• 250 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ütopya'yı İş Bankası Kültür Yayınlarından Mîna Urgan'ın incelemesiyle birlikte okudum.
    Haliyle Thomas More'un hayatı, fikirleri ve dramı ile de ilgili epey bilgi edindim.
    *
    Ütopya; hiçbir yerde olmayan, düşler ülkesi, gerçekleşmesi imkansız düşünce anlamlarına geliyor.
    Ütopya kavramını fikir ve edebiyat dünyasına kazandıran Thomas More.
    *
    Önce kuş bakışı hayatına bakalım:
    *
    Thomas More, 16. yüzyılda İngiltere'de Rönesans ve hümanizmin temsilcilerinden biri.
    Erasmus'un yakın arkadaşı...
    Yunanca ve felsefe ile uğraştıktan sonra hukuk eğitimi alıyor.
    Babası yargıç...
    Kendisi aslında bir müddet rahip olmayı düşünmüş.
    Dindar bir Katolik.
    Bazı sebeplerden dolayı bundan vazgeçmiş.
    Erasmus'a göre; bir kıza sevdalanmış ve ''İffetsiz bir rahip olmaktansa iffetli bir koca olmayı tercih ettim'' demiş.
    Şakacı, ironik, güler yüzlü, sakin bir adammış...
    Sonuç olarak avukat olmuş önce, sonra parlamentoya girmiş. Kral 7. Henry'nin vergi politikasını eleştirince Fransa'ya kaçmak zorunda kalmış.
    Kral 8. Henry zamanında yargıç olmuş.
    Londra'da geniş kitlelerin güvenini kazanmış.
    Daha sonra 8. Henry'nin en yakınlarında yer almış hep ve başyargıç, hükümet temsilcisi, Lordlar Kamarası Başkanlığı gibi yetkileri olan Lord Chancellor görevine kadar yükselmiş.
    Aslında More hiçbir zaman ihtiraslı bir adam değilmiş, yüksek mevkileri sevmemiş; ancak kader onu en yüksek mevkilere çıkarmış; daha sonra ise yine aynı 8. Henry döneminde idam cezasına çarptırılmış.
    *
    Olay şu: Kral 7. Henry ölünce büyük oğlu Arthur İspanyol prensesi Arragonlu Catherine ile nişanlanmış. Fakat Arthur 1 yıl içinde ölmüş. Onun yerine 8. Henry ünvanıyla geçen kardeşi ise ağabeyinin dul karısı ile evlenmiş. Fakat günün birinde başka bir kadına aşık olunca Catherine'den boşanmak istemiş. Ancak Katoliklerin boşanmaları Papa'nın iznine tabi olduğundan Papa bu yetkisini siyasi sebeplerden ötürü kullanmayınca kriz çıkmış. Bunun üzerine İngiltere Kralı 8. Henry bir yasa çıkartarak Papalığın egemenliğini tanımadığını ve kendisinin İngiltere Kilisesi'nin başı olduğunu ilan etmiş.
    Fakat Katolik inancına sıkı sıkıya bağlı olan More buna katılmamış ve bulunduğu görevden çekilmiş.
    *
    More zaten makam delisi bir adam olmadığından görevden çekildikten sonra şöyle söylendiği rivayet ediliyormuş:
    ''Aman ne güzel! Artık güneşe günaydın diyorum, devlete iyi geceler!''
    *
    Fakat More'un bundan sonraki hayatı ıstırap ve dramdır.
    Düşüncelerini ve inançlarını Kral baskısıyla değiştirmeye yanaşmadığından idam cezasına çarptırılır ve öldürülür.
    Bu bakımdan ona ikinci Sokrates benzetmesi yapan yazarlar var.
    *
    Ütopya 1516 yılında kaleme alınmış. Yani 500 yıl önce...
    İçindeki bilgiler bugün için bile çok kıymetli.
    Çağını aşan fikirlerle Rönesans ve hümanizm akımlarına ciddi katkılar sunmuş More.
    Ve dünya siyasi / edebi / hukuk düşünce hayatına bir şaheser bırakmış.
    *
    Kitap iki kısımdan oluşuyor.
    Birinci kısım kitabı öyküleştirmeye yarayan bir girizgah, ikinci kısım ise tamamen monolog şeklinde.
    *
    Birinci kısımda Amerigo Vespucci ile seyahatler eden ve sonra ondan ayrılarak Utopia adında bir ada devleti keşfeden Hythloday ile tanışma ve onun 2. kısımda bu devleti bütün yönleri ile anlatması için gelişen diyaloglar yer alıyor.
    Bu arada yeri gelmişken Hythloday ''saçma sapan konuşan'' anlamına geliyor.
    More bu şekilde kelimeler seçerek hedef haline gelmekten kurtulmaya çalışmış.
    Nitekim bu bölümde ülkesi İngiltere'ye yönelik ciddi eleştiriler de var. Fakat More dikkatli olmak adına bu bölümde kralları eleştirip ve onlara söz anlatılamayacağını izah ederken her şeye karşın Fransa'dan örnek vermeyi tercih ediyor.
