gidecekti. Haberi duyduğu andan itibaren zihninde birçok olumlu ve olumsuz düşünce uçuştu ama kararı kesindi, kaçacaktı. Yirmi dört saatlik zaman dilimi büyük bir heyecan dalgası içerisinde hızlıca akıp gitti. Önce iş seyahatlerinde kullandığı valizini buruk bir sevinçle hazırladı. Sonrasında ise, bu kentten ve onlardan kaçışının nedenlerini birkaç satırla yazdığı not kağıdını yatak odasında, aynalı dolabın üzerine koydu. Ve böylece kendini deniz mavisi şehre doğru özgürlüğe, kaçışa bıraktı.

    Siz hiç terk edildiniz mi? Belki sevgiliniz tarafından terk edilmiş olabilirsiniz, ben bundan bahsetmiyorum. Sizi, hem de iki yaşındayken babanız terk etti mi? Terk etmedi değil mi?

    Babamı ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum, daha doğrusu hiçbir şey hatırlamıyorum desem yeridir. Ancak annemin anlattıklarıyla sanki birtakım şeyler canlanıyor zihnimde. Annemi dinlerseniz eğer bizi terk etmesi için hiçbir nedeni yokmuş babamın. Varlıklı, ailesinden kalma şirketin başında, mutlu bir evliliği olan ve belki en önemlisi de benim gibi şirin mi şirin bir kız çocuğuna sahip bir adammış kendisi. Mutlu bir evlilik demişken, annemle aralarında en ufak bir tartışma dahi geçmemiş evlilikleri boyunca. Başkalarının kocaları karılarını aldatıp, kumar masasına otururken babamın tek kusuru çok kitap okumakmış. Anneme göre de zaten babamı deli edip evden kaçmasına neden olan kitaplardı. Gerçi annem kitapları babamın kaçışına sebep olarak gösterirdi ama onları atmaya da kıyamamış, tıpkı veda notunu da yırtıp atamadığı gibi. Veda notu demişken yıllar yılı anlayamamıştım ilk cümleyi. Not, “Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…” diye başlıyordu. Bunun ne demek olduğunu, ancak yeni yeni idrak edebiliyorum. Belki de bunu anlamamın nedeni babamın bu şehri terk edip gittiği yaşta olmandadır. Kaç yaşında olduğumu merak ediyorsanız eğer hemen onu da söyleyeyim, yaşım yirmi altı benim. Kimilerine göre hayatının hala baharında bir genç kız, kimilerine göreyse de evde kalmış zavallı bir kızcağızım.

    Lise yıllarında derslerinde başarılı ve güzelliğimle erkek evlatları olan annelerin ilgisini çeken bir kızdım. Fakat benim aklımdaysa sadece büyük şehirde üniversite okumak vardı. Çalışkanlığım ve sınavı kazanma azmimle ülkenin en büyük şehrinin üniversitelerinden birinde tıbbı kazanmıştım. Ama bu mutluluğumu sevgili anneciğim, yaptığı bol acıklı duygu sömürüsüyle boğazıma tıkmıştı. Kararımdan vazgeçirene kadar günlerce, beni şu şehirde yalnız bırakıp gitme diye yalvarıyordu adeta. Neymiş, onu zaten babam terk etmiş, şimdi de ben mi bırakıp gidiyormuşum? Tabii ki hem on sekiz yaşında bir genç kız olmanın duygusallığı, hem de babamdan sonra bir terk eden de ben olmayayım diye annemin yürek burkan sözlerine uyup kazandığım okula gitmekten vazgeçtim. Önceleri anneme, sonrasındaysa yaşadığım şehre ve hayata küsüp yalnızca kitapların dünyasına sığındım.

    Okumaya devam edemeyince bu sıkıcı şehirde çalışmayı da hiç düşünmedim. Zaten babamın aile şirketinden gelen yüklüce bir gelir de vardı benim için. Okumayıp çalışmayınca geriye bir tek evlilik kalıyordu. Birçok genç kızın hayallerini süsleyen evlilik, nedense benim zihin dünyamda pek yer almıyordu. Bunun nedeni belki hayata erkenden küsmem ve belki de potansiyel kayınvalidelerle oğullarını beğenmemenden kaynaklıydı. Hangisi daha ağır basıyordu bilemem ama önceleri evimize bin bir umutla kafileler halinde gelen görücüler zaman geçtikçe sayıları azalarak da olsa inatla gelmeye devam ediyorlardı. Hala evimize gelenler olsa da annem benden umudu kesmeye başlamıştı. Çareyi artık büyücü, üfürükçülerde bulmaya çalışıyordu. Fakat ne yaparsa yapsın bana bir türlü hayırlı bir kısmet de bulamıyordu. Çaresizliğe düştüğü her anda da aklına babam geliyor ve benim de huy olarak ona çektiğimi ağlayarak dile getiriyordu.

