Mithat Bülent Özmen profil resmi
Mithat Bülent Özmen. Kitap okur..
9 okur puanı
01 Oca 20:05 tarihinde katıldı.
  • Elimizde bir günlük var. 1900 yılında kaleme alınmış. Günlüğün sahibi Leo Colston o tarihte on iki yaşındadır. Yıllar sonra, altmışlı yaşların ortalarında günlüğünü buluverir. Günlüğünün ilk sayfasını çevirmeye ve okumaya başlaması çok kolay olmasa da, Pandora’nın kutusu bir kere açılmıştır. Anılar ve iç hesaplaşmalar artık kaçınılmazdır.

    1953’te yayımlanan “the Go Between” tiyatro, opera, sinema, müzikal, televizyon ve radyo dizilerine uyarlanmış kısa ama etkileyici bir roman.

    Leslie Poles Hartley’in bu etkileyici romanı, “Arabulucu” ismiyle Türkçeye de çevrilmiş. Ama sanki en azından başlığı az biraz yanlış çevrilmiş. Belki orijinal ismi sözlük marifetiyle böyle çevrilebilir ama kahramanımız genç Leo Colston bir arabulucu değil; bir ulak, bir posta güvercini, bir elçidir. O, umutsuz ve trajik bir aşkın mesaj taşıyıcısı, “messenger”ıdır.

    Ulak Leo için on üçüncü doğum gününü de kutlayacağı yirminci yüzyılın o ilk yazı, beklediği gibi ama beklemediği şekilde unutulmaz olacaktır. Yaz tatilini varsıl, soylu ve o yüzden yabancısı olduğu bir çevrede geçiren Leo’nun gözünden, o dönemin ve o coğrafyanın değer yargılarına, sosyal yapısına, kadın erkek ilişkilerine, ön kabullere ve asla kabul olmayacaklara şahitlik edeceksiniz. Leo’ya hayatını bütünüyle ve geri dönülemez şekilde değiştiren o meşum doğum gününde eşlik ederken; Lord Trimingham ve çiftçi Ted Burgess arasında gidip gelecek, Leo’nun platonik, Trimingham’ın umutsuz, Ted’in geleceksiz aşkı Marian’ı nereye koyacağınızı bilemeyeceksiniz.

    Ve neden sonra iç hesaplaşma bitecek; münzevi Leo gerçekle (ya da Marian’la) yüz yüze gelmekten başka yol olmadığını farkedecektir. Oysa bilmediği bir şey daha vardır: “Ulaklık tek mevsimlik değildir.”
  • Kudret Yanardağ. Orhan Kemal’in Müfettişler Müfettişi 1 ve Üçkağıtçı (Müfettişler Müfettişi 2) adlı iki kitaptan oluşan roman serisinin baş kahramanı. Bence bir isim ve bu isimle tasvir edilen cismin bu kadar uyduğu karakter azdır. Azdır çünkü adı gibi kerli ferlidir Kudret Yanardağ. Fiyakalıdır, afralı tafralıdır. İster kasabanın şarapçısı olsun, ister katip, ister en yükseğinden bürokrat. Oturuşuyla, kalkışıyla, üstü başı ve sarı rugan ayakkabılarıyla ve hepsinden evvel bakışlarıyla adamı oturduğu yere mıhlar cinstendir.

    Kudret Yanardağ’ın bütün sermayesi boyu bosu, eni boyu kalıbıdır belki ama bunun paraya tahvil edilmesi de başlı başına bir mesele, apayrı bir hünerdir. Bu öyle her babayiğidin harcı da değildir. Halefi Orhan Bomba da enine boyuna kalıplıdır mesela. Ama bir Kudret asla değildir. Çünkü Kudret’in Allah vergisi bir fiyakası, alımı çalımı, eh elbette oyunculuğu vardır. Hem muhatabını en zayıf noktasından yakalamıştır o. Şifreyi çözmüştür. Azametli kalıbında vücut bulan “güç”tür kilidi açan. Çünkü herkes bir düzen tutturmuştur ve bu düzende vardır herkesin irili ufaklı günahları. Ve maazallah müfettişler müfettişinin tepenize binmesi, düzeninizi yerle yeksan etmesi.. olur mu olur bir durumdur.

    Kudret kudretlidir, kurnazdır, hergeledir, yerine göre zalimdir ama bütün bunlara rağmen ona kızamazsınız. Anacığına olan aşkına, onunla hayalini kurduğu ama hiçbir zaman gerçekleşmeyecek mutlu mesut ve artık dürüst yaşayacağı küçük dünyasına, karısı ve çocuklarının gözündeki parya hallerine üzülecek; gizli gizli ondan yana taraf tuttuğunuzu farkedeceksiniz. Bu da Orhan Kemal’in romanı elinizden düşürmeyin diye kurguladığı muhteşem bir örgü muhtemelen.

    Zaten romandaki karakterler biraz da Yunus’un “bir ben vardır bende, benden içeri” ifadesindeki gibiler. Önce karakteri ağızlarından çıkanlarla, kafalarından geçenlerle tanıyor, tartıp biçip kafanızda bir yere yerleştiriyorsunuz. “İyi” ya da “kötü” gibi. Sonra Orhan Kemal arada bir yerlerde iki satır bilgi kırıntısı veriveriyor karakter hakkında ve kafanızdaki iyi de kötü de siyah beyaz kesin ayrımından çıkıyor. Her siyahın biraz beyaz her beyazın biraz siyah barındırdığını farkediyor, muhasebenizi yeni baştan yapıyorsunuz. Uçlardan ortalara gelmek biraz da böyle bir şey zaten. Grinin tonları aslında hayatımızdaki çok şey. Çünkü bir zaman sonra Kudret’in eli maşalı, bencil ve zalim karısı Şehvar’ın neden böyle olduğunu, hatta ona hak verecek kadar anlayabiliyorsunuz. Bu İdris, Deve, Nefise, İfakat Dürdane için de böyle. Ya da mesela romanın dinamosu arabacı Kel Mıstık’ın jurnalciliğine ya da ayaklı gazeteciliğine hak vermeseniz de, onu buna sevkeden eksikliği haniye anlayabiliyorunuz. Aslında hepimizde en çok olan ama en çok esirgediğimiz ve bizden en çok esirgenen şeyin eksikliğidir bu: ilaç niyetine de olsa az biraz sevgi ve az biraz ilgi.