    Bu bölümde genel olarak Kralların sarayında felsefenin yer alamayacağını More adeta kendisinin yarattığı bir hayali kahramanla kendisini tartıştırarak ironik bir şekilde ortaya koyuyor.
    *
    İkinci kısıma gelirsek...
    Artık burada Hythloday büsbütün monolog şeklinde bir yeryüzü cenneti olan devletin bütün özelliklerini uzun uzadıya anlatıyor.
    Batı Dünyasında ilk sosyalist olarak ilan edilecek olan More'un Utopia'sında özel mülkiyet bulunmamakta, para kullanılmamakta, herkes eşit kabul edilmektedir.
    Herkes günde 6 saat çalışmakta, ihtiyacına göre yiyecekleri almakta, geri kalan zamanda ise kendini geliştiren bilimsel, sanatsal, zihinsel faaliyetlerde bulunmaktadır.
    Ütopia'da demokrasi vardır. Seçimle yöneticiler belirlenir.
    Hatta More, papazların bile seçimle belirlenmesi gerektiği görüşünü ortaya atmıştır.
    Ütopia devletinde genel olarak;
    Kadın ve erkek eşitliği söz konusudur.
    Evliliklerde belli şartlarla boşanma hakkı vardır.
    Savaş aşağılanmaktadır.
    Öldürmeye dayalı bütün mitler ve güç gösterileri şeref dışı ilan edilmektedir.
    Altın ve gümüş gibi madenler yaratıldıkları yer olan ''yerine dibine'' sokulmaktadır.
    Gösteriş ve debdebe kınanmıştır.
    Yasaların az, kısa ve öz olması gerektiği vurgulanmıştır.
    Ruhani zevklerle birlikte bedensel zevkler de ortaya konulmuş, mutluluk, zevkin erdemleşmiş hali olarak anlatılmıştır.
    Ötanazi hakkı tanınmıştır.
    Rahiplere evlenme hakkı verilmiştir.
    Kölelikte ''umut hakkı''ndan bahsedilerek kölelerin özgürlüklerine kavuşmalarının yolu açılmıştır.
    Sınıfsal statüler yoktur.
    Ölüm cezası tenkit edilmektedir. Cezalarda ölçülülük savunulmaktadır.
    Din ve vicdan özgürlüğü tanınmış ve önemi belirtilmiştir.
    Dinlerin birleştirici ve bütünleştiriciliğine çalışılmıştır.
    Yaşam boyu eğitim fikri ortaya atılmıştır.
    Zorunlu askerlik kaldırılmıştır.
    Paralı askerlik düşüncesi ortaya konulmuştur.
    Bilim, sanat ve düşüncenin değerinden bahsedilmiştir.
    Kumar, avcılık gibi eğlenceler tenkit edilerek yasaklanmıştır.
    *
    Bütün bu fikirler 16. yüzyılın başındaki bir dünya için çok ileri ve dikkat çekici fikirlerdir.
    İşte bu yüzden 500 yıldır Ütopya hala dipdiri....
    Thomas More hümanist fikirlerine rağmen reform hareketlerine karşı mesafeli duruşu nedeniyle birçok kesim tarafından çelişkili / kafası karışık / eseriyle hayatı arasında zıtlık bulunan adam diye tenkit edilse de bazılarına göre ise More sanıldığı kadar kafası karışık bir adam değildi.
    Bu kimselere göre onun birtakım pratik sebeplerden dolayı ( savaş karşıtlığı / Hristiyanlıkta birlik arzusu) reform hareketlerine mesafeli duruşu laikliğe dayalı seküler yaşama geçişe mani olucu sonuçlara yol açsa da o inandığı değerler uğrunda fikir / inanç hürriyetini ortaya koyucu kahramanlıkla can veren bir fikir adamı olarak kabul edilmekte.
    (Bu konuda Mina Urgan incelemesinde uzun uzadıya farklı fikirlere yer vererek izahta bulunmakta.)
    *
    Sonuç olarak Thomas More fikirlerinden dolayı öldürülmüş bir hukukçu ve devlet adamıdır.
    Ve ölümünden 400 yıl sonra Katolik Kilisesinin azizleri arasında yer alarak Saint Thomas More diye anılmaya başlanmıştır.
    Onun tartışmalı hayatından geriye ise 500 yıldır okunan bir dünya klasiği kaldı:
    Yeryüzünde cenneti arayan :
    Ütopya!
    *
    Bununla birlikte 20. yüzyıl ütopyaların değil anti-ütopyaların (distopyaların) egemenlik kuramaya başladığı bir yüzyıl oldu!...
  • Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yazdığı bu hikâye ÇINAR dergisinin 1998 yılında ... sayısında yayınlanmıştır. Yılbaşını en güzel anlatan ve mutlaka okunması gereken bir hikâye olduğunu düşünüyorum.
    Not: Bu hikâye yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesidir.

