• Mississippi Irmağı'nı Alvarez de Pineda bulmuştu. Ama buraya ilk keşif gezisini düzenleyen, Peru'nun eski fatihi Kaptan Hernando de Soto'ydu. De Soto, İnkalar'ın kralı Ata-hualpa'ya hapiste iyi vakit geçirsin diye satranç öğretmişti. Öldüğünde, Mississippi'nin sularına gömüldü.
  • Ansızın önümde beliren bu tuhaf dünya yüzünden şaşkınım. Eğer doğru taraftaysak, ki bundan eminim; eğer bu yakışıklı adamlar doğru taraftaysa, ki öyle olduğuna eminim; eğer Tanrı bizimle birlikteyse, hiç şüphem yok; nasıl olur da yenilebiliriz?

    Ama ya bir şeyleri yanlış anlamışsam? Sonuçta hepimiz birer fani olduğumuza göre yenilmemiz de mümkün Hernando Perez del Pulgar ve neşeli arkadaşları gibi annemle babam da yenilebilir. Herbando genç yaşına rağmen ölebiliyorsa, annemle babamda ölebilir. Ama o zaman yeryüzünde kimse güvende değil. Annemin sıradan bir asker gibi ölme ihtimali varsa yeryüzünde düzeni kim kuracak? Peki ama Tanrı bu işin neresinde?
  • “Vali Pizarro, Cajamarcalı yerlilerden bilgi almak istedi, bu yüzden de onlara işkence yaptırdı. Yerliler, Atahualpa'nın valiyi Cajamarca'da beklediğini duyduklarını itiraf ettiler. Bunun üzerine vali bize hareket emri verdi. Cajamarca'nın giriş kapısına geldiğimizde 5 kilometre ötede, dağların eteğinde Atahualpa'nın ordugâhını gördük. Yerlilerin ordugâhı çok güzel bir şehre benziyordu. Öyle çok çadır vardı ki hepimizin yüreğini büyük bir korku kapladı. O güne kadar böyle bir şey görmemiştik. Biz Ispanyollar korku ve şaşkınlık içindeydik. Ama korkumuzu belli edemez ya da geri dönemezdik, çünkü Yerliler bizde bir zayıflık sezseler, kılavuz olarak yanımızda getirdiğimiz yerliler bile bizi öldürürdü. Bu yüzden sanki hiç korkmamış gibi yaptık, kasabayı ve çadırları iyice inceledikten sonra vadiye inip Cajamarca’ya girdik."
    “Ne yapalım diye aramızda uzun uzun konuştuk. Hepimiz çok korkuyorduk çünkü sayımız çok azdı ve onların topraklarının öylesine içlerine kadar sokulmuştuk ki bize takviye gönderilmesine olanak yoktu.
    Ertesi gün ne yapmamız gerektiğini tartışmak için hepimiz valiyle kafa kafaya verdik. O gece pek azımız uyudu, Cajamarca meydanında nöbet tuttuk, yerli ordusunun kamp ateşlerini gözledik. Kamp ateşlerinin çoğu bir tepenin yamacındaydı ve birbirlerine o kadar yakındılar ki yamaç parlak yıldızlarla beneklenmiş göğü andırıyordu. O gece yüksek ile alçak rütbeliler arasında olsun, piyade ile süvari arasında olsun, hiç ayrım yoktu. Herkes tam anlamıyla silahlanmış olarak nöbet tuttu. Sevgili valimiz de tuttu ve sürekli adamlarını yüreklendirdi. Valinin kardeşi Hernando Pizarro orada bulunan yerli askerlerin sayısını 40.000 olarak hesapladı ama bizi korkutmamak için yalan söylemişti, çünkü 80.000’den fazla asker vardı."
    “Ertesi sabah Atahualpa’dan bir haberci geldi, vali ona, ‘Hükümdarınıza söyle,' dedi, ‘buraya ne zaman isterse, nasıl, ne şekilde isterse gelsin, onu bir dost ve kardeş olarak karşılayacağım. Çabuk gelmesi için dua ediyorum çünkü onu görmek istiyorum. Hiçbir zarar ya da hakarete uğramayacak."
    “Vali birliklerini Cajamarca alanının çevresine gizledi, süvarileri ikiye ayırdı, birinin başına kardeşi Hernando Pizarro geçti; ötekinin başına Hernando de Soto. Aynı şekilde piyadeleri de böldü, birinin başına kendisi geçti, ötekinin başına kardeşi Juan Pizarro. Öte yandan Pedro de Candia'ya yanına iki ya da üç piyade alıp borazanlarla birlikte meydandaki küçük bir kaleye gitmelerini ve küçük bir topla birlikte oraya mevzilenmelerini söyledi. Atahualpa ile birlikte bütün yerliler kasaba meydanına geldiği zaman vali, Candia'ya ve adamlarına bir işaret verecek, bu işaret üzerine onlar topu ateşleyeceklerdi ve borular çalınacaktı, borular çalınmaya başlayınca süvariler mevzilendikleri büyük avludan dışarı fırlayacaklardı."
    “Öğle üzeri Atahualpa adamlarını toplayıp yaklaşmaya başladı. Kısa zamanda bütün ovanın yerlilerle dolduğunu gördük, düzenli aralıklarla dur
