• Yine yorgun argın bir günün sonuna gelmişti.. çıkış saatine on dakika kala ‘’huh’’ diye yığılıp kalmıştı emektar iş sandalyesine.. sandalyede geçen bir ömür.. günde 8 saat.. bazı günler atölyede ayakta ama genelde sandalyede oturarak.. Yorgun, yığgın geçen günlerde iki dakika da olsa bir kanepeye ya da sıcak yatağına uzanamamak..‘’ Aah ahhh…’’

    - Büyük lüks!!
    - Efendim??? Bişey mi dedin Yadiş ?? ‘’

    ‘’Sesli mi dedim ben onu?? Son günlerde kafam iyice dalgınlaştı.. Artık içimden mi konuşuyorum dışımdan mı fark edemiyorum.. ‘’

    - Yok yok bişey demedim ..
    - Güzel hafta sonları o zaman Yadişciğim.. Byy..

    Bir yandan, telefonu, güneş gözlüğü, öğle arası karşı sokaktaki marketten aldığı fiyatı düşen yeşil mandalinaların olduğu poşeti toparlarken bir yandan da çoktaaan hazırlanıp ayağa kalkan oda arkadaşı Sevime kibarca zoraki bir ‘’ Byy’’ ile karşılık verdi..

    ‘’ Güzel hafta sonları!! Yaa ne demezsin.. bütün işler beni bekliyor.. daha da annemi kavga döğüş banyoya sokup yıkayabilecek miyim aceba.. Allah vere de bugün yemeği taşırmamış olsa ocağa.. Güzel hafta sonları!! Sevocum.. evde yemeğin hazır.. çocuklarına bakan kadın temizliğini ütünü de yapıyor.. gidip eve duşunu alıp süslenip ‘hoş geldin kocacıııımmm’ diye cilve yapmak kalıyor sana geriye ne de olsa.. hayat sana güzel be Sevo.. evde kocanın korkusundan çiğneyemediğin sakızın şakırtısını dinlemek de bize düşüyor malum..’’

    Masasını toparlayıp bilgisayarını da kapattıktan sonra en son odanın da ışığını kapatıp kapısını kilitledi.. Çıkış saatini beş on dakika geçirmişti bu arada.. Odaların çoğu kapatıp gitmişti, bir tek müdür yardımcısı Sabri Bey kalmıştı her zamanki gibi..
    ‘’ Deli manyak gene gömülmüş evraklara.. ee eşek olunca semer vuran çok oluyor.. gitti gözlerin iyice be adam .. şişe dibi oldu üç senede.. çöktün.. kamburun çıkacak böyle gidersen.. gerçi senin işin de zor be.. o karın denen dırdırcının zil gibi sesini iki dakka daha az duysan kâr kârdır..’’

    Hızla çıktığı koridordan bahçenin en köşesine park ettiği düldülünün yanına gitti.. Hava kararmaya yeni başlamıştı.. Akşam trafiğine kalmadan bir an önce eve düşmesi lazımdı.. ‘Ev çok karışmamıştır inşallah’ diye içinden dua ederek yola çıktı.. Annesi iyice yaşlanmış, son zamanlarda evde de çok sıkılmaya başlamıştı.. Eski alışkanlıklarının verdiği şeylerle bi köşede oturmaz, ‘ annem yapma, yorma kendini ‘ laflarına aldırmadan akşama işten gelecek diye Yadigarına çorba yapar, yemek yapardı. Gözleri yakını çok seçemediği için malzemelerin çoğu ya tezgaha, ya ocağa, ya da halıya malıya dökülür saçılırdı.. İşten gelince ilk işi evi barkı kolaçan eden Yadigar ise anacığının yemeğini yedirip, üzerini başını pakladıktan sonra bebeğini uyutur gibi uyutur ondan sonra da ciflerle, çamaşır sularıyla mutfağı, tuvaleti, banyoyu ov allah ov nerdeyse kendini kaybederdi.. Elinde çamaşır sulu bezle az bi soluklanayım derken halının üzerinde uyuya kaldığı bile olmuştu bi keresinde..