    YILBAŞI ÇAVUŞU
    (MERHUME)AYŞE GÖNEN
    Çocukluğumun geçtiği küçük ilçemizde genel olarak mutlu bir yaşantımız vardı. Öyle ya. Ülkemiz bir cihan savaşı geçirmişti. Savaşta başarılı olmuş, düşmanları yurdumuzdan dışarı atmış, bağımsızlığımızı korumuş- tuk.
    Cihan Savaşından çıkalı hemen hemen 10-15 yıl geçmişti. Savaş bizleri yoksul ama gururlu bırakmıştı. Belki inanılmaz ama babası veya eşi harpte şehit düşmüşler bile bir buruk sevinç içindeydi, ilçemizde epey de gazi vardı. Kiminin ayağı yoktu, kiminin kolu yoktu. Kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hala vücudunda düşman şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler... Yani küçücük ilçemiz, bünyesinde kurtuluş savaşının izlerini oldukça bariz şekilde taşıyordu.
    Şehit aileleri ve gaziler oldukça gururluydular. Dul kalan şehit eşlerinin ve öksüz kalmış çocuklarının gelirleri yoktu. Gaziler ise çalışamayacak durumdaydı. Ama asla kimseden bir şey istemezlerdi, İlçe halkı bu nezakete aynen katılır, onlara alenen bir yardımda bulunmazdı. Evimize ne alınırsa aynısı bir şehit evine veya gazi evine de gönderilirdi. Yiyecek ve giyecekle beraber mendillere çıkınlanmış paralar sepetin bir kenarına konurdu. Kapıları çalınır, açan kişiye:
    -Bu sizinmiş denip sepet kenara bırakılırdı.
    Kasabalı kendi arasında bile ben şunu gönderdim, ben şöyle yardım ettim gibi söz söylemezdi. Gönderilenler, yapılan yardımlar ihtiyaçlarına tam cevap veriyor muydu bilinmez ama yetmese bile ne şehit aileleri ne de gaziler benimde şuyum eksik demezdi. Onlar bu vatan için çarpışıp şehit yakını olma sevabını veya gazi olup dünyalık işe yaramaz hale gelmenin şerefini bu dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım savaşta yaralananların görünüşlerinden durumlarından dolayı kendilerine incitici bir mahlas takılmasın diye, ilçe halkı onlara peşinen isimler yakıştırmıştı. Hoca Enver gibi, Yedidöven Ali gibi, Görünmez Kâzım gibi...
    Bunlardan bir tanesi de Yılbaşı çavuşu idi. Asıl isminin ne olduğunu hiç kimse bilmezdi. Herkes onu Yılbaşı çavuşu diye çağırırdı. Bu gazinin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafındaki kafatası etleri yanmış olmalı ki derin bir yanık izi görünüyordu.
    Görünüşü korkutucu olmasına rağmen çok sevecen bir gazi idi. Hala vatan der başka birşey demezdi. Yoksul olmasına rağmen biz çocukları nerede görse mutlaka birer şeker birer ceviz veya benzeri yiyecekler vermeden geçmezdi. Çok az konuşan yılbaşı çavuşunu herkes çok severdi.
    Benim ailem, ilçenin en kültürlü, en tahsilli ailesiydi. Babam, dayım, amcam öğretmen, dedem tahrirat kâtibi idi. Biz altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. İlçede yalnız ilkokul ve ortaokul vardı. Ağabeyim ve ablam ilçenin bağlı olduğu ilde okuyorlardı. Amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise ilde liseyi bitirmiş yüksek eğitimini yapmak için Fransa'ya gitmişti.
    Rusuhi ağabeyim tatilleri Fransa'dan gelince sülalede bayram olurdu. Rusuhi ağabeyimi misafir sandalyesine oturtur büyük küçük hepimiz etrafında halka olur, onun anlattıklarını can kulağıyla adeta ağzımızın suyu akarcasına dinlerdik.
    Anlattıkları belki doğruydu ama bize masal anlatıyormuş gibi gelirdi. Ah...ah Fransa sen ne güzel ne ulaşılmaz bir ülkeydin. Ey Fransa, seninle aynı dünya üzerinde olmak bile bizim için bir gururdu.
    Rusuhi ağabeyim gitgide bizden değişik hareket etmeye başlamıştı. Mesela yemek yerken bıçak ister, katı yemekleri bıçakla keserdi. Biz hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat beceremezdik. Bizim hayranlığımıza karşılık babam ve amcam bu durumdan pek memnun değilmiş gibiydiler. Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere neden bizim kadar hayran olmadıklarını anlamak mümkün değildi.
    Mesela sabahları "günaydın" demeyi ondan öğrenmiştik. Öğleden sonra da "tünaydın" diyorduk. Babam ve amcam ise hala "Selamün aleyküm" demekte ısrar ediyorlardı.
    İlçemizde kış iyice bastırmıştı. Rusuhi ağabeyim okulu başaramamış Fransa'dan apar topar geri gelmişti. Fransa ona okul diploması vermemişti ama Rusuhi'yi almış yerine RUSİ'yi göndermişti. Kendi de anlatırken söylediği gibi Fransızlar ona Rusi diyorlarmış. Tam bir Fransız beyefendisi ile aynı ortamda yaşıyorduk ve bu bizi çok etkiliyordu.
    Bir gün lüks adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının altında sohbet ederken Rusuhi ağabeyim:
    -Amca dedi. Yılbaşı geliyor. Ne düşünüyorsun?
    Babam:
    -Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin.
    -Öyle söyleme amcacığım. Yılbaşında yeni yıla giriyoruz. Yeni yılı karşılamayı düşünmüyor musun?
    -Yeni yılı karşılamakta ne demek. Biz şimdiye dek bu kadar yaş yaşadık, yılları karşılamadık. Allah hayırlısını versin.
    -Olur mu hiç amcacığım, bir şeyler yapalım. Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    Biz çocuklar hep beraber başladık:
    -Ne olur baba, ne olur, ne olur yıl başını bizde yapalım.
    -Bak gördün mü amcacığım. Çocuklar da istiyor. Bırak eğlensinler. Değişiklik olur. Siz merak etmeyin. Ben her şeyi hazırlarım. Ben Fransa da iken...
    Sonunu dinlemek için herkes pür dikkat kesildi. Rusuhi ağabeyim Fransa'da diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babam ve amcam yılbaşı kutlamalarına karşı isteksizliklerine rağmen, biz çocuklar manasını bilmediğimiz yılbaşı kutlamalarını canla başla istiyorduk. Bu hiçbir zaman yapmadığımız bir kutlamaydı. Rusuhi ağabey güzel diyorsa, mutlaka biz çocuklar içinde güzeldi. Hele Fransa gibi eşsiz bir ülkede kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile, gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden yılbaşını kutlamaya karar verdik.
    Evin kadınları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler yapıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıktı. Evler baştan aşağı temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyime sorulup yapılıyordu. Gerçi babam ve amcam isteksizlerse de, zararlı görmedikleri için de sesleri çıkmıyordu. Rusuhi ağabeyim amcamın karısı olan yengeme, yani annesine:
    -Mama, hindiyi nerden bulacağız?
    Rusuhi ağabeyim Fransa'dan geldikten sonra annesine MAMA diyordu. Bu bizim çok hoşumuza gidiyordu.
    -Ne hindisi? Hindi olmazsa olmaz mı?
    -Mama hindisiz yılbaşı olur mu? Çocuklar bir kere de hindi eti yesinler.
    -Oğlum culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    -Benim canım mamacığım. Sen komşulardan bulursun.
    Bizim ilçemizde hindi denmez, culuk denirdi. Uzak yakın komşulara haber verildi. O komşu öbürüne, bir komşu diğerine, diğeri diğerine söyleyerek bizim culuk dediğimiz hindi temin edildi. Bu arada komşular da meraklandı.
    -Komşu culuk olmazsa tavuk olmaz mı?
    -Hayır olmazmış. Rusuhi diyor Fransa'da yılbaşında hep hindi yenir diyor.
    -Bu yılbaşı dediğiniz de ne?
    -Bilmem. Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi yılbaşı kutlayalım dedi. Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir değil mi?
    -Doğru... Bizimkiler bize bir şey demediler. Bizimkiler bilmezler ki zaten.
    Böylece bizim sülalenin yılbaşı yapacağı da tüm ilçeye yayıldı. Hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi geldi çattı.
    Ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydiler. Kurdelelerimizi başımıza taktık. Sokağa çıktık. Bizim mahallenin bütün çocukları karşımıza dizilmiş bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın gitsin. Öyle ya ilçede tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa'dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, ama Rusuhi ağabeyim buna izin vermemişti.
    -Kına da ne oluyor. Şark bayramı değil. Bunun adı yılbaşı. Ojelerinizi sürün, dedi.
    Hiç birimiz anlamamıştık. Bayram değil ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı. Sonra bayram gibide yeni elbiseler giymiştik. Hatta hiçbir bayram yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin hindi dediği culuk ta hazırdı. Oje dediği ne idi kimse bilmiyordu ama cahilliğimiz ortaya çıkar diye ojenin ne olduğunu da soramıyorduk.
    Hava karardı. Hala komşu çocukları bizleri seyrediyordu. Komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek arada bir bizim eve girip çıkıyorlardı. Biz de ise gurur son haddindeydi.
    Öyle ya ilçemizde ilk defa yılbaşını bayram gibi kutlayan bizdik.

