• Berna Moran'dan
    "Alımlama Estetiği ya da kuramı (Rezenptionsasthctik) 1960’ların sonundan bu yana edebiyat eserlerinin anlamı ve yorumu ile ilgili olarak okurun işlevini inceleyen çeşitli kuramlara verilen genel bir addır. Ama bu çeşitlere geçmeden önce, alımlama kuramının, Duygusal Etki Kuramı’ndan nasıl ayrıldığını belirtmekte yarar var.
    Duygusal Etki Kuramı’nı incelerken söz konusu etkinin, arınma, zevk, heyecan ve estetik yaşantı gibi psikolojik alanda etkiler olduğunu belirtmiştik. Sanatın işlevi bu etkileri uyandırmaktı ve sanatı tanımlamak için sanatın özü olarak ileri sürülüyordu. Alımlama kuramı ise sanatın tanımıyla uğraşmaz, anlam sorununa eğilir. Esere anlamı yazar mı yükler, eserdeki sözcükler mi üretir, yoksa okur mu verir? Bu bir duygu sorunu değildir, düşünsel ve bilgisel bir sorundur ve bundan ötürü alımlama kuramı yorumbilim (Iıcrrnctıetics) bağlamında öne sürülmüş bir kuramdır.

    Yeni Eleştiri ve Yapısalcılık yazara da, okura da sırt çevirmiş kuramlardır. 1960’ların sonunda ise ortaya atılan kuramların çoğu doğrudan doğruya okur merkezli olmasalar bile hiç değilse okura dönük yönleri olan kuramlardır. Macherey ve Eagleton’un Marksist eleştirisinde olsun, Derrida’yı izleyen yapı-sökücülerin metin incelemesinde olsun, kimi feminist eleştirmenlerin eserlere kadın gözüyle bakma yöntemlerinde olsun okura önemli rol düşmektedir.

    Eleştiride okurun ön plana çıkmasının nedenleri karmaşıktır ve esas amacımız da bunu açıklamak değil. Bununla birlikte bir iki noktaya değinmek yararlı olabilir. Nedenlerden biri, modernist edebiyatın okuru edilgen durumdan çıkararak, karakter, olay, zaman ya da mekan ile ilgili karanlık bırakılmış birçok noktayı çözmeye davet etmesidir.

    James Joyce, Franz Kafka, Allen Robbe-Grillet, W. Faulkner, S. Beckett ve daha birçok romancı, şair, oyun yazarı, kimisi az, kimisi daha fazla oranda eseri yorumlama ve anlamlama işine okurun da katılmasını gerektiren eserler vermişlerdir. İkinci bir neden daha çok dil ile ilgili. Saussure’den kaynaklanan yapısalcılık, eserdeki anlamı bir cümlenin anlamı gibi, kendi yapısında arıyordu. Oysa Derrida bu bilimsel çözümü sorguladı ve metnin nasıl okunacağı konusunda okura ağırlık tanıdı.

    Ayrıca göstergebilim anlam üreten kodların, konvansiyonların iş göreceği bir yer olarak okura döndü. Bu okur, bir kişi değil, kodların toplandığı anlam kazandığı bir işlevdi. Aynı nedenden ötürü Barthes metnin birliğinin, metnin çıkış noktasında (yazarda) değil, yarış noktasında yani okurda oluştuğunu söylüyordu.

    Alımlama Estetiği bugün çeşitli ülkelere yayılmış durumda, ama doğum yeri Almanya’dır ve son zamanlarda orada ki çalışmalar Konstanz Universitesi’nde odaklaştığı için, Almanya’daki gruba Konstanz Grubu adı verilir. Biz de burada ilk önce bu grubun ünlülerinden Wolfgang Iser ile Hans-Robert Jauss’u, sonra da alımlama kuramının Ameri ka’daki temsilcisi Stanley Fish’in görüşlerini özetleyeceğiz.

    Wolfgang Iser

    lser’e göre bir edebiyat yapıtının anlamı metnin içinde hazır bir şekilde bulunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından okuma süresinde yavaş yavaş kurulur. Yeni Eleştiri, anlamı yapıtta okurdan bağımsız bir şekilde mevcut sayıyordu ve eleştirinin görevi bu anlamı bulup çıkarmaktı. Onun için yazar da, okur da hesaba katılmıyordu bu işte. Yapısalcılar da yazarı ve okuru bir yana bırakıyorlardı, çünkü onlara göre metnin anlamını yazar değil “dil” (sistem) oluşturur ve bundan ötürü okurun da bu işte rolü yoktur. Oysa Alımlama Estetiği’ne göre anlam, sanıldığı gibi, metinde oluşmuş ve bütunleşmiş bir şekilde yatmaz, yalnız gücü! halde vardır ve ancak okur tarafından alımlandığı süreç içinde somutlaşır ve bütünleşir. Öyleyse iki kutbu vardır bir yazınsal metnin: Yazarın yarattığı metin ve okurun yaptığı somutlama. Bunlardan birincisine artistik, ikincisine estetik uç diyor Iser ve bu iki uç olmadan yapıtı meydana gelmiş saymıyor. Başka şekilde söylersek, yapıta bir nesne gibi değil, bir olay gibi bakılıyor. Metinle okur arasındaki alışverişten doğan bir olay.

    Burada asıl üzerinde durmamız ve açmamız gereken nok ta, okurun rolü sorunu. Metinle okur arasında nasıl bir iliş ki kuruluyor ki sonuçta metnin anlamı doğuyor, eser ger çekleşiyor? Okur nasıl katılabilir yaratma edimine? Katkısı ne olabilir? Iser’e göre metinde yazar her şeyi söyleyemez ve ister istemez birtakım yerlerin doldurulması okura dü şer. Yazarın okura bıraktığı bu boşluklara “boş alan” ya da “belirsizlikler” diyoruz. Bunlar basitten karmaşığa, somut tan soyuta doğru çeşit çeşittir ve özellikle basit türden olan ları okur farkında olmadan doldurur, gerekli ayrıntıları ek- ler. Çok basit bir örnek verelim. Bir romanda “Hasan gece caddede yürürken vitrinleri seyrediyordu” diye bir cümle okusak, bu vitrinlerin aydmlatılmış olduğunu düşünürüz elbette. Gerçi yazar bunu söylememiştir ama biz bu boşlu ğu dolduruveririz. Böylece metnin yazılmasına, bütünleş mesine katkıda bulunuruz. ama bu türden boşluk alanları nın doldurulması önemli değildir. Okurun boş alanları dol durarak anlamı oluşturması asıl soyut düzeyde meydana gelir ve okurun bu konudaki rolünü açıklamak için metin ile dış dünya arasındaki ilişkiye değinmemiz gerekir.

    Yazınsal metinde sözü edilen kişiler gerçek yaşam dünya sında var olan kişiler değildir; onlar kurmaca bir dünyada yaşarlar. Ama bu kurmaca dünyanın gerçek yaşamınkinebenzeyen töreleri, gelenekleri, yaşam biçimleri, inançları vardır. Kurmaca metin dış dünyayı yansıtan bir kopya ol madığı için gerçeklikle ilişkisi, metin dışı tarihsel, toplum sal, kültürel öğelerde aranmalıdır. Dediğimiz gibi bunlar metinde, töreler, gelenekler, davranış biçimleri, dünya gö rüşleri şeklinde çıkar karşımıza. Kısacası, kurmaca metnin gerçeklikle ilişkisi ideoloji yönündendir.