    Yadigar… Ailenin en küçük çocuğu.. Üç abisi ve iki ablası.. Kendi yaşına yakın yaşlarda olan yeğenleri.. Babasının annesine ölmeden önce bıraktığı son yadigar.. Büyüyene kadar, ev bark sahibi olan diğer kardeşlerinin aksine, zor bela okuduğu iki yıllık bir teknik okul sayesinde meslek lisesine memur olarak atanabilen, orda bi kaç gün atölye dersleri haricinde çoğu vakti memurların odasında geçen, okulunu bitirene kadar annesiyle birlikte yengelerinin yanında sığıntı gibi geçen senelerden sonra atanır atanmaz ilk iş bi ev tutmak olan , hem erkek işine hem kadın işine aynı anda koşuşturan, kendinden ‘ kız başına iyi halletti’ diye söz ettiren, kalabalıklar içinde kimsenin de çok farketmediği bir gariban.. Ufak tefek minyon hali, çakır gözleri, kumral ince saçlarıyla aslında çok da alımlı olabilecekken ev-iş arası rutin hayatı, hayatımı düzene sokayım, borçlarımı ödeyeyim diye kendini paralayışından sebep üstüne başına bakmadan belki on senenin modası geçmiş elbiseleriyle, kendi gibi minyon otuzaltı numara ayaklarıyla ordan oraya koşuşturan bir kızcağız.. Abileri, ablaları, yeğenleri herkes kendi hayatlarından memnun.. Neden?? Çünkü Yadigar var analarına bakan.. Bayramdan bayrama topluca gelinip yenilip içildikten sonra arkalarında bi ton bulaşık ve enkaz bi ev kalan, bi şeye ihtiyacın var mı diye sorulmadan geçen günler.. Her biri zengin bir kocanın bütün imkanlarıyla o tatilden bu tatile fink atan, hem baba evinde hem koca evinde canları hiç üzülmemiş, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında, bi giydiklerini bi daha giymeyen havalı yeğenler..
    Yadigar var..
    Yadigar yapar..
    Yadigar yapmalı..
    Onlar gittikten sonra ‘’ ayy Halaaa.. hâlâ bunları mı giyiyosun .. at bunları kendine yeni bişeyler al ..’’ demeleri yok mu en çok da buna üzülürdü.. Saatlerce boy aynasının karşısına geçip gardırobundaki, ne zaman aldığını unuttuğu elbiselerinin birini giyer birini çıkarır aynada bakar dururdu.. En sonunda da hepsini bi köşeye yığar, epey bi ağladıktan sonra doğruca mutfağa gidip o enkazı deliler gibi temizlerdi.. Bir bebek gibi hiç bişeyin farkında olmadan uyuya kalan anacığına da arada bakıp, uykusunda öperek açılmış üstünü örterdi..

    Günlerden bir gün, fakir fukara öğrencilerin yararına düzenlenen bir organizasyonla şehrin ileri gelenlerinin de orada bulunacağı bir yardım gecesi düzenlendi.. Şehrin biraz kenarında, tepelik bir alanda, ormanlık alana nazır, katlı katlı taraçalı, büyük restoranda yapılacak bu organizasyona şehrin en zenginleri ve makam sahipleri davet edilmişti.. Okul müdürlerinin belirledikleri listelerdeki öğrencilerin ihtiyaçları için toplanacak olan paralar bir dernek aracılığı ile alınacak, ayni ve nakdi yardımlar tek tek kabul edilecek, kısa süre içinde de çocukların evlerine gidilerek ailelerine dağıtılacaktı.. Davetiyelerden biri de Yadigar’ın okuluna gitti tabii.. Okul müdürü bu işlerden çok da hazzetmezdi.. uğraşmak istemezdi daha doğrusu.. Nasıl olsa Sabri Bey vardı, ne gerekti böyle incik cincik işlerle uğraşmaya.. Aklınca en boş memurlardan biri olan Yadigarla, yardımcısı Sabri Beyi bu iş için görevlendirip, listeleri hazırlamalarını sonra da davete birlikte gitmelerini emretti.. İkisini de şöyle boydan boya süzüp, burnunu kıvırıp ‘sümsükler’ bakışı atarak ‘’ üstünüze başınıza doğru dürüst bişeyler giyin haa.. ‘’ demeyi de unutmadı.. Üstüne bastıra bastıra bi Sabri beye bir de Yadigara bakıp ‘’ Smokin-papyon.. Abiye-topuklu ayakkabı.. Kapişşş??‘’ dedi.. Gayri ihtiyari ‘napacaz şimdi’ bakışıyla birbirine bakakalan Sabri Bey ve Yadigar, müdürün eliyle ‘hadi naş’ işareti yapmasıyla odadan çıktı..

