• Sait Faik deyince içim acıyor hüzünleniyorum, oturup ağlayasım geliyor. Bu incelememi kabul ederlerse elbet;
    Sevgili abim beni her sürekli destekleyen, Metin T.

    Her cümlesiyle beni destekleyen, yaşadığımı, hissettiğimi anlayan, Muzaffer Akar

    Ve değerli dostum, kıymetli insan, yazdıkları ile beni benden alan; Li-3 ithaf ediyorum.

    Birkaç atıf birden oldu ama Sait Faik'in cenazesini omuzlamışım gibi geliyor, bu yük taşınmaz siz olmadan taşınmaz..

    Şu insanoğlu ne garip yaratık. Habire hayaller kurar, olur olmaz hayallere dalar. Şöyle yapacağım böyle yapacağım. Milli piyango çıkarsa, parayı bulursam, emekli olunca.. Yahu parayla hayal mi olur, hayal dediğin bedava olur be, hele şu emeklilik hayali olanlara az kızmıyorum, ihtiyarladıktan sonra ne hayali. Benim de hayalim var be, hem öyle paralı değil hem de gençlik hayali var mı diyeceği olan?

    Benim sizin gibi hayallerim olamaz. Evvela para beni sevmez sonra ben parayı sevmem. Para dediğin fena bir şeydir, insana türlü türlü bilinmedik huylar edindirir, iyisi mi buldun mu yemeli. Sonra ben yaşlanacağıma da inanmam, hep 45-50 yaşlarında ölüverecekmişim gibi gelir. Bir gün bu hissimi bir dostuma açmıştım da, “yok ya,” demişti, “adamda hayallere bak, dünyanın kaymağını yiyecek sonra ölüverecek var mı öyle yağma, daha neler göreceksin neler,”. Ruhu şad olsun, demeyeceğim dost üzerinden hikaye olmaz. Biz hayallerime geri dönelim. Bir de bir gün bu gençlik hayallerimin gerçekleşmeyeceğine inanırsam, bir vapura binerim, sağıma soluma bakarım, kimse beni görmüyorsa kendimi denize bırakıveririm.

    Bizim köy bir dağ köyüdür, yeşillikler içinde.. Köyün hemen ötesinde bir bahçem olsun. Tarlalarına giden çiftçileri, hayvanlarını güden çobanları seyredeyim. Bahçeme etrafı ağaçlı virajlı toprak bir yoldan gidilsin. Yol yazın tozu toprağa katsın kışın çamura batsın. Bahçemin kendi çapında tahta bir kapısı olsun, üzerinde “Lüzumsuz Adamın Çiftliği” yazsın. Girişinde ezile ezile düzleşmiş küçük bir alan, alanın ortasında plastik bir masa ve sandalyeler, üstünde gökyüzünü göstermeyen yüzyıllık meşe ağaçlarının dalları ve yere düşen koyu gölgeleri. Sağ yanda küçücük bir çeşme olsun buz gibi suyu şıldır şıldır akan etrafı otlarla kaplanmış, çeşmenin yanından iki yanı çiçekler donatılmış bir patika gitsin yamacın sonundaki tek oda derme çatma evime. Alanın sol yanında en başta bir şomine, iki yanı kırmızıdan is siyahına dönmüş duvarları olan. Şominenin yanında indirme olsun, dört direk üzerine dikilmiş, sactan çatısı olan. İndirmenin içinde; en dipte tahta divan, divanın önünde küçük tahta bir masa, divanın ayak ucunda bir komodin. İndirmenin hemen yanında iki koca ağacın arasına gerilmiş, ipten kocaman bir hamak. Baştaki ağacın gövdesine çakılmış bir tahta, tahta üzerinde bir kasetçalar içinde her zaman Aşık Mahsuni çalan.

    Alanın sonunda bir havuz olsun, kocaman değil ama kendi çapında 8-10 karık yeri sulayacak kadar. Havuzun içinde çeşit çeşit balıklar. Havuzdan sonra küçük 7-8 karık bir bahçe; sarı çekirdekli domatesleri, mis kokulu salatalıkları, acı patlıcanları, yeşil biberleri, sırık fasulyeleri yetiştirebileceğim. Karıklardan sonra kocaman bir fındık bahçesi olsun, 100 fidan kadar. Fındık ağaçlarından kalan köşede seralarım olsun iki üç tane, yaz kış içlerinde oyalanabileceğim. Bahçemin kenarlarında ağaçlarım küçüklü büyüklü. Kızılcık, şeftali, ayva, elma.. Sonra ıhlamur ağacı olsun mesela mevsiminde etrafa mis gibi kokular yaysın, kestane ağacı olsun dostlarla sonbaharda kestane pişirelim.

    Tek oda evimin içinde bir divan, divanın başında tahta küçük bir masa, masanın üzerinde yazdıklarım, onların kenarında bir radyo eski model, evin öteki köşesi soba, duvarın birinde divan misafirlerin oturup gerektiğinde yatabileceği, diğer duvarda bir komodin, komodinin üzerinde duvara çakılmış küçük ayna..

    Yazın çiftçiler gelsinler buz gibi suyumdan doldursunlar. İbram amca naptın, desinler. Çobanlar gelsin muhabbete, iki soluklanmaya vakit geçirmeye.. Kışın avcılar gelsin sobamda ısınmaya. Sebzelerimden, meyvelerimden koparıp hepsine ikram edeyim. Mısırlarımdan toplayıp közleyeyim her biri için ayrı ayrı. Onlar için şöminemin üzerine bir semaver koyayım, yaz kış altı yansın gelip gidene ikram edeyim. Arada rahat yok mu sizden nerelerden kaçtık buraya geldik yine kurtulamadık, diyeyim, onlar gülüp geçsinler.

    Gidince, “bu adam kadar delisini görmedin, ne güzel işi vardı, makamı mevkiisi vardı, hepsini bırakıp buraya yerleşti,” desinler. Bazısı çıkıp bir şehir efsanesi uydursun; “ Çalıştığı yerde bir iş buyurmuşlar, haksız, hukuksuz, yapmam ben bu işi demiş, yapacaksın demişler, istifa etmiş,” desinler. Gençlere anlatsınlar hiçbiri inanmasın; “ Sevdiklerinden öyle diyorlar, o hep buradaymış, babadan miras kalmış, hiç çalışmamış” desinler.

    Ben deliliğime doymayayım, semaverim bu yanmaya bu sıcacık hayallerimi ısıtmaya devam etsin. Meyvelerimi toplayayım dallarından, sebzelerimi koparıp koklayayım, hikayelerimi yazmaya devam edeyim. Aşık Mahsunim çalsın bir yandan, diğer yandan radyom. Suyum buz gibi aksın, semaverim yanmaya devam etsin.

    Kitap inceleyecektik nereden nerelere geldik. Sait Faik böyledir, onu okuduğunuzda hayatın anlamını kavrarsınız her şeyi bırakıp avarelik edesiniz gelir. Hayat bir yandan akmaya devam etse de siz hayalinizdeki dünyayı yaşarsınız.