    Bundan ötürü W. Iser gerçeklik kavramı üzerinde durarak, her şeyden önce “gerçeklik” sözcüğünün anlamına eğiliyor. Tarihte her dönemin gerçeklik dediği şey başkadır, çünkü belli bir dönemin belli bir gerçeklik kavramı vardır ve bu gerçeklik, o dönemde egemen olan dünya görüşünün kendine göre sistemleştirerek kurduğu bir modeldir. Böyle ce aslında değişken ve tutarsız olan gerçeklik bir sisteme sokulmuş, bir bütünlük kazanmış olur. Böyle bir dünya gö rüşü, karmaşık olan gerçekliği, ister istemez daha basit bir sisteme indirger ve kendine göre geçerli olan birtakım davranış biçimleri, ahlaksal değerler koyar. Romanlar gerçi insanları, onların arasındaki ilişkileri, geçen olayları anlatırsa da, lser’e göre, yazar aslında bu kişilerin davranışlarına, inançlarına, ilişkilerine temel oluşturan ahlaksal, toplumsal görüşlerle, değer anlayışlarıyla uğraşır. İşte romanın gerçeklikle bağıntısı burada aranmalıdır.

    O halde roman toplumda geçerli sayılan düşünce sistemlerini, çağdaş değerleri yansıtır diyebilir miyiz? Iser bu kanıda değil, çünkü ona sorarsanız bu değerler gerçek yaşamda insanların davranışını yönlendirici işlev görür, oysa yazarın amacı bu değerleri tartmak, geçerliliklerini sorgulamaktır. Yazar belli bir dönemde egemen olan dünya görüşünü ele alırken onu kopya ederek sunmaz, onun eksik bıraktığı, görmezlikten geldiği, inkar ettiği yönleri su yüzüne çıkarır. Her düşünce sistemi birtakım olanakları dışlamak zorundadır ve bu yüzden ister istemez eksik ve yetersizdir. Yazar genellikle bu boşluğa parmak basar, sistemi daha dengeli bir duruma getirmeye ça balar. Şöyle de söyleyebiliriz: Roman belli bir dünya görü şünün görmezlikten geldiklerini vurgular, yani el attığı, gerçeklerin bu ihmal edilmiş yönleridir. Demek ki Ahmla ma Estetiği’nin iddiasınca, yazarın eserinde dile getirdiği gerçeklik, yansıttığı toplumun bellediği gerçeklikten farklı dır. Alışılmışın reddedilişi ya da ink denen bu sunuş, okuru, gerçekliği kaldırılmış normlar ve davranışlar karşı sında yeni çözümler bulmaya zorlar ve onu bir varsayım dan bir varsayıma iterek boşlukları doldurmaya yöneltir.

    Okurun kendi çabasıyla anlamı bütünlemesi ve keşfetmesi bir çeşit estetik zevk sağlar ona. Onun için eğer yazar okura her şeyi hazır verirse okura yapacak bir şey kalmaz ve okur böyle bir metin karşısında sıkılabilir. Bunun tersi de doğrudur, yani metne bir anlam vermek olanaksızlaşırsa okur umutsuzluğa kapılır ve metni elinden bırakır. On sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla yaklaştıkça romanlarda belirsizlik alanları da artar ve bundan ötürü çağımızın kimi romanlarında okur, yazarın amacını anlamakta, eseri yo rumlamakta güçlük çeker.

    Yirminci yüzyıl roman ya da öyküsünde okuru çaba har camaya zorlayan çeşitli tekniklerin geliştiğini de söyleycbiliriz. Örneğin, yazarın güvenilmez anlatıcı kullanması, ya da anlatıcının rolünü iyice kısıtlayarak onu hemen hemcn romandan silmesi. Türk edebiyatından bir örnek olarak Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanını verelim. Orhan Kemal bilinçli olarak eseri yorumlamaya zorlu yor okuru. Şöyle diyor bu konuda:

    “Yazar olarak kendimi aradan çekip, okuyucumu anlattığım şeylerle başbaşa bırakıyorum. Görüyorum ki okuyucum zekidir. Başbaşa kaldığı şeylerden, anlaşılması gereken şeyleri -benim izahü şerhim olmasa da anlayabilmektedir.

    Bu söylediğini Bcreketli Toprcıklcır Üzerinde’de uygular Orhan Kemal. Bu romanda üç köylü çalışmak üzere Çukurova’ya gelirler ve oradaki korkunç çalışma koşulları altın da ikisi ölür, ancak biri (Yusuf) duvarcı ustası olmayı becererek köyüne dönmeyi başarır. Sömürü düzeninin geçerli olduğu Çukurova’da bu düzene karşı değişik tutumlarla karşılaşırız. Yusuf kentte ezilmeden savaşım vermiş, biraz okuma öğrenmiş ve sonunda aranan bir duvarcı ustası olabilmiş. Öyleyse olumlu bir karakter. Ne ki Yusuf, “el öpmekle ağız kirlenmez” diyerek, bireysel çıkan için dalkavukluk etmeyi, aşağılanmayı göze almış bir adam. Öyleyse bir bakıma olumsuz bir karakter. Ama suç Yusuf’da mı? Onu böyle davranmaya iten içinde yaşadığı bozuk düzen değil mi? Ama romanda başka bir karakter, Zeynel, kişisel çıkarını düşünmeden, kovulmayı göze alarak patronların yaptığı haksızlıklara karşı çıkar ve işten atılır. Öte yandan bu düzene ayak uyduran ırgat başı ve katip gibi adamlar da işçilerin hakkını yiyerek kendi keselerini doldururlar. Görüldüğü gibi okur; kişileri, değişik tutumları, davranışları kendi yorumlayıp değerlendirmek zorunda, çünkü yazar bu konuda susuyor ve belirsizlikler yaratarak boş alanlar bırakıyor. Her okur belirsizlikleri kendi giderecek ve karşılaştığı değişik tutumlardan hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar verecektir.

    Her okur belirsizlikleri kendi gidereceğine, eserde karşılaştığı tutumlar, davranışlar arasından hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar vereceğine göre, ne kadar okur varsa o kadar yorum vardır sonucuna ulaşmayacak mıyız? Gerek yorumlamada, gerekse değerlendirmede tam bir öznelciliğe mi inanıyor Iser? Hayır. Gerçi eserin tek doğru yorumu olduğunu kabul etmiyor, ama buna karşılık yorumlamanın keyfi olabileceği görüşüne de yanaşmıyor. Okur her ne ka dar boş alanları kendi doldurup metnin anlamını bütünleştirecekse de, bunu yaparken başıboş bırakılmış değildir. Ya zarın verdiği ipuçlarından yararlanarak metindeki gösterge lerin doğrultusunda, bütüne uyacak biçimde doldurur boş alanlan. Böyle olunca da okurlar belli bir sınırlamanın için de kalmak koşulu ile metnin anlamını tamamlarlar. Aynı eserin az çok değişik biçimlerde yorumlanması kaçınılmaz dır, ama bu durum bir sakınca sayılmaz, çünkü lser’e göre önemli olan, eserde gücül halde bulunan anlamın okur ta rafından somutlaştırılması ve bu edinimin okura kazandır dığı estetik zevktir.