    zırhlı birkaç adam geldi, büyük metal levhaları, altın ve gümüş taçları vardı. Üstlerinde taşıdıkları altın ve gümüşün miktarı öylesine fazlaydı ki güneşte nasıl parladıklarını görmek şaşılacak bir şeydi. Bunların arasında, çubuklarının uçları gümüş kaplı zarif bir tahtırevanın içinde Atahualpa vardı. Sekiz tane adam onu omuzlarında taşıyordu, koyu mavi üniformalar giymişlerdi. Atahualpa’nın kendisinin kılığı da çok gösterişliydi, başında tacı, boynunda koca koca zümrütlerden bir gerdanlık vardı. Tahtırevanının içinde çok süslü bir minderi olan küçük bir taburenin üzerinde oturuyordu. Tahtırevanına çok renkli papağan tüyleri dizilmiş, her yanı altın ve gümüş kaplamalarla süslenmişti."
    “Atahualpa'nın arkasından iki tahtırevan ile birlikte iki hamak daha geldi, bunların içinde yüksek rütbeli reisler oturuyordu, onların da arkasından altın ve gümüş taçlar takmış çeşitli bölükler göründü. Bu yerli bölükleri ihtişamlı şarkıların eşliğinde meydana dolmaya başladılar, doldular doldular, meydanda hiç boş yer kalmadı. Bu arada biz İspanyollar bir avluya saklanmış, hazırda bekliyorduk, korku içindeydik. Pek çoğumuz hiç fark etmeden altına kaçırmıştı, sırf korkudan. Atahualpa meydana ulaştığında omuzlar üzerindeki tahtırevanından inmedi, birlikleri onun arkasında saf tutmaya devam etti."
    “Vali Pizarro rahip Vicente de Valverde'yi Atahualpa ile konuşmaya gönderdi, onu Tanrı adına ve İspanya kralı adına Hazreti İsa'mızın yasasına uymaya ve Majesteleri İspanya kralının hizmetine girmeye davet etmesini söyledi. Rahip bir elinde haç, bir elinde Kitabı Mukaddes ile yerli birliklerinin arasından ilerleyerek Atahualpa'nın bulunduğu yere geldi ve şöyle dedi: 'Ben Tanrı'nın bir rahibiyim ve Hıristiyanlara Tanrı'nın işlerini öğretirim, bunları aynı şekilde size de öğretmeye geliyorum. Öğrettiğim şeyler bu Kitap'ta Tanrı’nın bize söylediği şeylerdir. Bu yüzden Tanrı ve Hıristiyanlar adına sizden rica ediyorum, onların dostu olun, çünkü Tanrı'nın isteği budur, bu sizin de iyiliğinizedir."
    “Atahualpa bakmak üzere Kitap’ı istedi, Rahip de kapalı olarak Kitap’ı ona verdi. Atahualpa Kitap'ı nasıl açacağını bilmiyordu, rahip açmak üzere kolunu uzatıyordu ki Atahualpa büyük bir öfkeyle koluna vurdu, kitabın açılmasını istemiyordu. Daha sonra kitabı kendisi açtı, harflere, kâğıda hiç şaşırmadı ve beş-altı adım öteye fırlatıp attı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti."
    “Rahip, Pizarro'nun yanına koştu, 'Koşun, koşun, Hıristiyanlar!' diye bağırıyordu. 'Tanrı'nın işlerini kabul etmeyen bu düşman köpeklere haddini bildirin. O zorba benim kutsal yasa kitabımı yere attı! Ne oldu görmediniz mi? Ova yerlilerle doluyken azametinden yanına yaklaşılmayan bu köpeğe neden insan gibi davranalım, aşağıdan alalım? Yürüyün üzerine, size ben izin veriyorum!"
    “Bunun üzerine vali, Candia'ya işaret etti, onlar ateşe başladılar. Aynı zamanda borular çaldı, zırhlı İspanyol birlikleri, hem süvariler, hem piyadeler saklandıkları yerlerden dışarı fırlayıp meydana doluşmuş olan silahsız yerlilerin üzerine saldırdılar, İspanyol savaş narasını atarak 'Santiago!' diye bağırıyorlardı. Yerlileri korkutmak için atlarımıza çıngırak takmıştık. Silahların gümbürtüsü, boruların şamatası, çıngırakların çıngırtısı bir-eşince yerliler neye uğradıklarını şaşırdılar. İspanyollar onların üzerine çullanıp onları doğramaya başladılar. Yerliler öylesine korkmuşlardı ki birbirlerinin üzerine tırmanıp yumak oldular, birbirlerini havasız bırakıp boğdular. Onlar silahsız oldukları için onlara saldıran hiçbir Hıristiyana bir şey olmadı. Süvariler onları atlarıyla çiğneyerek öldürdü, yaraladı, kaçanları kovaladı. Piyadeler geriye kalanların üzerine öyle bir saldırmıştı ki kısa bir sürede hepsi kılıçtan geçirildi."
    "Valinin kendisi de kılıcını ve kamasını alarak yanındaki İspanyollarla birlikte yerlilerin arasına daldı ve büyük bir cesaretle Atahualpa'nın tahtırevanının yanma kadar gitti. Atahualpa'nın sol kolunu korkusuzca yakalayıp, 'Santiago!' diye bağırdı ama Atahualpa'yı tahtırevanından aşağı indiremedi çünkü onu çok yüksekte tutuyorlardı. Tahtırevanı taşıyan yerlileri öldürmemize karşın ölenlerin yerini hemen başkaları alıyor onu havada tutmaya devam ediyorlardı, böylece yerlileri alt edip öldürmek uzun zamanımızı