    Sait Faik gerçekten çok farklı bir adam. Ben kitapların tekrar tekrar okuyorum, özellikle 1950 yılından sonra yazdıklarını. Her defasında da ayrı hüzünleniyorum, oturup ağlayasım geliyor. Özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı okuduğumda; ağlayabilsem oturup tüm gücümü tüketene kadar ağlarım. Son zamanlarda haksızlık ettiğimi anladım kendisine, 1950 öncesi hikayeleri şefkat dolu, hayatı sevmeye dair. Bu yıl ayrımını koyuyorum çünkü Sait Faik 1950 sonrası hikayelerini birkaç yıl içinde öleceğini bile bile yazıyor. Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı yazarken yataktan kalkamayacak durumda olduğu hikayeleri var. İsyan eden, okuyucuyu düşünmeden, tüm hikayeleri zihninde yaşayan bir Sait Faik. Bu nasıl bir şey Allah’ım ya, öleceğini bile bile yazıyorsun, hikaye kovalamaya devam ediyorsun. Sait Faik’i de Sait Faik yapan o hikayelerdir ama. Sadece önceki hikayeleri ile kalsaydı yine belirli aşamayı kaydetmiş olurdu ama bu kadar etkili olur muydu bilemiyorum.

    Neyse daha fazla devam edemeyeceğim. Bu kadar yazıyı okuyan herkese çok teşekkür ederim. Hayallerinizin peşinde koşmaya devam edin, peşini bırakmayın. Sait Faik’i 48 yaşında öldüren bu hayat size neler yapmaz.
    İki de video sizin için;

    Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun kalemindin, Sait Faik
    https://www.youtube.com/watch?v=92xVLzCc7WA

    Sonunda bir sürpriz var:
    https://www.youtube.com/watch?v=gDYSY0VuvIM
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • 'İstersek
    İstersek sular
    İstersek sular batıramaz...
    ...hayallerimizi.'
    Ah gidiyorum bu öteki, sıra dışı, ikinci evrenimden.
    Elveda Derry (ah Derry), elveda kaybedenler, elveda sevgili Kaplumbağa... Kitabın bitmemesini o kadar çok istedim ki sonlara gelince sayfaları endişeyle çevirmeye başladım. Çünkü ''O'' öyle bir kitaptı ki benim için ikinci bir hayat, öteki bir evren oluverdi. Bu yüzden kitabı her elime aldığımda kendimi gerçek dediğimiz hayattan soyutlayıp zihnimi Çorak Topraklar'a, Derry'ye, kütüphaneye taşıdım. Kitaptan 7 harika dost, birkaç düşman ve değişik bilgiler edindim (bkz. plasebo etkisi). Kitapta gördüklerimi gerçek hayatta görünce bir süre durup, düşünüp, gülümseyeceğim ve uzunca bir süre etkisinde kalacağım mü-kem-mel bir kitap.

    (!Sonrası spoiler!)

    Ben, Bill, Bev, Richie, Eddie, Mike, Stan... 7 harika karakter. 7'sinde de ayrı özellikler. 7 nota gibi, gökkuşağının 7 rengi gibi, dünyanın etrafındaki 7 gezegen gibi birbirlerini tamamlıyorlar. Dahi Ben (namıdiğer Saman Kafa), lider Bill (ya da Koca Bill), şakacı Richie, cesur ve güzel Bev, narin Eddie, şüpheci Stan, araştırmacı ve kaybedenleri 27 yıl sonra tekrar toplayan Mike. Hayatları boyunca serseriliğe mahkum kalmış, ezilmiş ama kaybedenler grubu ile birlikte kendilerini ilk kez bir yere ait hissetmiş 7 çocuk (sadece çocuk demek ne kadar doğru bilmiyorum). Kardeşi öldükten sonra ailesinin ona karşı soğuk tavırlarından bıkan Bill, kiloları yüzünden sürekli aşağılanmış Ben, annesi Sonia'nın baskısı altında hayatı şekillenen Eddie, babası Alvin'in ona karşı sert tutumlarından bıkan ancak bir yandan da babasının kendisi için endişelenmesinden de memnun olan Beverly, ırkçılığa maruz kalan Mike (İroniktir ki ileride Eddie aynı annesi gibi olan Myra ile, Beverly de aynı babası gibi olan Tom ile beraberdir.)... Kurt Adam'ı, Cüzzamlı'yı, Mumya'yı kısacası O'yu yok etmek için Çorak Topraklar'da inşa ettikleri kulüp evlerinde oturup planlar yapan, kızılderililerin ritüellerini deneyen kaybedenlerin arkasındaki güç Öteki, Kaplumbağa veya herhangi bir şey olabilir. Ancak bana kalırsa arkalarındaki gücün esas kaynağı çocukluklarından gelen dışlanma duygusunun temelini oluşturduğu bir şeyi başarma isteği, inanılmaz zekaları (O'yu kendi evinde, 29 numarada kandırmaları muazzamdı.) ve sıra dışı hayal güçleriydi (Eddie'nin asit silahı, 'yumruklarını direğe yaslıyor, hayaletleri görmeyi bekliyor'). Azmi inanılmaz derecede yüksek olan Koca Bill'i, kitap kurdu Saman Kafa'yı, King'in efsane anlatımından dolayı kendisine aşık eden Bev'i, esprileri ilk başlarda tuhaf gelse de alıştıktan sonra her konuştuğunda yüzümde gülümse bırakan Richie'yi (Bip bip Richie), inhalatörüyle arasında kuvvetli bir bağ olan Eddie'yi, ne kadar şüpheci olsa da arkadaşlarını asla bırakmayan Stan'i ve 27 yılını araştırmalarla geçirip kaybedenleri tekrardan bir araya getiren Mike'ı o kadar özleyeceğim ki...
    Henry, Belch, Victor... Bunlar hakkında ne söylesem az kalır. İdeallerinden asla vazgeçmeyen harika üçlü. Ah hayır son cümleyi yazarken o kadar zorlandım ki anlatamam. Hayatımda en son kimden bu kadar nefret ettiğimi hatırlamıyorum. Henry, Belch, Victor, Patrick, Boogers... Her biri zorba, pislik, iğrenç 'insan'lar. Böyle düşünen tek kişi ben miyim bilmiyorum ama bunlar kadar olmasa da Eddie'nin annesi Sonia da kendinden az da olsa nefret ettirmeyi başardı. Her ne kadar evladını koruma içgüdüsü veya Henry ve diğer zorbalar için yetiştirilme şekilleri, ailelerinden gördükleri davranışlar bu kötülüklere sebep olsa da hiç kimse beni hayvanları öldürmenin, bir insanı öldürmenin (Patrick'in kardeşi Avery'yi öldürmesi, Henry'nin babasını öldürmesi), bir çocuğu hiçbir sebep yokken astımı olduğuna inandırıp sürekli kendini zor durumda hissetmesini ve hayatının buna göre şekillenmesinin tolere edilecek şeyler olduğuna inandıramaz.
    O, Kaplumbağa, Öteki... Evrende çok uzun yıllardır var olan bu üçlü nedense bana Olimposluları hatırlattı. Evrenin karanlık tarafı O, her ne kadar onlara çok fazla yardım edemese de bana çok sevimli gelen Kaplumbağa ve O ile yapılan savaşta kaybedenlerin kazanmasının etkilerinden biri olan Öteki. Her biri özenle yaratılmış sıra dışı karakterler.
    Gelelim sevgili King'imize... Okuyucuyu nasıl etkileyeceğini çok iyi bildiğinden, kitaplarını adeta bize yaşatan bir yazar olduğundan bahsetmeye gerek yok çünkü bunlar su götürmez birer gerçek. 27 yıl arayla söylenmiş cümleleri birbirine bağlaması bile bu adamın ne kadar usta bir yazar olduğunun kanıtı. Böyle bir gerilim dolu kitapta bile okuyucuya birçok şey öğreten üstat King gerçekten yaşayan en değerli yazarlardan biri. Sevgilerimi sunuyor, ayakta alkışlıyor, şapkamı çıkartıyorum efendim.
    Bu arada kitabın çevirmeni Oya Alpar'ı da ayrıca tebrik etmek gerekir. Kitapların çevirmenlerine pek bakmam ama King'in kaleminden çıkan yazıları bize o kadar güzel sunmuş ki kitabı okurken 'Kimmiş bu kitabın çevirmeni?' diyerek ismini öğrendim. Kendisine ve Altın Kitaplar'a bu değerli kitabı bize böyle güzel bir şekilde sundukları için teşekkür ediyorum.
    Velhasılıkelam okuyun okutturun. Kendinizi ikinci bir evrene, karanlık evrene bırakın. Tabi hangi evrenin karanlık olduğu size kalmış.
  • Her şey, kötüye gitmeye meyillidir. Ama insanı yaşatan bir umut vardır. ''Her şey bir gün güzel olacak. /Her şey güzel olabilir./ Her şey bir gün güzel olmak zorunda.'' Biz, bu umuda tutunarak yaşarız. En karamsarlığa düştüğümüz anda bile, bu zamanla geçer ve biz yaşamaya devam ederiz.

