• %66 (375/574)
    ·10/10
    ** Hissedeceğiniz duyguları verdiğim için bir kısmı spoiler olabilir.**
    .
    Tam anlamıyla muhteşemdi. Kitabı birçoğunuzun bildiği üzere Ölüm anlatıyor. Ta kendisi. Ayrıca ona Azrail ismini vermek ya da orak taşıdığını düşünmeniz gibi şeyleri komik buluyor. Bilginize sadece hava soğuk olabildiği için kukuletalı siyah bir pelerin giyiyor. Ama asıl kişiliğine gelebilirsek. Anlatımı çok naif. Sakin, duru ve akıcı sesinin kulaklarınızdan yeterince soğuk bir şekilde geçtiğini hissedebiliyorsunuz. Ayrıca şakacı bir tarafı da var. Dünya'dan göçen bütün ruhlara tanık olmuş (bizzat ruhları taşımış) olan biri ne kadar şakacı olabilirse tabii. Kitabın konusuna oldukça girmemeye çalışıyorum çünkü: 'Gizem yaratmaya çalışmayan' anlatıcımız kitabın sonunu, ikinci yarısından itibaren arada cümlelerine karıştırıyor. Hayır, gerçekten gizem yaratmıyor. Öyle değilmiş gibi gözükmesini istediğim için tırnağa almadım. Sadece bazen spoiler veren bir arkadaş gibi hissettirdiğini siz de takdir edersiniz. Her neyse. Ayrıca anlatıcımızın bu huyu sayesinde hüngür hüngür ağlayabileceğiniz 4-5 sayfaya, ara ara ama 150 sayfa ağlıyorsunuz. Kitabın neredeyse yarısını sonrasında olacaklara üzülerek ve Şuan'ın tadını daha da iyi çıkararak okudum. Ve bu, başka kitaplarda bulamayacağınız güzel gir şeydi.
    .
    Kitabın Konusu:
    Anlayacağınız üzere Kitap çalan bir baş karakterimiz var. Ama konu 2. Dünya Savaşı ve yakılan kitaplar olunca o kadar da yasa dışı gelmiyor kulağa. Emin olun, şuan geliyorsa bile ilerde gelmeyecek. Kitap hırsızımızın annesi onu ve kardeşini onlarla daha iyi ilgilenmesi için Himmel Sokağı 31'deki Hubermann'lara vermek üzere trene biniyor. En azından Liesel ve annesi yolculuğu tamamlıyor. Ama emin olun erkek kardeşi 'anlatıcımızın' kollarında uzaklaşmış olsa bile, bu onu -Liesel'in hayal gücü sağ olsun- son görüşümüz olmayacak. Ayrıca Liesel'in yolda kardeşini gömdükleri yerdeki Mezar Kazıcısına ait kitabın, çaldığı ilk kitap olduğu ama son olmayacağını size söylemeliyim. Hubermann'lara gelirsek. 2 çocuğu da evlerinden uzakta yaşayan karı koca. Hans Hubermann ve Rosa Hubermann. Hans kesinlikle çocukların dilinden anlıyor, Liesel'i arabadan çıkarabilmiş tek kişi (gözyaşlarınızı akordeonuna saklayın). Rosa Hubermann ise ilk görünüşte sert ve soğuk görünse de... emin olun onun kağıt gibi dudaklarının horlamasının ortasında kalmış gibi açık oluşuna ve yanmış tahta kaşıklarına çok fazla ağlayacaksınız. Hans'ın ilgili biri olduğunu anlayabilmişsinizdir. Çoğunlukla Liesel'e karşı. Kızın elinde Mezar Kazıcısının kitabını gördüğünde, ikisinin sırrı olabileceğini söylemekle kalmayıp bodrumda ona okumayı öğretmiştir. Kendisinin bile yarım yamalak olan okumasıyla bunun zor olduğunu anlamalısınız. Ayrıca evin bodrumuna eklenmiş yeni bir aile üyesi olan Max'in gelişiyle ("Hans Hubermann? Hala akordeon çalıyor musunuz?") bodrumdaki okuma arkadaşları artmıştı. Neredeyse unutuyordum. Yahudi olan Max'in biri tarafından bulunması takdirde, Heil Hitler selamı onları kurtarmaya yetmeyecek. Yasadışı bir kişinin bodrumunuzda olması hiç bu kadar mutluluk verici olamaz. Küçük kızdan gökyüzü raporu alıyordu. Ne de olsa yaklaşık 2 yıldır gökyüzünü görmüyordu. Unutmadan. Bir de limon sarısı saçlı çocuğumuz var. Ve emin olun istediği öpücüğü birkaç yıl sonra alacak. Şartlar nasıl olursa olsun. Rudy Steiner, Jesse Owens olmayı hissettirebilecek çocuk. Führer'den nefret ettiğini de unutmayalım. Ve de Ilsa, o kadının yüreğindeki kitap sevgisi sadece okumaktan oluşmuyor. Sizi okurken ya da parmağınızın arkasına kitaplara sürdüğünüzde çıkan sesi dinlerken, saatlerce sıkılmadan oturduğu yumuşak koltuktan izleyebilir. Karakterleri benim gözümden tanıdınız. Sıra kendi merceğinizde. Apayrı ruhlarla karşılaşmaya hazır olun. Ne de olsa "Kelimeler çok ağır," (sayfa 549)
  • Ermeniler, tehcir olayını öne çıkararak, Türklerin kendilerine I. Dünya Savaşı yıllarında soykırım yaptığını iddia etmektedirler. Gerçekte ise tehcirden de evvel, 20. yy.ın ilk soykırımına maruz kalan Türklerdir; bu soykırımı yapanlar ise Ermenilerdir. Bu araştırmada Ermenilerin ileri sürdükleri iddialar, delilleriyle çürütülmüş ve tarihsel – sosyolojik gerçeklik ortaya konulmuştur.