    Son bir not 1: Kudret ikinci kitapta elindeki gücün çok daha büyük kapılar açabileceğini farkeder ve alır yürür. Kudret parlak ikbaline yürüyedursun, bu kitabın kıyısında köşesinde en az Kudret kadar kudretli gizli bir başka kahraman daha vardır. Kudret nasıl kurgu bir karakter ama aslında çok gerçekse, o tam aksidir. Çok gerçek gibidir ama esas kurgu karakter kendisidir. İdeale yakındır çünkü. O yüzden de ikinci kitabın sonlarına doğru belki yarım bilemediniz bir iki sayfada görünür ve kaybolur. Kudret’in vicdanı olur; akla geldikçe yüz buruşturur ve hemencecik unutulmaya terkedilir.

    Son bir not 2: Orhan Kemal yalın Türkçesiyle ana kahramanını o kadar ete kemiğe büründürmüş ki, satırlar ilerledikçe kafanızda ister istemez bir Kudret Yanardağ figürü beliriyor. Benim kafamda da usta oyuncu Renan Bilek belirdi hemen. Kitap filme çekilse ya da bir kez daha sahneye konsa, müfettişler müfettişi beyefendinin hakkını en iyi verenlerden biri Renan Bilek olurdu kuşkusuz.
  • Kudret Yanardağ. Orhan Kemal’in Müfettişler Müfettişi 1 ve Üçkağıtçı (Müfettişler Müfettişi 2) adlı iki kitaptan oluşan roman serisinin baş kahramanı. Bence bir isim ve bu isimle tasvir edilen cismin bu kadar uyduğu karakter azdır. Azdır çünkü adı gibi kerli ferlidir Kudret Yanardağ. Fiyakalıdır, afralı tafralıdır. İster kasabanın şarapçısı olsun, ister katip, ister en yükseğinden bürokrat. Oturuşuyla, kalkışıyla, üstü başı ve sarı rugan ayakkabılarıyla ve hepsinden evvel bakışlarıyla adamı oturduğu yere mıhlar cinstendir.

    Kudret Yanardağ’ın bütün sermayesi boyu bosu, eni boyu kalıbıdır belki tamam ama bunun paraya tahvil edilmesi de başlı başına bir mesele, apayrı bir hünerdir. Bu öyle her babayiğidin harcı da değildir. Halefi Orhan Bomba da enine boyuna kalıplıdır mesela. Ama bir Kudret asla değildir. Çünkü Kudret’in Allah vergisi bir fiyakası, alımı çalımı, eh elbette oyunculuğu vardır. Hem muhatabını en zayıf noktasından yakalamıştır o. Şifreyi çözmüştür. Azametli kalıbında vücut bulan “güç”tür kilidi açan. Çünkü herkes bir düzen tutturmuştur ve bu düzende vardır herkesin irili ufaklı günahları. Ve maazallah müfettişler müfettişinin tepenize binmesi, düzeninizi yerle yeksan etmesi.. olur mu olur bir durumdur.

    Kudret kudretlidir, kurnazdır, hergeledir, yerine göre zalimdir ama bütün bunlara rağmen ona kızamazsınız. Anacığına olan aşkına, onunla hayalini kurduğu ama hiçbir zaman gerçekleşmeyecek mutlu mesut ve artık dürüst yaşayacağı küçük dünyasına, karısı ve çocuklarının gözündeki parya hallerine üzülecek; gizli gizli ondan yana taraf tuttuğunuzu farkedeceksiniz. Bu da Orhan Kemal’in romanı elinizden düşürmeyin diye kurguladığı muhteşem bir örgü muhtemelen.

    Zaten romandaki karakterler biraz da Yunus’un “bir ben vardır bende, benden içeri” ifadesindeki gibiler. Önce karakteri ağızlarından çıkanlarla, kafalarından geçenlerle tanıyor, tartıp biçip kafanızda bir yere yerleştiriyorsunuz. “İyi” ya da “kötü” gibi. Sonra Orhan Kemal arada bir yerlerde iki satır bilgi kırıntısı veriveriyor karakter hakkında ve kafanızdaki iyi de kötü de siyah beyaz kesin ayrımından çıkıyor. Her siyahın biraz beyaz her beyazın biraz siyah barındırdığını farkediyor, muhasebenizi yeni baştan yapıyorsunuz. Uçlardan ortalara gelmek biraz da böyle bir şey zaten. Grinin tonları aslında hayatımızdaki çok şey. Çünkü bir zaman sonra Kudret’in eli maşalı, bencil ve zalim karısı Şehvar’ın neden böyle olduğunu, hatta ona hak verecek kadar anlayabiliyorsunuz. Bu İdris, Deve, Nefise, İfakat Dürdane için de böyle. Ya da mesela romanın dinamosu arabacı Kel Mıstık’ın jurnalciliğine ya da ayaklı gazeteciliğine hak vermeseniz de, onu buna sevkeden eksikliği haniye anlayabiliyorunuz. Aslında hepimizde en çok olan ama en çok esirgediğimiz ve bizden en çok esirgenen şeyin eksikliğidir bu: ilaç niyetine de olsa az biraz sevgi ve az biraz ilgi.

    Son bir not 1: Kudret ikinci kitapta elindeki gücün çok daha büyük kapılar açabileceğini farkeder ve alır yürür. Kudret parlak ikbaline yürüyedursun, bu kitabın kıyısında köşesinde en az Kudret kadar kudretli gizli bir başka kahraman daha vardır. Kudret nasıl kurgu bir karakter ama aslında çok gerçekse, o tam aksidir. Çok gerçek gibidir ama esas kurgu karakter kendisidir. İdeale yakındır çünkü. O yüzden de ikinci kitabın sonlarına doğru belki yarım bilemediniz bir iki sayfada görünür ve kaybolur. Kudret’in vicdanı olur; akla geldikçe yüz buruşturur ve hemencecik unutulmaya terkedilir.