    aldı. Sonunda yedi ya da sekiz süvari atlarını mahmuzladı, tahtırevana yan taraftan saldırıp büyük bir çabayla öteki tarafa devirdiler. Böylece Atahualpa'yı esir aldık ve vali onu kendi kaldığı yere götürdü. Tahtırevanı taşıyan yerliler ile Atahualpa'ya refakat edenler onu asla terk etmediler: Hepsi onun yanında öldü."
    "Meydanda kalan ve -şimdiye kadar hiç görmedikleri- ateşli silahlar ile atlardan ödü kopmuş olan yerliler bir duvar uzantısını yıkıp duvarın dışındaki ovaya kaçarak kurtulmaya çalıştılar. Bizim süvariler yıkık duvarın üstünden atlayıp atlarını ovaya sürdüler. 'Şu süslü kılıklı adamları kovalayın! Elinizden kimse kurtulmasın! Mızraklayın hepsini!' diye bağırıyorlardı. Atahualpa'nın yanında getirdiği bütün öteki yerli askerler Cajamarca'dan bir-iki kilometre ötede, savaşmaya hazır halde bekliyorlardı ama bir teki bile yerinden kımıldayamadı, bütün bunlar olurken tek bir yerli tek bir İspanyol'a silahla saldırmadı. Kasabanın dışındaki ovada bekleyen yerlilerin çoğu, öteki yerlilerin bağırarak kaçıştığını görünce, korkuya kapılıp kaçtı. Görülecek şeydi doğrusu, 20 ya da 30 kilometrelik bir vadiyi doldurmuş olan yerlilerin hali. Karanlık basmıştı ve bizim süvariler tarlalarda yerlileri mızraklayıp duruyorlardı, o sırada bizi kamp yerinde toplantıya çağıran boru sesini duyduk."
    “Gece olmamış olsaydı 40.000 kişilik yerli birliklerinden pek az kişi sağ kalacaktı. Altı ya da yedi bin yerli ölüsü yerde yatıyordu, pek çoğunun kolu kopmuştu, pek çoğu başka türlü yaralanmıştı. Atahualpa'nın kendisi bu savaşta 7000 adamını öldürdüğümüzü kabul etti. Tahtırevanların birinde öldürülen adam onun çok sevdiği devlet adamlarından biri, Chincha hükümdarıydı. Atahualpa'nın tahtırevanını taşıyan adamların hepsi anlaşılan onun önemli reisleri ve encümen üyeleriydi. Onların hepsi öldü, öteki tahtırevan ve hamaklardakiler de öldü. Cajamarca hükümdarı da öldü, ötekiler de öldü ama o kadar fazlaydı ki saymaya olanak yoktu, çünkü Atahualpaya refakat etmeye gelenlerin hepsi önemli hükümdarlardı. Böylesine güçlü bir orduyla gelmiş bu kadar güçlü bir hükümdarın bu kadar kısa bir zamanda esir alındığını görmek olacak şey değildi. Gerçekten de kendi asker gücümüzle başarmamıştık bunu çünkü sayımız çok azdı. Bunu yüce Tanrı'nın inayeti sayesinde başardık."
    “İspanyollar Atahualpa'yı tahtırevanından çekip indirirken elbiseleri yırtılmıştı. Vali ona yeni giysiler getirmelerini buyurdu, Atahualpa giyindiği zaman vali onu yanına oturttu ve yüksek mevkiinden bu kadar çabuk alaşağı edilmiş olmasına duyduğu öfkeyi ve heyecanını yatıştırdı. Vali Atahualpaya şöyle dedi: 'Yenildiğin ve esir düştüğün için üzülüp içerleme, çünkü sayıları az olmasına karşın şu benim yanımdaki Hıristiyanlarla ben seninkinden çok daha büyük krallıkları fethettim, senden çok daha güçlü hükümdarları yenilgiye uğrattım, hizmetinde olduğum İmparatorumuz dünya hâkimi İspanya kralının kulu yaptım onları.Biz onun talimatı üzerine burayı fethetmeye geldik,geldik ki herkes Tanrı'yı ve ve onun Kutsal Katolik inancını bilip tanısın; böyle hayırlı bir görevle geldiğimiz için yerlerin ve göklerin ve başka her şeyin yaratıcısı olan Tanrı bize bunu nasip etti,etti ki böylece sen de O'nu tanıyasın, bu yaşadığın hayvanca ve şeytani hayatı bırakasın diye. İşte bu yüzden biz sayıca çok az olmamıza karşın koca orduları yendik. Şimdiye kadarki hayatının ne kadar hatalı olduğunu gördüğün zaman Majesteleri İspanya Kralı’nın emriyle senin ülkene gelerek sana ne büyük bir iyilikte bulunduğumuzu anlayacaksın. Tanrımız senin kibrini kırmamıza müsaade etti, hiçbir yerlinin tek bir Hıristiyana zarar vermesine müsaade etmedi.’"
  • Kısa bir özet hemen aşağıda. Uzun bir analizini okuyayım derseniz; daha aşağıya yazdım iki satır. İki satır derken epey bir satır. O kadar çok satır ki, belki kitabı alıp okumak daha yeğdir.