    Günler günleri kovaladı.. İki hafta boyunca bütün listeler yapılmış ve balo günü gelmiş çatmıştı.. Yadigarın halini gören oda arkadaşı Sevo ‘’ kız ne düşünüyorsun o iş bende!! ‘’ diyerek ağzındaki sakızıyla bi balon yapıp çat diye patlattı.. Yadigara kendi gardrobundan şeker pembesi tüllü çok şık bir gece kıyafeti ayarladı.. ‘’ Bak ayakkabı işini de şöyle yaparız, bildiğim çok güzel bi mağaza var marka ürünler tasarlıyorlar, alırız ertesi gün de iyice altını üstünü siler bu ayağımı sıktı diye geri veririz’’ dedi.. ‘’ Bak yalnız balo yerine kadar başka ayakkabıyla gideceksin haa çok dolanma altı çok sürtmesin yere ‘’ diye tembihlemeyi de unutmadı.. Günlerdir baloda ne giyeceklerini konuşan, Watsap gruplarında habire kıyafet fotoğrafı paylaşan kocaları zengin yeğenlere tabii ki söylememişti Yadigar o baloda kendinin de olacağını..

    Araba işini Sabri bey ayarlayacaktı.. Gelip Yadigarı evden alacak akşam da çok geçe kalmadan döneceklerdi.. Her ikisinin de gece on ikiden önce eve dönmeleri gerekiyordu çünkü gece altına yapmasın diye her gün saat 12 de annesini uykudan uyandıran Yadigar gibi Sabri Bey in de balodan haberi olmayan dırdırcı karısının o saatte alması gereken ilacı Sabri Bey’in yokluğunu fark etmeden eve dönüp bi bardak suyla karısına vermesi gerekiyordu.. Yani her ikisi için de hayat memat meselesiydi bu saat..

    Balo günü geldiğinde şıkıdık Sevo soluğu Yadigarın evinde aldı.. özene bezene elbisesini giydirdi, saçını topuz yaptı, hafif makyajıyla çakır gözleri iyice ortaya çıkan Yadigar, ayakkabı mağazasının vitrinine konulması için özel imal edilen otuzaltı numara son model, şeffaf ve yer yer swarovski taşlarıyla yaldır yaldır yanan topuklu ayakkabıyı da giyince bakmalara doyulamayan bir prenses oldu çıktı.. Az önce uyuttuğu annesi görse bu kim derdi yani .. Akşamın karanlığında kimseler görmeden binadan çıktığında, sensörlü bina giriş lambasının altında parıl parıl parlayan Yadigarı arkasından uğurlayan Sevo olmasa Sabri Bey bile tanıyamazdı.. Peki o tam bir evrak faresi olan Sabri Bey??? Yahu adam smokini giyince, sinek kaydı damat traşını da olunca hatta hatta o acar berberin marifeti olacak ki şişe dibi gözlükleri de atıp lensleri takınca müdürün bile ağzına tükürecek adam olmuştu yahu ..