    Son bir not 2: Orhan Kemal yalın Türkçesiyle ana kahramanını o kadar ete kemiğe büründürmüş ki, satırlar ilerledikçe kafanızda ister istemez bir Kudret Yanardağ figürü beliriyor. Benim kafamda da usta oyuncu Renan Bilek belirdi hemen. Kitap filme çekilse ya da bir kez daha sahneye konsa, müfettişler müfettişi beyefendinin hakkını en iyi verenlerden biri Renan Bilek olurdu kuşkusuz.
  • ÖNCEKİ HAYAT: PERİ MASALI

    “Buck gazete okumazdı.” diye başlar roman. Eğer gazete okusaydı (ya da okuyabilseydi) güçlü kaslara ve kalın bir kürke sahip bütün köpekleri bekleyen tehlikeden haberdar olurdu. Ama Buck neden gazete okusun ya da büyük tehlike neden onu ilgilendirsin ki?

    Çünkü Buck Santa Clara’da Yargıç Miller’in evi diye bilinen geniş bir arazide ağaçlar içindeki büyük bir evde yaşayan şanslı bir köpek. Buck sadece bir köpek değil; hele alalede bir köpek hiç değil. O, Yargıç Miller’in gözdesi ve evin hâkimi. Kendisinden önce babası Elmo’nun hüküm sürdüğü bu dünyada; evin ve arazinin bulunduğu alanla sınırlı da olsa özgür, güvende ve tok.

    Doğduğu günden beri geçen 4 koca yıl böyle geçmiş; bundan sonra da böyle geçmemesi için bir neden yok.

    SONRA İHANET GECESİ

    Kötü adam: Kâhya Manuel. Suç: “Adam” kaçırma. Mağdur: Buck.

    ORTA HAYAT: SOPANIN VE DİŞİN YASASI

    Güney topraklarının sevgi ve paylaşım yasası altında özel mülkiyete ve bireysel duyarlıklara saygı söz konusuyken (=kibar ve yavaş yemek yiyen bir Buck); kuzey topraklarında ölümüne çalışırken açlığa, soğuğa ve kırbaca dayanmak ahlaki değerleri anlamsızlaştırmaktadır (=kendi tayınını bir lokmada bitirip ekstradan kocaman bir et parçası çalan bir Buck). Değerler için ölüme gitmekten sakınılmayan bir duruştan, ölmemek için değerlerden sakınılan bir hayata evrilmek. Uygarlıktan kopuş.

    YENİ HAYAT: KEŞİF VE KENDİNE DÖNÜŞ

    Orta hayatında daha önce hiç görmediği bilmediği kar ve buzla çok çetin şartlarda tanışan ve bir kızak köpeği olarak kavgayı, kora kor rekabeti, hayatta kalmak için limitlerin nerelere kadar zorlanabileceğini (=hayatı) öğrenen Buck sonunda huzura kavuşur. Sakindir her şey. Canı güvendedir. Kavga yoktur. Açlık yoktur. Gırtlağının kocaman dişlerle parçalanma riski yoktur. Kırbaç yoktur. Sırtında parçalanan odunlar yoktur.

    Ama bir şey eksiktir.

    “O” eksikken hiçbir şey tam değildir.

    Buck “çağrı”ya uyar. Onun için hayat asıl şimdi başlıyordur.
  • Kivi meyvesi gibi bir kitap. Ağızda bıraktığı tad ekşi mi tatlı mı bir çırpıda karar veremeyeceksiniz. İlk otuz sayfa ilerlemiyor. Sarmıyor. Yazar ve dolayısıyla okuyucu esas meseleye girmekte zorlanıyor sanki. Sonra sular seller gibi akmaya başlıyor kitap. İçine alıyor, sarıp sarmalıyor okuyanı. Ta ki son otuz sayfaya kadar. Başa dönüyoruz yine. Tempo düşüyor. "Birşeyler aceleye gelmiş sanki?" düşüncesi arkalarda bir yerlerde yeşermeye başlıyor. Nihayet son satırlara gelindiğinde, o son düğüm iyi atılmamış, final olması gerektiği gibi kotarılmamış hissi ağır basıyor. Ama ilk ve son otuz sayfa arasındaki satırlar hakikaten sanki başka kalemden cıkmış gibi. Tempo inanılmaz hızlanıyor. Harfler kelimelere, kelimeler cümlelere kavuşmak için birbiriyle yarışmaya başlıyor. Hikaye akmakla kalmıyor; çok açık ve anlaşılır bir hal aliyor. Sırf iki otuz arasında gelişen olayların temposunu yaşamak ya da yakalamak için dahi keyifle okunacak bir kitap Fahrenheit 451. Çünkü sayfaları merakla ve heyecanla peşpeşe çevirirken, parmaklarınızın ortaya çıkardığı ısının neredeyse 451 fahrenayta kadar yükseldiğini hissedebilir; güzelim kitabın alev alacağından ürkebilirsiniz.

    Son olarak kitabın bence en kuytuda kalmış ve aslında meselenin özünü anlatan hikayesi anka kuşuyla ilintili metaforda gizli. Bunu burada yazmak yeni okuyucuya ipucu ama detayını yazmak o okuyucuya haksızlık.

    Son söz: Kitap güzeldir ve okunmak içindir.
  • Ben ve Kitap

    Birkaç gün önce bir sohbette adı geçti kitabın. Az önce kitaplığımda aradım buldum. "Mithat Bülent Özmen bu kitabı okudu" seçeneğini işaretlerken ne zaman okumuşum? diye tekrar baktım. Tam otuz yıl olmuş. Sayfalarını çevirdim. Ön kapağı hafif hırpalanmış olsa da sayfaları hâlâ temiz. İyi bakmışım Debby'e.

    Deborah'ın Hikayesi

    Deborah "uyumsuz"dur. Ondaki bu uyumsuzluk hali aslında "sosyal ve entelektüel bir sapma"dır (delilik?). Bir diğer ifadeyle o bir "kaçık"tır. Ama öte taraftan "kendi" dünyasının en uyumlusudur Deborah. Bu durumda belki de diğer dünyanın (dış dünya) insanlarıdır asıl kaçık olanlar? Oysa ister o dünyadan olsun ister bu dünyadan, kaçık kişi dediğin belki de "boynundaki ilmiği kopmuş" (koparmış?) kişidir.