    KISA BİR ÖZET

    Perulu iktisatçı Hernando de Soto, 2000 yılında yayınladığı ve bir dizi saha araştırmasının sonuçlarını irdelediği Sermayenin Sırrı adlı kitabında, Batılı ülkeler zenginken, “diğerlerinin” neden yoksul kaldığı sorusuna cevap arar. Neden “diğerleri” yani üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerdeki varlıklar zenginlik üretecek sermayeye dönüşmemektedir?

    De Soto’ya göre bu “amansız” sorunun cevabı kayıt dışı ekonomidedir. Kayıt dışı ekonominin kaynağına yoksul göçmen kitleleri ve bunların ticari faaliyetlerini yerleştiren De Soto, kayıt içine girmenin hem bu durumdaki kişi ve işletmelere hem de ülke ekonomisine yapacağı muazzam katkıyı açıklamaya çalışır.

    SIKILMAYANLARA UZUN UZUN

    De Soto ve ekibi, çalışmalarının bir parçası olarak ve hayatın bir göçmen için ne denli zor olduğu hakkında bir fikir edinmek maksadıyla Peru’nun Lima kentinde küçük bir elbise dükkânı açar. Amaç yasal prosedürlere uygun bir iş yeri açmaktır. De Soto ve ekibi bunun için gerekli olan tüm yasal formaliteleri ve bürokrasiyi yerine getirmek için Lima’nın merkezine otobüs seyahatleri yapmak ve günün 6 saatini bu işe ayırmak suretiyle tam 289 gün harcar ve ancak bu sürenin sonunda ruhsat alabilir. Ruhsatın alınması ayrıca 1.231 Amerikan dolarına mal olmuştur. Bu rakam Peru’daki asgari ücretin 31 katıdır.

    Yine De Soto ve ekibi kamu arazisi üzerinde bir ev inşa etmek için gerekli olan ruhsatı 52 devlet dairesinde toplam 207 idari işlem yapmak ve ancak yaklaşık 7 yılda bu süreci tamamlamak suretiyle elde eder. Ekibin bu toprak parçası için yasal bir tapu almasıysa 728 işlemi sonuçlandırmasıyla mümkün olur.

    Filipinler’de bu sürecin tamamlanması için 53 özel ya da kamu kurumu ile toplam 168 farklı işlem yapmak ve 13 ile 25 yıl arasında değişen bir sürece katlanmak gerekmektedir. Aynı işlemi Mısır’da eski bir tarım arazisi üzerinde yapmaya kalkıştığınızda 6 ila 11 yıl arasında değişen uzun ve zor bir bürokratik süreci tamamlamak gerekmektedir. Bu, Mısır’daki 4,7 milyon adet yasa dışı inşa edilmiş konutu açıklayan anlamlı bir veridir şüphesiz. Ayni şey Haiti, Venezüella, Brezilya ve daha birçok ülke için de geçerlidir.

    Bürokrasinin böylesine çok olduğu sistemlerde göçmenler, yeni yaşam koşullarına ve ekonomik gereklere ayak uydurabilmek için, ilk başta muhtemelen tek başına geldikleri anakente, zaman içerisinde çekirdek ailelerini, kardeşlerini, kuzenlerini, ebeveynlerini hatta uzak akrabalarını da getirmekte ya da gelmelerine vesile olmaktadırlar. Bu, öncelikle ekonomik şartların bir gereğidir. Bunun yanı sıra yaşam dinamikleri tamamen farklı yeni bir sosyal ve kültürel yapı söz konusudur. Bundan da öte, yeni çevreye tam adaptasyon imkânsız değilse de çok zordur. Dolayısıyla geniş ailenin anakente taşınması, geleneksel yaşam tarzını devam ettirme imkânı sağlamakta; yeni ve karmaşık çevrenin beraberinde getirdiği sosyal zorluklara, güven duygusu eksikliğine karşı bir savunma refleksi işlevi görmektedir.