    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyayıp bir şeyler yapmıştı.
    -Bunun adı neydi Rusuhi?
    -Tombala yengem, tombala.
    -Nasıl bulmuşlar bu oyunu hayret?
    -Fransa'da adı başka, İstanbul'da tombala diyorlar.
    -Şu sofranın zenginliğine bak. Kaç fakir doyar bunlarla.
    -Mama, bırak şimdi fakirleri. Keyfine bak.
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar yükseliyordu.
    -Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın?
    -Siz bir de Fransa'da ki yılbaşını yaşasanız. Babam kızar diye içki almadım. Orada içkiler, kadınlar, danslar... Bütün Fransa sabaha kadar içer eğlenir, sarhoş olur.
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    -Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın...
    Rusuhi ağabeyim daha fazla devam edemedi. Hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle yerimizde kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    -Hayırdır İnşaallah. Kimdir gece yarısı kapıyı kıran?
    Hepimiz olduğumuz gibi kalakalmıştık. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken sesi duymuş, öylece donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu.
    Amcam kapıyı koşarak açmış olmalı ki sesi geldi.
    -Buyur, buyur çavuş. Hayırdır inşaallah.
    Amcam daha içeri girmemişti ki içeri yılbaşı çavuşu dediğimiz gazi tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu adam kıpkırmızıydı. Ağzından köpükler saçıyordu.
    Babama dönerek:
    -Muallim bey, muallim bey. Senden muallim olmaz. Olsa olsa senden iyi bir vatan haini olur.
    -Ne diyorsun sen yılbaşı çavuşu. O nasıl laf. Hele bir otur. Soluklan. Bu hiddetinin sebebi ne?
    -Oturmak mı? Senin hanene bundan böyle oturmam. Oturanla da konuşmam.
    -Keşke hakaret etseydin. Keşke yüzüme tükürseydin. Keşke sizi gavurun gününü, gavurlar gibi kutlarken göreceğime sol yanımı da düşman götürseydi.
    Durum anlaşılmıştı. Yılbaşı çavuşu bizim yılbaşı kutlamamıza kızmıştı. Bütün gözler ayakta duran Rusuhi Ağabeyime çevrildi. Rusuhi ağabeyim hâlâ ayakta elinde bardakla duruyordu. Kendini müdafaa etmek için başladı:
    -Ne beis var bunda. Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor bir yeni yıl başlıyor. Biz onun için eğleniyoruz.
    Yılbaşı Çavuşunun Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Bütün hiddeti ile babama ve amcama bakıyor, adeta onları bir bardak suda boğmak istiyordu.
    -Siz ikiniz de muallimlersiniz. Talebelerinize kurtuluş savaşını anlatırken bu savaşın topla tüfekle kazanılmadığını, bu savaşın iman gücü ile kazanıldığını anlatmıyor musunuz?
    -Doğrusu bizde hiç öyle yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da kutlananı görmüş. Biraz değişiklik olsun diye kabul ettik.
    -Şu elindeki bardağı şerefe diye kaldıran mahdumunuz Fransa da öğrenecek bir başka şey bulamamış mı?
    Oradan ilim getirseydi, icat, makina getirseydi. Derdimize derman olacak ilaç getirsey¬di.
    -Getiremedi. Diplomasını da vermemişler.
    -Gavur diploma verir mi insana. Gavur insana yarayacak merhem verir mi? Aha böyle gavur bayramının nasıl olacağını öğretir gönderir.
    Rusuhi ağabeyim söze zorla girdi.
    -Fransızlar böyle kutlamıyorlar ki. Fransızlar yılbaşında çam dikerler. Hediyelerini çam ağacının dibine koyarlar. Birde onların Noel babaları var. O da ev ev dolaşır. Hediye dağıtır. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    -Efendi... Efendi... Bugün sen bu eğlenceyi başlattın. 50 sene sonraki nesil çam diker. Bugün kağıttan tombala oynat, 50 sene sonra kumarın daniskası girer. Bugün kendi aranızda eğlenin, 50 sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi çıplatıp göbek attırırsınız. Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız.
    -Canım, babam var iken sen ne karışıyorsun?
    -Bana bak gavur benzetmesi. Sen iki ayağının üstünde madamlarla gezerken ben bastonla helaya gitmeye çalışıyorum. Sen saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken beni görenler kaçıyor. Sen gavurların bayramını onlar gibi kutlarken, o gavurlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın kız bebe demeden katlediyorlar.
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü Yılbaşı Çavuşundan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuşu ağlıyordu. Hem de sesli sesli, bağıra bağıra ağlıyordu.
    -Bana neden Yılbaşı Çavuşu diyorlar biliyor musunuz?
    Beş sene askerlik yaptım. Kar demedim, kış demedim, açlığımı hissetmedim. Bir gün bile bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, İslâm dedim, Gece gündüz gâvurlardan kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Muhabere ederken şu bayramını kutladığımız Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de ramazan ayında katlediyorlar. Derken onların bayramı yılbaşı geldi. Beni şehrin kalesinde Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanılıyorlardı. Bir akşam sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, içkileri açtılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir şapka taktılar. Lisanlarından anlamıyordum. İşaretle, çat pat öğrendikleri Türkçe ile akşam yapacakları eğlencede istediklerini getirtiyorlardı. Her şey hazırdı. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini anladım.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı:
    -Şu kapıyı aç. İçeridekilerden her birimize birer tane getir, dedi.
    İşaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. İçeride elbiseleri çıkartılmış 6 tane yaşları 17-18 gibi olan Türk kızları vardı. Çırılçıplak soyunmuşlardı. Elleri ile vücutlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinden yaş oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı.
    -Ne olur mösyö. Bize acı. Verme onların ellerine.
    Bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu bana giydirdikleri kıyafet Hristiyanların Noel babalarının kıyafeti idi. İçerdekiler de seçilmiş güzel Müslüman Türk kızlarıydı.
    Benden kendi Müslüman kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Gözümün önünde her şey silindi.
    Geri döndüm:
    -Bre hayvanlar. Ölümü çiğnemeden bu kızlara elinizi dokunduramazsınız, dedim.
    Önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi ölmüş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın etkisi ile bu hale gelmiş. Kendimi kaybetmişim. Benden akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye beni atmışlar. Kızlardan kurtulan biri beni sırtında evine taşımış ve tedavi etmiş. Ben o kızın yüzünü hiç görmedim. Dedesi ile içeriye yiyecek ve ilaç gönderirdi. Ben önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar veya ihtiyaçlarımı odaya yerleştirirmiş. İşte bu yüzden bana Yılbaşı Çavuşu derler.
    Ben muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor diye söylenenleri duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vuruldum. Keşke muallimi böyle göreceğime öbür yanım da bombayla yok olsaydı.
    Ailemde kutladım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk yıl geçti. Yılbaşı Çavuşunun dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlence olayı, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline geldi. Kesilen çamlar, altındaki hediyeler su gibi içki tüketimi bunu anlatmıyor mu?
    Yılbaşı Çavuşu Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde kullanılmasına mani olmak için, vücudunun bir yarısını vermişti. Biz o kahraman gazinin çocukları, torunlarıyız. Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği eğlenceyi, şimdi bütün milli ve manevi duygulardan uzaklaşarak milletçe nasıl da içtenlikle kutluyoruz.
    Bizi affedecek misin kahraman yılbaşı Çavuş'u...
    Affet ne olur...
  • 496 syf.
    ·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım... John Donne
    Hemıngway hiç şüphesiz ki çok iyi bir gözlemci ve yazar. Kitap ile ilgi en önemlisi İspanya iç savaşının o bedbah halini gözlerinizin önüne sererken, içiniz de oluşan o buruk, yürek dağlayıcı hisse mani olamayışınız oldu benim için. İspanyolca bazı terimler yer yer kullanılmış lakin bunları dipnot olarak okura tercüme etmiş. Bu güzel bir detay. Gayet güzel akıcı bir kitap olduğu düşüncesindeyim. Okumayı düşünenlere tavsiye edilir..
  • Allah en büyük sanatkârdır ve öyle güzel şeyler yaratır ki bir eşi ve benzeri bulunmaz. Ne olursan ol, hangi dar ve zor zamanlardan geçersen geç, bu güzelliklerin kalbine yansımasına mani olma ve asla kalbini karartma. Düşmanın dahi olsa, muhtaçsa, bir yudum su vermeyi unutma.
  • 1. İlgililerin malumu olduğu üzere İslâm’ın, gücünü hak ve hakikat oluşundan alan itibar ve cazibesi karşısında İslâm karşıtlığı kampanyasını yürüten bazı yabancı çevrelerin ve oluşumların İslâm’ı ve Müslümanları yıpratma aracı olarak kullandıkları en önemli malzemelerden biri, Kur’ân-ı Kerîm’deki “CİHAD” kavramı olmuştur. Günümüz dünyasının pek çok yerel ve küresel sorunlarının ürettiği İslâm coğrafyasındaki terör yapılanmalarının “cihad” adı altında yürüttüğü fikir ve eylemleri de İslâmofobi taraftarları için bulunmaz fırsatlar oluşturmakta, sonuçta bunların toplamı İslâm coğrafyasına yeni acı ve kayıplar olarak dönmektedir.