  • Kaan
    Kaan Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu'yu inceledi.
    750 syf.
    Andrew Mango'nun bu eserini, Atatürk'ün hayatıyla ilgili en başarılı biyografilerden biri olarak duymuştum. Ben bir 'en' belirleyecek kadar biyografi okumadım ama oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Bunda baş etken yazarın son derece objektif yaklaşımıdır. Kitabin her yerinde yazarın bir bilim insanı yaklaşımıyla konuyu ele aldığını görebiliyoruz. Buna ek olarak tabiki kendi yorumları ve analizleri de vardır. Ben yazarın bu yorum ve analizlerini beğendim; büyük ölçüde de kendisine katıldım okurken. Atatürk'le ilgili özellikle yabancı birinin bakış açısını okumak istiyorsanız direkt bu kitabı tercih edebilirsiniz diyebilirim.

    Kitaba gelecek olursak yazar, girişte Osmanlı Devlet ve toplumunun halini ortaya koyarak başlamış. Bunu özet şeklinde yapmıştır. Burada özellikle gayrimüslim ve Müslüman halkın durumlarının karşılaştırılması önemlidir. Devletin Batıdaki gelişmeleri takip etmemesi, kendi içinde bilimsel ve felsefi gelişim saglamamasi, giderek dinin devlet üzerindeki etkisinin artması, bu iki halkın ekonomideki ve sosyal hayattaki konumları gibi nedenlerden dolayı gayri müslim halkın özellikle ekonomik ve kültürel durumu Müslümanlardan daha iyi bir hale gelmiştir. Bunlarla birlikte dünyaya hükmeden bir imparatorluk ve dünyanın en üst kültürel gücü olmaktan üst üste yenilgiler alan hasta adam haline geliş ve kültürde, fende ve her türlü gelişimde geri kalmış hale gelmenin ezikliginin de etkisiyle Müslüman halkta devletin son zamanlarinda, gayrimuslimlere karşı düşmanlık duyguları artmaya başlıyor. Gayrimuslimlerin bir kısmı özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde rahat bir yaşamları vardır; daha kirsaldaki azınlıklar ise Fransız devriminden yayılan milliyetcilik akimlariyla ve Osmanlının içinde ikinci sınıf vatandaş olmak istememeleri, reform vaatlerinin de etkili olmamasi gibi etmenlerle ayrılmak için büyük devletlere yakinlasmaktadirlar. Bu noktada yazarın şu sözleri durumu özetler niteliktedir:

    "Müslümanların beynini kemiren soru, ülkenin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği değil, kendilerinin bu ülke içinde yaşamlarını sürdürüp sürdüremeyecekleridir."

    Büyük Savaşta Osmanlı mağlup olur. Ama Çanakkale'de M. Kemal'in yıldızı parlar. İmzalanan ateşkesten sonra İstanbul'da önemli makamlara gelerek bir kurtuluş çareleri bulunabilir mi fikri çerçevesinde bir süre arayışta geçer ama bir yandan da yakın arkadaşlarıyla Anadolu'ya geçmenin ve oradan bir hareket düzenlemenin planları yapılır. En sonunda üst düzey yetkilerle Samsun'a ayak basarak Kurtuluş Savaşı'nı başlatır. Onun savaş boyunca temel stratejisi "düşmanı bölmek yabancı dostlar edinmek" olmuştur. Yani önce politikacı sonra asker olmak durumundaydi. Her ne kadar meclisteki çoğu insan ısrarla onun hep ordunun başında olması gerektiğini düşünseler de... Meşhur bir söz vardır "Savaşta her şey mübahtır," diye ve Muhammed'in sözü "Savaş hiledir," diye; M.Kemal de savaş boyu hem yabancı güçlere karşı hem de kendi halkına, destekcilerine ve muhaliflerine karşı bu iki sözün doğrultusunda hareket etmiştir diyebiliriz. Buna birkaç örnek verelim: Atatürk'ün sanırım dini siyasette kullandığı tek zaman İstiklal Savaşı yıllarıdır. Meclisi cuma günü açıyor. Açılmadan evvel camiye gidiliyor, peygamberin sancağını tutan hocaların arkasında yürünüyor, kurbanlar kesiliyor ve bunların yurdun her yanında yapılması isteniyor. Ayrıca İstanbul Hükümetinde Şeyhülislamin İstiklal Savaşını yapan kadro hakkında çıkardığı bunlar kafirdir, katli vaciptir fetvasına karşılık Ankara'da Börekçi önderliğindeki hocaların karşı fetvasindan faydalaniliyor. Benzer şekilde M.Kemal konuşmalarında dine olumlu vurgular yapıyor. Bu tavrı 1924'e kadar devam edecek. Burada bir dipnot olsun; M.Kemal, Çanakkale Savaşı sırasında yazdığı mektuplarda askerlerinin manevi gücünü artıran dinsel inançlarından bahseder. Bir başka mektupta da Nuri(Conker)'ye verdiği bir cezadan bahsederken cennet konusunda espri yaptığı görülür(-Corinne'e yine şaka yaptı: "Allahtan cennette kendisi(Nuri) için yapılan, fakat henüz inşa halinde bulunan köşk temennisiyle bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak verdi"-)