    Gündem taciz, tecavüz. Şimdilerde daha süslü bir ifadesi var: İstismar. Düşünüyorum. Yutkunuyorum ama aşina olanlarınız biliyor, ben içindeki şiddeti dışa vuran, bundan rahatsız olmayan, olmak için de bir sebep görmeyen biriyim. Ama bu yazı şiddeti değil, içimde ne yazık ki gökyüzüne salınan uçurtmalar gibi değil de ateşe verilen bir tarlada cayır cayır yanan böcekler gibi, otlar gibi acıtan düşünceleri içerecek.

    Her insanın içinde az da olsa, miniminnacık da olsa, küçücük de olsa şiddet eğilimi vardır. Misal yüzünüze yüzünüze uçan bir sivrisinek olduğunda bir yapıştırırsınız sivrisineğin son şakası olur. Kim bunu yadırgar? Ama durduk yere gidip bir karıncayı eziyorsanız, siz pislik bir kötünün önde gidenisiniz. Düşündüm de hakaret etmek için it, köpek, yavşak, eşek, ayı, öküz, sığır gibi kelimeleri kullanıyoruz. Beğendiğimiz şeyler için de hayvan adları kullanabiliyoruz; kelebek, kartal, aslan, kuğu, kaplan gibi. O zaman hakaret etmek için hayvan ismi kullanmak artık garipsemediğim bir şey oluyor. Ve o karıncayı ezene it oğlu it demekte ve babasıyla köpekleri tenzih ettiğimi belirtmekte bir sakınca görmüyorum. Ve dahası da gelecek.

    Şimdi içinizde dalga geçmeden ve bütün samimiyetimle medeni bulduğum bazı insanlar var. İdam olmamalı, insanlar eğitilmeli düşüncesini taşıyan medeni insanlar... Keşke dünya sizin o güzel umudu güzel yüreklerinizde taşıdığınız gibi iyileşebilecek bir yer olsaydı. Keşke eğitim denen olgunun, her şeyi çözebileceğine inansaydım, inanabilseydik. Ama inanmıyorum. Dünyanın gelişmiş! denen ülkelerinde, bu taciz tecavüz vakaları olmasaydı, belki inanmak mümkün olurdu. Hani sürekli diyorlar ya ''Falan az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke, bu vakaların en çok görüldüğü yerlerdir! Cinsellik tabu olmamalı!'' Cinsellik tabu olduğu için mi bu ülkelerde kadınlar çocuklar, birilerinin acıttığı sömürdüğü insanlar oluyorlar? Dünyada çeşitli milletlerin, farklı ülkelerin, farklı gelişmişlik seviyesinin olmasının en işe yarar yanı nedir biliyor musunuz? Karşılaştırma yapabilmek. Biz bu sayede daha iyi olana gözümüzü dikeriz. Bunun için uğraşırız. Bunu haykırırız dünyaya. Peki şunu düşündünüz mü? Eğitimli insanlar bir içgüdü taşımaz mı? Eğitimli insanlar tecavüz etmez mi? Eğitimli insanlar şehveti medeni medeni sadece kendilerine uygun kişilere mi hissederler? Eğitimli insanlar keşke eğitimli köpekler gibi olsaydı. Ama öyle mi? Onların içinde eline fırsat geçse, içindeki kötüyü ortaya çıkaracak canavarlar yok mu? Ya da daha kötüsü, çarkını kırdığımın dünyasında, bu fırsatları oluşturmaya gücü yeten it oğlu itler yok mu? Bir zamanlar sitede Tess Gerritsen'in hatırlayamadığım bir kitabına, bir inceleme yapmıştım. 50 yaşında bir iyi ayaklı canavar, 12 yaşında pezevenklere satılan bir kız kendisine sunulunca, o kızın yalvarmalarına kulak asmadan, çocuğun üstünü başını parçalamış, iç çamaşırını yırtmıştı ve... Ve ben bu sahne karşısında ciğerlerimi almışlar da ateşe basmışlar gibi bir acı duymuş, evladımın başına böyle bir iş gelmişçesine öfkelenmiş, buna ve diğer böyle haltlar yiyen herkese palayla dalınmalı demiştim. Bunu yapan iç işleri bakanı gibi bir şeydi bu arada. Ve sitenin elit kesimi elitist cümlelerini de alıp beni linç etmeye kalkmışlardı. Bir tanesi demişti ki hiç unutamıyorum, ''Belki de o adam küçükken taciz edildi! Onun küçükken ne yaşadığını ve bugünkü davranışlarının sebebini ne biliyorsun?'' Benim sanki elime palayı alıp sokağa çıkacakmışım gibi, şu kadar öfkelenmeme izin verilmemişti. Sanki izin isteyen vardı. Bunlar merhametliydi, bense vahşiydim. Evet bana vahşi denmişti. Senin çocuğunun külotunu yırtarak ırzına geçildiğini düşünsene dediğimde inanamıyorum sil bu cümleyi demişti. Düşüncesine dahi katlanamadığı bu vahşetin âlâsını yaşayan insanlar vardı ve ben kötüye merhamet etmediğim için vahşiydim. Sanki evladı buna maruz kalsa, o an elinde imkan olsa o erkeğin her bir yerine kendisi palayla dalmazmış gibi. Aileleri düşünün, bu tecavüzcüleri ellerine geçirebilseler ne yaparlar? Durun ben söyleyim, medeni medeni polise giderler ve derler ki "Polis bey polis bey, beyefendi benim oğlanın/ kızın en mahrem yerleriyle biraz ilgilendi de, bu beyefendinin psikolojik bozuklukları olduğunu düşünüyorum. Lütfen bir psikoloğa ve psikiyatra da haber verin, çocukluğuna insinler. Bu arada hazır benim çocuk da çocukken, bir yerlerine inilmesine gerek yok, onun psikolojisini de bir araba misal tamir ettiriverelim."