    Kuruluş amacı Kur’an’ın doğru anlaşılabilmesi için gerekli ilmî çalışmaları yapmak/yaptırmak ve ilmî müzakerelere ortam hazırlamak olan Kur’an Araştırmaları Merkezi (KURAMER), bu çerçevede yaklaşık iki buçuk yıl önce İslâm Kaynaklarında, Geleneğinde ve Günümüzde CİHAD konulu uluslararası bir sempozyum düzenlemiş ve orada yapılan konuşmalar aynı başlık altında kitap olarak Ekim-2016’da yayımlanmıştır.

    2. Bu programda bir tebliğcimizin 65 sayfalık tebliğ metni içinde, “Kur’an vahyinin mahiyeti” ile ilgili olarak ileri sürdüğü, “vahyin Hz. Peygamber’in kalbine salt mana ve mefhum olarak inzal edildiği ve genel-tümel vahyin Hz. Peygamber tarafından lafza döküldüğü” ana fikri etrafındaki birkaç cümlesi son günlerde çeşitli zeminlerde tartışmalara sebep olmuş bulunmaktadır.

    Aynı sempozyumda ilmî bir üslup içinde, sadece tartışma konusu bu fikir değil, birçok farklı yorum ve görüş de ifade edilmiş olup, bütün bunlar anılan kitapta yer almıştır. Tebliğci ve müzakereciler, “Kur’an’ın hem lafzının hem mana ve muhtevasının vahiy olduğu” ilkesinden hareketle, yani dinî düşüncenin genel kabulleri çerçevesinde ve ilmî bir tavır içinde görüşlerini dile getirmişler, tebliğ ve müzakereler ile serbest konuşmaların genel seyri “Kur’an lafız ve mana olarak vahiydir” prensibi üzerinden yürümüştür.

    3. İlmî bir platformda katılımcıların onaylamadıkları bir görüşü karşı görüş bildirerek eleştirmeleri de, fikir özgürlüğü çerçevesinde müsamahayla karşılamaları da gayet tabiidir. Esasen olması gereken de budur. Anılan sempozyumun ve onun kitaplaşmış dokümanlarının öncelikle böyle bir bakış açısıyla algılanması gerekmektedir. Konuşmacılarıyla, görevli ve serbest müzakerecileriyle ve diğer katılımcılarıyla yüzlerce kişinin katkı sağladığı uluslararası bir sempozyumun ürünü olan 400 sayfayı aşkın bir eseri, tartışmalı birkaç cümleye indirgeyerek sakıncalı görmek ve göstermek veya konuyu kişi ve kurumları yıpratmak için fırsat bilmek yerine, eserin bütünündeki çok önemli bilgi ve analizleri okuma ve değerlendirmenin ilim ve fikir ahlâkının gereği olduğunu düşünüyoruz.

    4. İslâm toplumu, bir konuda farklı görüş sahiplerinin kendilerini rahatça ifade edebildiği ve görüşlerinin hoşgörü içinde serbestçe tartışıldığı bir ilim geleneğine sahiptir. Bizler bu gelenek sayesinde ecdadımızdan zengin bir ilmî miras devraldık. Üniversitelerimiz dahil, günümüz ilim çevrelerinin de böyle olması, yasakçı ve içe kapalı bir tutum sergilemek yerine, en aykırı fikirlerin dahi konuşulup tartışılabildiği ortamlar olması gerekir. Öte yandan, her bir aykırı fikrin kendi zemininde ve ilmî bir olgunluk içinde tartışılması ve eleştirilmesi varken iman-inkâr ikilemi içinde ele alınıp sosyal medyada bir karalama kampanyasına dönüştürülmesi ilim çevreleri için kaygı vericidir. Çünkü bu durum kültürel çoraklaşmanın ve bilginin sığlaşmasının artması demektir.

    5. İlmî konularda görüşler kurumlara değil kişilere ait olur. Merkezimiz gibi araştırma ve düşünce kuruluşlarına düşen, ilmî kanaat ve araştırmaların özgürce ortaya konmasına, karşı görüşlere de yer verilerek konuların etraflıca müzakere edilmesine imkân hazırlamaktır. Nitekim KURAMER makâsıdî tefsir, işârî-bâtınî Kur’an yorumu, mucize ve gayb, mehdilik, kutsiyet ve velâyet gibi birçok konuda tartışmalı toplantılar düzenlemiş, bunu yaparken topluma herhangi bir fikri empoze etme gibi tek hakikatçı ve ideolojik bir tutum içinde olmamış, her bir görüşün kendini özgürce ifade edebildiği bir platform işlevi görmüştür. Düşünce ve ifade özgürlüğünün en temel evrensel ilkelerinden biri, asıl, görüşlerine katılmadığımız kişilere bu özgürlüğü tanıyabilmektir. Hal böyle olunca, düzenlediği toplantılarda veya yayınlarında ifade edilen görüşlerin KURAMER’i veya Bilim Kurulunu temsil ettiğini söylemek ilkesel olarak doğru değildir.

    6. KURAMER sadece ilmî toplantılar düzenlemekle yetinmeyip İslâm’ın ana kaynaklarını anlamaya yönelik olarak birçok araştırma projesini de yürütmekte ve tamamlanan projeleri yayımlayarak ilim dünyasına sunmaktadır. Merkezin Kur’an araştırmaları kapsamında yürüttüğü “Vahiy ve Peygamberlik” başlıklı proje 2018 yılı içinde tamamlanıp hacimli bir eser olarak yayımlanmıştır. “Kur’an vahyinin mahiyeti” konusunda daha derinlemesine bilgi edinmek isteyenler bu eserimizi okuyabilirler. (Aşağıda bu eserden, “vahyin mahiyeti”ne ilişkin olarak geleneğimizde dile getirilen farklı görüşlerin yer aldığı bazı alıntılar sunulmuştur.)