    EEE ne demişler ‘’ Güzellik ‘on’ sa, dokuzu ‘don’ du.. ‘’

    Ayarladığı taksi ile balo yerine giden Yadigar ve Sabri bey yoldaki trafik sebebiyle epey gecikmişlerdi. Millet ayak üstü, yüksek masaların etraflarında kümelenerek hem sohbetlerini ediyorlar hem de elit ortamın tadını çıkarıyorlardı.. Yardım bahane sükse şahaneydi anlayacağınız.. Birazdan valinin konuşması başlayacak ve ardından isimler okunarak yapılan yardımlar tek tek yardımı yapan iş adamlarının kürsüye davet edilmeleriyle, ufak ufak takdim konuşmalarıyla teşekkürler bildirilecekti.. Tam o sırada taksi parasını bozamayan taksici ile laf dalaşına giren Sabri Bey Yadigarı ‘’sen önden git bari ben seni salonda bulurum’’ diyerek salona gönderdi.. Işıl ışıl tam bir peri kızı olan Yadigar ürkek bakışlarıyla salona girip ayakkabılarıyla yere basmaya korka korka merdivenleri inmeye başladı..

    Salondan biri hatta belki de salonun en yakışıklı beyefendisi anında fark etti Yadigarı.. Çünkü o ayakkabıyı bizzat kendi tasarlamıştı şehrin en ünlü ayakkabı mağazaları zincirlerinin Avrupada desinatörlük okuyan genç veliahtı olarak.. Kimseler giymez bu numarayı diye korkmadan da vitrine koydurtmuştu.. Fakat aman Allahım bi ayakkabı ancak bu kadar yakışabilirdi bir ayağa.. ve bu peri kızı da kimdi??? Bir anda salondaki herkes yok oldu sanki.. bir o ve de bir de peri kızı vardı sanki.. oraya nasıl geldiğini bilemeden kendini Yadigarın elini nazikçe tutup merdivenden indirirken buldu.. akabinde tüm salon zaten Yadigara bakmaya başlamıştı bile.. Yeğenler ilk önce tanıyamasalar bile o en kurnazı ‘’’ aaaaa Yadiiiişş Halaaaa!!! Ne işi var yaa onun burda??? ‘’ diyerek diğerlerine de gösterdi.. O ses neydi peki yahu o çatırtı sesi?? Ortadan çaaat diye yarılan egoları olmasın sakın!!
    Veliaht ve Yadigar tatlı tatlı konuşadursunlar Sabri beyle taksici nerden çıktığı bilinmeyen bi kavgaya tutuşup araya giren badigardlardan bi araba zopa yemişlerdi.. Üstü başı yırtılan Sabri Beyin bırakın salona girmeyi insan yüzüne çıkacak hali kalmamıştı.. Bahçede bi köşede, perişan halde oturup kalakalmıştı.. İçerde iş adamlarının takdimleri teşekkür konuşmaları sürerken bir anda veliahtın adı anons edildi.. Sanki rüyadan uyanır gibi bir etki yapan anons, Yadigarın duvardaki saate bakmasına sebep oldu ve on ikiye kalan yarım saat eve yetişmeleri için kıtı kıtına ancak yetiyordu.. Bilmem kaç yüz bin liraya alınan ayakkabının geri verileceği için altının yere sürtmemesi gerektiği beynine kazınan Yadigar merdivenleri koşarak çıkmak için bir anda ayakkabıları çıkarıp eline aldı fakaaat o heyecanla bir tanesi tıngır mıngır yere yuvarlanmıştı bile.. Yadigar peşinden koşan veliahta yakalanmamak için geriye dönemedi bile..

    Geriye kalan günlerde ise bildiğiniz hikaye işte.. Davete katılanların listelerinin araştırılması.. Okul okul gezip yardım ayakkabısı dağıtma bahanesiyle davete katılanların ziyaret edilmesi yani Yadigarın fellik fellik aranması… Gözyaşları içinde o çakır gözlerden Yadigarın tanınması..yeğenlerin çatııır çatııır çatlamalarına rağmen kırk gün kırk gece düğün yapılması… falaaaan… filaaannn…

    Eee olsun artık o kadar değil mi yahu.. Anneye el bebek gül bebek bakmanın o kadar da Takdir-i İlahi tarafından taltif edilmesi dimi ama..

    Ya o swarovskili ayakkabılar???