    Diğer bir örnek; askeri ve mali yardım için Sovyetlerle ilişki kuruluyor. Bu esnada mecliste komünizm yanlısı bir kesim oluşuyor ve savaş sırasında hemen komünizme geçilmesi isteniyor. Çerkes Ethem gibi başıbozuk ama o sıralar askeri güç konusunda önemli olan bir kesim de bu gorustedir. Başlarda M.Kemal de buna ses çıkarmıyor hatta bu görüşte olan Ali Fuat'a bir mesajında "Yoldaş" diye de sesleniyor. Sovyetlerle sıkı ilişki kuruluyor lakin her zaman bu ilişki bir mesafede oluyor, yani M.Kemal, Sovyetlerin fikir ihracına mani oluyor. Nitekim dengeler değişirken mecliste, komünist kesimden birtakım isimler denize atılıyor. Çerkes Ethem tehlikesi de hallediliyor. İngilizleri yalnız bırakmak için Fransizlarla anlaşma yolları her fırsatta aranıyor. Bunun gibi bir sürü örnek verilebilir. Savaş sırasında M.Kemal düşmanın verdiği fırsatlardan da en iyi şekilde faydalanmasini biliyor. Bu konuda en önemli iki örnek; Yunanlilarin İzmir'i işgali (M.Kemal 1924'te "Ahmak düşman buraya gelmeseydi belki bütün memleket gaflette puyan kalırdı") ve İtilaf güçlerinin resmi olarak İstanbul'u işgali ve akabinde Meclisi Mebusan'ı basmalari. M.Kemal ilk hata sayesinde halkın bilinçlendirilmesini sağladı. İkinci hata ile de meşru siyasi ve askeri gücün Ankara olduğunu kabul ettirdi.

    Düşman kovulup yurt kurtarildiktan sonra ise M.Kemal kültür devrimine başlıyor. Öncelikle 1922'de Saltanat kaldırılmışti. 1923'te Cumhuriyet ilan ediliyor. Bundan kendilerini haberdar etmediği için birtakım arkadaşlarının tepkisini çekiyor. Ayrıca bu arkadaşları savaş boyu da onun liderliğini kabul etseler de ilerisi için onun hedefleri konusunda endişe duymuslardi. Şimdi de bir savaş kahramanı, yurdu kurtaran unvanlarin verdiği güçle otoriter tek güç olmasının, ve hedeflerini yapmasının önünde hiçbir engel kalmadigindan dolayi daha çok endişe duymaya başladılar. Saltanat tepki çekmeden kaldırılmıştı lakin 1924'te hilafetin kaldırılması tepki çekti. Öyle ki muhaliflerden ülkenin başına halife geçmeli diyenler bile çıkmış. Yani herkes hilafetin kaldirilmasindan yana değildi. Lakin kaldırıldı. Bunla beraber artık muhaliflerin endişeleri din konusunda yapılacaklara geldi. M.Kemal 1922-23'lerde İslam dinini de tasarılarına koymaya cabaliyordu diyor yazar ve onun konusmalarindan birkaç örnek veriyor: "Dinsiz kimse olmaz. Bu genelleme içinde şu din veya bu din demek doğru değildir," "İslam ise bütün dinlerin en olgunu, en mantıklısıdır ve bilgi peşinde koşanların davranış biçimini saptar," Balıkesir'de vaaz verirken "Allah birdir, şanı büyüktür," diye başlayıp çağdaş islamcilarin görüşlerini aktardı: camilerin işlevi ve Türkçenin dinde öneminin artırılması vs. Askerliği sırasında dinin, halkı üzerindeki gücünü görmüştü. Savaşta bunun çokça faydasını görmüştü. Bu güç, devrimleri sırasında yani savaştan sonra da işe yarayabilir miydi; daha önemlisi İslam ile bilim(kendi hedeflerindeki ülke) bütünleşebilir miydi? Savaştan sonra da bu nedenle bir süre buna çabaladı ama bundan vazgectigi görülebiliyor. Karabekir, M.Kemal'in halife olamayacağını anlayınca bundan vazgectigini söylemiş ama yazar buna katılmıyor; vazgecmesinin nedeni "dini duyguların, projesinin gerçekleşmesini engellediğine karar vermesi" diyor. Nitekim 1924'ten sonra onun yayınlanmasını desteklediği kitaplar materyalist ve determinist ideolojileri destekleyen kitaplar olduğu, M.Kemal'in dine açıktan olumlu vurgularinin bittiğini ve akabinde de 1928'te İslam'da reform fikrinin tamamen rafa kalktığını ifade etmiş. Zaten Atatürk'ün çevresindekilerde hakim olan görüşün, "İslam'da yapılacak bir reformun, kuru bir dalı aşılamak kadar yararsiz olduğu yönündeydi," olduğu belirtilmiş.