    7. Kuşkusuz KURAMER olarak geleneğimizdeki ilmî özgürlük kapısını açık tutan bir platform olmayı önemsiyoruz. Ancak kamuoyu duyarlılığının ve bu açıdan insanların “ne dedikleri” kadar “nasıl demeleri” gerektiğinin de önemli olduğunda kuşku yoktur. Bu nedenle birkaç yıllık genç bir kurum olarak yaşadığımız bu ve benzeri tecrübeleri –niyet okuma yoluna gitmeden- değerli görüyor, faaliyetlerimizin verimliliğine zarar verecek gereksiz tartışmalara yol açması muhtemel konuşma ve yazılar yayımlanırken daha özenli ve dikkatli olmamız gerektiğine dair eleştiri ve uyarıları özellikle KURAMER Bilim Kurulu olarak önemsiyor, bunu hem ilmî ve fikrî özgürlük ilkesini hem de kurumsal sorumluluk ilkesini bir ahenk içinde birlikte işletmemizin kayda değer bir parçası olarak görüyoruz.

    Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

    24.12.2018

    KURAMER Bilim Kurulu Üyeleri

    Prof. Dr. Ali Bardakoğlu

    Prof. Dr. İsmail E. Erünsal

    Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı

    Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz

    Prof. Dr. Ömer Faruk Harman

    Prof. Dr. Mehmet Emin Maşalı

    Dr. Mehmet Apaydın

    VAHİY VE PEYGAMBERLİK BAŞLIKLI KİTABIMIZDAN “KUR’AN VAHYİNİN MAHİYETİ”NE DAİR BAZI ALINTILAR

    [Kelâmcıların çoğunluğuna ait görüşler şöyledir: Vahiyler Allah’a ait kelâm, yani sözlerdir. Allah’ın zâtında mevcut manaların lafza büründürülmüş. Çünkü peygamberler, zihinleri dışında harici bir mevcudiyete sahip olan Cibril’in, iradeleri olmaksızın kendileriyle irtibat kurduğunu, bunda kendilerinin bir etkisi bulunmadığını, aksine vahiy olgusuna bir müdahale etme imkânları olmadığını ve kendilerine vahyedilenlere uymak zorunda olduklarını söylemişlerdir…

    Vahiylerin öznesi değil sadece ileticisi olan Cibril’in bunları peygamberlere kavratıp öğretmesinin ve kalplerine atmasının mahiyetini bilmek mümkün değilse de bu durumun, bir yazının levhaya yazılmasına veya bir nesnenin aynaya yansımasına benzetilerek açıklanabileceği düşünülmüştür. Peygamberlerin vahiyleri algılaması beşer üstü bir yapıyla değil tamamen beşerî yapılarıyla birlikte ilâhî elçi olarak seçilmelerine bağlıdır. Klasik kelâmcıların çoğunluğu, vahyin peygamberlerce algılanmasını bu şekilde açıklamıştır. Onlara göre, aldıkları vahyin şekil ve muhtevasında peygamberlerin bir tasarrufta bulunması veya değişiklik yapması mümkün değildir, peygamberlerin vahiylere ilişkin rolleri elçilik yaparak bunları insanlara iletmeleri ve uygulamalarından ibarettir. Bu bağlamda Ebû Mansûr el-Mâturîdî (ö. 333/944) Kur’an’ın hem lafzı hem de manasıyla Hz. Peygamber’in kalbine indirildiğini savunarak “benzerinin insanlarca yapılamayışı”nı bunun açık bir delili kabul etmiştir. Ona göre Kur’an’daki lafızların Resûlullah’a nâzil olmadığı iddiası Bâtıniyye’ye ait bir düşüncedir; unutup hafızasından gideceği endişesiyle “Kur’an’ı çarçabuk ezberlemek için dilini kıpırdatmaması” ve “vahyedilişi tamamlanmadan Kur’an’ı okumakta acele etmemesi”nin Allah tarafından Hz. Peygamber’e emredilmesi Bâtıniyye’nin yanı sıra bu iddiayı ileri sürenlerin görüşünü temelden yıkıp geçersiz kılmaktadır…]

    Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz, “Kur’an ve Sünnette Vahiy”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 234-236.

    ***

    [İlâhî kelâmın anlamı ve mâhiyeti konusunda itikadî mezhepler arasında derin görüş ayrılıkları bulunmakta olup tartışmanın özünü onun, harf ve ses olmaksızın sadece nefste kaim bir manadan mı ibaret olduğu yoksa bu mana yanında harf ve sesten mi oluştuğu hususu teşkil etmektedir. Bu meselede Mâturîdîler ile Eşʻarîler birinci görüşü; Mûtezile, Kerrâmiyye ve Şia ise ikinci görüşü tercih etmişlerdir. Hepsi de tanım ve tartışmayı “kıyâsu’l-ğâib ale’ş-şâhid” yöntemi üzerinden yürütmüştür...]

    Prof. Dr. İlyas Çelebi, “İlahî Kelâmın Lafza Bürünmesi”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 278.

    ***

    [Allah’ın insanla iletişimini anlatan temel kavram ise “vaḥy” ve “evḥâ” kelimeleridir. Arapça “vḥy” (وحى) kökünden türeyen “evḥâ” (اوحى) kelimesiyle, Kur’an’da genellikle Allah’ın insanlar arasından seçtiği peygamberlere akıl ve duyu dışı bir yolla çeşitli bilgileri öğretmesi anlatılır. Vahyin söz konusu edildiği ayetlerde Kur’an’ın vahiy ürünü olduğu belirtilirken, Hz. Muhammed’in telaffuz ettiği (konuştuğu) kelimelerin kendisine vahyettirilen (yani akıl ve duyu dışı bir yolla iletilen) vahiyden başka bir şey olmadığı vurgulanır…]

    Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz, “Kur’an ve Sünnette Vahiy”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 204.

    ***

    [İlâhî vahiyde bir problem de lafzın, dolayısıyla kelâmın kime ait olduğu meselesidir. Bu hususta iki farklı görüşten söz etmek mümkündür. Lafzı, kelâma dâhil etmeyip delâlet türünden kabul edenler, onu hâdis kabul etmekte, bunun Allah’a ait sayılması durumunda “yaratma” suretiyle, Cebrail veya peygambere ait kabul edilmesi durumunda ise onların düzenlenmesi yoluyla lafza büründüğünü söylemektedirler. Peygamber kendiliğinden Allah’a herhangi bir söz isnat edemeyeceği için vahiy tümüyle peygambere nispet edilemez. Kur’ân-ı Kerîm’de “Şayet o kendiliğinden bazı sözleri bize isnat etseydi, elbette onu sağından yakalar, sonra da can damarını keserdik” buyurularak bu hususa dikkat çekilmektedir. Dolayısıyla peygambere gönderilen vahyin mutlaka Allah Teâlâ’ya da isnat edilmesi gerekir…]

    Prof. Dr. İlyas Çelebi, “İlahî Kelâmın Lafza Bürünmesi”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 289.