    Geçmişte bizi terk ettiği için çok kızmıştım babama ama şimdi onu o kadar iyi anlıyorum ki. Ne havası hava, ne de insanı insan bu şehrin. İstisnasız herkesin üzerine atalet toprağı serilmiş ve ağır, yapışkan bir ruh haliyle geziniyor bu yaşayan ölüler ordusu. Babamdan kalan kitapları defalarca okumam mı bana bunları düşündürtüyor bilemiyorum ama artık tek istediğim yaşayan ölüler ordusunun bir üyesi olmaktan kurtulmak. Çıkışın yolu belki de gerçekten babam gibi kaçıp gitmek bu şehirden. Fakat bilemiyorum, bir bilsem ve emin olsam hemen harekete geçeceğim de ne yazık ki bilemiyor ve umutsuzca savruluyorum bu girdabın içinde. Tıpkı babamın dediği gibi zaman ne kadar da ağır ilerliyor bu bozkır şehrinde ve ben ne kadar da çaresizim kararsızlığın içerisinde.

    Belki de günlerdir aradığı fırsat ayaklarının ucuna kadar gelmişti. Teyzesinin kızı, ilk çocuğunun doğumunu yapacağından dolayı annesi birkaç günlüğüne yanlarına gidecekti. Kızının böyle ziyaretlere asla gelmek istemediğini bildiği için ona teklif dahi yapmadı. Şehirde ağır işleyen zaman bu sefer hızlıca akıp gidiyordu. Sonunda evde tek başına kalmıştı ve görünürde, babasının izinden gitmemesi için hiçbir engel yoktu. Kaçış kapıları ardına kadar açılmış onu bekliyordu. Peki, gerçekten o kaçabilecek miydi bu girdabın içinden? Banka hesabında kendini büyük şehirlerde en azından bir süreliğine yaşatabilecek miktarda para mevcuttu. Hayallerini başka bir şekilde gerçekleştirmek üzere üniversiteyi kazandığı şehre de gidebilirdi. Ama işi gücü olmadan ve yalnız başına yapabilir miydi acaba büyük şehirde? Kalabalıklar, birçoklarını girdabına sürüklediği gibi onu da yutar mıydı kız başına? Lanet olsun, her zaman olduğu gibi kararsızlık içindeydi. Bu fırsattan yararlanıp kaçıp gitse miydi yoksa annesinin dizinin dibinde kalıp buralarda yaşlansa mıydı bilemiyordu.