    Evet, bazı tacizci tecavüzcü pislikler çocukken bazı olaylar yaşamıştır. Peki yelpazeyi daha genişletelim, bütün kötülük yapanlar, küçükken kötülüğe uğrayanlar mıdır? Ya da kötülük dediğimiz şey hep bir mazareti olan bir olgu mudur? Ya da mazareti olsa bile, artık onun kaymış hayatına mı odaklanmalı yoksa henüz kaymamış hayatlara mı odaklanmalıyız? Küçükken tecavüze uğrayan çocuğa acırım. Onun için o herkese duyduğum üzüntüyü hissederim. Ama bu çocuk büyüyünce, bir tecavüzcüye dönüşürse, onun delik deşik edilmesi düşüncesindeyim. Çünkü onu eğitmek mümkün değildir. Realist olalım. O da yeni tecavüzcü sapıklara sebep olsun diye ona müsamaha gösteremeyiz. Bunların hepsi akıl hastası mı sanıyorsunuz?! Bunlardan sadece kötü olduğu için bunu yapan yok mu sanıyorsunuz? Bu, bu şekilde bir kısır döngüye dönüşecek. Bunun sonu olmayacak. Dünyada eğitim de olmalı ama korku da olmalı. Can korkusu. Analar evlatlarını merhametli yetiştirmeli ama şunu da unutmayın alimden zalim doğabilir. Zalimden alim doğabildiği gibi. Yani mevzu yetiştiriliş olduğu kadar insanın taşıdığı karakterdir de. Kimseye merhamet nakli yapamayız. Kötülük her zaman bir sebebe dayanmaz. Bir insan sırf öyle istediği için kötülük yapabilir, anlıyor musunuz? Eğitimle olunabilecek meslekleri düşünün. Holdinglerde çalışan elemanları, devlet kurumlarını vs. Buradaki çıkar için insanların bozuk para gibi harcanabildiği iş ilişkilerini düşünün. Balık baştan kokar ya hani, hep bir üste hep bir üste çıkar kötülük. Namuslu olmaya çalışanın da çarkına çomak sokarlar. Çünkü insanlar için çıkar her şeyden önce gelir. Erkeğin, erkekliğini hissedeceği o dakikalar da çıkarıdır. Bütün kötülükler insanın kendisini önceye koymasından gelir yani. Bir insana bencil olmamayı öğretebilmek, bir halkı eğitmekle mümkündür. Çünkü ana babalar da evlatlarını yetiştirecekler. Şimdi yine kısır döngüye girdik. Bunalımlarını eşinden uzaklaşmak ve eşinden çıkarmakla yaşayan kaç kişisiniz? Evlatlarınıza nasıl örnek oluyorsunuz? Evlatlarınızın çocuklarınızın anasına, babasına saygılı olmasını sağlayabiliyor musunuz? Korkutmaktan bahsetmiyorum bakın. Korkutmak hukuğun adaleti yerine getirirken gerçekleştireceği bir şey. Evladına saygı duymayı öğretemeyen, dünyaya saygı duymasını beklememeli. Kendisi kibar olmayan, karısından kocasından kibar olmayı beklememeli. İşte yine bir başka konu. Matruşka gibi. Açtıkça içinden, çözülmesi gereken başka bir konu çıkıyor. Ben iyiydim o kıymetini bilmedi ya da bilmiyor cümlelerini duyar gibiyim. Bakın dünyayı değiştirmeyi planlayın ama kökünden değil. Siz iyiliğe kendi katkınızı yapın varsın karşınızdaki bilmesin.

    ***

    Günler günler önce yukardaki satırları yaz boz değiştir, içimdekiler azalır diye döktüm bilgisayara. Sonra Ankara Demetevler'de olan olayı paylaştım, gördünüz. Adalet sokakta aranmak zorunda kalınırsa, olabilecekleri gördük. Ben ortalıkta kanlı bıçaklı sahneler istemiyorum. Ne yapacaksa devlet yapmalı. Lakin Şule Çet olayını duydum ve kanım dondu. Hala kanımın donabilmesine şaşırıyorum. Her gün bir vahşi olay, her gün bir erkeğin yaşayacağı zevk dolu!!!! dakikalara kurban giden kadın-çocuk- çiçeği burnunda genç bir kızın hikayesi, elektronik pencerelerden evime, odama doluyor ve ben nefes alamıyorum. İdama karşı olanlara artık hak vermekle birlikte, çünkü bu ülkede o kadar saçmalık var ki, biri suçsuz yere ölebilir endişesi de beni rahatsız ediyor, böyle canilerin sadece hapis cezasıyla kurtulması fikri, beni boğuyor. Başına bu dert gelmiş aileleri tahmin etmem asla mümkün olamaz. Devlet eliyle onların canına da zarar verilmeli. İlle ölüm gerekmez. Ama hapis cezası artık caydırıcı değil, biliyoruz. Bu canavarlar için önemli olan tek şey madem kendi canları, kendi cinsiyetlerini belirleyen yerleri. Medeniyet hikayeleri bir yere bırakılmalı ve en azından kırbaçlanmalı. YÜREKLERİN YANGINI SOĞUMUYOR. AMA BİR BARDAK SOĞUK SU DA VERİLEMEZ Mİ?
  • Dinde Zorlama Yoktur ne demektir? İSLAMDA ZORLAMA YOK MUDUR

    Hasta bir yakınınız var ve ilaç içmesi gerekiyor. İlaç acı olduğu için içmekten hoşlanmayan yakınınıza nasıl muamele edersiniz? Güzellikle içirmeye çalıştınız olmadı, biraz uğraştınız istemedi. Ama içmesi gerekiyor. Ne yaparsınız? İlacın içilmesi gerektiğini anlatır, icabında kızar, sinirlenirsiniz ama illaki bir şekilde içirirsiniz. Size tavır takınacağını düşünmezsiniz bile, tavır takınacak olsa bile umrunuzda olmayacaktır. Neden? Çünkü herşey onun iyiliği için…

       Eşiniz eline aldığı zehirli suyu içmek üzere gördünüz. “İçme” dediniz, dinletemediniz, “yapma” dediniz dinletemediniz. “Hele bir içsin bakalım ne olacak” mı dersiniz, yoksa üzerine atılarak zorla o suyu dökmeye mi çalışırsınız?
       Bir polis amiri bile intihar etmek isteyen piskopatın üzerine giderek kendine zarar vermesini engellemeye çalışır. Hatta bu uğurda canını verir.

       Peki, canından olmasın diye bu çabayı gösteriyorsak, ahiretinden, cennetinden, Allah’ın rızasından olmasın diye neden gayret göstermiyoruz, kendimizi sevdiklerimiz için neden perişan etmiyoruz?