    Kendi dünyasından diğerlerinin dünyasına dönsün diye akıl hastanesine kaldırılan 16 yaşındaki Deb sonunda "iyileşir." Artık sağlıklıdır ve "dışarıdadır." Ama o, boynundaki ilmiğin aslında hep farkındadır.

    İlmiği koparmak mı yoksa onunla yaşamak mı? Belki de en güzeli ilmik hiç yokmuş gibi yapmak. Kimbilir?
  • Kısa bir özet hemen aşağıda. Uzun bir analizini okuyayım derseniz; daha aşağıya yazdım iki satır. İki satır derken epey bir satır. O kadar çok satır ki, belki kitabı alıp okumak daha yeğdir.

    KISA BİR ÖZET

    Perulu iktisatçı Hernando de Soto, 2000 yılında yayınladığı ve bir dizi saha araştırmasının sonuçlarını irdelediği Sermayenin Sırrı adlı kitabında, Batılı ülkeler zenginken, “diğerlerinin” neden yoksul kaldığı sorusuna cevap arar. Neden “diğerleri” yani üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerdeki varlıklar zenginlik üretecek sermayeye dönüşmemektedir?

    De Soto’ya göre bu “amansız” sorunun cevabı kayıt dışı ekonomidedir. Kayıt dışı ekonominin kaynağına yoksul göçmen kitleleri ve bunların ticari faaliyetlerini yerleştiren De Soto, kayıt içine girmenin hem bu durumdaki kişi ve işletmelere hem de ülke ekonomisine yapacağı muazzam katkıyı açıklamaya çalışır.

    SIKILMAYANLARA UZUN UZUN

    De Soto ve ekibi, çalışmalarının bir parçası olarak ve hayatın bir göçmen için ne denli zor olduğu hakkında bir fikir edinmek maksadıyla Peru’nun Lima kentinde küçük bir elbise dükkânı açar. Amaç yasal prosedürlere uygun bir iş yeri açmaktır. De Soto ve ekibi bunun için gerekli olan tüm yasal formaliteleri ve bürokrasiyi yerine getirmek için Lima’nın merkezine otobüs seyahatleri yapmak ve günün 6 saatini bu işe ayırmak suretiyle tam 289 gün harcar ve ancak bu sürenin sonunda ruhsat alabilir. Ruhsatın alınması ayrıca 1.231 Amerikan dolarına mal olmuştur. Bu rakam Peru’daki asgari ücretin 31 katıdır.

    Yine De Soto ve ekibi kamu arazisi üzerinde bir ev inşa etmek için gerekli olan ruhsatı 52 devlet dairesinde toplam 207 idari işlem yapmak ve ancak yaklaşık 7 yılda bu süreci tamamlamak suretiyle elde eder. Ekibin bu toprak parçası için yasal bir tapu almasıysa 728 işlemi sonuçlandırmasıyla mümkün olur.

    Filipinler’de bu sürecin tamamlanması için 53 özel ya da kamu kurumu ile toplam 168 farklı işlem yapmak ve 13 ile 25 yıl arasında değişen bir sürece katlanmak gerekmektedir. Aynı işlemi Mısır’da eski bir tarım arazisi üzerinde yapmaya kalkıştığınızda 6 ila 11 yıl arasında değişen uzun ve zor bir bürokratik süreci tamamlamak gerekmektedir. Bu, Mısır’daki 4,7 milyon adet yasa dışı inşa edilmiş konutu açıklayan anlamlı bir veridir şüphesiz. Ayni şey Haiti, Venezüella, Brezilya ve daha birçok ülke için de geçerlidir.

    Bürokrasinin böylesine çok olduğu sistemlerde göçmenler, yeni yaşam koşullarına ve ekonomik gereklere ayak uydurabilmek için, ilk başta muhtemelen tek başına geldikleri anakente, zaman içerisinde çekirdek ailelerini, kardeşlerini, kuzenlerini, ebeveynlerini hatta uzak akrabalarını da getirmekte ya da gelmelerine vesile olmaktadırlar. Bu, öncelikle ekonomik şartların bir gereğidir. Bunun yanı sıra yaşam dinamikleri tamamen farklı yeni bir sosyal ve kültürel yapı söz konusudur. Bundan da öte, yeni çevreye tam adaptasyon imkânsız değilse de çok zordur. Dolayısıyla geniş ailenin anakente taşınması, geleneksel yaşam tarzını devam ettirme imkânı sağlamakta; yeni ve karmaşık çevrenin beraberinde getirdiği sosyal zorluklara, güven duygusu eksikliğine karşı bir savunma refleksi işlevi görmektedir.

    Öte taraftan göçmenler, ekonomik yaşam düzeyinin düşük ve eğitim imkânlarının sınırlı olduğu bir çevrede yetişmenin zorunlu bir sonucu olarak, nispeten düşük eğitim seviyesine sahiptir. Bu da göç edilen ana kentte daha ziyade inşaat ve hizmet sektöründe çalışmayı zorunlu kılmakta; burada da daha çok kol gücüyle yapılan işlerde çalışma imkânı söz konusu olmaktadır. Bunun istisnası, göç etmeden hemen önce veya hemen sonra köydeki çitin-çubuğun satılmasıyla elde edilen çok sınırlı sermaye ile kurulan küçük esnaf ve sanatkâr işletmeleridir.

    Diğer taraftan “zoraki yeni” yaşamlarına adapte olmaya çalışan bu kitlelerin önceliği barınmak ve karnını doyurmaktır. Sağlık, eğitim gibi zorunlu gereksinimler dahi ikincil sıradadır. Ama toplumun gelir düzeyi nispeten en düşük grubunda yer aldıkları için tasarruf imkânları çok sınırlı, aslında hiç yoktur. Dolayısıyla, birincil erekleri sonradan yerleştikleri anakentte bir ev sahibi olmak ve düzenli gelir getirecek bir işte çalışmak veya bunu sağlayacak bir iş kurmak olan bu kitleler için tasarruf ederek yasal bir ev sahibi olmak neredeyse imkânsızdır.

    Bu durumda göçmen kitleleri, sosyal devlet uygulamalarının sınırlı ya da hiç olmadığı her yerde olduğu gibi, barınmak için gerekiyorsa devlet arazilerine yerleşecek; buralarda gettolar oluşturacak; karınlarını doyurmak için de ya merdiven altı kaçak işletmelerde kayıt dışı çalışacak ya da bizzat bu işletmeleri kuracaklardır.

