Kendime özgü o marazi kopukluk haline geçtim. İnsanlarla beraber­ ken, iyi de olsalar kötü de, çoğu kez duygularım sekteye uğrar, yorulup her şeyi bırakırım. Kibarımdır. Kafa sallarım. Kimseyi incitmek istemedi­ğim için anlıyormuş gibi yaparım. Başımı en çok belaya sokan zaaflarım­ dan biridir bu. Başkalarına müşfik davranmak zaman zaman ruhumu dilimllenmiş bir ham ura çevirir.
Lale Devri ve Patrona Halil İsyanı
Bugün, Lale Devri’nin günlük hayatını tahayyül edenler, muhteşem bir lüks içinde zevk u sefa, hatta sefahat sahneleri görürler. Kendini böyle âlemlere kaptırmış bütün devletliler gibi bu büyük adam ile yâranı da gaflete düştüler, halk derdiyle meşgul olmadılar; ihtişamın yanı başında sefalet ve ıstırap içinde kıvrananların sayısı gün günden arttı. Ayaktakımı kinle, orta tabaka gücenik, yâran arasına girememiş bazı büyükler de hasetle İbrahim Paşa ve yakınlarının devrilmesi için fırsat gözler oldular. İbrahim Paşa, bir de siyasî hata işledi, o sırada dahilî iğtişaşlarla buhranlı bir devir yaşayan İran üzerine bir sefer açarak başına bir şark harbi gailesi çıkardı. Harp masrafları da aşağı ve orta tabaka halkın ve esnaf ile tüccarın sırtına yüklenince şikâyetler sokak, kahvehane, han ve hamam sohbetlerine girdi. Şarktan kötü kötü haberler gelmeye başlayınca gayri memnunların sesleri daha yükseldi. Bu sesler devletlilerin çırağan eğlencelerinde ve helva sohbetlerinde en seçkin hanende ve sazendelerin toplandığı meclislerde işitilmedi. İbrahim Paşa ve yâranı halkla temaslarını kestikleri için büyük şehirdeki bu kaynaşmayı göremediler. Mesela Tebriz İranlılar tarafından alındığında, serdar kaçmış, oradaki 80 000 Türk askeri başsız kalmıştı. Devrin bir yazarı Abdi Efendi anlatıyor. “Baş gidince ayak payidar olmaz. Bu asker de piyade, süvari; zelil ve sergerdan Tebriz’den çekilirken Kızılbaşlar geçecekleri derbentleri tutmuş, bir kısmı da artlarından yetişmiş, ceng ü kıtal ede ede şerbeti şahadeti nuş etmiş, ancak dörtte biri çıkıp gelebilmiştir” diyor. Bu kötü haberler, İbrahim Paşa ve yâranının düşmanları ağzında tellendi pullandı. “Düşman Tebriz’den çıkan şu kadar bin yeniçerinin burunlarını, kulaklarını kesmiş, kiminin gözlerini oymuş ve öyle bırakmış, bunlar
Sayfa 345·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bir Şair Bir Kitap
Zafer Acar – Diri cezvedeki süt gibi yandıkça cezbeye gelip taşacaktım neşelenince çiçek açacak kederlenince meyveye duracaktım ** moda kuluçkası yüzünden civciv gibi benzedi herkes birbirine kendimi uyarmasam benim yerime az kalsın seni vuracaktım çünkü akşam haberlerinin ardından yaydaki ok gibi geriliyorum ** bana Allahım bir atışta iki dünyayı birden vurmayı öğretti kutsal kitapta selam verip de dönünce dünyaya yeni baştan kurşun barut doluyorum ** yalnızca bu dünyanın değil öte dünyanın da göklerini göklerime kattım ne Rusyadan ne Amerikadan ben yakıtımı heyecanımın şarklı şarkılarından aldım ** Eiffel kulesi onların olsun biz minareden bakıyoruz yeni dünyanın insanına ** bizim için aşk içre zamansızlık yaratıyorum sevgilim sayende göğsümü yumrukladı kalbim bir kalbim olduğunu fark ettim cenneti çıkardım gözden daha en baştan ben arabamı cehennemin dibine park ettim ** düşmanıma hediyeler yollamışsın bana bir selam yok mudur kavuşmak bu denli pahalıyken ucuzlayan ayrılığa zam yok mudur bana aşk şerbeti verecek kan akıtıcı bir saki gam yok mudur meyhanedeki peymanelerden peyam yok mudur ** yedin bitirdin beni kafir senin kitabında haram yok mudur benim intikamımı alacak yamyam yok mudur bilgiden kahraman çıkmaz aranızda ham ilham yok mudur baltayı vurdum aşka notalar saçıldı ortalığa şarkıma uygun makam yok mudur
Okur