    Temperli camekanın içinde villanın baş köşesinde arz-ı endam ediyor efenim o günün hatırası olarak daha ne olsun...

    Bir de düğünün akabinde son yadigarını da yerine yerleştirmenin huzuruyla pamuk anne huzur içinde sonsuza kadar uyusun..

    Gökten üç tane kafam kadar swarovski düşsün tüüüüm kül kedilerinin başına.. Biz de çıkalım kerevetineeee....

    https://www.youtube.com/watch?v=PswyVUGJQYM

    masalı olur da şarkısı olmaz mı :) bu da Türk usulü illaki :)
  • Ah, keşke hemen yarın gidebilsem! Yeniden doğup, dirilsem. Onlara kanıtlamak zorundayım bunu... Polina, benim adam olabileceğimi öğrenmeli. Bunu yapmak için... Artık bugün geç, zaman yok ama yarın... Evet, içimde bir his var, zaten başka türlü olmasına olanak yok. On beş lui altınım var, oysa on beş guldenle başladığım günler bile oldu. Oyuna şöyle ucundan girişsem... Ama nasıl olur? Benimki de ne tür bir saflık! Nasıl oluyor da hala perişan bir adam olmuş olduğumun farkına varamıyorum? İyi ama niçin yeniden doğmayayım? Öyle ya, her şey bir kerecik sabırlı, tedbirli davranmama bağlı. Yalnızca bir kez karakter sahibi bir adam olursam, bir saatte bütün yaşantımı değiştirebilirim. Bütün iş, irademi kullanmamla ilgili. Perişanlığımdan önce, yedi ay evvel Ruletenburg'da başıma gelenleri anımsıyorum. Unutulmaz bir hamleydi o! O gün varımı yoğumu rulet masasında bırakmıştım. Gar binasından çıkarken yelek cebimin köşesine sıkışmış bir gulden elime geçmişti. "Eh, bu çok iyi," demiştim. "Yiyecek param çıktı en azından!" Ama yüz adım yürümüştüm ki, vazgeçip kumarhaneye döndüm. Kalan tek guldeni de Manque'a koydum (daha önce Manque'a kazanmıştım). Doğrusu, insan gurbette, ülkesinden, dostlarından uzakta, o gün ne yiyeceğini bilmeden son guldenini masaya sürünce garip bir duyguyla sarsılıyor. Kazandım. Yirmi dakika sonra gar binasından cebimde yüz yetmiş guldenle çıktım. Gerçekten böyle oldu. Son guldenini bile insan için ne büyük değeri oluyor! Ya o gün moralim bozulsaydı da o guldeni masaya sürecek cesareti göstermeseydim!
    Yarın... Yarın artık her şey sona erecek!
  • bizi yaşatan
    günler perişan
  • ey anneleri korkutan
    bizi yaşatan kan