    Yukarıda konut için verilen bilgiler hem ülkemizde hem De Soto’nun araştırma yaptığı ülkelerde istihdam için de aynen geçerlidir. Örneğin 1976 yılında Venezüella’da çalışanların üçte ikisi yasal olarak tesis edilmiş teşebbüslerde istihdam edilirken, 2000’li yılların başında bu oran neredeyse üçte bire düşmüştür. Yine 1970’li yıllarda Brezilya’da inşa edilen konutların üçte ikisinden fazlası kiraya verilmek amacıyla inşa edilirken, 2000’li yıllarda kiraya verilen konut sayısı resmi rakamlara göre yüzde üçe kadar düşmüştür. Oysa gerçek durum ne Venezüella’da ne de Brezilya’da değişmemiştir. 1970’li yıllarda durum neyse aynısı 2000’li yıllar için de geçerlidir. Olan ile görünen arasındaki bu devasa fark, bürokratik engeller ve yüksek vergi yükümlülükleri nedeniyle özellikle göçmenlerin yasal haklarından feragat etmelerinden, kayıt dışına çıkmalarından kaynaklanmaktadır.

    Peki, bu kayıt dışı mekanizma nasıl işlemektedir? Aslında bu da herkesin bildiği ve neredeyse tüm dünyada geçerli evrensel bir sırdır. De Soto’ya göre, “şehre yeni gelenler, sistemi bir kez terk ettiler mi, adları ‘yasa dışına’ çıkmaktadır. Bundan sonra, varlıklarını korumak ve mobilize etmek için tek seçenek kendi gayri resmi bağlayıcı düzenlemelerini kullanarak yaşamak ve çalışmaktır. Bu düzenlemeler resmi/hukuki sistemden seçici bir biçimde ödünç alınmış kurallar, ayaküstü uydurulmuş bazı kurallar ve memleketten getirilmiş veya bu bölgede oluşturulmuş törelerin bir birleşiminden hâsıl olur. Bunlar, topluluğun bütünü tarafından savunulan ve topluluğun seçmiş olduğu makamlarca icra edilen bir sosyal mukavele aracılığıyla bir arada tutulur. Bu yasa dışı sosyal mukaveleler, hayat dolu fakat sermaye yetersizliği çeken veya eksik kapitalize edilmiş bir sektör yaratmıştır ki, bu sektör fakirlerin dünyasının merkezini oluşturmaktadır.”

    De Soto’nun “eksik kapitalize edilmiş sektörler” dediği bu grup tıpkı ülkemizde olduğu gibi, “giyim eşyası ve kunduradan tutun da, taklit Cartier saatleri ve Vuitton bavullarına varıncaya kadar her şeyi üreten kulübe (ya da gecekondu) fabrikalar pıtrak gibi her yerde çoğalmıştır. Makine, otomobil, hatta otobüs imal eden işyerleri bile vardır. Şehirlerin yeni fakirleri, kaçak elektrik ve su kullanarak faaliyet göstermek zorunda kalan tam tekmil sanayiler ve komşuluklar yaratmış bulunmaktadırlar. Dolgu yapan diplomasız diş hekimleri bile vardır.” De Sonto’ya göre, “bu hikâye sadece yoksulun yoksula hizmet vermesinin hikâyesi değildir. Bu yeni müteşebbisler, yasal ekonominin boşluklarını doldurmaktan da geri kalmamaktadırlar. Çoğu kalkınmakta olan ülkede, toplu taşımanın büyük bir kısmı ruhsatsız halk otobüsleri ve plakasız taksilerle yapılmaktadır. Üçüncü dünyanın diğer kısımlarında, gerek caddelerde gezdirdikleri el arabalarında olsun, gerek inşa etmiş oldukları binaların odalarında olsun, satış yapan işportacılar piyasada mevcut gıda maddelerinin büyük bir kısmını temin etmektedirler.”

    Meksika Ticaret Odası 1993 yılında, 150 bini Mexico City’nin “Federal District”inde olmak üzere, 44 merkezde faaliyet gösteren işportacıların sayısını 443 bin olarak tahmin etmiştir. Bu tezgâhların uzunlukları sadece 1,5 metredir. Bu minik tezgâhlar yan yana dizildiğinde uzunluğu yaklaşık 700 kilometre olmaktadır. Yine Meksika örneğinden gidilecek olursa, Meksika Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün 1994 yılı için açıkladığı gayri resmi mikro işletme sayısı yaklaşık 3 milyondur.

    Eksik kapitalize edilmiş sektörlerde çalışan ve bu sektörlerin yaratıcısı toplum gruplarının kazançları ve dolayısıyla tasarrufları da kayıt dışıdır. Örneğin, diğer tüm gizlenebilen varlıkları bir tarafa koyup sadece emlak üzerinden bir tahmin yapacak olursak, Türkiye ile çok benzerlik gösteren ve De Soto’nun “ölü sermaye” diye adlandırdığı kaçak yapıların değerine bakmak çok aydınlatıcı olacaktır.

    Buna göre Filipinler’de şehir sakinlerinin % 57’si ve kırsal alanda yaşayanların % 67’si, Peru’da şehirlerde yaşayanların % 81’i, Haiti’de şehirde yaşayanların % 68’i ve kırsal alanda yaşayanların % 97’si, Mısırda ise şehirde yaşayanların % 92’si ve kırsal alanda yaşayanların % 83’ü ölü sermaye konutlarda yaşamaktadır.

    Bu aşamada asıl vurgulanması gereken kaçak yapılaşma nedeniyle değerleri çok düşük olan bu konutların toplam değeri ne kadardır? Yani ölü sermayenin boyutu nedir? Örneğin Manila’da bir kulübeyi 2.700 Amerikan dolarına, Kahire dışında bir kasabada dört başı mamur bir evi 5.000 Amerikan dolarına, Lima’da garajlı, manzaralı, iyi konumda tek katlı bir evi 20.000 Amerikan dolarına satın almak mümkündür. Ancak tek tek küçük denilecek bu rakamların toplam ulaştığı rakam ne kadardır ve bir anlam ifade etmekte midir?