    Hans-Robert Jauss

    Yine Konstanz ekolünden Jauss da okura dönük bir eleştiri yöntemi geliştirmiştir. ama Jauss’un özelliği okuru, daha doğrusu okurları tarihsel dönemlerdeki koşullar içinde düşünmesidir ve önerisi de edebiyat tarihinin, bilimsel araştırmalara ve sözüm ona tarihsel nesnelciliğe göre değil, okurların tepkisine göre yazılmasıdır. Belli bir dönemdeki okur, yaşadığı dönemin tarihsel, toplumsal, kültürel koşullarının belirlediği bir çerçeveden bakar esere. Daha kesin olarak söylemek gerekirse okurun bir “beklentiler ufku” ya da beklentiler yelpazesi vardır. Eserle temasa geldiğinde bu beklentiler şu ya da bu ölçüde karşılanır. Onun için eleştir menin yapacağı ilk iş eserin ait olduğu dönemin meydana getirdiği bu beklentiler yelpazesini belirlemektir. Ancak o zaman farklı dönemlerde okurların bir esere gösterebileceği değişik tepkiyi anlayabiliriz.

    Jauss ayrıca, tarih boyunca edebiyat zevkinde meydana gelen değişimleri de bu yolla açıklıyor. Şöyle ki, yenilik ge tiren yani beklentilere uymayan bir eser o dönemin okurla rına yeni bir ufuk açar ve estetik ölçütlerin değişmesine ne den olur. Ne ki, zamanla bu yeni beklentiler de kanıksanır, aşınır ve o zaman Rus Biçimcilerinin dediği gibi alışkanlığı kıracak yeni formlar, yeni bir şiir dili, yeni stratejiler yaratı lır. O halde eserin bir tek ve değişmez anlamı yoktur, okurların değişik beklentilerine göre dönemden döneme deği şen anlamları vardır. Eleştirmen eserde hangi beklentilere cevap arandığını saptayarak o dönemdeki okurların tepkilerinin açıklanmasını yapar.

    Jauss bir yandan eseri tarihsel ve toplumsal bağlamına yerleştirmeyi şart koşuyor ama edebiyat formlarının gelişmesini ekonomik ve toplumsal koşullara değil, aşınan ede biyat öğütlerinin yenilenmesi gerekliliğine bağlıyor. Bunu yapan da radikal yenilik getiren eserlerdir diyor. O halde Ja uss’a göre bir edebiyat eseri hem yazıldığı tarihsel dönemin (beklentilerinin) ürünüdür ve bu yönüyle edilgendir, hem de, yenilikçiyse, tarihi etkiler, çünkü yeni beklentiler yara tarak ilerideki dönemlerin toplumsal bağlamlarını belin mekte etken bir rol oynar. Bu durumda Jauss’un eserleri değerlendirme ölçütü de doğal olarak okurun beklenti ufkuyla eser arasındaki uzaklık ve yakınlık derecesine dayanır. Eğer bir eser yazıldığı dönemden daha önceki bir dönemin beklentilerine yakınsa o modası geçmiş bir eserdir. Yok eğer, yazıldığı dönemin beklentilerini karşılamakla yetini yorsa, zamanına ya da “modaya uygun” demektir. Ama da ha ileriki bir dönemin beklentilerinin habercisi olacak ka dar döneminden uzaksa ve ileri ise, o eser zamanında anlaşılmamış ve “zamanından önce” gelmiş bir eserdir. Bu kuramrn durumu basitleştirmekten doğan zayıf bir noktasına
    işaret edilmiştir, çünkü Jauss’un hesaba katmadığı bir ufuk çeşitliliği söz konusudur. Aynı dönemde tüm okurların ka tıldığı bu beklentiler yelpazesi olduğunu söyleyemeyiz. Okurlar farklı gruplardan oluşabilir ve her grubun kendi beklentiler ufkunu hesaba katmak gerekir.

    Stanley Fish

    Okur merkezli kuramlar içinde metne anlam kazandı makta okura en etkin rolü tanıyan Amerikalı eleştirmen Stanley Fish olmuştur. Iser, okura boşlukları doldurmak, anlamı tamamlamak, bütünlemek işlevini yüklüyordu, yani okur kendine düşeni yaparak anlamın somutlanması için gereken katkıyı yerine getiriyordu. Çünkü metnin kendi sinde gücül olarak anlam vardı. Fish bunu reddediyor, çünkü ona göre anlam, okuma süreci içinde okurda uyanan yaşantılardan başka bir şey değildir. Okur bu yaşantılarına göre anlam verir metne. Başka bir deyişle, bir sözcüğün, imgenin ya da herhangi bir öğenin metnin içinde (belli bir bağlamda) gördüğü işi belirlemek ona anlamını vermektir ve dediğimiz gibi, bu, ancak okurda uyandırdığı yaşantıya bağlıdır. Demek ki, Fish’e göre anlam ve değerden söz etmek bir nesneyi değil bir olayı betimlemektir.

    Eserin yorumunu okura bırakan diğer kuramlarda Olduğu gibi, Fish’in kuramında da her okurun kendine göre doğru sayacağı, tümüyle öznel bir yorumu ve değerlendirmesi ola caktır sonucuna varmayacak mıyız? Fish elbette ki bunun farkında, ancak şöyle bir çıkış yolu arıyor. Bir eleştirmen metni okur ve yaşantısına bakarak eseri yorumlarken, tek başına ve boşlukta değildir. Bulunduğu çevrenin ve çevreye dahil diğer eleştirmenlerin meydana getirdiği bir toplu luk vardır ve bu topluluktan olanlar bir eseri az çok benzer şekilde okurlar. Başka bir topluluk ya da okurun okuma edinimi, yorumu ve değerlendirmesi farklı olabilir. Ama hiçbiri kendininkinin doğru olduğunu kanıtlayamaz; olsa olsa başkalarını esere kendilerinin açısından bakmaya çağırabilir."