    günler perişan
  • şuramızda, tam şuramızda
    kanserli bir virüs gibi kanımıza karışsa da
    bizi yaşatan
    günler perişan
  • Hastalık, yaşlılık ve ölümü hiç görmemiş ve onların ne
    olduğunu bilmeyen genç, mutlu prens Sakya-Muni, bir gezinti
    sırasında görünüşü perişan, dişleri dökülmüş, salyaları
    akan bir ihtiyara rastlar. O zamana kadar ihtiyarlığın ne olduğunu
    bilmeyen prens, şaşkınlık içinde arabacısına bunun
    ne olduğunu, adamın nasıl olup da bu acınası ve itici hale
    düştüğünü sorar. Bunun bütün insanların ortak kaderi olduğunu,
    kendisi kral oğlu olsa bile aynı şeyin kendi başına gelmesinin
    de mukadder olduğunu öğrenince gezisine devam
    edemez ve bu konuda düşünmek için geri dönmek ister. Tek
    başına bir köşeye çekilerek günler boyunca düşünür ve anlaşılan
    sonunda bir teselli bulur. Çünkü yine keyifli ve mutlu
    olarak geziye çıkar. Bu defa karşısına vücudu şişler içinde,
    güçsüz ve gözlerinin feri sönmüş hasta bir adam çıkar. O güne
    kadar hastalığı hiç bilmeyen prens arabayı durdurur ve arabacıya bunun ne olduğunu sorar. Bunun hastalık olduğunu,
    herkesin başına gelebileceğini, sağlıklı ve mutlu bir kral
    oğlu olan kendisinin bile aynı hastalığa yakalanabileceğini
    öğrenince yine neşesini ve cesaretini kaybeder, geri dönmeyi
    emreder. Daha önce olduğu gibi yine düşüncelere dalarak teselli
    arar. Aradığı teselliyi yine bulur ki, üçüncü kez gezintiye
    çıkar. Bu üçüncü gezisinde yine bir manzara ile karşılaşır.
    Bir şeyin insanlar tarafından taşınmakta olduğunu görür.
    Arabacıya sorar:
    -Bu nedir?
    -Bir cenaze efendim.
    -Cenaze ne demek?
    -Bu herkesin sonudur.
    Prens ölüye yaklaşır, örtüyü açar ve yüzüne bakar.
    -Şimdi ne yapacaklar onu? diye sorar.
    -Onu gömecekler.
    -Niye?
    -Çünkü artık kesinlikle canlanmayacak ve gelecekte ondan
    sadece pis bir koku ve kurtçuklardan başka hiçbir şey
    kalmayacak.
    -Ve bu insanların kaderi öyle mi? Benim de mi? Beni de
    gömecekler, benden geriye de pis bir kokudan başka bir şey
    kalmayacak, öyle mi? Beni de kurtçuklar mı yiyecek?
    -Evet.
    -Geri dönelim. Artık gezmek istemiyorum ve bir daha
    da bunu istemeyeceğim.
    Sakya-Muni bu defa bir teselli bulamadı ve yaşamın en
    büyük dert olduğu sonucuna vardı. Bütün gücünü, kendini
    ve başkalarını bundan kurtarmaya harcadı. Yaşamdan öyle
    kurtulsunlar ki, ölümden sonra da hiçbir biçimde tekrarlanmasın
    ve yaşam kökünden kazınmış olsun. Yaşamın sorusuna cevap verdiği zaman, insan bilgeliğinin
    kesin cevaplan bu doğrultudadır.
    Sokrates: "Maddî hayat bir derttir ve yalandır. Bu yüzden
    maddî hayatın yok edilmesi bir mutluluktur ve biz bunu
    dilemeliyiz." der.
    Schopenhauer: "Hayat, olması gereken bir şeydir ama
    bir derttir; hiçliğe geçiş ise hayattaki tek mutluluktur." der.
    Hz. Süleyman: "Dünyadaki her şey: delilik ve bilgelik,
    zenginlik ve yoksulluk, sevinç ve acı; bunların hepsi boştur,
    hiçtir. İnsan ölüp gider ve ardında hiçbir şey kalmaz. Ve bu
    saçmadır." der.
    Buda: "Istırabın, acının, güçten düşmenin, ihtiyarlığın
    ve ölümün kaçınılmazlığının bilinciyle yaşanmaz. İnsan kendini
    hayattan, hayatın her imkânından kurtarmak zorundadır."
    der.
    Bilimlerin içinde dolaşmam beni çaresizlikten kurtaramadığı
    gibi, bu çaresizliğimi daha da arttırdı. Bu bilimlerden
    biri yaşamın sorusuna hiç cevap vermedi. Bir başka bilim ise
    diğerinin tersine soruma doğrudan cevap vererek benim
    çaresizliğimi onayladı ve bana gösterdi ki, ulaştığım sonuç
    benim yanılmışlığımın, benim hastalıklı ruh hâlimin meyvesi
    değil. Yani, benim doğru düşündüğümü ve insanlığın
    dâhileriyle aynı sonuçlara vardığımı onayladı.
    Bunda yanılma yok; her şey boş ve ölüm yaşamdan çok
    daha iyi. İnsanın yaşamdan kendini mutlaka kurtarması gerek.
    Hiç doğmamış olana ise ne mutlu.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 72 - Çalıkuşu Kitap