    Peru’da ölü sermaye konutların değeri 74 milyar Amerikan dolarıdır. Bu değer özelleştirilebilir kamu kuruluşlarının değerinin on bir mislidir. Bu rakam Lima Menkul Kıymetler Borsası’nın 1998’deki çöküşten evvel mevcut toplam değerinin beş mislidir. Ülkeye tarihi boyunca yapılmış bütün dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Aynı şey Filipinler için de geçerlidir. Tapusuz emlakin değeri 133 milyar Amerikan dolarıdır. Bu tutar Filipinler Menkul Kıymetler Borsası’nda 2000 yılı itibariyle kayıtlı 216 yerli firmanın kapital toplamının dört misli, ülkenin ticari bankalardaki toplam mevduatının yedi misli, kamu kuruluşlarının sermayelerinin dokuz misli ve tüm dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Mısır’da durum daha da dramatiktir. Toprağa gömülmüş ölü sermayenin değeri 240 milyar Amerikan doları kadardır. Bu meblağ Kahire Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören hisse senetleri değerinin otuz katı ve Süveyş Kanalı ve Aswan Barajı dâhil Mısır’a yapılmış bütün yabancı yatırımların elli beş katıdır.

    Ve nihayet De Soto ve ekibi, üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerde yoksulların ellerinde tuttukları, ancak hukuki olarak sahibi olmadıkları gayrimenkullerin değerini, oldukça muhafazakâr olduğunu vurguladıkları bir hesaplamayla 9,3 trilyon Amerikan doları olarak tahmin etmektedir. Bu hesaplamanın yapıldığı tarih itibariyle 9,3 trilyon Amerikan doları tedavüldeki ABD para arzının yaklaşık iki katıdır. Dünyanın en gelişmiş yirmi ülkesinin başlıca menkul kıymet borsalarında –New York, Tokyo, Frankfurt, Toronto, Paris, Milano, NASDAQ ve diğer kayıtlı on ikisinde- kayıtlı bütün şirketlerin değerleri toplamına neredeyse eşittir. Bu rakam, üçüncü dünya ülkelerine ve eski komünist ülkelere 1989 yılını izleyen on yıl zarfında yapılmış bütün dış kaynaklı doğrudan yatırımların yirmi mislinden fazladır. Dünya Bankası’nın son otuz yıl zarfında vermiş olduğu bütün borçların kırk altı misli olup, bu dönemde bütün ileri ülkelerin üçüncü dünyaya yapmış oldukları kalkınma yardımları toplamının doksan üç katıdır.

    Yukarıda verilen rakamsal büyüklükler açıkça göstermektedir ki, batılı ülkeler zenginken, diğerlerinin neden yoksul kaldığının ve bu ülkelerdeki varlıkların zenginlik üretecek sermayeye neden dönüşmediğinin cevabı “ölü sermaye” kavramında saklıdır. Gerçekten de, yukarıda verilen rakamsal örnekler ortada muazzam büyüklükte bir varlıklar topluluğunun bulunduğunu göstermektedir. Ne var ki, bu varlıklar ve bu varlıklar üzerinden sağlanan faydalar yasal değildir. Keza bu varlıklar edinilirken ya yasal gereklikler yerine getirilmemiştir (yasal bir arsa üzerine kaçak bina veya iş yeri inşası gibi) ya da bizzat varlığın kendisi yasal yollarla edinilmemiştir (devlet arazisinin üzerine bina yapılması veya doğrudan bu vasfa sahip arazinin işgal edilmesi, kullanılması gibi). Dolayısıyla bu varlıklar resmi mülkiyet sistemine dâhil değildir.

    Fakat öte taraftan, bu varlıklar üzerinde kullanmaktan veya işlemekten kaynaklanan “de facto” bir iyelik, bir sahiplik hali söz konusudur. Bunun da ötesinde söz konusu varlıkları kullanan veya işletenlerin bu varlıklar üzerinde hak sahibi olduklarını, en azından o çevrede yaşayanlar kabul etmişlerdir. Esasında o bölgenin yerel resmi görevlileri de (ve hatta bazen merkezi yönetim) bu sahip olma halini zımni olarak kabul etmişlerdir (kaçak bir binaya veya neredeyse tamamı böyle binalardan müteşekkil bir mahalleye su, elektrik, doğalgaz götürülmesi, yol ve okul yapılması, bu binalar için emlak vergisi alınması gibi). Yani söz konusu sahiplik hali en azından belli ölçülerde meşru hale gelmiştir.

    Meşruiyeti anlatan güzel bir örnek olması açısından bir anekdota burada yer vermek ilginç olabilir. De Sonto Bali’de pirinç tarlaları arasında dolaşırken ne zaman kazara bir tarladan başka bir tarlaya geçse kendisine bir başka köpeğin havladığını belirtiyor. De Sonto bu örneği verirken, Endonezya’nın resmi hukukundan habersiz olan köpeklerin hangi tarla veya tarlaların kendi sahiplerine ait olduğunu pekâlâ bildiklerine vurgu yapmaktadır. Yani, resmi mülkiyet sistemi ölü sermayeye konu varlıkları tanımıyor bilmiyor veya bilmezden geliyor olabilir. Ancak bu varlıkların fiili olarak kimin mülkiyetinde ve kullanımında olduğu aslında bellidir. Keza ortada, yasa dışı hayatın akışı içerisinde ihtiyaçlar ve fiili durumlar çerçevesinde oluşmuş; kendi içerisinde sürekli devinen bir toplumsal uzlaşma (toplum sözleşmeleri) vardır. Gerçekten de, toplumsal hayatın mülkiyet esası çerçevesinde değişmez bir prensibi vardır: “Bize belli bir varlık üzerinde hak tanıyan kendi zihnimiz değil, fakat haklarımıza ilişkin bizimle hemfikir olan diğer zihinlerdir.”