    Edebiyat Kuramları ve Eleştiri-Berna Moran-İletişim Yayınları
  • Toplum olarak yaptigimiz en iyi seylerden biri ki hatta yediden yetmise, kiraathanesinden meclisine: Olup bitmis olaylari elestirip, onlara tepki sunmak.
    Farkindaysan, bir seyler tekrar ediyor ve ust uste geliyor. Savaslar, tacizler, cinayetler.. Bundan aylar oncesinde de benzer bir tekrar durumu yasanmisti. Peki n'oldu oradakilere, hatirliyor musun?
    O olaylardan belli bir sure once de benzer seyler yasandi, yine sundun tepkini, sonra yine unuttun.
    Gundemde de var bazi olaylar, insanlik disi diye tabir ettigimiz hatta!
    Ekran karartiyorsun, tepki gosteriyorsun, kufredip, lanet yagdiriyorsun..
    Ee, ne degisti? Yasananlar mi degisti, yasanacak olanlar mi? Bence hicbiri.
    Bir de diyorsun ki her seferinde: "Ilgili kurum ya da kuruluslar olaya el atsin, cezai yaptirimlar artirilsin.."
    Yahu, gozumun nuru, cigerimin kosesi.. Ilgilenmesi gerektigini dusundugun kurum ya da kuruluslar zaten ilgilenmek icin senden bir sey demeni, onlari uyarmani beklemiyorlar. Senin gordugunu onlar da goruyor. Bir seyleri yapacak olsalar coktaaaaan yaparlardi.
    Iyi de kardesim, tepkisiz mi kalalim, susalim mi diyorsun biliyorum.
    Lafla peynir gemisi yurumez haci! Yillardir tepki gosteriyoruz, kufrediyoruz, kiniyoruz (ki bu konuda cidden basariliyiz.) Ne degisiyor? Hicbir sey.
    Degisim bireyde baslar, topluma yansir. Boyle, boyle zincirleme devam eder gider.
    Peki, soyle bir donup bakalim topluma. Yine bircok sorunun temel sebebi olan kadin erkek ayrimi hakkinda ne dusunursun bilmiyorum, lakin nacizane fikirlerimi paylasmak isterim.
    Biz ayrima taa dogumda basliyoruz. Kizsa, pembe, erkekse mavi! Zaten bu akilli yavrucak saniyesinde kapiyor arada bir "fark" oldugunu. Az daha buyuyorlar, kizin cinsellik kavramlariyla ilgili bir seyler konusmasi bile yasakken, erkek icin neredeyse skor tutuluyor! Oldu mu sana kendini her seyden ustun bir yaratik sanan erkek bir birey. Erkekligi sadece genital bolgeden ibaret sanan bu varlik, onune gelen herkese ve her seye ayni seyi yapabilecegini dusunmeye basliyor. Sonrasi malum! Diyorsun ki hicbir sey degismiyor, hep ayni, hep ayni..
    Degismez tabi. Sen ne yapiyorsun degistirmek icin? Bir caban var mi?
    Tabi ya, pardon. Kiniyorsun, kufredip, lanet yagdiriyorsun. Ha bir de en onemlisi: "Ekran karartiyorsun." Valla harikasin, bravo! (!) Bu senin yaptigin atesi atesle sondurmeye calismaktan baska bir sey degil. Nefretin altinda yattigi olaylari, ofkeyle bezenmis durumlari yine ayni sekilde nefretle ofkeyle bitiremezsin. Tekrar tekrar soyluyorum: Degisim bireyde baslar. Sen degis, dunya degissin. Ozellikle kadinlar! Biz erkekler biraz benciliz, ogrendigimiz her seyi herkesle bir anda paylasmayabiliriz. Ama siz daha naifsiniz, daha merhametli, daha paylasimci.. En azindan fitratinizda bu var. Lutfen ogrenin, gelistirin kendinizi ve ogretin. Yeni bireyler, sizlerle daha da farkindalik sahibi insanlar olsun. Olsun ki bu ve benzeri olaylar biraz olsun durulsun. Ya da bosver ya, unut dediklerimi. Her olayda oldugu gibi, bu olaylarin da bir hafta suresi var.. Sonra ne mi olacak? Starbucks'ta soguk kahveni, dizilerdeki aglamakli sahneleri, ask acisi iceren sozleri paylasmaya devam edeceksin. Karar senin! Ya degisirsin, ya degistirilirsin. Sürc-i lisan ettiysek affola! Sevgiler, saygilar
    M.Y
  • KADERE DAİR İKİ RİSÂLE (Abdülmelik b. Mervân'ın Hasan el-Basrî'ye Gönderdiği Mektup ve Hasan el-Basrî'nin Abdülmelik b. Mervân'a Gön-derdiği (Cevabî) Mektup). TAKDİM
    Yayına hazırlayıp tercüme ettiğimiz bu Risâle, Hasan el-Basrî‟nin baĢta kader meselesi olmak üzere, temelde itikadî/kelâmî görüĢlerini içeren en önemli ve en meĢhûr ese-ridir. Bu risâle Ġslâm dünyasında kader konusunda kaleme alınmıĢ en eski ve en orijinal vesîka olma özelliğine sahiptir. Julian Obermann‟ın deyimiyle, kader üzerine yazılan Mu‟tezile öncesi dönemdeki kaderî oluĢumla çağdaĢ olan bu Risâle, sa-dece Hasan el-Basrî‟nin elinden çıkmıĢ bir çalıĢma olarak kal-mayıp, aynı zamanda ilk dönem Müslüman kelâmına ait bize ulaĢan tek eserdir.1 H. Ritter tarafından “kaderî fırkasının bize kadar gelen yegâne orijinal vesikasıdır” Ģeklinde nitelenen2 bu kadîm Risâlenin bilebildiğimiz kadarıyla dünyada beĢ el yazma nüshası bulunmaktadır:
    1- Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi‟ndeki nüsha.3 Bu nüsha, bizim yayına hazırlayıp tercüme ettiğimiz nüshadır ve bilebildiğimiz kadarıyla –bu Ģekliyle- dünyada ilk kez bizim ta-rafımızdan neĢredilmektedir. ġemsuddîn el-Kudsî tarafından H. 882 yılında kaleme alınan, Ahmed ġeyh Zâde tarafından vakfedilen, 238×149 (146×75) mm. ölçülerinde ve toplam ola-rak 13 varaktan oluĢan bu nüsha, hacim olarak daha sonra sözünü edeceğimiz Ġstanbul Köprülü Kütüphanesi‟nde bulu-nan nüshadan daha küçüktür ve onun bir bakıma özeti mahi-yetindedir. Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi‟ndeki nüshayı esas alıp, tahkîk ve tercüme ederek yayına hazırladığımız kadere dair bu Risâle iki mektuptan oluĢmaktadır:
    I- Risâle içerisinde yer alan mektuplardan ilki, Emevî ha-lifesi Abdülmelik b. Mervân'a ait. Halife Abdülmelik b. Mervân, bu mektubunda, o güne kadar alıĢık olunmadık tarzda kader üzerine görüĢ beyân eden dönemin tartıĢmasız en meĢhur âli-mi sayılan ve ilmî, fikirleri, yaĢayıĢı, karizmatik kiĢiliği, zühd ve takvâsıyla öne çıkan Hasan el-Basrî'den, zamanlarında yo-ğun bir biçimde tartıĢılan kader konusuna iliĢkin, fikirlerini sormakta ve bu husustaki düĢüncelerini yazılı olarak kendisi-ne iletmesini istemektedir. II- Risâle içerisinde yer alan mektuplardan ikincisi ise, tabiîn döneminin en meĢhur âlimi Hasan el-Basrî (ö. 21/728)'ye ait. Bu mektup, kendi döneminin tartıĢmasız en önde gelen âlimi sayılan Hasan el-Basrî'nin kadere dair Abdülmelik b. Mervân'ın sorularına verdiği cevâbî mesajlarını içermektedir.