    Öte taraftan göçmenler, ekonomik yaşam düzeyinin düşük ve eğitim imkânlarının sınırlı olduğu bir çevrede yetişmenin zorunlu bir sonucu olarak, nispeten düşük eğitim seviyesine sahiptir. Bu da göç edilen ana kentte daha ziyade inşaat ve hizmet sektöründe çalışmayı zorunlu kılmakta; burada da daha çok kol gücüyle yapılan işlerde çalışma imkânı söz konusu olmaktadır. Bunun istisnası, göç etmeden hemen önce veya hemen sonra köydeki çitin-çubuğun satılmasıyla elde edilen çok sınırlı sermaye ile kurulan küçük esnaf ve sanatkâr işletmeleridir.

    Diğer taraftan “zoraki yeni” yaşamlarına adapte olmaya çalışan bu kitlelerin önceliği barınmak ve karnını doyurmaktır. Sağlık, eğitim gibi zorunlu gereksinimler dahi ikincil sıradadır. Ama toplumun gelir düzeyi nispeten en düşük grubunda yer aldıkları için tasarruf imkânları çok sınırlı, aslında hiç yoktur. Dolayısıyla, birincil erekleri sonradan yerleştikleri anakentte bir ev sahibi olmak ve düzenli gelir getirecek bir işte çalışmak veya bunu sağlayacak bir iş kurmak olan bu kitleler için tasarruf ederek yasal bir ev sahibi olmak neredeyse imkânsızdır.

    Bu durumda göçmen kitleleri, sosyal devlet uygulamalarının sınırlı ya da hiç olmadığı her yerde olduğu gibi, barınmak için gerekiyorsa devlet arazilerine yerleşecek; buralarda gettolar oluşturacak; karınlarını doyurmak için de ya merdiven altı kaçak işletmelerde kayıt dışı çalışacak ya da bizzat bu işletmeleri kuracaklardır.

    Yukarıda konut için verilen bilgiler hem ülkemizde hem De Soto’nun araştırma yaptığı ülkelerde istihdam için de aynen geçerlidir. Örneğin 1976 yılında Venezüella’da çalışanların üçte ikisi yasal olarak tesis edilmiş teşebbüslerde istihdam edilirken, 2000’li yılların başında bu oran neredeyse üçte bire düşmüştür. Yine 1970’li yıllarda Brezilya’da inşa edilen konutların üçte ikisinden fazlası kiraya verilmek amacıyla inşa edilirken, 2000’li yıllarda kiraya verilen konut sayısı resmi rakamlara göre yüzde üçe kadar düşmüştür. Oysa gerçek durum ne Venezüella’da ne de Brezilya’da değişmemiştir. 1970’li yıllarda durum neyse aynısı 2000’li yıllar için de geçerlidir. Olan ile görünen arasındaki bu devasa fark, bürokratik engeller ve yüksek vergi yükümlülükleri nedeniyle özellikle göçmenlerin yasal haklarından feragat etmelerinden, kayıt dışına çıkmalarından kaynaklanmaktadır.

    Peki, bu kayıt dışı mekanizma nasıl işlemektedir? Aslında bu da herkesin bildiği ve neredeyse tüm dünyada geçerli evrensel bir sırdır. De Soto’ya göre, “şehre yeni gelenler, sistemi bir kez terk ettiler mi, adları ‘yasa dışına’ çıkmaktadır. Bundan sonra, varlıklarını korumak ve mobilize etmek için tek seçenek kendi gayri resmi bağlayıcı düzenlemelerini kullanarak yaşamak ve çalışmaktır. Bu düzenlemeler resmi/hukuki sistemden seçici bir biçimde ödünç alınmış kurallar, ayaküstü uydurulmuş bazı kurallar ve memleketten getirilmiş veya bu bölgede oluşturulmuş törelerin bir birleşiminden hâsıl olur. Bunlar, topluluğun bütünü tarafından savunulan ve topluluğun seçmiş olduğu makamlarca icra edilen bir sosyal mukavele aracılığıyla bir arada tutulur. Bu yasa dışı sosyal mukaveleler, hayat dolu fakat sermaye yetersizliği çeken veya eksik kapitalize edilmiş bir sektör yaratmıştır ki, bu sektör fakirlerin dünyasının merkezini oluşturmaktadır.”

    De Soto’nun “eksik kapitalize edilmiş sektörler” dediği bu grup tıpkı ülkemizde olduğu gibi, “giyim eşyası ve kunduradan tutun da, taklit Cartier saatleri ve Vuitton bavullarına varıncaya kadar her şeyi üreten kulübe (ya da gecekondu) fabrikalar pıtrak gibi her yerde çoğalmıştır. Makine, otomobil, hatta otobüs imal eden işyerleri bile vardır. Şehirlerin yeni fakirleri, kaçak elektrik ve su kullanarak faaliyet göstermek zorunda kalan tam tekmil sanayiler ve komşuluklar yaratmış bulunmaktadırlar. Dolgu yapan diplomasız diş hekimleri bile vardır.” De Sonto’ya göre, “bu hikâye sadece yoksulun yoksula hizmet vermesinin hikâyesi değildir. Bu yeni müteşebbisler, yasal ekonominin boşluklarını doldurmaktan da geri kalmamaktadırlar. Çoğu kalkınmakta olan ülkede, toplu taşımanın büyük bir kısmı ruhsatsız halk otobüsleri ve plakasız taksilerle yapılmaktadır. Üçüncü dünyanın diğer kısımlarında, gerek caddelerde gezdirdikleri el arabalarında olsun, gerek inşa etmiş oldukları binaların odalarında olsun, satış yapan işportacılar piyasada mevcut gıda maddelerinin büyük bir kısmını temin etmektedirler.”