    ***

    [İlâhî kelâmın ezelîliğine bağlı olarak Kur’an’ın yaratılmış olmadığını ve olamayacağını savunan geleneksel Ehl-i Sünnet yaklaşımına göre yaratmaya konu olmayan şey kelâm-ı nefsî olarak ifade edilen manadır. Konuşmayı iki şekilde yorumlayan bu anlayışa göre bunların ilki, sesler ve harfler ile gerçekleşen bir konuşma (kelâm-ı lafzî) iken, ikincisi nefste (zat)var olan mana’ya delalet eden, harf ve ses içermeyen bir konuşmadır (kelâm-ı nefsî). İlk konuşma türünü Allah için imkânsız gören bu yaklaşım için yetkin konuşma olarak görülebilecek ve Allah’a atfedilebilecek konuşma türü ses ve harf içermeyen, hâdis-olmayan kelâm-ı nefsîdir, Gazzâlî’nin de savunduğu gibi: “Yüce Allah’ın kelâmı mushaflarda yazılmış, kalplerde korunmuş ve dillerde okunmuştur. Kağıt, mürekkep, yazı ve harflere gelince bunların hepsi hâdistir. Çünkü bunlar cisimlerden ve cisimlerde bulunan arazlardan ibaret olup, hepsi hâdistir. Biz mushaflarda yazılı olduğunu söylediğimizde, her şeyden yüce olan Allah’ın kadîm sıfatını kastediyoruz. Dolayısıyla bu ifadeden dolayı kadîm olanın da mushafta bulunması gerekmez. “Ateş mushafta yazılıdır” dediğimizde, ateşin zatının mushafta bulunması gerekmez. Çünkü eğer, ateş mushafta olsaydı onu yakardı. Eğer ateşin zatı, ateşten bahseden bir kimsenin dilinde olsaydı, onun dilini yakardı. Ateş sıcak bir cisimdir ve kesik kesik seslerden oluşan “nûn”, “elif”, “râ” harfleri ona delalet eder. Burada yakıcı olan sıcaklık, delalet eden şeyin zâtıdır, yoksa delaletin kendisi değildir. Yüce Allah’ın zâtı ile kâim olan ezelî kelâm sıfatı da böyledir. Bu kelâm, delalet edilen şeydir, delilin kendisi değil. Harfler de bu [kelâma delâlet eden] delillerdir ve bu delillere saygı gösterilmesi gerekir. Zira şeriat onları saygıdeğer kılmıştır. Bu nedenle mushafa saygı göstermek zorunludur, çünkü o yüce Allah’ın (kelâm) sıfatına delâlet etmektedir.” Bu düşüncelerden hareketle Gazzâlî, ‘Kur’an’ ile okunan şeyin manası kastediliyorsa, bunun, Allah’ın kadîm (yaratılmamış) kelâmına delalet ettiği, buna karşılık başlangıcı olan bir fiili ifade ettiğinde okumanın (kırâat) hâdis olduğu sonucuna varmaktadır…]

    Prof. Dr. Mehmet Sait Reçber, “Kur’ân Metafiziği: Vahyin İmkânı”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul, 2018, s. 258-259.

    ***

    [Mâturîdî kelâmcılarına gelince, onlar da Eşʻarîler gibi Allah’ın zatıyla kaim olan kelâm sıfatının kadîm olduğunu söylemekte, Allah’ın zatıyla kadîm olan kelâm sıfatının harf ve seslerle bir ilgisinin olmadığını ifade etmektedirler. Kur’an, kelâm-ı ilâhî olması itibariyle kadîm, kelâma delâlet eden harf ve seslerden oluşması yönüyle ise hâdistir. Ebû Hanîfe el-Fıḳhu’l-ekber’de: Hz. Peygamber’e indirilmiş ilâhî kelâm olan Kur’an’ın mushaflarda yazılı, kalplerde ezberlenmiş, lisanlarda okunmuş olduğunu; bizim onu teleffuz etmemizin, yazmamızın, okumamızın mahlûk olduğunu, Kur’an’ın kendisinin ise gayr-i mahlûk olduğunu söylemektedir. Ebû Mansûr el-Mâturîdî (ö. 333/944) bu iki kullanımı “muvâfakat” tabiri ile uzlaştırmaktadır. “Ve kellemallahu Mûsâ teklîmen” örneğinde olduğu gibi ilâhî kelâmın beşere işittirilmesinin anlamı, Allah Teâlâ’nın “kendi kelâmına delâlet edecek sesleri yaratmak suretiyle kadîm olan kelâmını Musa’ya bildirmesi” demektir. Bu nedenle Mâturîdî kelâmcılarının cumhuru kadîm olan kelâmın işitilmeyeceğini, işitilenin ona delâlet eden hâdis lafız ve sesler olduğunu söylemişler, Tevbe suresinde geçen “tâ ki Allah’ın kelâmını işitsinler” mealindeki ifadeyi “Allah’ın kelâmına delâlet eden şeyi işitsinler” şeklinde tefsir etmişlerdir. Hanefî-Mâturîdîliği ile şöhret bulmuş son dönem Osmanlı âlimlerinden Muhammed Zâhid Kevserî bir müslümanın aklen veya naklen Allah’ın kelâmının ses veya harften oluştuğuna inanmasının caiz olmadığını kaydetmektedir. Aklî yönden mâni olarak ses ve harflerin mahlûk ve sınırlı oluşunu, naklî yönden mâni olarak ise Allah’ın kelâmında kendi zatı ile kaim harf veya sesin vârid olmamış olmasını göstermektedir. Ömer en-Nesefi Akide’sinde Allah Teâlâ’nın kendisine ait ezeli bir sıfat olan kelâm ile mütekellim olduğunu, O’nun kelâmının harf ve ses cinsinden olmadığını, bu kelâm ile konuştuğunu, emir, nehiy ve ihbarda bulunduğunu, sükût ve afet gibi noksanlıkları O’ndan tenzih ettiğini kaydetmektedir. İmam Mâturîdî gibi kelâmın manadan ibaret olduğunu söyleyen Beyâzîzade Ahmed Efendi, tertip edilen harflerden oluşan kelâmın ise “amelî suret” ten ibaret olduğunu söylemektedir. O, kelâm-ı nefsînin bâtınî sükûttan da ayrı olduğunu kaydetmekte, sükûtun aksine Allah’ın kelâmının ezelî ilminde tertip edilen kelime ve manalardan oluştuğunu söylemektedir. Allah onları, vasıta olmaksızın (bi nefsihî) tertip etmiştir. Tertip ise arka arkaya gelmeyi gerektirmez. Çünkü arka arkaya gelme haricî varlıklarda söz konusudur. Dolayısıyla kelâm-ı nefsîde hudut gerekmez.]