    M.Kemal her ne kadar yurdu kurtaran savaş kahramanı itibari olsa da yapmak istediklerini rahat bir şekilde yapamiyordu. Özellikle muhaliflerin artması ciddi sorundu. Açıkçası muhaliflerin hayatı, dünyayı ve halkı M.Kemal gibi goremedikleri çok bellidir. Bir örnek sadece, M.Kemal laikliği getirmek istiyor ama muhalifler daha ılımlı bir çalışma olmasını, M. Kemal kadınlara özgürlük istiyor ve bunun için medeni kanunda keskin değişim planlıyor, muhalifler ılımlı, ve dine de yer açılmasını istiyor. Muhaliflerin aslında ne istediği ve istediklerinin de gerçek düzlemde bir karşılığı olduğu belli degil; aslında belli, gerçek düzlemde bir karşılığı yok. Dine yer açılsın diyorsan; İslam'daki hukuk geçerli olacaksa kadın özgür olamaz. Kadına vereceğin her özgürlüğe karşı şiddetli bir ses çıkar ve ileride de mutlak bu özgürlük elinden alınabilir. Yani bir kültür devrimi için minnosluk, ılımlı, şirin pozlar değil M.Kemal'inki gibi keskin ve kararlı bir tavır ve planin uygulanmasi gerekir. Yazarin bu konuya örnek olacak bir analizi vardir; "Atatürk ile yurtiçinde kendisine muhalif olanlar arasındaki en temel fark, onun dış dünyadan korkmamasina karşın otekilerin korkmasiydi,". M.Kemal, bu gerçekçilikten uzak aşırı romantik ve dogmatik fikirlere sahip insanların arasında yalnizdi ve halkını ve ülkesini uygar yapabilmenin tek yolunun kendisinden geçtiğine inanmışti. Bunun için de daha güçlü olmalıydı ama bu güç istemi amaç değil aracti. İşte buna giden yolda iki önemli olay etkili oldu. Bunlardan biri Şeyh Sait isyanı ve akabinde çıkarılan Takdiri sükun kanunu diğeri de izmir suikastıdır. M.Kemal daha otoriter konuma yükseldi ve devrimler de hızlandı.

    Ancak M.Kemal'in idealinde bir diktatörlük yoktu. Halkına bir diktatörlük yapısı bırakmak istemiyordu. Bırakmak istediği ileride demokrasiye dönüşebilecek bir düzendi. Ancak demokrasi için şartlar uygun değildi. Nitekim iki dünya savaşı arasında uygar dünyada bile demokrasilerin düştüğü durum ortadayken Atatürk'ten o yıllarda şu anki gibi Parlamenter demokratik bir yapı getirmesini beklemek ultra polyyanacilik olacaktır. Bırak 1920-30'lu yılları 2020'ye gelmişken kimi ülkeler kendi elleriyle parlamenter demokrasilerini mahvettiler. Yazar da bu konuda şu sözü ediyor; "Atatürk ardında bir diktatörlük değil, bir demokrasi yapısı bırakmıştı." Ülkesine komünizm, faşizmin girmesine mani oldu. Yönetiminde tek bir defa borç alarak büyük bir ekonomik ve sosyal gelişim sağladı. İslam birliği veya Turk birliği gibi hayallere kapılıp ülkesini Enver gibiler gibi maceralara sürüklemedi. Kadınların özgür ve uygar dünyaya uygun bir konuma gelmesini sağladı. Yazarın da dediği gibi "İslamiyet medeni kanuna hukmettikce, tam eşitlik olanaksizdi ve kadın özgürlüğünde herhangi bir ilerlemeye karşı cikilabilir ve tam tersine cevrilebilirdi. TÜRK KADINI ELDE ETTİKLERİ HAKLARI ATATÜRK'E BORÇLUDUR." Atatürk merkeze laikliği koyduğu bir kültür devrimi yaptı. "Ülkesini tamamen bağımsız, uygar ülkeler topluluğunda saygın bir üye yapma amacını gerceklestirdi" ama devrimleri yurdun her yanına, her kesime ulaşmadı. Erken ölümü, ardından gelenlerin ABD'ye yanaşmakta aşırıya giderek Soğuk Savaş'ta ABD idealleri için pompalanan dini politikalara kendilerini kaptirdilar. Komünizm yuvası diye köy enstituleri önce islevsizlestirildi, sonra kapatildi; yerlerine imam hatipler açıldı. İhtiyaçtan fazla camiler yapıldı, ilahiyat fakülteleri açıldı sürekli, Diyanet İşleri kuruluş amacından sapti ve başta ayrılan bütçeden çok daha fazlasını almaya başladı; aydın din adamı değil yobaz din adamları yetistirildi. Kapatılan tarikatlar açıldı, ortalıkta yedi yaşındaki kızla evlenilmedi diye deprem oluyor; zina olduğu için başımıza bela geliyor, kadınlara ... km uzağa kendisi gitmemeli, laiklik şeytan işidir, dine göre yonetilmeliyiz, diyen hocalar, insanlar türedi. Ve bunlar ilk tavizle başladı. Sanildi ki Atatürk'ün laik merkezli kültür devriminde dine de yer açılabilir. Ancak siyasal islama elini veren kolunu kaptırir. Bazı ülkeler şu an başka yerlerini de kaptirdi ama kimilerinin hala bundan haberi yok. Bazen dışarıdan bakan bir insan çok daha iyi görüyor ve analiz edebiliyor. Yazardan bir pasajı aynen aktaracagim. Oldukça haklı ve doğru bir analiz, tespit: "Mantık açısından bakınca Fransız laisizmi Müslüman bir topluma uygulanamazdi. Dinin kişiye özel olduğu ilkesi İslam Tarihi açısından tutarlı değildir. KURAN YALNIZCA AHLAK İLKELERİNİN TOPLAMI DEĞİL, AYNI ZAMANDA HZ.MUHAMMED'IN YARATTIĞI DEVLETİN MEDENİ HUKUKU VE CEZA HUKUKUYLA ANAYASASIDIR. KURANLA BİRLİKTE PEYGAMBERİN SÖZ VE EYLEMLERİ(SUNNETI), TOPLUMSAL VE BİREYSEL DAVRANIŞ BİÇİMLERİNİN AYRINTILARINI AÇIKLAYARAK MÜSLÜMANLIĞIN TEMELİNİ OLUŞTURUR. Açık kafalı din düşünürleri kutsal yasaları farklı yorumlayabilir ve açıklayabilir ama bunların gecerliligini yadsimak, bir Müslüman için devrimci bir harekettir. Atatürk, 1924 yılında hilafeti kaldirdiktan sonra işte bunu yaptı." Ve peşine yazar şunu ekler; "Falih Rıfkı Atay, Kemalizmi İslamiyetin reformu olarak tanımlarken, dinin