    Meksika Ticaret Odası 1993 yılında, 150 bini Mexico City’nin “Federal District”inde olmak üzere, 44 merkezde faaliyet gösteren işportacıların sayısını 443 bin olarak tahmin etmiştir. Bu tezgâhların uzunlukları sadece 1,5 metredir. Bu minik tezgâhlar yan yana dizildiğinde uzunluğu yaklaşık 700 kilometre olmaktadır. Yine Meksika örneğinden gidilecek olursa, Meksika Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün 1994 yılı için açıkladığı gayri resmi mikro işletme sayısı yaklaşık 3 milyondur.

    Eksik kapitalize edilmiş sektörlerde çalışan ve bu sektörlerin yaratıcısı toplum gruplarının kazançları ve dolayısıyla tasarrufları da kayıt dışıdır. Örneğin, diğer tüm gizlenebilen varlıkları bir tarafa koyup sadece emlak üzerinden bir tahmin yapacak olursak, Türkiye ile çok benzerlik gösteren ve De Soto’nun “ölü sermaye” diye adlandırdığı kaçak yapıların değerine bakmak çok aydınlatıcı olacaktır.

    Buna göre Filipinler’de şehir sakinlerinin % 57’si ve kırsal alanda yaşayanların % 67’si, Peru’da şehirlerde yaşayanların % 81’i, Haiti’de şehirde yaşayanların % 68’i ve kırsal alanda yaşayanların % 97’si, Mısırda ise şehirde yaşayanların % 92’si ve kırsal alanda yaşayanların % 83’ü ölü sermaye konutlarda yaşamaktadır.

    Bu aşamada asıl vurgulanması gereken kaçak yapılaşma nedeniyle değerleri çok düşük olan bu konutların toplam değeri ne kadardır? Yani ölü sermayenin boyutu nedir? Örneğin Manila’da bir kulübeyi 2.700 Amerikan dolarına, Kahire dışında bir kasabada dört başı mamur bir evi 5.000 Amerikan dolarına, Lima’da garajlı, manzaralı, iyi konumda tek katlı bir evi 20.000 Amerikan dolarına satın almak mümkündür. Ancak tek tek küçük denilecek bu rakamların toplam ulaştığı rakam ne kadardır ve bir anlam ifade etmekte midir?

    Peru’da ölü sermaye konutların değeri 74 milyar Amerikan dolarıdır. Bu değer özelleştirilebilir kamu kuruluşlarının değerinin on bir mislidir. Bu rakam Lima Menkul Kıymetler Borsası’nın 1998’deki çöküşten evvel mevcut toplam değerinin beş mislidir. Ülkeye tarihi boyunca yapılmış bütün dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Aynı şey Filipinler için de geçerlidir. Tapusuz emlakin değeri 133 milyar Amerikan dolarıdır. Bu tutar Filipinler Menkul Kıymetler Borsası’nda 2000 yılı itibariyle kayıtlı 216 yerli firmanın kapital toplamının dört misli, ülkenin ticari bankalardaki toplam mevduatının yedi misli, kamu kuruluşlarının sermayelerinin dokuz misli ve tüm dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Mısır’da durum daha da dramatiktir. Toprağa gömülmüş ölü sermayenin değeri 240 milyar Amerikan doları kadardır. Bu meblağ Kahire Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören hisse senetleri değerinin otuz katı ve Süveyş Kanalı ve Aswan Barajı dâhil Mısır’a yapılmış bütün yabancı yatırımların elli beş katıdır.

    Ve nihayet De Soto ve ekibi, üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerde yoksulların ellerinde tuttukları, ancak hukuki olarak sahibi olmadıkları gayrimenkullerin değerini, oldukça muhafazakâr olduğunu vurguladıkları bir hesaplamayla 9,3 trilyon Amerikan doları olarak tahmin etmektedir. Bu hesaplamanın yapıldığı tarih itibariyle 9,3 trilyon Amerikan doları tedavüldeki ABD para arzının yaklaşık iki katıdır. Dünyanın en gelişmiş yirmi ülkesinin başlıca menkul kıymet borsalarında –New York, Tokyo, Frankfurt, Toronto, Paris, Milano, NASDAQ ve diğer kayıtlı on ikisinde- kayıtlı bütün şirketlerin değerleri toplamına neredeyse eşittir. Bu rakam, üçüncü dünya ülkelerine ve eski komünist ülkelere 1989 yılını izleyen on yıl zarfında yapılmış bütün dış kaynaklı doğrudan yatırımların yirmi mislinden fazladır. Dünya Bankası’nın son otuz yıl zarfında vermiş olduğu bütün borçların kırk altı misli olup, bu dönemde bütün ileri ülkelerin üçüncü dünyaya yapmış oldukları kalkınma yardımları toplamının doksan üç katıdır.