    Yayına hazırladığımız bu Risâle'nin dünyada tek orijinal el yazma nüshası Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'de bulun-maktadır.4 Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye'de bulunan bir diğer nüs-hası ise, Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'nde bulunan söz ko-nusu bu nüshadan alınmadır ve bu nüshanın bir bakıma kop-yasıdır mahiyetindedir.5
    Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'de bulunan bu Risâle, bildiğimiz kadarıyla orijinal haliyle ilk kez bizim tarafımızdan yayınlanmaktadır. Daha sonra iĢaret edeceğimiz üzere, Mu-hammed Ammarâ tarafından Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisin-de yayınlanan nüsha ise,6 yukarıda sözünü ettiğimiz Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki orijinal nüshanın bir nevi kopyası olan Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye'deki nüsha esas alınarak yayın-lanmıĢtır.7 Bu nüsha, Ammarâ tarafından her ne kadar Ġstan-bul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki orijinal el yazma nüsha esas alınarak yayınlanmıĢsa da, bizim metin üzerinde iĢaret ettiği-miz gibi, Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki nüshasıyla ara-larında bir takım farklılıklar bulunmaktadır.
    2- Ġstanbul Köprülü Kütüphanesi‟ndeki nüsha.8 Bu nüs-ha, hacim olarak Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi‟nde bulunan ve tarafımızdan neĢre hazırlanan nüshadan daha geniĢ, daha büyük ve daha kapsamlıdır.
    3- Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye‟deki nüsha.9 Bu nüsha Ġstan-bul Ayasofya Kütüphanesi‟ndeki nüshadan alınmadır ve onun bir nevi kopyası mahiyetindedir. Muhammed Ammarâ tarafın-dan Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisinde neĢredilmiĢtir.10 Daha önce de iĢaret ettiğimiz gibi, Muhammed Ammarâ tarafından Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisinde neĢredilen nüshada her ne kadar Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki orijinal nüshanın bir nevi kopyası olan Dâru'l-Kütubi'l-Mısriyye'deki nüsha esas alınmıĢsa da, bizim metin üzerinde iĢaret ettiğimiz gibi, bu iki nüsha arasında farklılıklar bulunmaktadır.
    4- Ġmam el-Hâkim Ebû Sa‟d el-Muhsin b. Kerrâme el-CüĢemî el-Beyhakî (H. 421/494)‟nin Şerhu Uyûni’l-Mesâil adlı eserinde yer alan “Mülahhas Risâle: Muhtasar/Özet Nüsha”. Risâlenin Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye‟de, 27263 B Numarada ve 72-74 varak arasında bulunan bu muhtasar/özetlenmiĢ el yazma nüshası da Muhammed Ammarâ tarafından Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisinde neĢredilmiĢtir.11
    5- Tahran Üniversitesi Kütüphanesi‟ndeki nüsha.12 Bu nüsha Suleiman Ali Mourad tarafından hazırlanan Early Islam Between Myth and History Al-Hasan Al-Basri And The Formation of His Legacy In Calassical Islamic Scholarship adlı eserin sonunda neĢredilmiĢtir.13 Mourad, dipnotlarda diğer nüshalara da atıflarda bulunmuĢtur.
    Sözünü ettiğimiz "Kadere Dair Ġki Risâle", Kâdî Abdulcebbâr‟ın Fazlu’l-İ’tizal ve Tabakâtu’l-Mu’tezile‟sinde14 ve Ġbnu‟l-Murtezâ‟nın el-Münye ve’l-Emel adlı eserinde15 kısmen yer almıĢtır.
    Hasan el-Basrî‟nin kadere dair bu meĢhur Risâle‟si, H. Ritter tarafından DER ISLAM adlı Almanca dergide yayınlanan makalesin16 sonunda “edition critique”li olarak neĢredilmiĢ-tir.17 Yayınlandıktan sonra dünyada olağanüstü bir ilgiye mazhar olan bu nüshada, Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'n-deki nüsha ile Ġstanbul Köprülü Kütüphanesi'nde bulunan nüshalar18 esas alınmıĢtır.
    Yukarıda da iĢaret ettiğimiz üzere, Risâle ayrıca Mu-hammed Ammarâ tarafından Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye‟de'ki iki nüsha esas alınarak Resâilu’l-Adl ve’t-Tevhid içinde yayınlan-mıĢtır.19 Muhammed Ammarâ tarafından 1971 yılında Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd adlı eser içinde yayınlanan söz konusu nüsha ile bizim Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki nüshayı esas alarak yayına hazırladığımız nüsha arasında eksiklikler ve yer yer de farklılıklar bulunmaktadır. Esasen bizim bu risâleyi Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki nüshayı esas alarak yayınlamamızın bir nedeni de bu iki nüshâ arasındaki farklılara iĢaret etmektir.
    Ayrıca bu Risâle, Helmut Ritter‟in edition critique‟li metni esas alınarak Lütfi Doğan-YaĢar Kutluay tarafından “Hasan Basrî‟nin Kader Hakkında Halife Abdülmelik b. Mervan‟a Mek-tubu” adıyla tercüme edilerek neĢredilmiĢtir.20 Her ne kadar tercümede esas alınan iki nüsha birbirlerinden farklı olsa da, biz çeviride neĢredilen bu tercümeyi göz önünde bulundurduk.
    Lütfi Doğan-YaĢar Kutluay tarafından neĢredilen bu Türkçe metin, Ethem Ruhî Fığlalı‟nın Çağımızda İtikadi İslâm Mezhepleri21 ve Mevlüt Uyanık'ın Sivil İtaatsizlik22 adlı eserle-rinde aynen yer almıĢtır.
    KADERE DAİR İKİ RİSÂLE1 (Abdülmelik b. Mervân'ın Hasan el-Basrî'ye Gönderdiği Mektup ve Hasan el-Basrî'nin Abdülmelik b. Mervân'a Gön-derdiği (Cevabî) Mektup)
    (1) Bu kıymetli nüshayı, Yüce Sultanımız, büyük hakan, karaların ve denizlerin hâkimi, Harameyni‟Ģ-ġerîfeyn‟in hiz-metkârı Sultan b. Sultan es-Sultanu‟l-Ğâzî Mahmud Hân sahîh ve Ģer‟î bir vakıfla vakfetmiĢtir. Bu nüshayı Harameyni‟Ģ-ġerîfeyn‟in müfettiĢi Ahmed ġeyh Zâde kaleme almıĢtır. Allah, her ikisini de yarlıgasın.2 Abdülmelik b. Mervân‟ın Hasan el-Basrî‟ye Kadere Dair Gönderdiği Mektup (2-a) Rahmân ve Rahîm Olan Allah‟ın Adıyla. Abdülmelik b. Mervân‟ın Hasan b. Ebi‟l-Hasan el-Basrî‟ye (Allah her ikisine de rahmet etsin) mektubu: Mü‟minlerin Emîri Abdülmelik‟ten Hasan b. Ebi‟l-Hasan‟a:
    Selâm3 (esenlik) üzerine olsun… Kendisinden baĢka Ġlâh olmayan Allah‟a hamd, O‟nun kulu ve elçisi Muhammed‟e salât-u selâm olsun.