       Sulandırma projesine dahil olan bir tabir: “İslam’da zorlama yoktur ve dinde zrolama yoktur”

       Bir erkek ile kadın evleneceği zaman, adam kadının başını örtmesini isterse, bir baba çocuğunun namaz kılmasını, bir anne kızının kapanmasını istediği zaman hemen devreye bu kalıplaşmış cümle sokuluverir: “Ne yani zorla mı yaptıracaksın, İslam da zorlama yoktur ki” deyiverirler.

       Televizyonlarda, radyolarda muhakkak duyarsınız bu zırıltıyı.

       Peki, işin aslı nedir? İslam’da zorlama yok mudur?

       İslam’da zorlama yoktur diyenler şu ayetten yola çıkarlar: “Dinde zorlama yoktur! Doğruluk sapıklıktan kesin olarak ayrılmıştır. Artık her kim Tağut’a küfredip Allah’a iman ederse, işte o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, işiten ve bilendir. (Bakara 256)

       Ayeti Kerimenin başında “dinde zorlama yoktur” buyrulmuş ise de, sonundan anlaşılacağı üzere bu zorlama “İslama girmek” hususundadır. Yani kalpten tasdik olmayınca iman kabul olmayacağından  bir insan zorla müslüman yapılamaz, Müslüman olmaya zorlanamaz.

    MÜSLÜMAN İSLAMI YAŞAMAYA ZORLANIR!
       Evet, bir insan müslüman olmaya zorlanamaz ama bir Müslüman Allah’ın emir ve yasaklarını tatbik etmeye mecbur edilir çünkü:
       “Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.”(Ahzab 36)

       Demek ki, bizler Allah ve Resulünün hükmünün dışına çıkmamak zorundayız. Yani üzerimizde Allah’ın yüklediği bir zorunluluk var zaten.

       Peki bir insan, başka bir insanı zorlayabilir mi?

       Eğer şeriat devleti var ise devletin mecbur edeceği hususlar vardır. Mesela Nur suresinin 2 ve 4. Ayeti kerimelerinde bahsedilen zinaya yüz, iftiraya seksen sopa gibi caydırıcı cezaların takdiri, Müslümanların günah işleme hürriyetine sahip olmadıklarını gösterir. Namaz kılmayanların ikna olmadığı takdirde hapis gibi cezalara çarptırılması da bunlardan bazılarıdır.

       Bir insan da başka bir insanı zorlayabilir. Çünkü bu ayeti Kerime de şöyle emredilmektedir:
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrim Suresi 6)

       Ayeti Kerimede Mevla Teala önce kendimizi sonra da ailemizi, İslamın emirlerini yaşatma hususunda, bizlere büyük bir sorumluluk yüklüyor.

        Ayrıca Ayeti kerimede “Ey iman edenler”buyruluyor. Yani bu emir ile bir erkeğin, hanımını günah işlemekten koruması gerektiği gibi bir kadının da erkeğini günahlardan koruması gerekiyor.

       Çünkü bir hadisi şerifte Peygamberimiz: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz  Yönetici bir çobandır  Erkek, aile halkının çobanıdır  Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır  Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan sorumlusunuz “(Buharî, Nikah, 91)

       Demek ki aslında hepimiz birbirimizi günah işlememesi için zorlamak durumundayız.

       Başka bir hadisi şerifte de: “Sizden biriniz bir kötülük görsüğü zaman eli ile değiştirsin, gücü yetmiyorsa dili ile değiştirsin, ona da gücü yetmiyorsa kalbi ile buğzetsin”buyruluyor.

       Yine Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “çocuklarınıza 7 yaşına gelince namazı emredin, 10 yaşına gelince (kılmıyorlar ise) onları hafifçe dövün” (Ebû Davut, Salât, 26, h.no: 495; İbn Ebî Şeybe, I/304, h.no:3482; Darakutnî, I/230; Hâkim, Müstedrek, I/311, h.no: 708; Beyhakî, Şuabu’l-İman, VI/398, h.no: 8650;)

       Ayeti Kerime ve hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere bir adamın karısına başını kapatmak için zorlaması, bir kadının kocasına içkiyi bırakması için zorlaması, bir annenin evladını namaza zorlaması gerekiyor. Olması gereken budur.

    KENDİ RIZASIYLA İSYAN
       Şimdi bazıları diyor ki: “Çocuğu namaza zorlamak istemiyorum, kendi rızasıyla başlarsa daha samimi kılar, daha ihlaslı kılar.”

       Biz de soruyoruz: “Sen o çocuğun yarına çıkacağına dair bir garanti mi aldın?”

       Ya o genç bu haliyle ölürse ne olacak? Bunun hesabını kim verecek?

       “Ben çocuğumu namaza zorlamam”demek “çocuğum Allah’a bir vakit daha isyan etsin” demektir. Allah’u Teala namaza çağırıyor ama sen yavrunu Allah’ın çağrısına icabet etmesi için zorlamıyorsun! Okula gitmesi için zorluyorsun, namaz kılması için zorlamıyorsun!

    NE YAPMAK LAZIM? 
       Bu iş gerçekten çok ciddi. Herkes böyle bahanelerle üzerindeki sorumluluğu atmaya çalışıyor. Bahane aramayalım. Aile fertlerimizde işlenen günahlardan mesulüz. Bir adam başı açık olan hanımıyla dışarıda gezerken, o kadın ne kadar günaha girmiş ise kocası da ortaktır. Çünkü o günaha rıza gösteriyor. Bir hadisi şerifte: “Günaha rıza günahtır” buyruluyor.

       O halde işin ucundan köşesinden başlayıp önce kendimizi sonra ailemizi düzeltmek için çalışmalıyız. Namaz kılmayan çocuklarımız varsa güzelliklerle, tatlı dillerle, hediyeler vererek ikna etmek, alıştırmak, Kur’an-ı kerim öğrenmesini sağlamak vs.. gerekiyor.

    HERŞEYDE ZORLAMA VAR DA İSLAMDA MI YOK?
       En başta söylediğimiz gibi dünyalık bir zarar geleceğinden korktuğumuz zaman zorluyoruz, engel oluyoruz, önüne geçiyoruz, tartışıyoruz da İslam mevzu bahis olunca neden “zorlama yoktur” deyip kestirip atıyoruz?

         Düşünebiliyor musunuz; para için, mal için, geçim sıkıntısı için kavga etmeyi, mahkemelere düşmeyi, ayrılmayı göze alan insanlar dini meseleleri birbirine dayatmaktan korkar hale gelmiş. Bunu neyle izah edebilirsiniz?

       Demek ki bilinçaltımız öyle şekillendirilmiş ki eşimize dahi İslamı tebliğ etmekten aciz hale gelebiliyoruz. Çocuğumuza “namaz kıl” demekten yüksünüyoruz.