    Yukarıda verilen rakamsal büyüklükler açıkça göstermektedir ki, batılı ülkeler zenginken, diğerlerinin neden yoksul kaldığının ve bu ülkelerdeki varlıkların zenginlik üretecek sermayeye neden dönüşmediğinin cevabı “ölü sermaye” kavramında saklıdır. Gerçekten de, yukarıda verilen rakamsal örnekler ortada muazzam büyüklükte bir varlıklar topluluğunun bulunduğunu göstermektedir. Ne var ki, bu varlıklar ve bu varlıklar üzerinden sağlanan faydalar yasal değildir. Keza bu varlıklar edinilirken ya yasal gereklikler yerine getirilmemiştir (yasal bir arsa üzerine kaçak bina veya iş yeri inşası gibi) ya da bizzat varlığın kendisi yasal yollarla edinilmemiştir (devlet arazisinin üzerine bina yapılması veya doğrudan bu vasfa sahip arazinin işgal edilmesi, kullanılması gibi). Dolayısıyla bu varlıklar resmi mülkiyet sistemine dâhil değildir.

    Fakat öte taraftan, bu varlıklar üzerinde kullanmaktan veya işlemekten kaynaklanan “de facto” bir iyelik, bir sahiplik hali söz konusudur. Bunun da ötesinde söz konusu varlıkları kullanan veya işletenlerin bu varlıklar üzerinde hak sahibi olduklarını, en azından o çevrede yaşayanlar kabul etmişlerdir. Esasında o bölgenin yerel resmi görevlileri de (ve hatta bazen merkezi yönetim) bu sahip olma halini zımni olarak kabul etmişlerdir (kaçak bir binaya veya neredeyse tamamı böyle binalardan müteşekkil bir mahalleye su, elektrik, doğalgaz götürülmesi, yol ve okul yapılması, bu binalar için emlak vergisi alınması gibi). Yani söz konusu sahiplik hali en azından belli ölçülerde meşru hale gelmiştir.

    Meşruiyeti anlatan güzel bir örnek olması açısından bir anekdota burada yer vermek ilginç olabilir. De Sonto Bali’de pirinç tarlaları arasında dolaşırken ne zaman kazara bir tarladan başka bir tarlaya geçse kendisine bir başka köpeğin havladığını belirtiyor. De Sonto bu örneği verirken, Endonezya’nın resmi hukukundan habersiz olan köpeklerin hangi tarla veya tarlaların kendi sahiplerine ait olduğunu pekâlâ bildiklerine vurgu yapmaktadır. Yani, resmi mülkiyet sistemi ölü sermayeye konu varlıkları tanımıyor bilmiyor veya bilmezden geliyor olabilir. Ancak bu varlıkların fiili olarak kimin mülkiyetinde ve kullanımında olduğu aslında bellidir. Keza ortada, yasa dışı hayatın akışı içerisinde ihtiyaçlar ve fiili durumlar çerçevesinde oluşmuş; kendi içerisinde sürekli devinen bir toplumsal uzlaşma (toplum sözleşmeleri) vardır. Gerçekten de, toplumsal hayatın mülkiyet esası çerçevesinde değişmez bir prensibi vardır: “Bize belli bir varlık üzerinde hak tanıyan kendi zihnimiz değil, fakat haklarımıza ilişkin bizimle hemfikir olan diğer zihinlerdir.”

    Özetlemek icap ederse, ortada belli ölçüde meşruiyet kazanmış ama yasal dayanağı olmayan bir mülkiyet hakkı ve bu mülkiyet hakkının temsil ettiği devasa bir varlıklar bütünü söz konusudur. Ancak, işte tam da bu sebeple, yani mülkiyet hakkının yasal olmaması nedeniyle sermayeye dönüşemeyen bu varlıklar, bunları ellerinde bulunduran yoksul sınıfların zenginleşmesine imkân vermemektedir. Çünkü ölü sermaye esasında sermayeleşmemiş varlıkları ifade eder. Keza burada sermayenin en önemli özelliği olan dolaşım yeteneğinden yoksunluk söz konusudur. Bu mülklerin sermaye yaratmak amacıyla kullanılabilecek hale getirilmesi ise işin can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Çözüm buradadır. Yasadışı mülkiyet haklarının resmi mülkiyet sistemine entegrasyonu, ulusların kalkınmasında ve yoksulluğun minimize edilmesinde tek başına muazzam katkı yapmaya aday bir büyük çözüm önerisidir. Çünkü ulusların zenginleşmesi ancak ekonomik kalkınma ile olur. Bu da ancak sermaye türetilmesiyle mümkündür. Elbette burada kastedilen sermaye türetilmesi için bunun bir varlığa dayandırılması gerekliliğidir. Yoksa 2009 küresel krizinin çıkış sebebi olarak gösterilen gerçekte olmayan varlıklara dayandırılmış türev ürünler (türev sermaye) bu yazının amacının tam aksine hizmet etmektedir.