    Prof. Dr. İlyas Çelebi, İlahî Kelâmın Lafza Bürünmesi, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 307-308.

    ***

    [Allah’ın peygamberlerle iletişim vasıtası olan “vahiy” her ne kadar dine tâbî olanlar içinde farklı yorumlanarak kabul edilse de dinin çatısı dışında kalanlarca hem peygamberin kendi döneminde hem de sonraki zamanlarda tartışma konusu olmuştur. Peygamberlere iman eden velilerin ilhamı da vahiyle karıştırılma ihtimalinden ve bazı kimselerce ona alternatif olarak sunulma kaygısından dolayı din mensupları arasında sürekli tartışmalı bir konumda bulunmuştur. Din karşıtlarına gelince, onlar asıl olan vahyi reddettiklerinden onun tali bir unsuru konumundaki keşif ve ilhamı da dikkate almamışlardır. Din içinde, peygamberlere gelen vahyin doğruluğunun tartışılmaması, onların ilâhî güç tarafından korunmuş (mâsum) kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Peygamberlerin sahip olduğu masumiyet özelliğine veliler sahip değildir. Zira bu, görevleri gereği peygamberlere tahsis edilmiş bir ayrıcalık olduğundan İslâm dininde peygamberler dışında hiç kimseye bu türden bir ayrıcalık tanınmamıştır. Böyle olmakla birlikte din bilginlerini peygamber vârisi sayan birtakım hadislerden64 hareketle ve bilhassa tasavvuf önderlerinin gizem dolu hayatlarının etkisiyle, peygamberlerin ısmet sıfatını andıran, bir tür yanılmazlık zırhı olarak onlara “mahfuz olma” sıfatı verildiği iddia edilmiştir. ‘Mahfuz’ kavramının İslâm inanç literatüründeki ‘maʿsûm’ teriminden lafız itibariyle ayrı bir köke sahip bulunması velinin nebiden farklı olduğu imajını ihsas ettirmenin yanı sıra, anlam bakımından birbirlerinin neredeyse eşanlamlısı olmaları veli bilgisi ile nebi bilgisinin aynı kaynaktan geldiği düşüncesinin zihinsel planda oluşmasına imkân sağlamıştır. Böylelikle velilere, peygamberlerle sıradan müminler arasında bir konum verilmek suretiyle onlara dinde adeta peygamberden sonra gelen üstün bir statü kazandırılmıştır. Bu noktadan hareketle vahiy ve ilham konusunun incelenmesi gerekir.

    Vahiy ve İlham İnsanoğlunun içinde iradeli veya iradesiz birtakım duyguların oluşması, zihninde bazı bilgilerin meydana gelmesi tarih boyunca ve bugün de algılanan bir durumdur. İnsanın içine doğan bilgileri hak veya bâtıl, doğru veya yanlış, güzel veya çirkin, faydalı veya zararlı şeklinde ayırt etmesi her zaman mümkün olamamaktadır. Gelen bilginin tespiti ve test edilmesi için ya geçmiş tecrübeden ya da kişisel tecrübesinden yararlanması gerekir. Bir başka test yöntemi ise, bilginin kaynağını tespit etmek suretiyle güvenirliğinin sağlamasını yapmaktır. Diğer bir deyişle insan zihnine doğan ve genel adlandırma ile adına hâtır denilen bu bilginin doğrulanması ya kaynağının tespiti ya da hayır-şer testine tâbi tutulmasıyla mümkün hale gelir. Vahiy, insanlara tebliğ etmesi şartıyla Allah’ın seçtiği bir kuluna melek vasıtasıyla ilettiği ilâhî bilgidir. Melek vasıtasıyla gelmediği için kudsî hadîsler ve tebliğ şartı taşımadığı için ilham türü bilgiler vahiy kategorisine girmez. İlham Allah’ın veya meleğin kulun kalbine attığı hayra yönelik bilgilerdir. Vahiyde meleği görme ve duyma (şuhûd ve semâ) şartı aranırken ilhamda böyle bir şart yoktur. Öte yandan ilham, kişinin bir sonuca hızlıca intikal etmesini sağlayan ve Allah tarafından lütfedilen tüm düşünceler için de kullanılır. Vesvese, ilhamın zıddı olup şeytanın insanın kalbine attığı kötülük vasfını haiz telkindir. İslâm düşünce geleneğinde insanın içinde korku sonucu meydana gelen duygu îcâs, bir hayra ulaşma ümidi veren duygu emel, hayır veya şer vasfını barındırmayan duygu ise hâtır diye isimlendirilir.67 Ünlü sûfîlerden Abdulkerîm el-Kuşeyrî, hâtır tabirini şemsiye kavram olarak kullanır. Ona göre, gerek Allah gerek melek gerek şeytan gerekse nefisten gelen her türlü iç duygu ve düşüncelere hâtır denilir. Bu, melek kaynaklı olduğunda ilham, nefisten geldiğinde havâcis, şeytandan gelmesi durumunda vesvese, Allah’tan gelmesi halinde ise gerçek hâtırdır. Her kimden gelirse gelsin bu düşüncelerin hepsi kelâm yani söz kabilindendir. Kelabâzî, dört çeşit hâtır bulunduğundan bahseder ve bunları Kuşeyrî’de olduğu gibi Allah’tan, melekten, nefisten ve şeytandan gelenler diye dört gruba ayırır. Allah’tan gelen uyarıdır, melekten gelen itaate teşviktir, nefisten gelen arzulardır, şeytandan gelen ise günahların güzel gösterilmesidir. Hâtırla birlikte, sevinç ve üzüntü şeklinde de gerçekle şen vâridâtı en önemli kavram olarak gören Abdülkâhir es-Sühreverdî yukarıda olduğu gibi hâtırı genel ve temel kavram olarak alır ve nefisten, Allah’tan, şeytandan ve melekten olmak üzere dört kategori olarak sıralar ancak, bunlara beşinci olarak akıl hâtırını ve altıncı olarak da yakîn hatırını ilave eder. Bu son iki hâtır ona göre tali kategorilerdir. Neticede akıl, bilgi için idrak aracı, yakîn ise hakikatin kavranmasıdır, dolayısıyla bunlar temel bir kategori olmaya layık değillerdir.]

    Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Tasavvufta Peygamberlik, Vahiy ve İlham, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 592-594.
  • -Böyle acemi, saf, inatçı bir kızla meşgul olmak hoşuma gidiyor. Sonra güzel şey de azizim...
    +Aşık da olabilirsin, mani yok, sen şimdiye kadar hiçbir kadından bu derece mukavemet görmedin. Bu derece mukavemet seni zaafa düşürebilir.