    KENDİMİZE GELELİM!
       Müslümanlar kendimize gelelim. Kendimizde, çevremizde, etrafımızda, ailemizde İslam’a ters olan her şeyi ikaz edelim, elimizden ve dilimizden geldiği kadar değiştirelim, değiştirmeye çalışalım
  • Dört aydır evin kirasını verememişti. Evin sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun süreden beri hasta olmasına rağmen yaşlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha önceki yüksüğe 1.5 Ruble veren kadın yeni getirdiği saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi. Raskonikov kabul etmek zorundaydı çünkü kata çıkana kadar kimseyle karşılaşmamıştı. Yaşlı kadın, kız kardeşi ile beraber kalıyordu evde. Çok zengin olmasına rağmen, kız kardeşi hiç miras bırakmayacaktı. Kız kardeşini çoğu zaman döver, onun her işini takip etmesi gerektiğini düşünürdü.

    Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına rağmen taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eşini çok seviyordu ve üç çocuğunu da; ama çok içyordu. O kadar ki ailenin geçimi için Sonya fahişelik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız bu Sonya” diye düşünmekten kendini almamıştı. Raskolnikov Marmeladov ‘un evine gittiklerinde eşi haykırışla onları yumruklamaya başladı. Hep içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi götürüp içkiye vermişti. Marmeladov Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaştı. Eve geldi, yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya başladı mektubu. Annesinden gelmişti mektup. Annesi kız kardeşi Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluğu olan 45 yaşındaki biriyle evlenecekti. Hem Luzhin onların eşyalarıyla beraber Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini sağlayacaktı. Annesi, 60 mil ötedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını, trende ise 3 ncü sınıfta güzel bir yolculuk yaptıktan sonra Petersburg’a gideceklerini ve onu çok özlediğini yazıyordu.

    Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye düşündü. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaştıktan sonra yorgun düşüp bir yerde uyukladı. Kötü bir rüya gördükten sonra uyandı. Eve gitti. Saat 7’ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. Aşağıdaki baltayı alacak kimseye gözükmeden yaşlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse görmemişti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken görmemişlerdi.

    Tefeci kadının evine girdi ve ona bir kültablası uzattı. Kadın kültablasına bakarken baltayı kafasına indirmişti. Kadının ölü bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında baltayla onu da öldürdü. Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce kişinin refahı ve mutluluğu için ölmesinin bir zararı yoktu. Üstelik bu tefeci kadın çok kötü biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı. Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu. Raskolnikov titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı. Dışardakilerden biri kapının içeriden sürgülü olduğunu fark etti. Yaşlı kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak için aşağı indi. Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı, hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gürültü gelmeye başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına saklandı ve kapıcı ile üç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. Çok korkmuştu ve titriyordu. Aldığı mücevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde saklamayı ihmal etmedi.

    “2 gün geçti hala uyanmadı” diye düşünüyordu Üniversite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine geleceğini söylüyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu. Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, üstü kapalı her şeyi anlattı. Korktuğunu, endişelendiğini hiç hissettirmedi.

    Ertesi gün eve geldiğinde annesi ve kız kardeşi Dünya’ nın kendisini beklediklerini gördü. Çocuğun halini gören anne şaşkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gün bay Luzbinin geleceği görüşmeye çağırırken korkmuştu. Ertesi gün bay Luzbin onları ziyaret etttiğinde, Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile gülüyordu. Bay Luzbin kız kardeşi çok aşağılamış, onların fakir bir aile olduğunu değerlendirerek fazla istekte bulununca evden kovulmuştu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda” diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum. Annesi oğlunun bu tavırla doğrusu ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet etmeyi de ihmal etmemişti.

    Bay Marmeledov’un cenazesi için evine gittiğinde Sonya’da oradaydı Sonya’ya karşı inanılmaz bir his içindeydi. Ailesi için Sonya’nın yaptığı fedekarlık onun gözlerini büyülemişti. Birkaç gün boyunca Sonya’yı düşündü ve fırsat buldukça onunla konuşmaya çalışarak geçirdi vaktini.

    Polis memuru porifiri Raskolnikov’un (Mihailovis adında genç biri cinayeti işlediğini itiraf etmiş olmasına rağmen) cinayet işlediğini biliyor ve onun psikolojik durumunu bildiği için, itiraf etmesi için onu sıkıştırıyor ama tutuklamayacağını söylüyordu. Cinayeti işlediğini Sonya’ya itiraf etmişti. Sonya’da Raskolnikov’a “gidip teslim olmasını, yere kapanıp Allah’tan ve insanlardan özür dilemesini” istiyordu.

    Sonuç olarak Raskolnikov vicdanının verdiği acıya dayanamayıp suçunu polise itiraf etti. 1.5 yıldır Sibirya’daydı Raskolnikov. Petersburg’ a, Razumukin ve kardeşi Dunya evlenmişlerdi. Mahkeme Raskolnikov’un iyi hali, parayı kullanmadığı, daha önceki yaşamında verimli bir üniversite öğrenimi yaptığı, fedakar kişiliği ve kendi kendine teslim olmasından dolayı, çok az bir cezayla 8 yıl kürek mahkumiyetine çarptırıldı. Raskolnikov’u Sonya her gün ziyaret ediyordu. Sibirya da ailesi ile sürekli mektuplaşan Sonya, Ramuzkin ve Dunya’nın tek haber kaynağıydı. Raskolnikov,Sonya’nın sevgisi ile hayata bağlandı ve geleceğin planlarını beraber hayal etmeye başladılar.
  • İSTASYON