ibadet kuralları dışındaki bütün kurallarını iptal eden bir reform olduğunu söylemişti." Şu an da zaten Türkiye'deki müslümanların çoğunluğu bu doğrultuda bir Müslümanlık yaşar. Yani Atatürk, bir zamana kadar dinle yapmak istediklerini uyusturabilecegini düşünüyordu. Ancak bir yerden sonra bunun mümkün olmadığını anladı ve dini bir kenara koydu. Yoluna öyle devam etti. Nitekim 1928'de yabancı bir yazarın (çünkü eleştirel kitapları ancak yabancı yazarlar yazabiliyor) islam tarihi kitaplarını okuyor ve özellikle 'cariye' ve 'beni kureyza katliamı' gibi noktaların altını çiziyor, notlar alıyor. Buna benzer şekilde (ama bunu ne zaman okumuş bilmiyorum) 'Allahın mevcudiyeti inkar edilebilir mi?' adlı Türkçe bir inceleme/kitap da okuyor ve bu kitap konusunda "Din düşünürleri kurallarını güçlendirmek için bilim ve felsefeyi birbirine karıştırmak konusunda ellerinden geleni yapmışlar," notunu düşüyor. Bir zamana kadar 'gerçek islam bu değil," şeklinde de düşünmüş ancak sonradan fikri değişmiş de olabilir. Ancak nihayetinde vardığı yol, devlet işlerinden dini tamamen çıkarmak, buna ek olarak halkın dinin kaynaklarına bizzat ulasabilmesi için kuran ve hadisleri Türkçe'ye çevirmek; Islamı ibadetleri edilen ve kişinin salt vicdanına ve özel hayatına bırakılan hale getirmek oluyor. Türkçe çeviri ve türkçe ezan vs konusunda Atatürk, İslam'ı olabildiğince Turksellestirmeye çalışmış olması da muhtemeldir. Ayrıca Atatürk'ün kendi kişisel olarak vardığı noktada da benim görüşüm ki yazar da aynı görüşte; dinden uzaklaştıgi ve çıktığı yönündedir. Bu konuya örnek olarak birçok sözü vs verilebilir. Ancak bunu dememin nedeni salt bir sözü değil, onun sözlerini, yaptıklarını kronolojik olarak izledigimde bunu görüyorum. Ama illa örnek verilecekse; Atatürk'ün evrim hakkında da çokça kitap okuduğu bilinir, bunlara aldığı notlarda olsun başka çalışmalarındaki açıklamaları olsun(Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitapta, "Her durumda, hayata, herhangi bir tabiat harici etkenin müdahalesi olmaksizin, dünya üzerinde tabii ve zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek gerekir") hayatı, insanın ve dinin oluşumunu evrimsel ve salt doğa içinde kalarak açıkladığı görülür. Keza parti programı için sarfettigi sözler ki hayatının sonlarina aittir; "Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardir. Fakat, bu prensipler, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalidir. Biz ilhamlarimizi gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz." Kendi kaleme aldığı medeni bilgiler kitabının İslam ve Muhammed'le ilgili kısımları olsun ve 1928'de Grace Ellison'in 1926-27 yıllarında Atatürk'ün kendisine söylediği sözlerini aktardığı pasaj olsun ("Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasini istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar, zayıf yöneticilerdir; adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini, ve bilimin ogretilerini öğreneceklerdir. Batıl inançlardan vazgecmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol acmalidir") gerekse dönemin ABD elçisine gizli kalması şartıyla söylediği sözleri olsun; birçok örnek verebilir. Ama dedigim gibi salt bir sözünden değil sözlerinin, hayatını, işlerini kronolojik olarak analiz edince bu sonuca varıyorum. Nihayetinde onun şahsi inancı ve onun vicdanına kalmış bir durumdur. Bunları belirtmemin nedenleri; kitapta yazar sık sık bu konuya deginmistir ve nihayetinde ben de bu kitabı inceliyorum; konuyla ilgili kendi fikrimi beyan etmek istemem ve adamı zorlaya zorlaya yedi yaşında hafizdi, on iki yaşında hacıydı gibi absürd sözlerle ve kutsal metinlere yapilagelen orda onu demek istemiyorculugu adamın kendisinin cekinmeden söylediği sözlere de uygulamaları ve sonuçta da (bence) tarihi bir hata(kimilerinki bilerek çarpitma) yapılıyor olmasıdir. Bu çabaların iki nedeni var: Bir kesim onu dinsel inancıyla halkın gözünden düşürmeye, hatta Deccal diye göstermeye çalışması; diğer kesim ise bunlara bir yanıt olarak onu ekstra dindar(bir dine mensup vs) göstererek halkın ondan sogumamasina calismalaridir. Bir kesim de gerçekten onunla ilgili dindar diye de düşünüyorlardir, bu da normaldir; bir sözüm yok. Lakin Atatürk bu halk için hem askeri hem kültürel, ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal yönde bu kadar önemli işler yapmışken, onu yeniden dünya saygı gören bir konuma taşımışken ve asirlardir üzerinde taşıdığı ezikligi ve ölü toprağını, cehaleti üzerinden atmasını saglamisken onu sevmenin ve daha önemlisi ona saygı göstermenin kilit noktası, şartı onun dinsel inancı ve bu konulardaki şahsi fikirleri olmamalıdır. Şu eleştiri gelebilir bana da; sen dine inanmiyorsun ondan dolayi onu zorla böyle gösteriyor veya niteliyorsun; ben açıkçası kısa bir zaman dışında dine mensupken de onun bir dine inandığını düşünmüyordum şimdi de düşünmüyorum. Yaniliyorsam da ve bir zaman makinesi olsa da gitsem sorsam ve ben Müslümanım veya başka bir dine mensubum dese de benim ona sevgi, saygı veya ona bakışımda bir değişim olmaz.