    Özetlemek icap ederse, ortada belli ölçüde meşruiyet kazanmış ama yasal dayanağı olmayan bir mülkiyet hakkı ve bu mülkiyet hakkının temsil ettiği devasa bir varlıklar bütünü söz konusudur. Ancak, işte tam da bu sebeple, yani mülkiyet hakkının yasal olmaması nedeniyle sermayeye dönüşemeyen bu varlıklar, bunları ellerinde bulunduran yoksul sınıfların zenginleşmesine imkân vermemektedir. Çünkü ölü sermaye esasında sermayeleşmemiş varlıkları ifade eder. Keza burada sermayenin en önemli özelliği olan dolaşım yeteneğinden yoksunluk söz konusudur. Bu mülklerin sermaye yaratmak amacıyla kullanılabilecek hale getirilmesi ise işin can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Çözüm buradadır. Yasadışı mülkiyet haklarının resmi mülkiyet sistemine entegrasyonu, ulusların kalkınmasında ve yoksulluğun minimize edilmesinde tek başına muazzam katkı yapmaya aday bir büyük çözüm önerisidir. Çünkü ulusların zenginleşmesi ancak ekonomik kalkınma ile olur. Bu da ancak sermaye türetilmesiyle mümkündür. Elbette burada kastedilen sermaye türetilmesi için bunun bir varlığa dayandırılması gerekliliğidir. Yoksa 2009 küresel krizinin çıkış sebebi olarak gösterilen gerçekte olmayan varlıklara dayandırılmış türev ürünler (türev sermaye) bu yazının amacının tam aksine hizmet etmektedir.

    De Soto, bu noktada mülkiyetin varlıkların birincil vasfı olmadığını vurgular. Ona göre mülkiyet, varlıklar üzerinde ekonomik yönden anlamı olan hukuki bir fikir birliğinin ifade edilmesidir. Hukuk sermayeyi sabitleyen ve gerçekleştiren enstrümandır. Dolayısıyla hukukun gayrimenkulün fiziki gerçeğini saptamakla meşgul olmaktan çok, bu varlıklardan artı değer yaratmaya imkân verecek kurallar bütününü tespitle ilgili olması gerekir. Keza varlıklara artı değer yaratma gücü veren bu varlıkların hukuki mülkiyet belgeleriyle temsil edilmesidir. Böylece bu varlıkların finans sektörü ve yatırım faaliyetleriyle hem yasal hem de meşru ilişkisi aynı anda sağlanmış olur. Bu da örneğin, düne kadar teminat değeri olmayan bu varlıkların teminat gösterilmesi suretiyle ticari ve tüketim amaçlı kredi veya yatırım amaçlı teşvik alınmasına olanak verecektir. Bunun hem finans hem de reel sektöre katkısının tahmin edilenden öte muazzam ölçüde olmaması için hiçbir neden yoktur. Yine bu varlıkların örneğin sigorta konusu yapılabilmesi sigorta ve buna bağlı yan sektörlerin çok ciddi anlamda gelişmesine katkı yapacaktır. İş bununla da kalmayacak, söz konusu varlıklar kayıt altına alınacağı için sırf bu sebeple kamu gelirinin çok önemli ölçüde artacağı, bunun kamu yatırım ve harcamalarına katkı yapacağı; dolayısıyla eğitim, sağlık, adalet gibi birçok önemli alana ek kaynak aktarılmasının mümkün olacağı unutulmamalıdır.

    Ölü sermayenin resmi mülkiyet sistemine nasıl entegre edilebileceği hususuna çok kısa değinmeden önce; yukarıda örneklenen ölü sermeyenin kayıt altına alınması hasebiyle kamu gelirinin buralardan sağlanacak vergilerle artacağına ilişkin öngörüye yönelik olası tereddütlere karşı şu gerçeğin de altını öncelikle çizmekte fayda vardır. Yasa dışı yaşamanın legal olmayan birçok parasal maliyeti vardır. Yasa dışı girişimci üretim ve ticari faaliyeti devam ettirirken rüşvet ve haraç dâhil birçok parasal yükümlülüğe katlanmak zorundadır. Dolayısıyla, elindeki yasa dışı varlıkları teminat olarak gösteremeyen, söz konusu varlıkları -kredi kullanarak satın almak mümkün olmadığı için- kolaylıkla elden çıkaramayan, sırf kayıt dışı olduğu için kendi ad ve markası altında mümesillikler vs. açamayan ve dolayısıyla işini istediği ölçekte büyütemeyen, hepsinden de öte kayıt dışında olmanın verdiği psikolojik sıkıntı ve stresten hiç de mutlu olmayan birçok işletme ve varlık sahibinin; adil bir vergilendirme sistemi içerisinde bu özellikteki ticari faaliyetlerini ve varlıklarını kayıt altına aldırmak isteyeceği gerçeği karşısında şaşırmamak gerekir.

    Burada kritik olan iki husus vardır. Öncelikle bu her yönüyle bir devlet ya da en azından hükümet projesi olmak durumundadır. Dolayısıyla sadece kayıt dışındakilere değil tüm topluma kayıt altına geçmenin kazanımlarının çok açık bir biçimde anlatılması gerekmektedir. Projenin bu aşamasının başarılı olabilmesi için dikkat edilmesi gereken diğer önemli husus ise devleti neredeyse işletmenin ortağı durumuna getirecek çeşit ve oranda vergiler tesis edilmemesi; bunun yerine adil bir vergilendirme sistemi oluşturulmasıdır. Aksi durumda kayıt altına giren işletme ve varlıkların bir şekilde yeniden kayıt dışına çıkmaları her zaman mümkündür.

    Sonuç olarak, farklı ihtiyaçları karşılamak için farklı şekillerde oluşmuş ve kayıt dışı ekonominin “yasal” çerçevesini oluşturan ve esasında konusu olan “şey”i mikro ölçekte meşrulaştıran tüm bu toplumsal sözleşmeleri bir araya getirmek ve tek bir mülkiyet sistemi içine yerleştirmek başarının olmazsa olmaz koşuludur. Bunu yaparken de yukarıdan aşağıya (mevcut resmi mülkiyet sisteminden toplumsal sözleşmelere) ve aşağıdan yukarıya (kaynağını ihtiyaçlardan ve sosyal davranışlardan alan toplumsal sözleşmelerden mevcut resmi mülkiyet sistemine) doğru etkileşimin kaçınılmaz olduğu; öte taraftan böylesine iddialı bir projenin çok kararlı ve güçlü bir siyasi irade gerektirdiği izahtan vareste bir husustur.
  • "...kendini bulan insan insanın, bu dünyada kaybedecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir defa kendi içindeki insanı anlamış insan, bütün insanları anlar." 