    Uzun boylu, siyah saçlı, kirpikleri uzun ve biçimli bir delikanlı elindeki bavulu ile bilet gişesinin sırasında bekliyordu. Rahat bir tavrı vardı. Onu gören genç kızlar gözünün ucuyla bakmadan yanından geçemiyorlardı. Delikanlı bunun farkındaydı ama hiç oralı olmuyor önüne bakmaya devam ediyordu. Sıra yavaş bir şekilde ilerlerken o, etrafına bakınıyor yeni yapılan istasyonu kafasında değerlendiriyordu.
    Ortaya konulmuş oturaklar, ortalıkta oynayan çocuklar, gazete okuyan ve sarma sigaralarını tüttürenler, trene yetişebilmek için koşuşan kalabalık aileler… Etrafında dönen bu olayları izlerken bilet gişesinin sırasının bitmiş olduğunu gördü. İlerleyerek orada durmakta olan yaşlı kadına baktı. Yaşlı kadın işinden bezmiş, sürekli oturmaktan biraz kilolanmış, bir an önce mesainin bitmesini bekliyor gibiydi. Delikanlıya bakmadan, önündeki dergiye göz gezdirerek;
    ‘’Nereye?’’ diye sordu. Delikanlı, kadına küçük bir gülümseme atarak –Tabii kadın bunu görmedi-
    ‘’İstanbul’’
    ‘’Kaç kişi?’’
    ‘’Bavuluma da bilet keseceksiniz İki!’’ cevabını verdi delikanlı. Kadın, kafasını kaldırarak karşısında bir insanın olduğunu fark etti. Delikanlıya yüksekten bir bakış attı. Küçümser bir ifadeyle;
    ‘’Beyefendi bugün çok şakacılar.’’ dedi. Delikanlı küçük bir gülümsemeden sonra;
    ‘’Her zaman ki hâlim, yalnız size küçük bir tavsiye vereyim. Lütfen bunu yanlış anlamayın. Karşınızda bir insan olduğunu, ona gülümsemeyi unutmayın. Kafanızı öne eğerek karşınızda ki insanın sizler için negatif düşünmesini sağlıyorsunuz. İçiniz öyle değildir umarım.’’ dedi. Kadın takınmış olduğu istifi hiç bozmayarak derin bir nefes aldı, gözündeki gözlükleri çıkararak;
    ‘’4 Lira’’ dedi.
    Delikanlı, söylediklerinin bu kadında herhangi bir etki edemeyeceğini, kadının çoktan bitmiş ve hayat içerisinde benliğini kaybetmiş olduğunu anlayınca üstelemeyerek parayı uzattı. Biletini aldıktan sonra arkasını dönerek perona doğru sakin adımlarla yürümeye başladı. Perona vardığında trenin gelmesine daha 15 dakika vardı. Gözüne iliştirdiği oturağa oturarak, bavulunu bacaklarının arasına aldı. Cebinden bir sarma yaparak tüttürmeye başladı. Bir yandan tüttürmeye dursun, diğer yandan ayrıldığı evini hayal ediyordu.
    Koskocaman bahçesini, kız kardeşi ile oynadığı çimenleri, büyük çınar ağacının altında ailesi ile birlikte keyifli sohbet eşliğinde yedikleri akşam yemeklerini… Çınar ağacının yorgun dallarına astığı salıncağı, kız kardeşini salladığını düşledi. Nasıl bunlardan vazgeçebilmişte İstanbul`a doğru yol almıştı. Burada onu bekleyen çok sakin ve pembe bir hayat varken o, neden bilmediği bir şehre doğru yol alıyor, karmaşıklığın içine girmek istiyordu. Sarmasını bitirdikten sonra tam ayağa kalkmak üzereydi ki öte yandan gelen bağırışlar duydu.
    Bir kadın elinde tuttuğu küçük çocuğu ile karşısında duran adama bağırıyordu. Adam sinirlenmişe benziyordu ama etraftan çekiniyor olacak ki kendini tutuyordu. Kadın bir iki adım atıyor, arkasına dönerek adam hakaretler yağdırıyordu. Adam, kadın gittikçe arkasından gidiyor onu geri dönmesi için ikna etme yollarını arıyordu. Delikanlı karışmak istemedi, normal karı-koca kavgalarından biri olarak düşünerek arkasını dönmüştü ki bir silah sesi duydu. Adam cebinden çıkardığı 18`liği havaya kaldırmış duruyordu. Kadının elinden tuttuğu çocuk korkmuş avazı çıktığı kadar bağırıyor, kalabalık bir anda o bölgeden uzaklaşıyordu.
    Delikanlı, yavaş adımlarla adama doğru yürüdü, kadın ve çocuğu arkasına alarak adamın karşısında dikildi. Sert bakışlarla kendisine bakan adama, hafif bir gülümsemeyle ellerini açarak;
    ‘’Sakin ol üstat! İndir o silahını bak çocuk korkuyor.’’
    ‘’Sen karışma delikanlı! Aile içi mesele, çekil önlerinden’’ diyerek havaya bir el daha ateş etti. Adamın yüzünü süzen delikanlı, çoktan her şeyden vazgeçmiş olduğunu, aile içerisinde çok sıkıntılı zamanlar geçirdiğini, artık bitme noktasına geldiğini kısa zamanda çözmüştü. Delikanlı çekilmek istiyordu, karışmak istemiyordu. Durmasının tek bir nedeni vardı; o da mavi gözlü, sarı saçlı, hayatı henüz yeni yeni tanıyan küçük kız çocuğuydu. Korkmuş, annesine sığınmış, ürkek gözleriyle babasına bakıyordu. Delikanlı biraz daha adama yaklaşarak elleri havada konuşmaya devam etti;
    ‘’Bak bilâder, kendini düşünmüyorsan şu kız çocuğunu düşün. Elinden bir kaza çıkarsa ne olacak? Sen hapishaneye düşecek, bu küçük de yetim kalacak. Gel yapma, indir o silahı ver bana!’’
    Adamın yorgun, kenarları yılların verdiği sıkıntıyla kırışık bağlayan gözlerinden yaşlar süzüldü. Silahı indirdi, yere çöktü bağdaş kurarak ağlamaya başladı. Delikanlı adamın yumuşamış ve rahatlamış olduğunu düşünecek ki yanına gitmek istedi. Birkaç adım attıktan sonra adam silahını başına dayayarak;
    ‘’Ben çoktan bitmişim. Ruhum, bedenim çoktan sıfırlanmış. Artık daha fazla bu acıyı sürdürmenin, onlara da yaşatmanın bir anlamı yok!’’ diyerek mermiyi namluya sürdü. Delikanlı donup kalmıştı. Elleri titriyor, bacakları donup kalmış hareket edemiyordu. Kadın bunu yapan kocasını görünce;
    ‘’Cevdet! Dur yapma. Hallederiz, her şeyi hallederiz. İndir o silahı kurbanın olam! Hadi lütfen.’’ diyerek adama yaklaşıyordu. Adam, bu son anında, hayatının son saniyelerinin aktığı bu zaman diliminde karısının gözlerinin içine bakarak;
    ‘’Özür dilerim sizden. Beni affedin, çok özür dilerim.’’ tetiğe bastı. Delikanlının yüzüne sıçrayan kanlarda, kadının bağırış çağırışları, ufak yavrunun gözlerini sonuna kadar açıp, babasının cansız bedenine bakması, güvercinlerin bu ses patlaması ile havaya uçuşmaları, şuan ki durumun tüm anormalliği, hayatın acımasızlığı, sıkıntıları ve çekilmez yapısı vardı.
    Akşamın sıcak, yumuşak rüzgârları delikanlının saçlarını dalgalandırıyordu. Evlerinin büyük bahçesine girilen boyasız kapısını açtığında annesi ve kız kardeşi büyük çınar ağacının altında oturuyorlardı. İkisi de, bizim delikanlıyı görür görmez ayağa kalkıp ona doğru koşarak sarıldılar. Delikanlı kız kardeşini kucağına alarak öptü. Ona bakarken, bugünkü yaşadığı olayı, küçük kızın babasının cesedini görmesini, bu acımasız hayatla tanışmasını hatırlıyordu. Geçen dakikalardan sonra delikanlı annesine yaşadığı olayı anlattı. Annesi kendini tutamayarak ağlamaya başlamıştı, delikanlı annesini bir yandan teselli ederken o da kendini zor tutuyordu.