    Bu noktada yani iki farklı yaklaşımın neden onun şahsi özellikleri üzerinden tartışmaya girdiginin nedenini söylemek gerekiyor. Yazarın çok iyi açıkladığı gibi, Türkiye'deki devrimler Atatürk'le yani kişiyle bütünleşmiştir. Haliyle de devrimlerden yana olanlar ile olmayanlar da tartışmayı onun şahsı üzerinden yapabiliyorlar.

    Şahsi özellikleri demişken de Atatürk; hayvan ve doğa sevgisi yüksek bir insandır. Çocukları çok seven, kadınlara çok değer veren bir yapıya sahiptir, kadınlar konusunda utangaç olduğu da belirtilmiş. Buna karşın aşk hayatında mutlu olduğu soylenilemez. Zaten buna da ne kadar zamanı oldu ki. Bir çocuğunun olmaması ve başka nedenler, kendisini halkının babası olarak görmesine neden olmuş olabilir. Tartışmayı ve kendi görüşünü mantık düzleminde diğerlerine kabul ettirmeyi seven biridir. Düzeni seven ve bu yönde sert de olabilen biridir. Yönünü uygarlığa, bilime, fene ve bu yönde olduğunu gördüğü Batıya dönen ama bunu yaparken hiç sorgulamadan ne varsa alayım mantığında davranmayan biridir. Bu parafı konuyla ilgili yazarın iki pasajini alintilayarak bitirecegim:
    "Atatürk yetenekli bir komutan, kurnaz bir politikacı ve son derece gerçekçi bir devlet adamiydi. Hepsinden öte, Aydınlanma çağının bir insanıydi. Ve Aydinlanmayi yaratanlar evliyalar değildi," ve "Atatürk'ün verdiği mesaj, Doğu ile Batının evrensel laik değerler ve karşılıklı saygı temelinde bir araya gelebileceği, milliyetcilikle barışın uyumlu olabileceği, insan aklının yaşamdaki tek gerçek rehber olduğudur. Bu iyimser bir mesajdir ve geçerliliği her zaman kuşkulu olacaktir. Ama saygı gösterilmesi gerekilen bir ilkedir."

    Bir önceki parafla ilgili bir şey daha Atatürk bir Türk milliyetçisidir. Bunu yeni bir parafta yazmamin nedeni, bunun peşine hemen Dersim olayları ve Kürtlere yönelik uygulanan şeyler gelmesidir ve bunlara da yeni bir parafta deginmenin daha mantıklı olmasıdır. Atatürk olsun ve o devrin insanları olsun etkilendikleri yer Fransız aydınlanmasidir. Keza Atatürk'ün etkilendiği bir isim olan Namık Kemal'in 1878'de "Ülkemizde Türkçe dışındaki bütün dilleri yok etmeye çalışmalıyız... Ulusal birliğe karşı dil belki de dinden daha sağlam bir engel oluşturur," sözleri verilmiş. Sonuçta;
    Atatürk de çevresindekilerin de tahayyullerindeki devlet yapısı; tek dili olan tek bir ulustan oluşan üniter bir devlettir. Etnik kimliklerin/gecmislerin özel hayata itilmesi istenir. Atatürk'ün savaş sırasında Kürtlere özerklik sözü verdiği ve bu esnadaki konusmalarinda Kürtler diye bahsettigi ama hep Türklerle Kürtlerin ayrılamaz kardes oldukları vurgusu yaptığı belirtilmis. Ancak savaştan sonra Atatürk'ün konusmalarinda Kürtlerden açıkça ismen bahsedilmedigi belirtilmiş. Keza uygulanan politikalara kısaca deginilmis. Yazar, "Kürt sorununun sürüp gitmesi, Türk milliyetciliginin Atatürk'ün paylaştığı, ama başlatmadigi hatalı bir yaklaşımın sonucu" olduğunu söylüyor. Özerklik tanimamasinin olası nedenleri olarak; az önce belirtildigi gibi düşünsel yön, Kürtlerin o dönemde kendi aralarında savasmalarinin buna uygun olmayacağı ve çağdaşlaşma yolundaki reformlara mani olabileceği etmenleri verilmiştir. Nihayetinde de Atatürk'ün bu sorunun çözümünü kendinden sonrakilere ve zamana bıraktığı belirtilmis.