    De Soto, bu noktada mülkiyetin varlıkların birincil vasfı olmadığını vurgular. Ona göre mülkiyet, varlıklar üzerinde ekonomik yönden anlamı olan hukuki bir fikir birliğinin ifade edilmesidir. Hukuk sermayeyi sabitleyen ve gerçekleştiren enstrümandır. Dolayısıyla hukukun gayrimenkulün fiziki gerçeğini saptamakla meşgul olmaktan çok, bu varlıklardan artı değer yaratmaya imkân verecek kurallar bütününü tespitle ilgili olması gerekir. Keza varlıklara artı değer yaratma gücü veren bu varlıkların hukuki mülkiyet belgeleriyle temsil edilmesidir. Böylece bu varlıkların finans sektörü ve yatırım faaliyetleriyle hem yasal hem de meşru ilişkisi aynı anda sağlanmış olur. Bu da örneğin, düne kadar teminat değeri olmayan bu varlıkların teminat gösterilmesi suretiyle ticari ve tüketim amaçlı kredi veya yatırım amaçlı teşvik alınmasına olanak verecektir. Bunun hem finans hem de reel sektöre katkısının tahmin edilenden öte muazzam ölçüde olmaması için hiçbir neden yoktur. Yine bu varlıkların örneğin sigorta konusu yapılabilmesi sigorta ve buna bağlı yan sektörlerin çok ciddi anlamda gelişmesine katkı yapacaktır. İş bununla da kalmayacak, söz konusu varlıklar kayıt altına alınacağı için sırf bu sebeple kamu gelirinin çok önemli ölçüde artacağı, bunun kamu yatırım ve harcamalarına katkı yapacağı; dolayısıyla eğitim, sağlık, adalet gibi birçok önemli alana ek kaynak aktarılmasının mümkün olacağı unutulmamalıdır.

    Ölü sermayenin resmi mülkiyet sistemine nasıl entegre edilebileceği hususuna çok kısa değinmeden önce; yukarıda örneklenen ölü sermeyenin kayıt altına alınması hasebiyle kamu gelirinin buralardan sağlanacak vergilerle artacağına ilişkin öngörüye yönelik olası tereddütlere karşı şu gerçeğin de altını öncelikle çizmekte fayda vardır. Yasa dışı yaşamanın legal olmayan birçok parasal maliyeti vardır. Yasa dışı girişimci üretim ve ticari faaliyeti devam ettirirken rüşvet ve haraç dâhil birçok parasal yükümlülüğe katlanmak zorundadır. Dolayısıyla, elindeki yasa dışı varlıkları teminat olarak gösteremeyen, söz konusu varlıkları -kredi kullanarak satın almak mümkün olmadığı için- kolaylıkla elden çıkaramayan, sırf kayıt dışı olduğu için kendi ad ve markası altında mümesillikler vs. açamayan ve dolayısıyla işini istediği ölçekte büyütemeyen, hepsinden de öte kayıt dışında olmanın verdiği psikolojik sıkıntı ve stresten hiç de mutlu olmayan birçok işletme ve varlık sahibinin; adil bir vergilendirme sistemi içerisinde bu özellikteki ticari faaliyetlerini ve varlıklarını kayıt altına aldırmak isteyeceği gerçeği karşısında şaşırmamak gerekir.

    Burada kritik olan iki husus vardır. Öncelikle bu her yönüyle bir devlet ya da en azından hükümet projesi olmak durumundadır. Dolayısıyla sadece kayıt dışındakilere değil tüm topluma kayıt altına geçmenin kazanımlarının çok açık bir biçimde anlatılması gerekmektedir. Projenin bu aşamasının başarılı olabilmesi için dikkat edilmesi gereken diğer önemli husus ise devleti neredeyse işletmenin ortağı durumuna getirecek çeşit ve oranda vergiler tesis edilmemesi; bunun yerine adil bir vergilendirme sistemi oluşturulmasıdır. Aksi durumda kayıt altına giren işletme ve varlıkların bir şekilde yeniden kayıt dışına çıkmaları her zaman mümkündür.

    Sonuç olarak, farklı ihtiyaçları karşılamak için farklı şekillerde oluşmuş ve kayıt dışı ekonominin “yasal” çerçevesini oluşturan ve esasında konusu olan “şey”i mikro ölçekte meşrulaştıran tüm bu toplumsal sözleşmeleri bir araya getirmek ve tek bir mülkiyet sistemi içine yerleştirmek başarının olmazsa olmaz koşuludur. Bunu yaparken de yukarıdan aşağıya (mevcut resmi mülkiyet sisteminden toplumsal sözleşmelere) ve aşağıdan yukarıya (kaynağını ihtiyaçlardan ve sosyal davranışlardan alan toplumsal sözleşmelerden mevcut resmi mülkiyet sistemine) doğru etkileşimin kaçınılmaz olduğu; öte taraftan böylesine iddialı bir projenin çok kararlı ve güçlü bir siyasi irade gerektirdiği izahtan vareste bir husustur.
  • Isabel, "Seni unutmak için cehennem azabı çektim." demişti.
    Ildefonso Falcones
    Sayfa 701 - Pegasus Yayınları