Yeni boy atmış bir kız gibi körpe ve nârin fidan, rüzgârla sallandı. Bahçıvan onun ilk meyvesini almak için çoktan beri sabırsızlanıyordu. İncecik dallarının birinde, bu dalı aşağı çeken iri şeftaliye her gün bir boy bakmak onu çok keyiflendiriyordu. Ilık ve güneşli günlerden sonra baharın yaza meydan okumak ister gibi tabiatla güreşen sert rüzgârlarından biri esmeye başlamıştı. Bahçıvan istiyordu ki, bahçesinin ağaçlarını alt-üst eden bu rüzgâr, o fidana zarar vermeden geçip gitsin.. Lâkin bizim arzularımızın, tabiatı fiillerinden şaşırtmayacağını bir zavallı adam bilebilir miydi? İşte rüzgâr da onun bu isteğine aldırış etmeyerek, gittikçe sertleşti ve bir öğle vakti, şeftâliyi dalıyla beraber kopararak yere attı. Bu fiilinden dolayı müteessif de değildi. Niçin üzülsün, neden kahırlansın ki, yaratıcı kuvvet için îcat, güç bir iş olsaydı, vücûda getirdiği varlıkları ifnâ etmek yolunu tutmazdı. Amma bunu da bilmeyen bahçıvan, rüzgâra çok kızdı ve dalıyla beraber yerde yatan şeftâliye, ölen çocuğu kadar acıyarak uzun uzun baktı. Fakat zaman denen devâ, onun bu derdine görünmez merhemini sürmekte hasislik etmemişti. Böylece de bahçıvan, yaralı ağacın yanından uzaklaşırken, artık işe yaramayacak olan bu ham meyveyi ayağıyla otların içine fırlatıp attı. Şeftali de çok müteessirdi. Muhabbetle, nazla, ihtimamla bunca zaman bakıldıktan sonra bu hakaret çok gücüne gitmişti. Bereket versin toprak, bu zavallı ölünün imdâdına yetişti ve: Üzülme, seni gelecek bahar başkasının bahçesinde daha güzel bir şeftali yaparım. Hem bu câhil bahçıvan gibi rüzgâra kafa da tutmam, "Benim burada küçük bir dostum var onu atla da geç!" diye yalvarırım.. dedi. Bu vâdin halâvetiyle, artık çürümekten korkusu kalmayan tâze ölü, vücûdunu bahtiyar bir teslîmiyetle büsbütün toprağa bıraktı.
BU SANDIKTAN NELER ÇIKTI? NELER ÇIKTI Bir bilseniz bu sandıktan neler çıktı, neler çıktı Veletler, yumurcaklar, zamaneler çıktı Kaçıklar, sersemler, divaneler çıktı "Ben bilirim, ben yaparım" diyerek Tüm dertlerimize biganeler çıktı Nice süslü vaatlerin ardından İpe sapa gelmez bahaneler çıktı İnsan kılığında garip nesneler çıktı Bitler, pireler, keneler çıktı Maydanozlar çıktı, naneler çıktı Yalanlar, iftiralar, fitneler çıktı Neler çıktı? Neler çıktı Çıktı ha çıktı, çıktı babam çıktı Üzüntü çıktı, keder çıktı, gam çıktı Acı üstüne acı, zam üstüne zam çıktı Sanma ki adam çıktı Uygar dedik, yamyam çıktı Olgun dedik, ham çıktı Kimine şan, şeref, nam çıktı Kimine dükkan, han, hamam çıktı Kimine kudret, iktidar, makam çıktı Çıktı ha çıktı, çıktı babam çıktı Kimi nida, kimi istifham çıktı
Hayata Dair
Yeni boy atmış bir kız gibi körpe ve nârin fidan, rüzgârla sallandı. Bahçıvan onun ilk meyvesini almak için çoktan beri sabırsızlanıyordu. İncecik dallarının birinde, bu dalı aşağı çeken iri şeftaliye her gün bir boy bakmak onu çok keyiflendiriyordu. Ilık ve güneşli günlerden sonra baharın yaza meydan okumak ister gibi tabiatla güreşen sert rüzgârlarından biri esmeye başlamıştı. Bahçıvan istiyordu ki, bahçesinin ağaçlarını alt-üst eden bu rüzgâr, o fidana zarar vermeden geçip gitsin.. Lâkin bizim arzularımızın, tabiatı fiillerinden şaşırtmayacağını bir zavallı adam bilebilir miydi? İşte rüzgâr da onun bu isteğine aldırış etmeyerek, gittikçe sertleşti ve bir öğle vakti, şeftâliyi dalıyla beraber kopararak yere attı. Bu fiilinden dolayı müteessif de değildi. Niçin üzülsün, neden kahırlansın ki, yaratıcı kuvvet için îcat, güç bir iş olsaydı, vücûda getirdiği varlıkları ifnâ etmek yolunu tutmazdı. Amma bunu da bilmeyen bahçıvan, rüzgâra çok kızdı ve dalıyla beraber yerde yatan şeftâliye, ölen çocuğu kadar acıyarak uzun uzun baktı. Fakat zaman denen devâ, onun bu derdine görünmez merhemini sürmekte hasislik etmemişti. Böylece de bahçıvan, yaralı ağacın yanından uzaklaşırken, artık işe yaramayacak olan bu ham meyveyi ayağıyla otların içine fırlatıp attı. Şeftali de çok müteessirdi. Muhabbetle, nazla, ihtimamla bunca zaman bakıldıktan sonra bu hakāret çok gücüne gitmişti. Bereket versin toprak, bu zavallı ölünün imdâdına yetişti ve: Üzülme, seni gelecek bahar başkasının bahçesinde daha güzel bir şeftali yaparım. Hem bu câhil bahçıvan gibi rüzgâra kafa da tutmam, "Benim burada küçük bir dostum var onu atla da geç!" diye yalvarırım.. dedi. Bu vâdin halâvetiyle, artık çürümekten korkusu kalmayan tâze ölü, vücûdunu bahtiyar bir teslîmiyetle büsbütün toprağa bıraktı.
Sayfa 26·Kitabı okudu