    Stefan Zweig'ı onun cümleleriyle anlat deseler, sanırım Olağanüstü Bir Gece adlı öyküsünün bu son cümlelerini kullanırdım.

    Çünkü Zweig'in derdi insanları tanımak. Daha doğrusu insanlığı anlamak, bilmek, çözmek. Bir yerlerde "insanlığı anlamak için insanları tanımak gerekir" anlamına gelen bir sözünü okuduğumu hatırlıyorum. Zweig bu tanıma işini de insanın iç dünyasını anlatarak yapıyor. Nihayet, Balzac, Dickens, Dostoyevski'den, Hölderlin, Kleist, Nietzsche'ye; Marie Antoinette'den Fouche ve Stendhal'a daha bir çok ünlü figürün biyografisini yazması da, çokça bundan olsa gerek.

    Gelelim öykümüze.

    İstediği her şeye kolaylıkla erişme lüksüne sahip (tam da bu nedenle heyecanını kaybetmiş) bekar ve genç bir adamın başına, bir gün hiç beklemediği bir şey gelir. Kendisine yabancı ve kendince "yüz kızartıcı" bu yeni ve olağanüstü durum, yitirdiği heyecanını yeniden kazanmasını sağlar. O artık mutlu bir adamdır. 

    Kimbilir belki de bu kısacık kitap, okuyan herkese, aslında insanın kolaylıkla mutlu olup öyle kalabileceğine dair; belki mütevazi belki kocaman bir ipucu verebilir. Bence okuyun. İyi gelecek.
  • Mithat Bülent Özmen
    Mithat Bülent Özmen Erişim İmkanı Sınırlı Hanehalklarının Barınma Amaçlı Konut Edinmesine Yönelik Finansal Model Önerisi'yi inceledi.
    Ön notta yer alan kendi ifadelerimi buraya alıntılayayım. Fikir verecektir.

    "Günün sonunda akademik yayın. Ciddi. Ağırbaşlı. Epeyce de sıkıcı. 

    Ama benim için çok satan roman tadında. 

    İlk göz ağrım sonuçta. 

    Biraz tabi kendimce önemsiyorum da. 

    Önemsiyorum çünkü, 

    - karınca kararınca bilimsel bir temele oturan, 

    - istatistiki sonuçlara dayanan, 

    - hesap, kitap, matematik barındıran; 

    ama bunların ötesinde, 

    - koca bir ömrü "ailecek başımızı sokacak bize ait bir evimiz olamayacak" kabullenişiyle geçiren dar gelirli hanehalkları için; Susan George'dan da esinlenerek, "başka bir dünya mümkün! Eğer..." iddiasında bir çalışma söz konusu olan.

    Kitabın ortaya koyduğu temel yaklaşımın, pratik hayat içinde uygulama imkanı bulmasını hep ümit edeceğim; ancak bu alanda akademik çalışma yapacaklar için kaynak kitap olması da bir o kadar umut verici olacak."
  • TARİHSEL ARKA PLAN

    - MÖ 5000-4000 yılları arasında Sümerler ve Sâmi kökenli halklarla birlikte Mezopotamya uygarlığı şekillenmeye başlar.

    - MÖ 3000' yaklaşırken Sümerler, insanlığa yazıyı armağan eder. 

    - Tam da bu dönemde (MÖ 3000) ilk Sümer yerleşimlerinden olan Uruk kentinin kralı Gılgamış tarih sahnesine çıkar. 

    - Tabi "ölümsüz yaşam"ın peşinde koşmuş, hatta bir ara ölümsüzlük otunu ele geçirmiş "üçte ikisi Tanrı, üçte biri insan etinden" Uruk Kralı Gılgamış da olsa söz konusu olan; vakti gelince bu dünyadan o da göçüp gider.

    - Yıllar on yılları, on yıllar yüz yılları ve hatta bin yılları kovalar. Gılgamış evsanevi bir kimliğe bürünür; ona dair hikayeler yazıya dökülür, tabletlere geçirilir. 

    - Ve nihayet Asurlular (Büyük Sargon'u anmadan olmaz), Babiller (Hammurabi'yi anmadan olmaz), Persler (Serhas'ı anmadan olmaz), Selefkiler (Büyük İskender'i anmadan olmaz) Mezopotamya'da hüküm sürer, hüküm bozar ya da hüküm yerken; MÖ 250'ye doğru geldiğimizde, Gılgamış efsanesi bugün bilinen son halini alır.

    DESTAN

    Hikayeyi anlatmayayım tabi. Zaten bilmeyen yoktur. Gılgamış'tan, Enkidu'dan, adı akılda kalması zor da olsa aslında hepimizin bir yerden tanıdığı ve bildiği Ut-Napiştim'den öyle ya da böyle hepimiz haberdarızdır. 

    Ama yine de, insanoğlunun muhtemel ilk yazınsal destanını bir kere okuyup, sonra kitaplıkta bir yerlerde bırakmak haksızlık olurdu. 

    Çünkü Gılgamış Destanı, insanoğlunun belki en eski, en kadim sorusunu; bunca akıcı, bunca soluksuz okunacak bir dil eşliğinde sadece sormakla kalmıyor; buna bir cevap da buluyor. 

    Son söz olarak, destanın İş Bankası Kültür Yayınları'ndan Sait Maden çevirisiyle çıkan baskısı; çok arı ve akıcı bir dile sahip. Başlıyorsunuz ve bırakamıyorsunuz. Ta ki ilk sayfada okuduğunuz altı satırın (16-21. satırlar), son sayfadaki son altı satırla aynı olduğunu fark edene kadar (332-337. satırlar).
Mithat Bülent Özmen. Kitap okur..
9 okur puanı
01 Oca 20:05 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 1 kitap

  • Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Yazarlarına göre okudukları

Kütüphanesindekiler 1 kitap

  • Erişim İmkanı Sınırlı Hanehalklarının Barınma Amaçlı Konut Edinmesine Yönelik Finansal Model Önerisi

Beğendiği kitaplar 1 kitap

  • Erişim İmkanı Sınırlı Hanehalklarının Barınma Amaçlı Konut Edinmesine Yönelik Finansal Model Önerisi