    Yemeğini yedi, karnını doyurdu. Hazırlandı ve yatağına doğru yol aldı. Yatağına giderken küçük kız kardeşini kontrol etmeyi ona uzun süre bakmayı unutmamıştı. Küçük ellerini, küçük burnundan nefes alışverişlerini izliyordu. Kim bilir, ilerleyen zamanlarda nasıl bir hayatı olacaktı, hayatta rahat mı olacaktı yoksa hayatın şamarını yiyecek kendini mi tüketecekti?
    Hayatın şamarını herkesin yemesi gerekir, o şamarı bir kez yediğinizde hayatınızın çıkmaza gittiğini anlarsınız. Önemli olan o şamardan sonra yerde yatmak yerine ayağa kalkarak ona karşı dik durmanızdır. Yatağa yattığında uyku tutmadı biçimli gözlerini delikanlının. Bir o yana bir bu yana dönerken sabah ki olayı düşünüyor, kadın ve çocuğun acaba şuan ne yaptığını düşünüyordu. Kararını vermişti. Onları bulmalıydı, sorup soruşturup onlara ulaşmalı, altüst olan hayatlarını yeniden onarmaya yardım etmeliydi. Hiç değilse o küçük kız için yapmalıydı. Aynı durumda kendi kız kardeşi de olabilirdi. Biraz bu olaylar hakkında kafasını yorduktan sonra, gecenin sessizliğinde, ılık rüzgârın vücudunu okşaması eşliğinde uyuyakaldı.
    Sabah erkenden kalkmış, takım elbisesini giymişti. Ayakkabılarını cilaladıktan sonra kapıyı çekmiş ve yola koyulmuştu. Civardaki bulunan esnafa, kahvehanelere kavurucu sıcağın altında kadın ve kız çocuğunu soruyordu.
    Küçük bir kasabada oturdukları için, yaşanan olaylar anında konuşulur, başka bir olay patlak verene kadar da o olay konuşulmaya devam ederdi. Girdiği her kahvede insanlar konuşuyordu, sürekli konuşuyorlardı. Hiçbir şeyin iç yüzünü bilmeden, adamın neler yaşadığından, ailenin içsel dünyasında ne gibi savaşlar verdiğinden habersiz insanlar konuşmaya devam ediyordu.
    Delikanlı en sonunda bir bakkala girip, soğuk bir su aldıktan sonra bakkal sahibine kadını ve çocuğu sordu. Bakkal biraz düşündükten sonra;
    ‘’Haa, sen şu meseleyi diyon! Ben tanırım onları. Kocasını tanırdım daha doğrusu, bizim evin iki ilerisinde otururlar. Yazık olmuş, bana da borcu vardı İsmail`in. Tüh tüh.’’
    Delikanlı sinirden kendini zor tuttu. Adamın kel kafasına bir yumruk indirmemek için kendini zor tutuyordu. Ortada yitip gitmiş bir adam vardı. Bakkalın tek derdi parasını almaktı. İnsanlar gittikçe çukura sürüklenmiyor! Bizzat kendi ayakları ile, gülümser tavırla kendilerini çukura atıyorlar. Bakkaldan aldığı tarif ile delikanlı kadının evinin önüne gelmişti. Kapıyı iki kez tıklattıktan sonra herhangi bir ses duymadı. Etrafına bakınıyor ama sanki salgın varmış gibi sokakta kimseyi göremiyordu. Tam ümidini kesmiş gitmek üzereydi ki kapı açıldı. Delikanlı arkasını döndüğünde küçük kızı gördü. Kızın bakışlarını, acı çeken bakışlarını. Küçük kıza gülümseyiş atarak;
    ‘’Annen burada mı küçük?’’ diye sordu. Kız hiçbir şey söylemiyor, sadece bizim delikanlıya bakıyordu. Delikanlı içeriden bir ses geldiğini duyarak gözlerini içeriye dikti. Kadının geldiğini gördü. Ağlamaktan gözleri şişmiş, kızarmış, hayatta tek tutunacağı evladı kalmıştı. O da olmasaydı kendi sonu da kocası gibi olacaktı buna emindi delikanlı.
    ‘’Buyur?’’ dedi kadın.
    ‘’Merhaba abla, başınız sağ olsun! Beni hatırladın mı? Dün istasyonda o üzücü olayda sizin önünüze geçerek, kocanızı ikna etmeye çalışmıştım.’’ Yutkunarak, zorlukla konuşuyordu. Sonunda bitirebilmişti.
    Kadın bir müddet karşısındaki delikanlıyı süzdükten sonra hafif bir gülümsemeyle;
    ‘’Evet, hatırladım. Olay esnasında size teşekkür de edemedik. Kusura bakmayın ne olur.’’
    ‘’Yok abla olur mu öyle şey. Ben sadece sizin iyi olup olmadığınızı görmek istedim, onun için gelmiştim.’’
    ‘’Sağ olasın! İyiyiz çok şükür. Çok sağ olasın.’’
    Bizim delikanlı hiç fark etmediği, daha önce hiç yaşamadığı bir his yaşıyordu.
    Kalbi nedense çok farklı çarpıyordu, kadının mavi gözlerine, uzun ve biçimli kaşlarına, yumuşak saçlarına, dolgun dudaklarına baktıkça daha çok terliyor, konuşmak istiyor ama bir türlü yapamıyordu. Ne oluyordu bizim delikanlıya? Dün kocasını kaybetmiş kadına, hayatı mahvolmuş kadına aşık mı oluyordu! Olacak şey mi bu? Delikanlı daha fazla üstelemedi. Cesareti, pısırıklığını yenemedi!
    ‘’Peki, bir ihtiyacınız olursa ben aşağı yolda ki, büyük çınar ağacının orada oturuyorum. Lütfen çekinmeyin.’’ diyerek küçük kızın saçlarını okşadı, arkasını dönerek yürümeye devam etti. O yürüyor, kadın arkasından bakıyordu. Delikanlı arkasına bakamadı, kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyor, tek bir şey düşünüyordu; Kadını!
    Eve kendini atar atmaz direk yatağına koştu. Gün boyu yatağının içinde kaldı, bizim delikanlı sevdanın tokadını yemişti bir kere, geri döndürebilene eski hâline getirtene aşk olsun! Kız kardeşiyle ilgilenmedi, evin bahçe işleriyle uğraşmadı sadece düşünüyordu. Tek arkadaşı sarması ve kafasının düşünceleriydi. Aradan on gün geçmedi ki artık dayanamıyordu. Daha fazla dayanamayacaktı. Biraz daha beklerse, kadını görmeye gitmezse kendine zarar verecekti, delirmişti. Cesaretini toplayıp kadının eski kapısının önünde bir kez daha bulmuştu kendisini. Elli bir kalkıyor, bir iniyordu. Daha fazla dayanamadı çaldı evin kapısını. Biraz bekleyişten sonra kapı tekrar açıldı, küçük kız onu görür görmez arkasını döndü içeri doğru yürüdü.
    Delikanlı anlam veremiyordu. Kadın gelecek diye beklediyse de gelmedi. Ayakkabılarını çıkardı evin içerisine girdi. Kızın gittiği yolu takip etti ki ne görsün! Hayatın anlam veremediği çaresizliği mi dersiniz, en hakikatli tokadı mı dersiniz. Gözleri gördüğü görüntü karşısında herhangi bir yaşam belirtisi vermiyordu. Tek gözleri olsa iyi, tüm vücudu bu görüntüden sonra herhangi bir hayat belirtisini göstermiyordu. Âşık olduğu kadını gördü. Narin saçlarını, mavi gözlerini gördü. Pürüzsüz, tertemiz boynuna dolanan ipi, kadının ayaklarının havada sallandığını gördü. Cansız bedenini, konuştuğu biricik maviş gözlüsünün atmayan kalbini hissediyordu…

    Mert Ekim