Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı, Türk edebiyatının “dokunulmaz” eserlerinden biri olarak anılır. Öyle ki, kitabı beğenmediğini söylemek, bazı çevrelerde edebiyat günahı işlemekle eşdeğer. Ama dürüst olalım, bu roman, gerçekten herkesin yere göğe sığdıramayacağı kadar mı iyi, yoksa biz mi birbirimizi “beğenmek zorundayız” baskısıyla kandırıyoruz?
Askerde okuduğum ve beni en çok yoran kitaplardan biridir. Okuması çok zor bir kitaptı. Özümseyenleri geçtim, bitirebilenin kalçasından öpüleceği kitaptır. Kesinlikle herkesin sevebileceği bir kitap değil. Okurla resmen bilek güreşine giriyor. “Beni bitirebilen zaten elit kulübe girmiştir” diye gizli bir mesajı var sanki. İlk sayfalarda “hadi bakalım” diyorsun, 100. sayfada “ben neye bulaştım” diye sorguluyorsun, 300’den sonra ise Stockholm sendromu başlıyor: Hem bırakmak istiyorsun hem de “buraya kadar geldim, bari bitsin” diyorsun.
Oğuz Atay belli ki “kolay anlaşılmak” gibi bir derdi olmayan bir yazar. Kitap, sayfalarca süren iç monologları, bitmek bilmeyen göndermeleri ve “anlamayan okumasın” tavrıyla, okurla değil kendi zekâsıyla flört ediyor. Evet, bazı cümleler gerçekten edebi açıdan çok iyi. Ama bu, 60 sayfa boyunca noktalama işareti kullanmamak gibi “okurla inatlaşma” hareketlerini affettiriyor mu? Bence hayır. Bir sayfada başladığı konuyu, diğer sayfada başka bir evrene ışınlıyor. İç monologlar, göndermeler, varoluş felsefesi, kimin düşündüğü belli olmayan paragraflar… Hepsi üst üste yığılmış. Okur olarak nefes almak için araya su molası koyasın geliyor. Bir noktadan sonra, “Bu bölüm gerçekten hikâyeye hizmet ediyor mu, yoksa yazar kendi kelime oyunlarına mı kapılmış?” diye sormadan edemiyorsun.
Ve şu “kitabı beğenenler = tutunanlar / beğenmeyenler = tutunamayanlar” muhabbeti yok mu… Tam bir edebiyatçı ego şenliği.