    İyi okumalar
  • Truman Doktrin'i ile açılan yarık, Marshall planı ile biraz daha açılacak ve ekonomik bağımsızlığa elveda denilen bu yolda bir adım daha atılmış olacaktı. Aslında 2. Dünya Savaşı sonrası ekonomik çalkantılarla kötü günler geçiren Avrupa ülkelerini şekillendirmek isteyen ABD, bu yardım planına Türkiye'yi dahil etmemişti. Ancak Türk hükümeti buna çok üzülmüş olacak ki kendi başvurusunu kendi yaparak yardım isteğinde bulundu.
  • Günümüzde Atatürk'e yöneltilen eleştiriler üç ana başlık altında toplanıyor: demokratik bir hükümet kurmamak; laiklik politika­sıyla Türk toplumunu bölmek ve yönetenlerle yönetilenleri birbi­rinden ayırmak; etnik farklılıkları sindirmek ve özellikle, geniş yer­li Kürt topluluğunun haklarını yadsımak.

    Birinci eleştiriyi yanıtlamak en kolayıdır. Parlamenter demokra­si, yönetenlerin özgür bir oylama ile seçildiği bir toplum ve devlet yapısı üzerindeki temel noktalarda fikir birliğine varılmasını gerek­tirir. Böyle bir fikir birliğinin yokluğunda, parti politikaları birbiriy­le çelişen etnik, dinsel ve yöresel grupların, aşiretlerin ve kabileIe­rin çatışma alanı biçimini alır. Atatürk'ün döneminde temel nokta­lar üzerinde bir anlaşma yoktu. Dahası, iki dünya savaşı arasında­ki sürede daha zengin ve daha iyi eğitimli toplumlarda bile demok­rasi sürdürülememişti. Atatürk'ün aydın otoriterliği, özgür özel ya­şam biçimleri için yeterli bir boş alan ayırmıştı. Onun yaşadığı yıl­larda bundan fazlası beklenemezdi.

    Atatürk'ün laiklik anlayışını eleştirenler, cumhuriyetin yönetiminde İslam'a da yer vermiş olması gerektiğini öne sürüyorlar. Ama günü­müzde, kısa süre önce yaşanan deneyimler siyasal İslam'ın taleple­rinde kapsayıcı olduğunu gösterdi. Mısır, İslam'ı resmi din kabul et­mekle köktendincilerin terörünü önleyemedi. Elbette Atatürk'ün bir yandan laiklik üzerindeki taleplerini reddederken, örgütlü İslam'a da­ha fazla saygı göstermiş olması gerektiği öne sürülebilir. Din adamla­rına şiddetle karşı olduğu, hocalardan hiç hoşlanmadığı açıkça bilini­yordu. Ama işin içinde duygular olmayınca, bir kültür devrimi de ol­maz. Bir kimsenin Atatürk'ü değerlendirmesi, en nihayetinde, o kim­senin Avrupa'nın Aydınlanma çağında, geniş ölçüde din adamlarına karşı olanların şekillendirdiği çağdaş uygarlığı nasıl değerlendirdiğine bağlıdır. Atatürk de onlar gibi hissediyordu.

    Türkiye'deki Kürtler ve diğer etnik gruplara gelince, Atatürk re­formcu Türk milliyetçileriyle aynı görüşü paylaşıyordu. Gençlik yıl­larinda Mustafa Kemal'e esin kaynağı olan 'özgürlük şairi' Namık Kemal 1878 gibi çok erken bir tarihte, "Ülkemizde Türkçe dışında­ki bütün dileri yok etmeye çalışmalıyız... Ulusal birliğe karşı dil, belki de dinden daha sağlam bir engel oluştunır..." diye yazmıştı. İstiklal Savaşı yıllarında Mustafa Kemal Kürtlerden ayrıca söz et­miş, ama hep kaderleri Türklerden kesinlikle ayrılamayacak 'kar­deşler' olduklarını söylemişti. Genel anlamda, yerel bir kendini­yönetim sistemi içinde Kürtlere özerklik tanıma görüşünü de dile getirmişti. Ama savaş kazanıldıktan sonra 1924 yılında, yeni cumhuriyet anayasası merkezi bir devlet öngörmüş ve her vatandaşın Türkçe konuşması için baskı yapılmaya başlamıştı

    Cumhuriyetin bütün vatandaşlariı Türk olarak görme politika­sı, etnik geçmişleri özel yaşam alanının içine itmeyi başarırken, yalnızca sayılan çok az olan Hıristiyan azınlıklar ve etnik kimlikle­rine sımsıkı baglı kalan milyonlarca Kürt bunun dışında kalmıştı. Kürt sorunun sürüp gitmesi, Türk milliyetçiliginin Atatürk'ün pay­laştıgı, ama başlatmadıgı hatalı bir yaklaşımırun sonucudur. Daha sonraları onun tarih kuramları, özümleme politikasına yapay bir haklılık getirmişti. Belki önce söz verdigi gibi özerklik tanıyabilirdi, ama Kürtler o dönemde (ve hala) kendi aralarında bölündügü ve dış denetimlere gösterdikleri direniş kadar büyük bir hırsla birbir­leriyle savaştıklan için, özerkligin yasa ve düzenle bagdaşabilir olacagı kuşkuludur. Üstelik, çagdaşlaştırma yolundaki reformlann ülkenin dört bir köşesine götürülmesini de muhakkak ki engelle­yebilirdi. Kendisinden önceki Fransız devrimcileri gibi Atatürk de, bir merkezden zorlanan çagdaşlık ile yasa ve düzen sistemini seç­mişti. Yine de nedeni ne olursa olsun, Kürt sorununun çözümünü kendisinden sonra gelenlere bırakmıştır.