    Bundan sonra; (2-b) senden daha önce geçen âlimlerin hiçbirinden duyulmamıĢ bir tarzda kader üstüne görüĢ beyân ettiğin Mü‟minlerin Emîri‟ne ulaĢtı. Biz, kendilerine ulaĢtığımız sahabeden (Allah onlardan razı olsun) hiçbirinin bu konuyu senin izah ettiğin gibi anladığını ve hakkında fikir yürüttüğünü bilmiyoruz. Oysa Mü‟minlerin Emîri, senin iyi halini, dindeki fazileti-ni, ilme karĢı olan anlayıĢ, istek ve titizliğini bilmektedir. Mü‟minlerin Emîri, (kadere dair) senden aktarılan görüĢü beğenmemiĢ (kabul etmemiĢ) bulunmaktadır. Bu nedenle bu konudaki fikrini Mü‟minlerin Emîri‟ne yaz. (3-a) Bu iddianda Rasûlullah (s)‟ın ashâbından birinin görüĢüne mi, kendi fikri-ne mi ya da Kur‟an‟ın doğruladığı bir hükme mi dayanıyorsun? Biz senden önce bu konuda tartıĢan veya fikir yürüten bir kimse (nin olduğunu) iĢitmedik (böyle bir kimseyi tanımıyo-ruz). Bu nedenle Mü‟minlerin Emîri‟ne bu konudaki görüĢünü bildir ve açıkla. Allah‟ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Hasan el-Basrî‟nin Abdülmelik b. Mervân‟a Kader‟e Dair Gönderdiği Mektup
    Hasan el-Basrî, Allah ona rahmet etsin, Abdülmelik b. Mervân‟a (cevaben Ģöyle bir) mektup yazdı: (3-b) Hasan b. Ebî‟l-Hasan el-Basrî‟den Mü'minlerin Emîri Abdülmelik‟e… Allah‟ın selâmı üzerine olsun ey Mü‟minlerin Emîri! Zâtından baĢka Ġlâh olmayan Allah‟a hamd ederim.
    Ġmdi; Yüce Allah, Mü‟minlerin Emîri‟ni salâha erdirsin. Onu Allah‟a itaat ile amel eden, Rasûlü (s)‟ne tâbi olan ve Al-lah‟ın emrettiği Ģeylere uymakta sürat gösteren idarecilerden kılsın. Mü‟minlerin Emîri, Allah onu salâha erdirsin, örnek olan, itimat edilen ve iĢlerinde kendilerine uyulan geçip gitmiĢ birçok iyilik ehli insanların birkaçı arasında yer alır. (4-a) Ey Mü‟minlerin Emîri! Biz, Allah‟ın emriyle amel eden, O‟nun hikmetini gözeten ve Rasûlullah (s)‟ın Sünneti'ne uyan geçmiĢ (selef) âlimlerden birçoğuna ulaĢtık. Onlar gerçeği inkâr etmez, bâtılı hak/gerçek gibi göstermez, Yüce4 Allah‟ın kendi nefsi-ne/Zâtına isnat ettiğinden baĢka Ģeyleri O‟na isnat etmez ve Allah‟ın yaratıklarına karĢı Kitabı‟nda gösterdiği delillerden baĢka bir delil getirmezlerdi. Sözleri Ģüphesiz doğru olan Yüce5 Allah Ģöyle buyuruyor: “Ġnsanları ve cinleri ancak bana ibâdet/kulluk etmeleri için yarattım. Onlardan ne bir rızık, ne de beni beslemelerini istiyorum.”6 (4-b) Yüce Allah, kendisine kulluk etmeleri için yarattığı kullarına ibâdet etmelerini em-retmiĢtir. Allah kullarını bir iĢ için yaratıp, sonra iĢle onlar arasına girmiĢ değildir. Zira Yüce Allah “kullarına karĢı zulme-dici”7 değildir. Daha önce geçen (selef) âlimlerden hiçbiri bu sözü inkâr etmemiĢ ve tartıĢmaya açmamıĢtır. Çünkü onların hepsi bu konuda tek bir fikir etrafında toplanmıĢ bulunuyor-lardı. Onlar, çirkin iĢleri (münker) emretmemiĢlerdir. Yüce8 Al-lah Ģöyle buyuruyor: “De ki: ġüphesiz Allah çirkin iĢler (münker) i emretmez. Siz bilmediğiniz Ģeyleri Allah‟ın üzerine mi atıyorsunuz? De ki: Rabbim adâleti emretti.”9 (5-a) O‟nun nehyi (yasaklayıĢı), hayasızlık (fahĢâ), çirkin iĢler (münker) ve azgınlık (bağy) sayılan Ģeylere yönelikti. “O, düĢünüp tutasınız diye sizlere öğüt veriyor.”10
    Allah‟ın Kitabı, her (kalbi) ölmüĢ olan kimse için hayat, her tür karanlık için aydınlık (nûr) ve her tür cehâlet için de bilgi/ilimdir. Yüce Allah, Kur‟an ve Peygamber‟den sonra kul-ların mazeret olarak sunacakları bir hüccet/delil bırakmamıĢ-tır. Nitekim Yüce Allah Ģöyle buyurmuĢtur: “…Ölen açık bir delille ölsün, yaĢayan da açık bir delille yaĢasın. ġüphesiz Al-lah, hakkıyla iĢiten ve hakkıyla bilendir.”11
    Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah‟ın,12 “Ġçinizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için (cehennem el-bette bir uyarıcıdır). (5-b) Herkes kazandığına karĢılık bir rehîndir (her nefis kendi kazancına bağlıdır)”13 âyeti üzerinde iyice düĢün. Yüce Allah, insanlara kendisiyle ileri gitmek ve geri kalmak isteyecekleri bir güç vermiĢ; nasıl amellerde bulu-nacaklarını ve neleri haber vereceklerini görmek için de onları imtihana tabi tutmuĢtur. ġayet mesele, yanlıĢ düĢünce sahip-lerinin dedikleri gibi olsaydı, bu durumda insanların ileri gitme ve geri kalma imkânları olmaz; ilerleyenin yaptığı amele karĢı mükâfatlandırılması, geride kalanın da (yapması gerekirken) yapmadığı ameller konusunda kınanması söz konusu olmazdı. Çünkü onlar (yanlıĢ görüĢte olanlar) a göre, ileri gitme ve geri-de kalma gücü kendilerinden değildir. Zira bunlar (kendileri-nin değil) Rablerinin iĢidir. (6-a) Bu durumda (yanlıĢ görüĢte olanların bu iddiası doğru olsaydı, Yüce Allah), “Allah, zâlimleri saptırır”14 ve “…Allah onunla ancak fâsıkları saptırır. Onlar Allah‟a verdikleri sözü, pekiĢtirilmesinden sonra bozan, Allah‟ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beĢerî ve ahlâki tüm iliĢkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. ĠĢte onlar ziyana uğrayanların ta kendileri-dir”15 demezdi. Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah‟ın, “Sözü din-leyip de onun en güzeline uyanlar var ya, iĢte onlar Allah‟ın hidâyete erdirdiği kimselerdir. ĠĢte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir”16 buyruğunu anlayarak üzerinde iyice düĢün. Yine Yüce Allah‟ın Ģu sözünü de dinle: (6-b) “Eğer kitap ehli iman etselerdi ve Allah‟a karĢı gelmekten sakınsalardı, mu-hakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naîm cennetle-rine koyardık. Eğer onlar Tevrat‟ı, Ġncil‟i ve kendilerine indiri-leni (Kur‟an‟ı) gereğince uygulasalardı elbette üstlerinden ve ayaklarının altından bol bol rızık yiyeceklerdi.”17 Yine Yüce Al-lah Ģöyle buyurmuĢtur: “Eğer o ülkelerin halkları iman edip kötülüklerden sakınsalardı, göğün ve yerin bereket kapılarını yüzlerine açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de onları iĢle-dikleri günahlardan dolayı cezaya çarptırdık.”18 Ey Müminlerin Emîri! BilmiĢ ol ki, Allah kullara iĢleri mecbur kılmamıĢtır. (7-a) Fakat Ģöyle yaparsanız size böyle yaparım, böyle yaparsanız size Ģöyle yaparım, diyor ve, “(Ģöyle derler: Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse) cehennemde onun azabını bir kat daha arttır”19 âyetinde buyurduğu gibi, onlara ancak yap-tıkları amellerin karĢılığını verir (yaptıkları amellere göre onları cezalandırır veya mükafatlandırır). Fakat Yüce Allah insanlara yolu göstererek onları saptıranın kim olduğunu, (sapan kimse-lerin ağzından) “yine Ģöyle diyecekler: „Ey