    İki seçenek de bir anda birbirinden kötü göründü ve her zaman olduğu gibi kitaplara sığındı. Önce kütüphaneden babasının kitaplarını çıkarıp odanın orta yerine birer birer yığdı. Sonra, birkaç senedir ahşap süsleme işine merak salan annesinin istiflediği çeşit çeşit yapıştırıcıları yerinden çıkarıp kucağına aldı. Kitapları üst üste koyup birbirine yapıştırmaya başladı. Birisi yaptığını görse onun delirdiğini zannedebilirdi ama her şeyi gayet bilinçli bir şekilde uyguluyordu. Kitapları bir tuğlaymışçasına birbirine yapıştırıyor ve adeta kitaplardan küçük bir kulübe inşa ediyordu. Sonunda kulübeyi bitirdi ve akşama kadar kurumasını bekledi. Akşam geldi, bir elinde yaktığı mum ve diğer elinde mabedinin yapımında kullanmadığı tek kitap olan Albert Camus’nun Yabancı romanıyla kulübenin içine oturdu. Ve geriye yalnızca kızılca bir karanlık kaldı.
  • geriye neyin boşluğu kalır,ihanet bizden ayrılınca siya?
    ihanet,mademki doğurabileceğimiz bir cansa
    hançeri bugüne kadar neden taşıdık karnımızda?
    madem ki hakim mahkumdur gerçekte
    neden bu yargılama?..cevap ver!
    madem ki tek hüküm kılıçtır hükümdarda...cevap ver!
    madem ki ölenle ölünmüyor gerçekte ip kimin boynunda?levha.
    işte gögsüne yazılmış,kurumuş kandan siyah işaret
    o şarapnel çizgisi
    dudaklarımın kıyısında zamana ilişkin bir ayet,insana ve asra
    söyle siya,yalnızca kendine kapanmış kapıların şarkısını,
    gecenin kanatları çarpıp dururken rüzğarda
    neden gece eziyor yüreklerimizi siya
    elin neden eziyor bizi...ve kanayan yüzümüz ekberin seccadesi güya
    neden harap şehirler ayrılıkların habercisi siya?
    ayaklar altında kalan anı parçaları
    pusula dönüp hep onu gösteriyor,kendini işaret eder tanrı sürekli
    tablet parçaları,ezilmiş taç yaprakları
    ey eski öykülerin kararmış rengi
    her şey bizden yola çıkıyor siya,her şey bizden ayrılmakta
    ölen her zaman düşlerimizi götürüyor,kavuşturmak için en gidilmez uzağa zehrin sırrı ancak içilerek çözülür.anla yüreğim!
    anla yüreğim! cevabını bilmediğin tek soru ölüm mü?
    dene!levha.
    işte toprağa yazılmış yazıgın,binlerce yıl beklemiş tohum
    taşta gül olmak için,taşta gül olmak için.anla!
    seninki siya,yolların yazgısı,sonunda belirsizliğe varan
    sabaha yazılan ve siste gömülü muamma
    bir ilk bakışa veren kendini ve görünmeyen bir daha
    senin yazgın siya,rüzğara yazılan ve günlere...ve yağmura levha.
    çekip yazdın,yazdın kanınla
    bütün aynaların buğusunda çizdiğin resim bu işte;kendi kanınla
    ve şöyle dedin şehadet günü için;
    yine göreceğim,yine göreceğim,yine göreceğim o zaman
    o zaman,ancak sadece gözlerim şehla...
    her şeyi okumak mümkün,yeterki dinmesin fırtına
    her şeyi anlamak mümkün
    toprağa kavuşmak mümkün siya!levha.
    okuyucu gelsin.kıpırdayan ilk dudak gibi kutsal
    hira'nın nemli duvarlarında
    içindeki muhammed'i uyandır...ve de ki,iqra!
    adalet nedir gerçekten? söyle siya,zamanın kadın kuyumcusu
    ey bir elinin kefesinde tartan ömrümüzü
    bir elinin kefesinde ihanet dara...
    açıkla! anlat! çöz kilitlenmiş yüreğin sihrini
    gül neden kızıldır,güzellik demek anlatılabiliyor kanla?levha.
    ey bin yılın gizi,çürümeyen söz,taşlaşmış zaman,kırılmamış gerçek
    aşkın gögse gömülü sandığında
    kara,kara,kara
    bir göz olmuş bakıyor tarih saçlarının arasında siya
    nazar bir türlü değmiyor bıçağa
    hiç bir boyunda körelmemiş kılıç
    yüzyıl sabırsız hançer artık kınını parçalamakta...levha.
    sesizliğin tamamlayıcısı
    dediler,ey anlatıcı sus artık,yorulma,
    anlattığın her şey şimdi pazarda,yarın pazarda
    ucuz cennet tasvirleri,aşılmamış yolların sülüsü mezatta
    yine de vazgeçmeyen hattatın duygusu
    bin zülfikar çizmekte çocukların kollarınalevha.
    ceylanların kaçışını yazdığımız senin derindir siya
    karnının gerilmiş gergefinde ferman,geçmiş mavisi bir tuğra
    gövdene asılmış aşkın,o ölüm bildiriminin altında
    siya,senin derine kırılan bir neslin soyağacı yazıldı
    şehidler çetelesi tutulmuş bütün kollarında

    Hüseyin Kaytan
  • "Gece mavisi gözlerinde kayboldum,"

    Bul beni..
  • Sevmek ne uzun kelime.
    Derin deniz mavisi.
    Ne zaman geleceksin.
    Gelsen ya.
    Güzel buralar.
    Hem sana bütün olmayı öğretirim.
    Göğsünde kaybolurum hüzünlendiğim dakikalarda,
    çünkü senin omuzlarında ağlamanın deniz manzarası var.
    Giderdin dedim.
    Gittin ve gittiğin kırk gece sana uyudum.
    Aklım ödünç, ellerim yanlış.
    Ama sen yine de gitme.
    Gidersen peşinden gelmem ama kalırsan bu masalın sonunu birlikte öğreniriz.
    Bulutlardan elbise dikmeye başlasın mı güvercinler?
    Ama yine de sen bilirsin. Sana gitme demeyeceğim.
    Zaten ben senin gidişine hastayım.
    Sustuk yine sigaralarımızı içtik.
    Sigaralarımızı dedim evet.
    Sen sigara sevmezsin .
    Nefret edersin.
    Her sigara içtiğimde senin yerine de içiyorum ben.
    Gidiyorum. Yollar ıssız, karanlık.
    Ben güzel değil miyim?
    Neden kuş koymuyorlar yoluma? Bu hayat sıktı.Gel yürüyelim?
    Cemal Süreya