  • "Polonya'daki başarımız Batı sınırımızı hemen hemen büsbütün açık bırakmamız sayesinde mümkün olmuştur. Eğer Fransa durumun mantığını kavramış olsaydı ve Almanya'nın Polonya'da harekâta girişmesinden yararlansaydı, Ren'i hiçbir engelle karşılaşmadan geçebilir ve Ruhr bölgesini tehdit edebilirdi. Ruhr ise Almanya'nın savaşı sürdürebilmesi için gereken en önemli etkendi"
  • - Saf ezberleme sistemi öğrenciyi kendisine ezberletilenleri sorgulamaya alıştırmadığı için, öğrenci kendisine verilen ne olursa olsun öğrenecektir. İçinde eleştirel bir tefsir geleneğinin özellikle 4. hicri yüzyıldan sonra hemen hemen hiç kalmadığı islami dinsel eğitim bugünlerde tüm dünyada burada anlatılan durumdadır.
    Türkiye'de ise durum kültürel olarak diğer bazı İslam ülkelerine nazaran daha da sorunludur. Uzun kültürel tarihleri boyunca hiçbir zaman serbest tartışmaya dayalı demokratik bir toplum oluşturmamış olan Türkler, son derece başarılı askeri sistemleri ile büyük ün kazanmışlardır. Bu asker güçle kurulan imparatorluklar gelişmiş bir örgütlenme gerçekleştirememiş ve Osmanlı Devleti dışında pek azı bir yüzyıldan fazla yaşayabilmiş ve kendine has bir uygarlık oluşturabilmiştir. Göçer Türk kültüründe ailede babaya ve orduda komutana kesin itaat, kuşkusuz sabit bir yaşam odağı olmayan toplumun yaşama gücünü arttıran bir faktör olmuştur. Ancak aynı faktör, yerleşmiş düzene geçildikten sonra bilimin uygar toplumlarda insan yaşamına egemen olması oranında Türk toplumunun gelişmesinin önünde giderek büyüyen bir engel oluşturmuştur. Eski Yunan temeline dayanan ve doğa bilimlerinin büyük ölçüde egemen olduğu erken İslam uygarlığının gerileme döneminde İslam kültür çevresi içinde önemli rol oynamaya başlayan Türkler, ne yazık ki kendi göçer geçmişlerinin verdiği otoriteyi sorgulamama özelliğinin mistik İslam düşüncesi tarafından onaylandığını da görmüşlerdir. Hodgson'un deyimiyle şeri'at ile askeri otoritenin bir sentezi olan Osmanlı, işte bu ortam içinde, Büyük Selçuk İmparatorluğu'nun Ömer Hayyam'ı çapında tek bir düşünüre dahi malik olmadan eğitim sistemi geliştirmeyi denemiş ve 16. yüzyılın ikinci yarısında, yani devletin en gösterişli devrinde ''softa şekaveti'' denilen ve medrese hocalarının yetersizliği ve rüşvet ve iltimasın yaygınlığından kaynaklanan öğrenci haydutluğu fiyaskosunun da gözler önüne serdiği gibi, bunu gerçekleştirememiştir. Kurulan okullar hep din kökenli, ezbere dayalı kolay eğitim yolunu seçen tipte olduğundan, düşünen, sorgulayan, yani kendi başına, öğrenme yeteneğine sahip öğrenci yetiştirememişler, bunun da kötüsü, zaten anlamsız olan diplomalarda daha Kanuni Sultan Süleyman zamanından itibaren rüşvet ve iltimasla alınıp verilir olmuş, koca imparatorluk bir cehalet kovanı haline gelerek, kendi ağırlığını dahi taşımaktan aciz duruma düşmüştür. Cehalet o derecedir ki, James Cook'un dünya yüzündeki son iki büyük coğrafi problemden birini güney denizlerinde çözdüğü, dünya okyanuslarında üstelik ilk defa boylam ölçümlerini başlattığı yılda, Osmanlı, Akdeniz'in dünya denizleriyle olan bağlantısından habersizdir! Üç yıl sonra yaşlı başlı mühendis hocalara Baron de Tott bir üçgenin iç açılarının toplamının ne ettiğini sorduğunda aldığı cevap ''üçgenine göre değişir''dir! Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin tevarüs ettiği imparatorluk topraklarında ancak bir milyon insan okuyup yazabilmektedir . Türkiye'nin o tarihlerdeki entelektüel ortalaması kuşkusuz utanılacak düzeydedir.
    İşte bu inanılmaz gaflet yukarıda kolay yol diye bahsettiğim , eğitim sisteminin bir sonucudur.