Mimari eserler fazla çirkinliği, fazla tuhaflığı taşımaz. Gülünç bir tabloya bakmamak, fena bir şiiri veya ahenksiz bir müziği dinlemernek suretiyle bunların zararlı tesirlerinden ruhumuzu koruyabiliriz, fakat fena mimarın eserinden sakınmak kolay bir iş değildir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ben sende yitirmişim bütün sevgilerimi
Bir çiçek bu kadar yolunurmuş ancak
Düşün, bir tekneyim denizden uzak
Gurbete çekingen, sılaya unutkan
Ben gidersem kimseye mendil sallamam
Öyle mağrur, öyle gülünç ve sarsak
Selim Han’ın Mısır seferi bazı tarihçiler ve ilahiyat hocalarınca tenkide tâbi tutulmaktadır. “Küffarla cihad dururken neden bir İslam memleketine veya halifelik merkezine saldırdı?” denilmektedir. Hatta, “Ataları gibi Batı’ya yönelik ilerlemeye devam etseydi İslam coğrafyasının sınırlarının Fransa’ya, Manş Denizi’ne ulaşması işten bile olmayacaktı.” Ne dersiniz?
Bir evin her yöne açılan farklı pencereleri vardır. Hangisinden baksanız farklı manzaralarla karşılaşırsınız. Ancak hepsi birer parça olmaktan öte gidemez. Tarihe de salt bir pencere açamazsınız. Bırakın doğru bir değerlendirme yapmayı gülünç durumlara düşebilirsiniz.
Mesela İran’a neden savaş açtın diyerek tenkide tâbi tutmak Osmanlı ülkesi parçalansın, İran’ın tahakkümü altına girsin ve Sünni inancı yok olsun demekle eşdeğerdir.
Şimdi bu sözlerimi okuyanlar “Ne alaka, neden öyle olsun ki?” diyeceklerdir. İşte bu söylem ya tarihi bilmemek yahut da Osmanlı düşmanlığı saikiyle hadiseye tek cepheden bakmaktır. Zira, “Selim Han durup dururken neden İran üzerine yürüdü ki?” demek, Osmanlı’ya yönelen büyük tehdidi görmemektir. 1502 yılından itibaren Safevi Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Anadolu’da başlayan hareketlenmeyi anlamamaktır. Şah İsmail’in Akkoyunlu Devleti’ne neden son verdiğini bilmemektir. Yezd’de, Kazvin’de, Bağdat’ta, Dulkadıroğulları ve Özbek ülkelerinde yaptığı katliamlara seyirci kalmaktır. Nihayet 1510 yılından itibaren Anadolu’yu kana ve ateşe boğan Şahkulu Baba Tekeli ve Nur Ali Halife isyanlarına kulak tıkamaktır.
Selim Han’ın bu büyük fitne ve tehlikeyi ortadan kaldırmadan girişeceği batı seferinde evet bazılarının iddia ettiği gibi Osmanlıların Manş Denizi’ne kadar değil hatta Portekiz’de Okyanus’a varacağını da iddia edebilirsiniz. Varırdı, varamazdı orasını bilemem. Ancak şunu çok
Zaman zaman çok özel deneyimleri anlatacak cesarete sahip olmak gerekecek.
Kervanımızdaki hemen herkes affedilceği her şeyin iyi olacağı hayali ile yaşıyordu.
Var ya da yok olmamız konusundaki ilk karar ilk seçim demekti ..
Gülünç çıplak yaşamamızdan başka kaybedecek hiçbir şeyimiz olmadığını biliyorduk ..
İnsanı kabaca her şeye alıştırabilen bir varlık olarak tanımlayan dostoyevski’in sözlerinin doğru olup olmadığı sorulursa cevabımız evet insan her şeye alışabilir ama nasıl olduğunu bize sormayın olacaktır ..
Hayatta kalmak istiyorsanız bunun tek bir yolu var çalışmaya elverişli gözükün..
Gariptir bazen hedefini şaşıran bir darbe hedefini bulandan daha çok yaralayıcı olabiliyor ..
Hayatta kalma meselesi üzerine odaklanmaya yönelik kesintisiz zorunluluk eşliğindeki böylesi bir gerilimin tutukluları içsel yaşamlarını ilkel bir düzeye indirmeye zorladığı kolayca anlaşılabilir..
Her birimiz bir sonraki kimin öleceğini de kendi sonumuzu ne zaman geleceğini de hesaplayabiliyorduk..
Benzer şeyler yaşamayan biri insanın yaşadığı ruhu yok eden o zihinsel çatışmayı ve irade gücünün ezilini kolay kolay kavramaz..