Rabbimiz! Biz önder-lerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar bizi yoldan sap-tırdılar”20 (Ģeklinde) aktararak bize açıklamıĢtır. Yöneticiler ve büyükler, onlara küfrü öneren ve onlar (doru) yol/hidâyet üze-re iken onları saptıranlardır. Zira Yüce Allah, (7-b) “Biz ona yo-lu gösterdik; (artık o) ya Ģükredici olur ya da nankör”21 bu-yurmuĢtur. (Yani kiĢi) ya bizim ona yol göstermemize ve nimet-ler vermemize Ģükreder, ya da nankörlük eder. (Bu hususta Yüce Allah Ģöyle buyuruyor:) “Her kim Ģükrederse ancak ken-disi için Ģükreder, her kim de nankörlük ederse, Ģüphe yok ki, Rabbim her Ģeyden müstağnîdir, büyük ihsan sahibidir.”22 Yi-ne Yüce Allah Ģöyle buyuruyor: “Böylece Firavun kavmini yan-lıĢ yola sürükledi ve doğru yola götürmedi.”23 Sen de ey Mü‟minlerin Emîri, Allah‟ın dediği gibi, kavmini dalâlete sü-rükleyenin Fir‟avn olduğunu söyle. Bu konuda Allah‟ın sözle-rine muhâlefet etme. Allah‟ın kendisine izâfe edilmesine razı olduğunun dıĢında O‟na bir Ģey izâfe etme. Zira O Ģöyle bu-yurmuĢtur: (8-a) “Bize düĢen yalnızca doğru yolu göstermektir. ġüphesiz âhiret de dünya da bizimdir.”24 Hidâyet Allah‟tan, da-lâlet ise kullardandır.
    Ey Mü‟minlerin Emîri, Yüce Allah‟ın Ģu âyet(ler)ini de iyi-ce düĢün! “Ve bizi hep o mücrimler (günahkârlar) dalâlete dü-ĢürmüĢtü (saptırmıĢtı).”25 “Sâmirî onları dalâlete düĢürdü (baĢtan çıkardı).”26 “Çünkü Ģeytan aralarına fesat sokar. ġüp-hesiz Ģeytan, insan için apaçık bir düĢmandır.”27 “Onu size ancak dilerse Allah getirir ve siz onu aciz bırakacak değilsi-niz.”28 Yani siz, baĢınıza geldiğinde Allah‟ın azabından kurtu-lacak değilsiniz ve ondan kendinizi de koruyamazsınız. Size azap geldiğinde, sizin için nasihat etsem/öğüt versem de, (8-b) nasihatimin/öğüdümün size bir faydası olmaz. Nûh (a.s.), kendilerine azap indiğinde ve azabı gördükleri esnada iman etmelerinin kavmine bir yarar sağlamayacağını bilmiĢtir. Yüce Allah, helâk ettiği kavimlerle ilgili Ģöyle bir açıklamada bulun-maktadır: “Fakat Ģiddetli azabımızı gördükleri zaman inanma-ları, kendilerine bir fayda sağlamadı. Allah'ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur. ĠĢte o zaman kâfir-ler ziyana uğramıĢlardır.”29 Bu Allah‟ın kanunu/yasasıdır. Azap müĢahede edildiği vakit, artık yapılan tövbe kabul edil-mez.
    Yüce Allah‟ın, “Eğer Allah sizi saptırmak istiyorsa, (ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez). (Çünkü) O sizin Rabbinizdir (9-a) ve (nihayet) O'na döndürüle-ceksiniz”30 sözünde vârid olan “ğayy”den maksat “azap”tır. Yü-ce Allah‟ın, “Sonra bunların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler, hevâ ve heveslerine uydular; onlar bu taĢ-kınlıklarının karĢılığını mutlaka göreceklerdir. (Cehennemdeki “Gayya” vadisini boylayacaklardır)”31 âyetindeki “ğayy (ı boyla-yacaklardır)” sözü, “elîm/Ģiddetli bir azaba dûçar olacaklardır” anlamındadır. Nitekim Araplar, “Falan kiĢi bugün ğayy‟a atıldı” dediklerinde, bu cümleden emîrin söz konusu kimseyi Ģiddetli bir Ģekilde dövdüğünü32 veya Ģiddetli bir cezaya çarptırdığını kastederler. Yüce Allah‟ın Ģu âyeti üzerinde de münakaĢa etmiĢlerdir: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun gönlünü Ġslâmi-yet‟e açar. Kimi de sapıklıkta bırakmak isterse, onun da gön-lünü darlaĢtırır, sıkıĢtırır ve bu adam (9-b) zorla göğe yükseli-yormuĢ gibi olur. Allah, inanmayanları iĢte böyle pislik içinde bırakır.”33 Bu âyeti bilgisizlikleri yüzünden Ģöyle tevil ettiler: “Yüce Allah sâlih amel iĢlemedikleri halde bazı insanların gö-ğüslerini (Ġslâm‟ı kabul etmeye) açmıĢ; bazı insanların da kü-für, fısk ve sapıklıkta olmadıkları halde, göğüslerini darlaĢtır-mıĢ ve sıkıĢtırmıĢtır. Bu kimselerin, (isteseler dahi), Allah'ın kendilerini mükellef kıldığı dinî yükümlülükleri yerine getirme imkânları yoktur. Bunlar ebediyen cehennemde kalacaklardır.” Ey Müminlerin Emîri! Hakikat câhillerin iddia ettikleri gibi de-ğildir. Rabbimiz kullarına karĢı en merhametli, (10-a) en âdil ve en kerîm olduğu için, onlara (kullarına) böyle yapmaz. O, “Allah bir kimseye gücünün yetmeyeceğini yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendine, iĢlediği fenâlık yine kendinedir”34 bu-yurmuĢken, nasıl kullarına karĢı bunu yapar (gücünün yet-meyeceğini yükler)? O, insanları ve cinleri Kendisi'ne ibâdet etsinler diye yaratmıĢtır. Allah kullarına, kendilerine teklif etti-ği ibâdetlerin birkaç katını yapabilecek kudrette iĢitme, görme ve sezme kabiliyeti vermiĢtir. Ġnsanlardan her kim emrolunduğu Ģeyler hususunda itaat ederse, Allah, emredilen Ģeyleri yapan kimsenin, yaptığı iyiliklerinin karĢılığı olarak bu dünyada göğsünü Ġslâm‟a açar; ona iyi amelleri yapmayı kolay-laĢtırır; (10-b) küfür, fısk ve isyân gibi fiilleri yapmayı da zor-laĢtırır. Büyük olsun küçük olsun, taat bakımından bu merte-beye ulaĢan herhangi bir kimse hakkında Allah‟ın hükmü böy-ledir. Yüce Allah, tövbe ve itaate güç yetirdiği halde, dünyada kendisine emredilen Ģeyleri yapmaktan imtinâ edip küfre de-vam eden kimsenin göğsünü, sanki o kimse göğe yükseliyor-muĢ gibi, daraltır/sıkıĢtırır. Bütün bunlar, onun bu dünyada irtikap ettiği küfür ve sapıklığının cezasıdır. (11-a) Tövbe, Al-lah‟ın emrettiği ve insanları davet ettiği bir iĢtir. Küfür ve fâsıklıkta ileri dereceye varmıĢ olan bir kimse hakkında Al-lah‟ın hükmü yine böyledir. Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah Kitabı‟nda, kullarına rahmet olarak ve onları kabul edilmesini umdukları amellere teĢvik etmek üzere “ferahlık” ve “darlığı (sıkıntıyı/stresi)” zik-retmiĢtir. Yüce Allah hikmeti gereği, yapmayı istedikleri amel-lere yönlendirmek üzere, kullarının göğüslerine ferahlık ver-meyi murad etmiĢtir. Yine hikmeti gereği göğüslere sıkıntı vermeyi de murad etmiĢ, (fakat) bunu onlara açıklamamıĢtır. Bunun sebebi, onların (kendilerine sebepleri açıklanmamıĢ olan hususların açıklanması yönündeki) beklentilerinin önünü kesmek içindir. Yoksa onları Kendi rahmet (11-b) ve fazlın-dan35 ümitsiz olmaları, durumlarını düzelttikleri takdirde ken-di af, mağfiret ve kereminden mahrum etmek için değil. Yüce Allah Kitabı'nda bu hususu beyân ederek Ģöyle buyuruyor: “Allah, rızasını gözetenleri onun (Kitap)la, selâmet yollarına eriĢtirir ve onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır. On-ları doğru yola iletir.”36 Peygamber (s)‟in sahabelerinden olan geçmiĢ/önceki Müslümanlar Allah‟ın kelâmına bağlıydılar; ondan hiçbir Ģeyi inkâr etmezlerdi ve onun hakkında tartıĢmazlardı. Çünkü on-lar bir tek görüĢ üzere ittifak etmiĢlerdi. (12-a) Onunla ne bir gerçeği (hakk) inkâr ederlerdi, ne de bir bâtılı gerçek olarak gösterirlerdi. Allah‟ın kendi nefsine atfetmediği bir vasfı O‟na nispet etmezlerdi. Allah‟ın yaratıkları aleyhine delil olarak gös-terdikleri dıĢında baĢka bir delil göstermezlerdi. (Hasan el-Basrî) Mü‟minlerin Emîri‟ne, insanlar kaderi inkâr ettikleri dönemde, bu hususta (kader üstüne) konuĢtu-ğunu söyledi. Bid‟atçiler (dinde daha önce olmayan yeni görüĢ-ler ileri sürerek dine eklemlemelerde bulunanlar), dinleri hak-kında tartıĢma yaptıklarında, ben onların söyledikleri ve uy-durdukları görüĢlere karĢı aksi yönde Allah‟ın Kitabı‟ndan âyetler zikrettim. (Yine Hasan el-Basrî) Mü‟minlerin Emîri‟nin inkâr etmediği, aksine bildiği ve (12-b) Kitap (Kur‟an) ve Rasûlullah (sa.v.)‟ın Sünnet‟inde bunu tasdîk eden delilleri bil-diği Ģeyleri de zikretti. Dolaysıyla Allah‟ın Kitabı‟ndan sonra bu konuya dair Ģifa verici (doyurucu) deliller Hasan‟ın risâlesinde/mektubunda vardır. Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah hidâyetine hidâyet, ilmine ilim katsın ve onu anlayıp in-celeyesin diye Hasan‟ın risâlesinden bir nüshayı sana gönder-di. Onu anla ve üzerinde iyice düĢün. Hem kendin ve hem de Müslümanlar için aklın ve görüĢünle onunla amel et. Risâle/mektup hakkında herhangi bir Ģüphe yaratma. Çünkü bu risâle/mektup, ondaki Allah‟ın adâletini kabul edip akleden ve üzerinde iyice düĢünenler için gayet açıktır.
    37Bil ki, Hz. Peygamber (s)‟in sahabelerinden ve geç-miĢ/selef âlimlerinden (13-a) bilgi elde edenler arasında Hasan kadar Allah‟ı bilip tanıyan, O‟nun dinini anlayıp algılayan ve Kitabı‟nı okuyup tefekkür eden kimse yoktur (kalmamıĢtır). Bununla birlikte Hasan, düzgün bir hale sahiptir. Dinde güve-nilir, emîn ve Müslümanların dertleriyle dertlenen biridir. Hem âhirette ve hem de dünyada sevabını Yüce Allah‟tan bekleyece-ğin bir biçimde ona ikramda bulun.
    Bu mektubun (Risâle'nin) sonudur. Yüceler yücesi olan Allah‟tan daha büyük ve güç sahibi bulunan hiç kimse yoktur. Allah‟ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz. O‟ndan mağfiret di-liyorum. O‟nun hoĢuna gitmeyen her tür söz ve amelden tövbe ediyorum. (13-b) Âlemlerin Rabbi olan Allah‟a hamd olsun. O‟nun salat ve selamı Efendimiz Hz. Muhammed (s), tertemiz ailesi ve ashabının üzerine olsun.38(Bu risâle), Yüce Rabb‟in mağfiretini dileyen fakîr kulu ġemsuddîn el-Kudsî tarafından, Rebîulâhir H. 882 senesinde yazılmıĢtır
  • — Merhaba.
    — Merhaba
    — Nasıl gidiyor işler ?
    — Olmayan bir şey, gitmek gibi bir eylem sergilemez abi !
    — Ne diyorsun olum sen ya !
    — Hâlâ bir iş bulamadım diyorum.
    — Niye ilanlarda yok mu bir şeyler ?
    — Var !
    — Eeee?
    — E’ si özelliklerim uymuyor.
    — Nasıl yani?
    — Ben işsizim ama ilanlarda işi olan insanlar aranıyor.
    — Kafayımı sıyırdın olum sen, nerden bakıyorsun ilanlara.
    — İnternetten, gazeteden.
    — E nasıl oluyor da işi olan insanlar arıyorlar?
    — Abi bilgisayarda a,b,c programların bilen ve bunun yanında d, e, f… Programlarını da bilmek tercih sebebi. Aynı zamanda çok düzgün derece ana dilin kadar iki yabancı dil daha bilmen gerekiyor. Bilmen derken akıcı bir şekilde konuşman, anlaşılır şekilde yazabilmeni kastediyorum. Tabi 2 dilden fazlasını da bilmek tercih sebebi. Esnek çalışma saatlerine ayak uydurabilmelisin buda şudur ki lastik gibi bir hayatı kabullenecek, takım çalışmasına yatkın; yani bizim ülkede minimum futbol meselelerinde fikir sahibi olup iş arkadaşlarıyla paylaşabilecek, insan ilişkilerinde başarılı; ilişkide bulunduklarının ara sıra yaptığı hayvanlığı sabırla idare edecek, yaptığı işle ilgili bir fakülte mezunu olması tabi ki tercih sebebi.
    — Hadi ya bu kadar mı?
    — Olur mu abi, bu kadar vasıfsız adama iş verilir mi?
    — Nasıl yani?
    — Ayak uydurmaya çalıştığın yoğun iş temposunda arada dinlenecek zaman bulursan ki bulman lazım çünkü yeni teknolojilere ilgi duyan biri olabilmenin yanında, hızlı adapte olabilmelisin, zaten sen analitik düşünebilen ve hızlı çözümler üretebilecek bir insansın. 30 yaşını aşmamış ama askerliğini bitirmiş olman tercih sebebi. Birkaç yılda tecilliysen oda olur, ayarlarız askere gidene kadar sana bir şeyler.
    Tabi minimum 2, 3 yıllıkta alanında tecrübe ana kural. Yeni mezunsan yapacak bir şey yok, ya bedava çalışıcan veya tecrübe belgesi ya da uzmanlık eğitimi veren bir yer bulmalısın tabi bunlara verecek paranda vardır senin.
    Referansların sağlam olmalı, zaten referansın sağlam oldu mu bunları konuşmamıza da gerek yokta neyse.
    Birde para meselesi var, ilk bir ay seni deniycez baktık olmuyor bir ayı doldursan bile maaşını vermeden kapıyı gösterebiliriz. Yemek ve yol sana ait, sigortan 5. , 6. ayda yatmaya başlar tabi patron izin verirse ve performansından memnun olursa.
    Ha bu arada sabıka kaydın varsa yukarıdakileri hiç okumamış say, git simit falan sat.

    — E düşünüyor musun ?
    — Neyi ?
    — Simit satmayı.
    — Aklımdan geçmiyor değil.
    — Ya bu kadar özelliği bünyesinde bir arada tutup ta işsiz olan insan var mı?
    — Sanmıyorum abi. Bir bünye bu kadar işlevsel olup ta, sap vazifesi için bir balta bulamasın kendine. Dedim ya bu ilanlar işi olanlar için.
    — Ya işsizler?
    — Uzun yıllardır hiç kapanan kahve gördün mü abi ?
    — Yok.
    — Tamam, işte, okey veya batak bilmen işsiz olmak ve kahve sektöründe kariyer yapmak için tercih sebebi.

    •ketum
    (15 yıl özel sektörde sürünmenin ardından, referansa boyun büküp yırtabildik. Yırtınanlara Allah kolaylık versin.)